Bunları konuşacağız

1 Ocak 2006

Türkiye gibi gündemi çok hızlı değişebilen dinamik bir ülkede, özellikle de siyasette "falcılık" yapmak oldukça zor.Ancak 2005'ten 2006'ya zorunlu olarak devredilmiş konular belli.Beklenmedik gelişmeler nedeniyle zaman zaman arka plana düşebilirler ama bunlar gündemde olmaya devam edecektir.AKP yönetimi 2007 için ne kadar kararlı görünürse görünsün, erken seçim sürekli olarak konuşulacak... Seçim dönemleri yaklaştıkça muhalefet partilerinde "baskın seçim" korkusu ağır basar. İktidarın hızlı bir seçim kararı alıp, devlet imkânlarını kullanacağı ve seçime büyük avantajla gideceği korkusu hep vardır. Bu nedenle muhalif partiler sürekli olarak erken seçim tartışması çıkarır ve iktidarın "baskın seçim" niyeti olup olmadığını anlamak için uğraşır.Genel seçimle birlikte, yıl sonuna yaklaşıldıkça Cumhurbaşkanı seçimi de gündemin birinci sırasına oturacaktır.Aynı soruya cevap aranacaktır: Tayyip Erdoğan Çankaya'ya çıkmak istiyor mu, istemiyorsa kafasında kim var?..***Bu yılın gündeminde ekonominin de ön sıradaki yerini koruması kaçınılmaz.özellikle Avrupa Birliği hedefinde AKP hükümetinin "iki adım ileri bir adım geri" tavrı devam ettiği sürece ekonomide "nihayet" kelimesinin duyulması sürekli ertelenecektir.Her asayiş olayında, her kapkaçta tekrar işsiz gençleri hatırlayacağız, "ekonomi iyiye gidiyor ama işsizlik neden azalmıyor" sorusunu tekrar tekrar sorup aynı cevapları vermeye devam edeceğiz.2006'nın programında Irak, Kuzey Irak ve Kürdistan meseleleri de aynı yeri koruyacak.Bunların yanında, 2006'da konuşmayı kesmemiz ya da konuşmamamız gereken konular da var.Amerikan yönetiminin İran ve Suriye ile ilgili planları korkulduğu gibi çıkarsa bütün gündemler altüst olur. Bu yıl ve sonraki yıllar böyle bir ateş çemberinin ortasında kalmamak için gerekeni yapmak kuşkusuz en önemli vatan görevlerinden biri olacaktır.Tabii ki 2006'da terörü konuşmak, şehit cenazeleri görmek istemiyoruz. Genç insanların çıkmaz sokaklara daldığını görmek istemiyoruz.Eğer 2006, terörün Türkiye gündeminden çıktığı yıl olursa, bunu gerçekleştiren yönetim en büyük vatan görevini yapmış olacaktır.

Devamını Oku

Ömür ve yüz suyu

1 Ocak 2006

Feridun Attar "Pendname"de (Öğüt Kitabı) insan ömrünün nasıl uzayacağını ya da neden kısalacağını şöyle anlatıyor:"İnsan ömrü dört şeyle uzar. Ey aziz can, bu öğüdü dinle.Birincisi, güzel ses dinlemek.İkincisi, ay gibi güzel yüzler seyretmek.Üçüncüsü, malından canından kaygusuz yaşamak.Hele işi gönlünün isteğine uygun olanın ömrüne bereket çöker...İnsanın ömrünü beş şey kısaltır.Bu beşinden biri ihtiyarlıkta muhtaçlıktır.Ötekiler de gariplik, uzun zaman hastalıktır.Bunların yanında ölülere bakanların da ömürleri eksilir ey oğul.Ömrü kısaltan beşinci şey de düşman korkusudur... Çünkü düşman korkusu çekenlerin işleri başka türlü olur..."***Feridun Attar'ın oğluna öğütleri arasında "yüz suyu dökmeye sebep olan beş huy"dan uzak durması da yer alıyor. Attar, bu öğütleri tutan ağlamaz, diyor:"Yavrum, alemin nazarında yüz suyunu dökmek istemiyorsan beş huydan uzak kal.Önce yalancılığın yüzünden itibarını düşürmemek için halka az yalan söyle. Büyüklerle gürültü çıkaran şüphesiz ki gücünü kaybetmiş olur.Halka edepsizlik eden itibarını düşürür...Büyüklerle az uğraş da aptallıkla itibarını kaybetme.Sana dünyada namus ve şeref lazımsa daima iyi huylu olman gereklidir...Halka doğru sözden başka bir şey söyleme ki, yüzünün suyu ırmak suyuna dönmesin.Yalancılıktan, hıyanetten uzak ol ki, daima yüzünde nur parlasın.İyilikle anılmak istiyorsan kimseye kötü söz söyleme.Cihanda gamlı yaşamak istemezsen kimsenin haline kıskançlıkla bakma.Servetin varsa cömert olmaya çalış, şerefin artsın.Cefaya katlanmak ve vefalı olmak meziyetlerini seç, çünkü bunlar şerefi artıran şeylerdir.Halka karşı cömert davranan itibarını artırır..."

