Kırılma noktası

23 Aralık 2005

Toplumların hayatlarında zaman zaman kırılma noktaları ortaya çıkar. O kırılma noktasında toplum ya maddi ve manevi değerlerini kaybetme sürecine ya da maddi ve manevi değerlerini zenginleştirme sürecine girer.Kırılma noktasına gelindiğinde, geleceği görebilen ve gereğini yapabilen kişilere "lider" diyoruz. Lider dediğimiz kişilerin adları da yüzyıllar ötesine taşınıyor.İşte bu noktada siyaset ya bayağı bir uğraşı haline geliyor ya da toplumu doğru yönlendiren önemli bir iş oluyor."Lider" kelimesi bizde bol keseden kullanıldı, böyle kullanıldığı için de siyasetteki bayağılıklar arasına indirgenmiş bir kelime oldu. Oysa "lider," başkan, şef, genel başkan gibi her türlü kelimenin çok ötesinde anlamlar taşır. Çok oy almakla bir siyasi, "lider" olmaz. Kırılma noktalarına gelindiğinde toplumunu başarıyla yönlendiren kişi "lider" olur.Türkiye yine bir kırılma noktasının eşiğine geldi. Ülkenin geleceği için en önemli iki yılı yaşayacağız. Bu iki yıl içinde Türkiye'nin yönü tam olarak belirlenecek.O açıdan bakıldığında, bugünkü AKP hükümetinin bu süreci başarıyla yönetebileceğine ilişkin kuşkular giderek artıyor...Bu hükümet ne yapıyor...Bir başarı kazanılabilmesi için önce doğru perspektiften bakmak, bu bakış açısını topluma aktarmak ve o yolda yürümeyi sağlamak şarttır.Önümüzdeki iki yıl için günlük siyasi gerilimlerin üzerine çıkabilen, ana hedefleri gözden kaçırmayan, gereksiz işlerle uğraşarak kendine ve ülkeye zaman kaybettirmeyen bir yönetime olan ihtiyaç çok büyüktür.AKP buna aday olmuş ve çeşitli açılardan önemli altyapı adımlarının atılmasını sağlamıştır. Ancak bugün konuşulan, tartışılan konulara bakıldığında hükümetin "soluğunun" bundan sonraki önemli ihtiyacı karşılamaya yeteceğini söylemek zor oluyor.AB ile en kritik günlere girilirken ortaya "zina" tartışması çıktı. Türban ve imam hatipler tartışması gündemden hiç çıkmadı. Bugün fiili içki yasağına yönelme girişimleri konuşuluyor. Bugün Türkiye'yi tam anlamıyla ikiye bölen iki dava konuşuluyor. Bu konular hem toplumu yorar hem de gerilimleri artırır.* Türk toplumu gerilim içinde, geleceğe ilişkin umutları azalmış, günlük gündemler ve kavgalarla yaşayan bir topluma dönüşürse, bunun sorumlusu sadece bugünkü hükümet olacaktır.Türkiye 70'li yıllarda, 80'lerin sonunda böyle kırılma noktaları yaşadı. Ve bunlar doğru yönlendirilemediği için hâlâ ekonomisi geri, demokrasisi sakat bir ülkeyiz.

