Neden bütün böyle olaylar bizi buluyor? Herhalde bu soruyu her Türk vatandaşı, her "doğal" felâketin ardından en az bir kez kendisine sormuştur.Şimdi de "kuş gribi" denilen bir bela ülkemizi sarsıyor. Bazılarımız panikteyiz, bazılarımız hiçbir şey yokmuş gibi yaşıyoruz.Ekranlara inanılmaz görüntüler yansıyor. Bunların tümü bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Yaşadıklarımız kader değil.Son yılların an ağır depremini biz geçirdik. Kağıt gibi binalar, kağıttan beter kamu binaları yerle bir oldu. Bu binaları inşa eden kader değildi. Bizlerdik. Bizler, yani Türk insanları.Kuş gribi, başka ülkelerle birlikte Balıkesir yöremizde ortaya çıkınca yine panikledik. Sonra, sorunun denetim altına alındığı yolunda resmi açıklamalar yapıldı.Ve şimdi ülkenin değişik yörelerinde yine aynı hastalık ortaya çıktı.Balıkesir'den sonra olayı unutan yine bizlerdik.Göçmen kuşların yolunda bulunan ülkemizin her köşesinin aynı risk altında olduğunu hemen unuttuk.Onlar biliyor!..Kuş gribinin tekrar ortaya çıkmış olması da kötü kaderin bir oyunu değildir. Bizim geri zihniyetimizin sonucudur.* Bu olaylar hep bizi buluyor, çünkü biz dünyaya bakış tarzımızla, hayatı algılama şeklimizle, toplumsal sorumluluk duygumuzun eksikliğiyle bütün bu felâketlere davetiye çıkarıyoruz.Kuş gribini yaratan virüsle ilgili bilinmeyen birçok şey var. Bu nedenle bazı uzmanlar bugün başlayacak Kurban Bayramı dolayısıyla kurban kesiminin yaratabileceği riskler hakkında uyarıda bulundu. Bunlara resmi cevap "Hiçbir ilgisi yok" şeklinde geldi.Sokaklarda kesilen kurbanlar, bunların tepelerinde dolaşan kuş sürüleri yüzünden yeni bir sorunla karşılaşırsak yetkili kişilerin kaçacak yer bulamaması gerekir. Çünkü bütün dünyada bilim adamlarının hakkında "çok az şey biliyoruz" dedikleri bir virüsün kurbanlıkları ve kurban kesenleri etkilemeyeceğini onlar biliyor!Ya etkilerse? Eğer yeni bazı salgınlarla karşılaşırsak bunun sorumlusu da kader değildir, zavallı hayvanlar hiç değildir.Bir felâketle daha karşılaşırsak bunun sorumlusu yine sadece bizler oluruz.Her şeye rağmen iyi bayramlar.
Milletvekili dokunulmazlığı siyasi yapının itibarıyla yakından ilgilidir. Mantık basittir:"Suç işleyen ya da suç eğilimi, hazırlığı içindeki kişiler siyasi partilerde yer tutar, milletvekili olur ve bu dokunulmazlık zırhı altında icraatlarına devam ederler."* Bu inancın halkta yerleştiğini siyasiler belki bilir belki bilmez. Ama bu inanç sürekli olarak beslenir. Uyuşturucu kaçakçılığı sanığı bir kişi milletvekili olunca herkes "işte, durum ortada" der. Ya da partilerin üst kademelerindeki bazı kişiler hakkında bazı iddialar ortaya atılır, ama çoğu durumda hemen dokunulmazlık zırhı ortaya çıkar.* 2002 seçimlerinden önce Erdoğan ile Baykal arasındaki belki de tek ortak nokta, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması üzerineydi. Meydanlarda, ekranlarda bu konu üzerine bol bol konuşuldu, vaatlerde bulunuldu. Ancak zaman geçtikçe bu konu da Ankara usulü tavsamaya uğradı.Son durumu Başbakan Erdoğan açık bir şekilde söylüyor: Şu anda milletvekilleri dışında dokunulmazlık ya da özel yargı sistemine tabi birçok kesim var ve bütün bu sistemin tümüyle değişmesi gerekiyor.Bütün kamu personelinin yargılanabilmesinin kuralları var; yargı mensupları için farklı bir sistem işliyor, benzer şekilde asker kişiler de ancak askeri yargı düzeni içinde yargıç önüne çıkabiliyor.Nasıl olacak?Erdoğan'ın şu andaki tavrı bütün ayrıcalık sistemlerinin kaldırılması yönünde. Bunun da yapılması kolay olmadığına göre şu andaki düzenin devamına mahkûmuz.Farklı "dokunma" sistemleri içinde yaşayan kesimlerin bulunmasının temelinde "doğal" yargı yollarına olan bir güvensizliğin bulunduğu ortada.* Yargı bile "doğal yargı" sisteminin dışında kalmak istiyor.Erdoğan sadece milletvekili dokunulmazlığının kalkması durumunda büyük sorunlar çıkacağını belirtiyor. Böyle bir durumda herhangi bir savcı herhangi bir siyasi için soruşturma açabilir ve bütün milletvekilleri, bakanlar kapı kapı dolaşarak ülkenin bütün savcılarına ifade vermek, duruşmalara çıkmak zorunda kalabilirler.Böyle bir kuşku içinde bulunmanın kaynağı da yargıyla ilgili güvensizliktir.* Herkes "doğal" yargı yollarının dışında tutulmaya, kendine özel bir yargı sistemi içinde kalmaya çalışırken sadece siyasilerden böyle bir beklenti içinde olmak da haksızlık olur.Şu anda geçerli olan yargı ayrıcalıkları ve dokunulmazlıklar meselesinde yakın dönemde herhangi bir değişiklik olacağını beklemek hayaldir.