Devamını Oku

Geride kalan

30 Aralık 2005

Her son günde hüzün ve sevinç birbirine karışır. Geride kalanın iyi günleri sevinç, kötü günleri hüzün yüklüdür.Son gün hep bir ayrılıktır.Son gün hep bir yenilenmedir, başlangıç arefesidir.Her yılın sonu yaklaştığında insanlar bir sonraki yıl için kararlar almaya başlar.Takvimdeki yenilenmeyle kendi yenilenişlerini bir araya getirirler.***İnsanların hayatlarında bir yıl, çok uzun bir süre gibi görünür. Ama toplumların hayatlarında bir yıl son derece kısa bir süredir.Yılın sonunda, gelen yıla kin ve öfkelerle, düşmanlık ve nefret duygularıyla geçenler de kuşkusuz vardır. Toplumları bir arada tutan asıl duyguların bunlar olduğunu düşünenlerle tersini düşünenler arasındaki mücadele bitmemiştir.Yakın zamanda da bitmeyecektir.Geride kalan, kimileri için umuttur. Başkaları içinse savaştır.Savaşın, diğer insanların kötülüğü üzerine yaşamanın, diğer insanların haklarını gaspederek yaşamanın kimseye faydası olmadığını insanlık tarihi göstermiştir.Hâlâ görmememekte ısrar edenlerin de gözüne sokmaya devam etmektedir.Türk toplumu büyük çatışmaların, düşmanlıkların içinden sıyrılarak bugüne gelmeyi başarmış bir toplumdur. Sağduyusuyla, kaybolmak bilmeyen umuduyla, şaşırtan dinamizmiyle iyinin ve doğrunun yolunu bulmasını bilmiştir.***Cumhuriyet...Laik Cumhuriyet... Demokrasi...Giden yılda çeşitli aymazların saçmalıklarına rağmen bunların daha güçlendiğine güvenebiliriz.Kendi toplumuna güvenmeyenlerin en başta feda ettikleri bu kavramlardır.İlk üç sırada yer alması gereken bu kavramlardan feragat etmenin maliyetini defalarca yaşadık.Bu kavramlara sarıldıkça güçlenmenin örneklerini de defalarca yaşadık.2006'nın, Türkiye Cumhuriyeti'nin... Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin... Türk demokrasisinin daha da güçlendiği bir yıl olması dileğiyle...