Devamını Oku

Yargıya müdahale

23 Aralık 2005

Tayyip Erdoğan'ın kamuoyu önündeki "Anayasa'yı çiğniyorlar" şikâyeti üzerine savcılık Van Üniversitesi Rektörü davasıyla ilgili görüş belirtenler hakkında soruşturma açtı.* Anayasa'nın ilgili maddesini çiğneyen Başbakan Erdoğan'dır.Eğer ekranda okuduğu maddeyi daha önce dikkatle okusaydı; üzerinde biraz düşünse ve danışmanlarından birine sorsaydı, maddenin birinci amacının yargıyı "siyasi müdahale"den korumak olduğunu görürdü. Bunun nedeni de açıktır. Herhangi bir vatandaşın yargıyı etkileme gücü ile bir başbakanın, bir bakanın hatta bir milletvekilinin yargıyı etkileme gücü arasında büyük fark vardır. Söz konusu Anayasa maddesi de asıl güç sahiplerinin olası yanlış girişimlerine karşı alınmış bir tedbir niteliğindedir.* Yargıya açık "işaret" vererek Anayasa'yı çiğneyen Başbakan'dır. Ancak Başbakan hakkında herhangi bir soruşturma açılması mümkün değildir. CHP Genel Başkanı hakkında da soruşturma açılmayacaktır.* Kimler hakkında soruşturma açılacaktır?TÜSİAD toplantısında konuyla ilgili fikir beyan edenler ve gazetelerde konuyla ilgili yorum yapanlar hakkında soruşturma, belki de dava açılacaktır.Yaraları kim açıyorBunun arkasını da düşünmek gerekiyor.Çünkü bu konuda açılmış davalar yine dünya medyasında haber olacak, ilgili ilgisiz kişiler yine Türkiye'deki düşünce özgürlüğü hakkında konuşacak, yine eski davalar ve eski Türkiye hatırlanacak, yine "Türkiye nereye gidiyor" sorusu bol bol sorulacaktır.* Siyasiler ve toplumda ya da devlette sorumluluk taşıyan herkes; her sözünün nereye gideceğini, getireceği sonuçları önceden hesaplamak durumundadır.Başbakanlık konumunda bulunan ve sürekli olarak "Avrupa Birliği yolunu biz açtık" diye övünen bir siyasinin düşünce özgürlüğüyle ilgili yeni davalar açılması için işaret vermesi anlaşılır bir durum değildir.Başbakan her olaya tepki vermek, her söze cevap vermek zorunda değildir. Ancak Erdoğan her gün en az bir kez, bazen üç kez konuşarak her konuda en "tepkisel" üslupla konuşuyor. Bundan kendisine, hükümetine ve partisine bir yarar gelmeyeceğini görmek için Türkiye'nin yakın siyasi tarihiyle ilgili asgari bilgi sahibi olmak yeterlidir.Şu anda hükümetle ilgili bütün yaraları açan; hükümetin, hükümet partisinin kendisidir.* Son örnek de bu konuda herhangi bir ciddi değerlendirme yapılmadığını, birçok meselenin "ayaküstü" yöntemlerle çözülmeye çalışıldığını gösteriyor.

Devamını Oku

Hakkı var

21 Aralık 2005

Tayyip Erdoğan'ın son iki günkü faaliyeti, TÜSİAD'a küskünlük ve cevap oldu. Erdoğan tepkilerini dün açıkladı. Söylediği özetle şu: "Siz niye siyasete karışıyorsunuz, sizin işiniz ekonomi, bu konuda eleştiri yapabilirsiniz ama siyasi konulara karışamazsınız..."Erdoğan araya yine bir "delikanlı" tepkisi de oturttu: "Bizim sağladığımız istikrar sayesinde para kazanıyorsunuz, neden hainlik yapıyorsunuz..."* Başbakan'ın bu açıklamalarındaki temel mantık, demokratik düzenin temel kavramlarıyla uyuşmuyor. Demokraside bütün meslek örgütleri, sendikalar, sivil toplum örgütleri her konuda konuşabilir, görüşlerini kamuoyuna iletebilir. Tabii bunların arasında toplumsal ağırlığı daha fazla olanların sözleri daha ağırlıklı olarak dinlenir, dikkate alınır.TÜSİAD gibi diğer "sermaye" örgütleri de uzun süredir toplumsal ve siyasi gelişmelerle ilgili görüş belirtiyor. Bu görüşleri Başbakan beğenmeyebilir, o zaman o da çıkar kamuoyuna kendi görüşlerini anlatır.* Ancak demokraside "sana ne" deme hakkı yoktur. Herkesin konuşma, fikir belirtme hakkı vardır, ülkeyi yönetenlerin "sana ne, sen kendi işine bak" deme hakkı yoktur.Demokrasi yara alırDemokratik sistem, oldukça uzun süredir "halk 4-5 yılda bir sandığa gider sonra susar oturur gelecek seçimi bekler" anlayışından kurtulmuştur. Tam tersine, toplumun bütün kesimlerini temsil eden örgütlerin; işçi, memur, işveren örgütlerinin bütün toplumsal ve siyasal süreçlere daha etkin olarak katılmasının demokrasiyi güçlendirdiği anlaşılmıştır.TÜSİAD, bütün benzeri örgütler gibi, açık bir gerçekten yola çıkıyor. Türkiye'nin ağır ekonomik ve toplumsal sıkıntılarla karşılaşmasının temel kaynağı siyaset anlayışındaki, yönetim anlayışındaki geriliklerdir.Bu örgütün üst düzey yöneticilerinin ele aldıkları siyasi ve hukuki meseleler, geleceğe yönelik uyarılardır. Söylenen sadece seçim sistemi ve hukuksal alanlarda ilerde daha büyük sıkıntıların olmaması için bugünden bunların üzerine eğilinmesi, bunların hafife alınmaması gereğidir.Uyarılar karşısında öfkelenmek ve "sana ne" demek bu sıkıntıları ortadan kaldırmaz. Ve uyarılarda belirtildiği gibi daha büyük sıkıntılar ortaya çıkar.* "Sana ne" öfkesi ve "Anayasa'yı çiğnediler" şikâyetiyle ortaya çıkan mantığın demokrasi ile ilgisi olamaz. Bu mantıkla henüz kurumlaşma çabası içinde olan demokrasimiz sadece yara alır.