Feridun Attar "öğütler kitabı"nda Pendname) namus ve şerefini korumak hakkında şunları söylüyor:"Namus ve şeref beş vasıta ile artar.Ey idrak sahibi; sana söyleyeyim de dinle.İşine sahip ve hazır olursan itibarını artırmış olursun.Cömertlikle itibar yükselir.Akılsızlar ise pintilikleri yüzünden lanet kazanırlar.İşine sahip olmayan kimse yanağından yüz suyunu dökmüş olur.Halka karşı eli açık olan, onlar nazarında saygısını artırır.Her zaman hoşgörülü ve vefalı ol ki yüzünde sevinç ışığı eksik olmasın.Hiçbir hüneri olmayan insanlarla dostluk büyük hatadır. Hatta onlara düşman gözüyle bakman bile yerinde olur.Sırrının düşmanından gizli kalmasını istiyorsan dostlarına karşı çok açılma.Halk yanında mahcup düşmemek için elinle koymadığın şeyi yerinden kaldırma...Kardeşim!Halkın ayıplarını yüzünevurma ki bir başkası da senin gizli perdeni yırtmasın.Sadece gönlünün arzusuna göre iş yapma ki sırtına pişmanlık yükü yüklenmesin.Ey saygıya değer insan!Halkın değerini tanırsan halk da sana saygı gösterir.Efendi!Madem ki dilini pek uzatıyorsun, elini kısa tut, boyuna her tarafa kaçma.Cihanda bir değer sahibi olmayanı diri sayma. Öyleleri ancak ölüdür.Kanaatten nasibini almayanı dünya malı zengin edemez.Düşmanına karşı gerçek zafer elde etmek istiyorsan, affetmekten geri kalma...Her zaman sabır yolunu ara.Bilginler keyifli nesnelere, cahiller ise öldürücü zehre benzer.Sabır, yumuşak huyluluk ve bilgi insanın gönlünü zenginleştiren ve hayat keyfini artıran şeylerdir.Hırs, garez ve kin ise öldürücü zehirlerdir.Bütün iyiliklerin başı halka ekmek vermek ve kapıyı dostlarına açık tutmaktır..."
Hükümetin kurulduğu günden bu yana zaman zaman bakan değişikliği söylentileri çıkıyor, gazetelere de yansıyor.Bunlara karşılık olarak her seferinde en üst düzeyden verilen tepki, söylentileri yalanlamak ve kabineyi olduğu gibi tutmak oluyor.Son gelişmeleri gözden geçirelim:Kuş gribinden gümrük rezaletine, Galataport, Tüpraş ve Dubai kulelerinden spor skandallarına, doğalgaz karmaşasından çocuk yuvalarındaki rezilliklere kadar birçok olay yaşandı. Bunlara sporda, özellikle futboldaki mide bulandırıcı görüntüleri de ekleyebilirsiniz. Bunlara anlamsız davaları, Van olayını da ekleyebilirsiniz. Bunlara yargı sistemindeki tıkanmaları ve tuhaflıkları da ekleyebilirsiniz.Bütün bu olayların yansımaları devam ediyor. Bütün bu gelişmelerde birinci derecedeki sorumlu kişiler, ilgili bakanlardır.Ve ne olursa olsun ilgili bakanlar yerlerinde duruyor, sürekli olarak kendilerini savunma halinde kalıyorlar.Köklü revizyon şartBu, çok açık bir yıpranma görüntüsüdür.Siyasi geleneklerde bu tür görüntüleri gidermek, vatandaşlara yeniden güven vermek için sadece iki yol vardır.* Ya kabinede güçlü bir yenilenme yapılır ya da doğrudan halka başvurulur ve güven tazelemesi istenir.Bu iki yola da başvurmadan, aynı sıkışık düzende durmaya çalışmanın tek sonucu ise yıpranma düzeyinin artması ve hızlanarak artmasıdır.* Siyasette "anca beraber kanca beraber" sistemi geçerli değildir. Başarısız olan gider, önemli noktalarda görüş ayrılığına düşenler ayrılır.Hükümette köklü bir revizyon yapma zamanı çoktan geldi. Bazı bakanların fazlasıyla "daralmış" olduğu, kendilerini savunma üsluplarından anlaşılıyor. Bu siyasileri, daha fazla daralmalarına göz yumarak yerlerinde tutmak da onların gereğinden daha fazla yıpranmalarına izin vermek anlamına gelir.* AKP'nin karmaşık koalisyon yapısının, kabine değişikliği açısından önemli bir güçlük olduğu anlaşılıyor. Ancak bu koalisyonun henüz "kopmalar"a yaklaşan bir eğilim içinde olduğunu söylemek de güç.Siyasette ve yönetimde beceri, bu tür karmaşık sorunların içinden çıkabilmek ve sürekli olarak halkın güvenini taze tutmaktır. Kabine değişikliği belki AKP içinde bazı grupları rahatsız eder, ama Başbakan'ın bunu göze alması şart oldu.
Amerikan askerlerinin cep telefonlarıyla çektikleri fotoğraflar Irak'ta hapishanede tutuklulara yapılan işkenceleri bütün dünyaya duyurdu.Amerikalı gazeteciler, uçan hapishane adını verdikleri uçaklarla terör zanlılarının dolaştırılıp yasaları uygun ülkelerde tutulduklarını ortaya çıkardı.Bunlara daha birçok örnek eklenebilir. Ama sonuç bellidir:Dünyada artık hiçbir şeyin gizli kalması sözkonusu değil. Üstelik insanlığın öğrenme çabası sürdükçe geriye doğru olarak da bütün perdeler ortadan kalkıyor.Bu durum, kaçınılmaz olarak beraberinde her türlü yönetim anlayışının değişimini de getirdi:* Gizlilik üzerine, kendi halkından, dünyadan bir şeyleri gizleyerek "yönetme" çabasında olanlar artık tümüyle açığa düşmüş durumda.Ankara'daki yönetim de aynı gün yaşadığı iki olayla, gerçek bir değişim ihtiyacı içinde olduğunu gösterdi.Olaylardan biri kuş gribi, diğeri de Rusya'dan alınan doğalgazın fiyatıdır.İki olay ders olmalıKuş gribinde, her nedense olay gizlenmeye çalışılmış, hatta ilk çocuğun ölümünün nedeninin kuş gribi olduğunu belirten yerel yetkili Ankara tarafından "işgüzarlık"la suçlanmıştır.Ama bu girişim, kaynağı ne olursa olsun; ister kasıt ister acemilik olsun, bir gün içinde toz duman oldu.Rusya'dan alınan doğalgazın fiyatı da, ilgililer tarafından sıkı sıkıya gizlenmekteydi. Ancak Rusya ile Ukrayna arasında doğalgaz krizi patlayınca bir Rus yetkili çıktı ve Türkiye'ye sattıkları doğalgazın fiyatını açıkladı.* İki olayın aynı günde ortaya çıkması, her kademedeki yönetici için ağır bir ders olmalıdır.Her iki konunun doğrudan muhatapları olan Sağlık Bakanı ile Enerji Bakanı'nın durumları ise bir yöneticinin düşebileceği en kötü durumdur. Bundan sonra herhangi bir konuda bu iki bakanın sözlerine kim inanacak?* Şeffaf yönetim; çok belirli güvenlik konuları dışında her konunun kamuoyu ile açık açık paylaşılması ve her konuda kamuoyu desteği aranması bugün geçerli tek yönetim anlayışıdır.Bunu görmeyenler; hâlâ gizlilikle, laf kalabalığıyla yönetmeye çalışanlar AKP hükümetinin Enerji ve Sağlık bakanlarının durumuna düşmeye mahkûmdur.Şeffaflık, modern siyaset anlayışının en temel unsurlarından ve demokrasinin güvencelerinden biridir. Bunu Ankara'daki her kademeden, ister seçilmiş ister atanmış bütün yöneticilerin de iyi kavraması gerekiyor.