Devamını Oku

Seçime "manevi" hazırlık

20 Aralık 2005

Hükümet sözcülerinin sürekli olarak erken seçim ihtimalini reddetmelerine rağmen seçim her gün biraz daha fazla konuşuluyor.Son olarak TÜSİAD'ın Ankara'daki toplantısında Cumhurbaşkanı Sezer'in de yüzde 10'luk barajın 7-8'e düşürülmesi yönünde fikir beyan ettiği açıklandı.Türkiye gibi sürekli değişim içindeki bir ülkede, birikmiş toplumsal sorunlar karşısında cesur adımlar atabilecek siyasi irade ihtiyacı bulunduğundan, 5 yıl, seçimler için uzun bir süredir.Her siyasi iktidar, zaman geçtikçe yıpranır. Bu kaçınılmaz bir siyasi gerçektir. Toplumun çeşitli kesimleri her yeni iktidara beklentileri için "süre" tanır. Bu süre değişebilir. Ancak süre ne olursa olsun beklentilerinin karşılanmadığını düşünen kesimler homurdanmaya başlar.* Şu anda yürürlükte olan seçim sisteminde yüzde 10 baraj uygulaması, yüzde 40'a ulaşan oranda bir seçmen kesiminin tercihlerinin Meclis'e yansımaması sonucunu yaratıyor.Bu durum da yüzde 10 barajını aşabilen partilerin lehine.Barajı aşan büyük partiler aldıkları oy oranından çok daha fazla sayıda milletvekili çıkarıyor.Dolayısıyla şu anda AKP ya da CHP'nin seçim barajını düşürmek istemeleri mümkün görünmüyor. AKP için iyi olurYüzde 10'u biraz aşabilen parti sayısı bir olursa, örneğin CHP barajı geçen ikinci parti olursa bugünküne yakın bir milletvekili sayısıyla Meclis'e gelme şansına sahiptir. Tabii ki bu sayısal avantaj birinci partinin daha da lehine olmaktadır.Bugünkü kamuoyu araştırmaları AKP'nin az da olsa oy oranını artırabileceğini, CHP'nin oy oranındaki azalmaya rağmen barajı geçebileceğini gösteriyor.Diğer siyasi partilerden üçü yüzde 7-8, biri yüzde 5-6 oranında görünüyor.Erken seçimin AKP'nin lehine sonuçlanması bir sürpriz olmayacaktır. Böylece iktidar yıpranmasının bazı sonuçları yaşanmadan yeni bir döneme geçilecektir.* Bugünkü siyasi çizgisini devam ettirmeye kararlı olan bir AKP'nin erken seçimle güç artırması, güven tazelemesi, reform sürecinin hızlanmasına da katkıda bulunabilir.Tabii bunun tek şartı da merkezdeki seçmeni rahatsız edecek takıntıların hızla geride bırakılmasıdır.AKP kendi içindeki "takıntılı" grupları da erken seçim başarısıyla etkisiz hale getirebilir.