Türkiye'nin son 35 yılında yaşanan en önemli yanılma ya da yanıltmalardan biri, terörün demokrasi sayesinde var olduğu iddiasıdır.1971'de muhtıra veren komutanlardan biri "Demokratik anayasanın Türkiye'ye bol geldiğini" söylüyordu. Daha sonra yine "özgürlüklerin üzerine şal örtmek"ten söz edildi.1980 darbesinden önce sıkıyönetim de vardı, bütün kanunlar da vardı. Ama terör önlenemiyordu. Kimilerine göre de önlenmiyordu. Sonra 12 Eylül 1980 askeri darbesi gerçekleşti. Bütün haklar ve özgürlükler tırpanlandı. Ama bu kısıtlı hayatın sürdüğü dönemde PKK ortaya çıktı, bütün "sıkı" yasalar yürürlükteyken terör eylemleri başladı.Bunların yanında PKK'nın esas olarak, 1980 sonrasında dünyanın en "sıkı" cezaevlerinden biri olan Diyarbakır askeri cezaevinde ögrütlendiğini de hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.* Yakın tarihimizde demokrasinin terörü "azdırdığı" ve "imkân sağladığı" iddiasını öne sürenler hiçbir zaman haklı çıkmamıştır.Bunca deneyimin ardından bir kez daha aynı konu gündeme geldi. Bu kez dayanaklardan biri, 11 Eylül ve siyasi İslamcı terör eylemlerinin ardından Batı'da alınan tedbirlerdir.Bu tedbirlerin ayrıntıları eğer doğru olarak aktarılırsa, Türkiye'nin önemli bir ek yasal tedbire ihtiyacı olmadığı da görülecektir.Geriye gidemeyizİngiltere ve ABD'de parlamentolar, siyasi iktidarların istediği bütün "ek tedbir ve yetkileri" reddetti. Tabii ki bunlar kamuoylarında da ayrıntılı olarak tartışıldı. Teröre hedef olan diğer bazı Batı ülkelerinde bu tür tartışmalar bile yaşanmadı.* "Terörü önlemek için demokrasiden feda edelim" dersek, "feda" için herhangi bir sınır öngöremeyiz.Türkiye'de terörün tümüyle bitmesi, tamamen yok olması oldukça güçtür ve uzun zaman alacak bir meseledir. Ülkemizin coğrafyası da bu konuda aşırı iyimser olmayı zorlaştırıyor.Bu durumda da her türlü terör eyleminin sona ermesine kadar, dağdaki bütün PKK militanlarının inmesine kadar demokrasiden fedakârlık etmeyi seçmek, Türkiye'de hiçbir zaman demokrasi olmayacağını kabul etmekle, buna inanmakla aynı şeydir.Böyle bir inancın varlığını korumaya devam etmesi ve zaman zaman öne çıkması sadece Türkiye'nin Avrupa Birliği yolundaki ilerleyişini engeller.* "Yasaların ülkeye bol geldiği" ya da zaman zaman "özgürlüklere şal örtülmesi gerektiği" gibi görüşler çok geride kaldı, bu görüşlerin ne kadar yanlış olduğu, hangi yanlışlıklara yol açtığı tarihin defterindeki yerini aldı.Türkiye artık bunları aşmak zorundadır.
Demokratik seçimlerin yapılmaya başladığı son 60 yılda seçim sistemi sürekli olarak değişti. Bu değişikliklerde bazen iktidar partilerinin kendileri için daha avantajlı durum yaratma çabaları etkili oldu.Her seçim sisteminin sakıncası vardır. Siyaset bilimcileri hiçbir seçim sisteminin "mükemmel" olmadığını, ancak her ülkenin kendine uygun bir sistem seçebileceğini okullarda anlatır.* Yürürlükteki seçim sisteminin mantığı, Meclis'e sadece büyük partilerin girebilmesi, dolayısıyla "güçlü" tek parti hükümetlerinin kurulması üzerinedir.Ancak bu sistemde de, özellikle yüzde 10'luk baraj nedeniyle çok fazla sayıda seçmenin Meclis'te temsil edilmemesi sorunu ortaya çıkıyor.Şu anda hem hükümet partisi AKP hem de muhalefet partisi CHP, toplumdan aldıkları desteğin çok üzerindeki oranlarda Meclis'te.Bu bakımlardan, önceki seçim tartışmalarında zaman zaman ortaya atılan "dar bölge iki tur" sistemi üzerinde daha ciddiyetle durulması gerekiyor.Bu sistemde "dar bölge" ile öncelikle nüfus ve seçmen sayısı ile seçilen sayısı arasında daha adil bir denge kurmak mümkündür. Bugünkü sistemde ise bir milletvekilinin 30 bin oyla, bir başkasının 8 bin oyla seçilmesi gibi çarpıklıklar var. "Dar bölge" ile bu dengesizlikler gideriliyor.Tek sorun baraj değil"Dar bölge"nin bir başka avantajı, aday olan ve seçilen kişilerin kendi bölgelerinin sorunlarıyla gerçek biçimde ilgilenmeleri. Milletvekili ile seçmen arasında çok daha doğrudan ilişki kurulabiliyor...