Devamını Oku

Üslup meselesi

20 Aralık 2005

Türkiye'deki gelişmeleri yakından izleyen ve demokratik sürece katkıda bulunmak isteyen bazı Batılı siyasilerin konuşmalarındaki üslup tepki uyandırıyor.Bu gibi konularda hemen ayaklanıp "iç işlerimize müdahale" diye bağıranların unuttukları önemli bir fark var: Batılı siyasilerin ülkelerinde her şey, evet her şey söylenebilir.Örnek: Fransa'daki varoş ayaklanmaları sırasında ağır bir üslup kullanan İçişleri Bakanı Sarkozy'ye son olarak yakından tanıdığımız Fenerbahçeli Anelka "Gitsin başka yerde havlasın" dedi.Bu sözler için herhangi bir savcı kendi kendine harekete geçip soruşturma açmayacaktır. Anelka'nın hedefi olan Sarkozy'nin de dava açmayacağı kesindir.Aynı Sarkozy'nin eşi başkasına kaçtığında bir Fransız mizah dergisi Sarkozy'nin boynuzlu bir karikatürünü kapak yapmış ve "Bizi boynuzlular yönetiyor" diye başlık atmıştı. Sarkozy buna da dava açmadı.Bunlar gibi onlarca, yüzlerce, binlerce örnek verilebilir. Ortada olan "konuşma rahatlığı" ile "konuşma rahatsızlığı" arasındaki farktır.Bir silahı eksiltmekBirçok Batılı siyasetçi, Türkiye konu olunca da alıştığı rahatlıkla konuşuyor, yorum getiriyor.O zaman da Türkiye'de bir infial havası yükseliyor ve "Türk düşmanlığı" edebiyatı tekrar tekrar ortaya çıkıyor.Türkiye'deki demokratik sürece katkıda bulunmak isteyen bütün batılıların böyle bir gerçeğin de bulunduğunu hesaba katması gerekiyor. Çünkü bu özen gösterilmediği sürece, rahatlıkla söylenmiş her söz iç politika malzemesi olarak kullanılıyor.Amaç hep aynı: Batıyı düşman olarak göstermek, Türkiye'de demokratik gelişmelere katkıda bulunmak isteyenleri karalamak ve her demokratik adımın üzerinde bir kuşku bulutunu canlı tutmak.Bu kuşku bulutunun içinde "Demokrasiyi Türkiye'yi bölmek için kullanacaklar" korkusu gizleniyor. Her demokratik gelişmenin ardında başka niyetler aranıyor, insanların sürekli bir gerilim içinde yaşaması ve demokrasiyle ilgili soru işaretlerini koruması sağlanıyor.Türkiye'nin geleceğini önemseyen, bu geleceğin dünyanın geleceği açısından önemli olduğunu düşenen Batılı siyasilerin biraz daha özenli konuşmalarını bekleyebiliriz. Böylece gelişme düşmanı ittifakın elindeki bir silah daha yok olacaktır.