* Seçimin "iki turlu" olması, yani birinci turda bütün partilerin bütün bölgelerde seçime girmeleri, ikinci turda da en çok oy alan iki partinin seçime girmesi ise seçmenlere "ikinci tercih" imkânı getiriyor."İki tur" sisteminde çok farklı siyasi partilerin yerel düzeyde işbirliği yapmak zorunda olmaları, seçim kampanyalarının "yıkıcı" temalar üzerine kurulmasının da önüne geçiyor. Örneğin A partisi 100 bölgede ilk iki arasına, B partisi ise diğer 100 bölgede ilk iki arasında girebilmişse bu iki partinin ikinci turda işbirliğine gitmeleri ve önde oldukları bölgelerde birbirlerini desteklemeleri zorunlu oluyor. Bu da seçmene yeni bir tercih imkânı getiriyor; ilk turda oy verdiği partinin ikinci turda işbirliği yaptığı partiyi beğenmeyen bir seçmen gidip üçüncü partiye oy verme imkânına sahip.* "Dar bölge iki tur" sisteminde seçmen iki kez oy kullanabildiği için "Meclis'e yansımamış oylar"dan da söz edilemeyecektir.Seçim sistemi yeniden tartışılırken, sadece baraj konusuna takılıp kalmamak, sistemin tümünü tartışmak gerekiyor.
Bağdat'taki Türkiye Büyükelçisi'nin konvoyuna otomatik silahlarla ateş açıldı. Büyükelçi ve yanındakilerden yaralanan olmadı, yalnızca araçlar hasar gördü.Irak'ta, başkentte ve çeşitli kentlerde sürekli olarak saldırılar oluyor, koalisyon güçlerinin yanında çok sayıda Iraklı da hayatını kaybediyor.* İlk kez Irak'ta askeri olmayan bir ülkenin en üst düzeydeki temsilcisine saldırı düzenlendi.* Saldırganların Türk konvoyuna tesadüfen ateş açtıklarına inanmak güçtür.Sünni Arapların geçen ay yapılan seçimleri boykot etmemesi için Ankara da çaba göstermiş, değişik gruplar arasında arabuluculuk yapmıştı. Dünkü saldırının bu siyasi girişimlere cevap olması büyük ihtimaldir.Ancak Irak'taki durum daha da karmaşık. Sünni Araplarla Şii Araplar ve Sünni Kürtler arasındaki duvarlar sürekli olarak yükseliyor. Şu anda silahlı direnişi iki ana güç sürdürüyor. Bu güçlerden biri "uluslararası" radikal İslamcılardan, diğeri de Saddam Hüseyin'in eski askeri kadrolarından oluşuyor. Bunların yanında başka güçlerin de kendilerine diğişik kimlikler vererek saldırılar düzenlemeleri mümkün.İki ana direnişçi grup arasında bir ittifak varsa da, bu ittifakın niteliği bilinemiyor.Kapsamlı bakış gerekirTürkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi'ne saldırı düzenleyenlerin radikal İslamcılar ya da Baas'çılar olduğuna ilişkin bir bilgi henüz açıklanmış değil.* Kamuoyuna Türkiye'ye FBI ve CIA başkanlarının yaptığı ziyaretlerin içeriğiyle ilgili de doğru dürüst bir bilgi yansımamıştı. Temasların asıl konusu ne olabilir, sorusu üzerine çeşitli varsayımlar üretilmiş, bunlar üzerine yorumlar getirilmişti.Bağdat'ta dün gerçekleşen saldırının ardından bu iki ziyaretin akla gelmemesi mümkün değil.* Türkiye'nin Ortadoğu'da biraz daha derinlerle çekilmesini, değişik güçler, değişik nedenlerle istiyor olabilir. Bunu Amerikan yönetimi de isteyebilir. Irak direnişçileri de isteyebilir. Hatta Kuzey Irak'ta Kürdistan oluşumunu hızlandırmak isteyen Kürt liderler de isteyebilir.* Böyle tarihi olaylarda gerçek pozisyonlar ancak yıllar sonra ortaya çıkar. Şu anda da benzer bir durum içindeyiz.Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi'ne saldırı olayını geniş bir açıdan görmek gerekiyor.