Devamını Oku

Amaçlarına ulaştılar

18 Aralık 2005

Batı'nın bütün önde gelen gazetelerinde iki gündür bol bol Türkiye adı geçiyor.Batı'nın bütün önemli televizyon kanallarında Şişli'nin göbeğinde sokağa hakim olan teröristlerin görüntüleri yayınlandı.Bu saldırıyı düzenleyenler, bu saldırıya katılanlar ve onlara göz yumanlar böylece amaçlarına ulaşmış oldu.Türkiye, faşist bir güruhun demokrasi düşmanı olarak sokaklara hakim olduğu, İstanbul'un orta yerinde insanlara kolayca saldırılabilen, güvenlik güçlerininse bu saldırıya müdahale eder gibi yaptığı bir ülke olarak milyarlarca insanın beynine kazındı.Bir hafta araylaAynı gazetelerde bir hafta önce İstanbul'daki Picasso sergisiyle ilgili haberler, röportajlar vardı.Birçok yabancı gazeteci bu sergiye Türk halkının gösterdiği ilgiyi övüyor ve başka bir Türkiye'yi tanıtıyordu.Bir hafta arayla iki ayrı Türkiye'yle karşı karşıya geldi insanlar.Birinde dünyanın en önemli ressamının eserlerini görmek için kuyruklarda bekleyenler vardı.Diğerinde insanlara tekme atan, yumurta ve taş fırlatan, küfür eden; ölüm tehditleri savuran insanlar vardı.Birinciler, sanatın insana kattığı değerlerin peşinde koşuyordu.İkinciler, kin ve nefret kusarak, içinde yaşamak istedikleri gerilikleri dünyaya ilan ediyorlardı.Birinciler insanlığın en ileri kesimi arasında yer almak istiyor.İkinciler ise insanlığın en geri kesimi içinde kalmakta ısrar ediyor.Doğru mu?Birinciler sanatın insanlığı birleştirici, barışa güç veren ruhunun içinde bulunmak istiyor.İkinciler ise ancak savaşlarla, insan döverek ve öldürerek varolabiliyorlar.Birinciler insanlığı birleştiren ortak değerlerin tadına varmak istiyor.İkinciler, içinde kıvradıkları kin ve nefret duygularıyla yaşamak istiyor.Dünya bu iki Türkiye'yi arka arkaya gördü.İki Türkiye'nin farkını gördü.Herhalde barbarları görünce sevinmiş olanlar da vardı: "İşte istemediğimiz Türkiye bu!" diye tekme savuran barbarları birbirlerine göstermişlerdir.İstanbul'un göbeğinde, onlarca kameranın önünde barbarlık gösterisi yapanlar böylece amaçlarına ulaşmış oldu.Dediler ki: "Bu ülkede Picasso sergisine gidenlerin değil bizim borumuz öter!"Doğru mu?

Devamını Oku

Kedinin köpeğin hakkı...

17 Aralık 2005

Molla Camî'nin, "şaka-latife" adı altında toparladığı anlatılardan biri şöyledir:"Bir bahar günü birkaç arkadaş gezme, manzara seyredip hava alma ve eğlenme kasdiyle kıra gittik. Çok güzel ve hoş bir yerde oturup soframızı kurduk. Uzaktan bir köpek soframızı görerek hemen yanımıza" geldi.Arkadaşlardan biri yerden bir taş alarak onu ekmek atar gibi köpeğin önüne attı.Köpek önüne atılan şeyi kokladı ve geri dönüp gitti. Daha sonra ne kadar çağrıldıysa da, aldırış bile etmedi ve tekrar gelmedi.Arkadaşlar hayretten donakaldılar. İçlerinden biri dedi ki:- Neden geri gelmedi biliyor musunuz... Köpek kendi kendine şöyle düşünmüş ve demiştir ki; bu herifler hasislikten ve açlıktan taş yiyor. Bu gibi adamlardan ne hayır gelir? Onların sofrasından ne umulur ve ne fayda beklenir?..* Molla Camî'nin hissesi: Efendi sofrasını kurdu mu sevinir, keyf eder. O sofrada uzaktan veya yakından başkalarının da payı vardır. Ama ne yazık ki zavallı kedinin nasibi, hissesi yakından sopa; biçare köpeğin kısmeti, payı da uzaktan taştır...***Molla Camî, "kanaat denilen fazilet"leihtiras ve tamah denen zaaflara dikkat çekmek için, yine köpeğin konuştuğu bir hikâye anlatır:"Köpeğe demişler ki: Niçin senin bulunduğun evin etrafında dilenci dolaşmaz; yattığın eşiğin üzerinden geçmez? Bu nedendir? Köpek, sebebi budur, diye şu cevabı verdi:- İhtiras ve tamah denilen şey benden uzaktır. Ben, kanaatkârlığımla meşhurum. Ben, bir sofradan atılan kırıntı ekmek ve bir kebaptan fırlatılan kuru kemikle kanaat eder, memnun kalırım.Ama dilenci öyle mi ya? Dilenci ihtiras ve tamah maskarasıdır. Daima açlıktan dem vurur. Hiçbir zaman karnım toktur demez. Tarlasında bir haftalık yiyeceği bulunduğu halde bir gecelik ekmek için dolaşır durur ve dilenir. Sırtında on günlük gıdası bulunduğu halde elinde dilencilik sopası, gezer durur.Kanaat denilen meziyet ve fazilet ihtirastan, tamahtan uzaktır. Kanaatkar kimseler harislerden ve tamahkârlardan nefret ederler." * Molla Camî'nin hissesi: Kanaat denilen fazilet, ayak bastığı her gönülde ihtiras ve tamahın elini bağlar. Kanaatin, kendi faziletini gösterdiği her yerde hırsın pazarı kesatlığa uğrar ve hırsın açtığı savaş sökmez...***Hırs ve tamah üzerine bir "şaka" da şudur:"Bir erkek evlada şöyle bir sual sordular: Mirasına konmak için babanın ölümünü bekler ve ölmesini ister misin?Erkek evlat şu cevabı verdi:- Hayır, ölmesini istemem. İsterim ki onu öldürsünler de hem mirasını hem de kanının diyetini alayım."* Molla Camî'nin hissesi: Malı için babasını seven evlat ister ki babası hayatta kalmasın da malı kalsın. Hele buna da kanaat etmeyip babasının öldürülmesiyle, mirasla beraber bir de diyet beklemek ve istemek! Bu kafiyen hoş bir şey değildir. Yazık! Ne iğrenç şey.

Devamını Oku

Asıl zarar kendine

16 Aralık 2005

Orhan Pamuk davası, Türk toplumunun bir kesiminin kendine ve bütün ülkeye zarar verme konusundaki kararlılığının önemli bir örneğidir.Davanın ortadan kalkması konusunda Adalet Bakanlığı karar verecektir. Ve "bazı becerikli eller" aylardır bu konudaki yazının Bakanlığa gitmesini engellemiştir.* "Birileri" bu davanın mutlaka görülmesini, Türkiye'nin bütün uygar dünyada hâlâ düşünce suçu bulunan bir ülke olarak rezil edilmesini istemiştir.* "Birileri" bu davayla ilgili görüntülerin bütün dünyada yayınlanacağını bile bile mahkeme önünde toplanmış, yumruk, tekme, yumurta ve taşlarla "fikir mücadelesi"ne girişmiştir.* "Birileri", aslında ne yaptıklarını bildikleri için gazetecilerin üzerine saldırmış, görüntü almalarını engellemeye çalışmıştır.* "Birileri", davayı izlemek için gelen yabancıların üzerine saldırmış, tartaklayarak, tekme atarak "konuksever"liklerini göstermiştir.***Bu "birileri" ülkenin yüz karalarıdır. Bu "birileri" kendi ilkelliklerini, barbarlıklarını sergileyerek Türkiye'nin ilkel ve geri bir ülke olarak kalması için çalışıyor.Bu barbarların, her fırsatta Türkiye'ye ve Türk halkına zarar vermeyi görev edinmiş bu "birileri"nin güvendikleri bir "yerler" olmalı ki böylesine şuursuz davranışlara girişebiliyolar.* AKP'nin Genel Başkanı ve Başbakan, bir şiir okuduğu için hapis yatmıştır. Ama Orhan Pamuk davasında, fikir özgürlüğü denilince en büyük nutukları atan AKP'lilerden hiçbiri yoktu.* CHP Genel Başkanı, askeri yönetim döneminde yarı hapisliği yaşamıştı. Kendisine sosyal demokrat diyen CHP'den tek bir kişi Orhan Pamuk davasını izleyip barbarların saldırılarının karşısında "biz buradayız" diyemedi.* Tekme, yumruk, yumurta ve taşlarla "fikir mücadelesi" yapanlar işte bunlara güveniyor.AKP'nin kafa karışıklığına, CHP'nin kendi kimliğine ihanetine güveniyor.Orhan Pamuk davası ve bu dava çevresinde gösterilen farklı tepkiler yine aynı soruyu gündeme getirdi:* Türkiye geri bir Ortadoğu ülkesi mi olacak yoksa ileri bir Batı ülkesi mi?Bu sorunun cevabı açık olarak verilmediği sürece de dün bütün dünyanın gözü önünde yaşanan türden rezillikler sona ermeyecektir.

Devamını Oku