Devamını Oku

El-kol, üç nokta

29 Aralık 2005

Meclis'teki son ağız kavgasından akılda kalacak olan, kuşkusuz "el kol yapma" sahnesidir.Başbakan kürsüde konuşurken Deniz Baykal oturduğu yerde "geç bunları geç" anlamına gelebilecek bir el hareketi yapıyor. Bunun üzerine Tayyip Erdoğan kürsüden "el kol yapma" diye bağırıyor.Delikanlı adayı gençlerin argolarında bu "el kol yapmak", "hareket çekmek" gibi deyimler vardır. Bunlar sokak kavgalarının peşrevi niteliğindedir.Ve bu üslup Meclis genel kurul salonunda, Başbakan ile ana muhalefet partisi başkanı arasındaki tartışma üslubu olarak ortaya çıktı.Bu yakışıksız üslup orada da kesilmedi, bir de "üç nokta" atışmasıyla devam etti. Bu üslubun, bu tartışma tarzının halktan sadece tepki göreceğini düşünemeyen Baykal dün de "üç nokta" edebiyatıyla laf oturtma yarışına devam etti.Siyasetin düzeyini düşüren bu üslup, herkesin unutmak istediği en geri düzeydeki alışkanlıklardan biridir.Demokrasinin ve siyasetin emekleme dönemi yıllarında başka iletişim imkânı olmadığı için köy ve kasabaları adım adım dolaşan siyasiler, siyasi mahareti "laf oturtma"da arar faaliyetlerini "laf oturtma"ya dayandırırlardı. Aralarında en başarılı olarak görülen de Osman Bölükbaşı olurdu.Anket yapılsa üzülürlerdiBölükbaşı'nın heyecanlı polemikleri, köy ve kasabaları eğlendiren esprileriyle en büyük kalabalıkları toplardı. En çok alkışlanan Bölükbaşı olurdu. Ama bu toplantıları dolduranlar da asla Bölükbaşı'nın partisine oy vermezlerdi.Bugünkü iletişim imkânları artık köy, kasaba dolaşmayı gerektirmiyor. Televizyon ekranları ve günlük gazetelerle her şey, ülkenin en uç köşesine bile ulaşıyor.Artık köy ve kasaba kahvelerinde, meydanlarında toplanmış üç beş yüz kişi değil, aynı anda milyonlarca kişi her sözü duyuyor, her hareketi görüyor.Batı'da siyasi tartışmaların ardından da kamuoyu araştırmaları yapılır ve halkın hangi siyasiye ne tepki verdiği ölçülür.* Eğer bizdeki son Meclis görüntülerinin ardından böyle bir araştırma yapılmış olsaydı, herhalde ortaya çıkan görüntüden Tayyip Erdoğan da pek memnun olmazdı; Deniz Baykal ise hiç memnun olmazdı.Hayatımızın tüm alanlarında, eğitimde, sağlıkta, sokakta, sanatta daha kaliteli olana doğru yürüme çabaları güç bela sürerken siyasette kaliteyi düşürmeye siyasilerin hiçbir hakkı yoktur.

Devamını Oku

Gelişmek ve değişmek

29 Aralık 2005

Meclis'te bütçe görüşmelerinin son gününden akıllarda kalan birkaç konu olacak. Bunlardan birincisi kuşkusuz Tayyip Erdoğan'ın "gelişerek değiştim" demesidir.Bu söz, Erdoğan ile ilgili tanım ve nitelemelerin yeniden yapılmasını gerektiriyor. Çünkü bu, bir insanın, bir siyasinin kendisiyle ilgili olarak yapabileceği önemli tanımlardan biri.Tayyip Erdoğan bu sözüyle geleceğe ilişkin de cesurca bir "taahhütte" bulunmuş oluyor.Bu sözün nasıl algılanacağı açıktır. Erdoğan siyasi İslamcı kökeniyle ilgili olarak çok açık bir tavır almıştır ve şu andaki konumunu belirlemiştir.Ancak bu sözünü de "takıyye" durumunun bir parçası olarak görenler olacak. Tayyip Erdoğan'ın Deniz Baykal'ın eleştirileri karşısında "sıkıştığını" ve bu sözü söylemek zorunda kaldığını düşünenler olması da doğaldır.AKP'nin "Kopenhag kriterleri" olarak özetlenebilecek hedefe yönelik adımlarındaki bazı "tereddüt"ler de olumsuz izlenimleri canlı tutuyor.O hesap Batı'dan dönebilirZina, içki engeli, yeşil alana cami gibi kuşku yaratan konuların tümü AKP'nin içinden çıkmış sorunlardır.Erdoğan'ın "gelişerek değişmiş" olmasının önemi, AKP'nin bütün kademelerinde değişmeye direnmek isteyenlerin varlığı ile azalmaktadır.Parti içindeki "siyasi İslam"a bağlı kesimle, "milliyetçi muhafazakâr" kesimin hoşnutsuzluğu zaman zaman kamuoyuna da yansıyor. Bazı AKP'li milletvekillerinin, yerel yöneticilerin yaptıkları çıkışlar hep değişmeye direnme ifadeleridir.Bu kesimin Avrupa Birliği hedefini de kendilerini korumaya yönelik bir araç gibi gördüklerine kuşku yoktur. En basit şekliyle, Avrupa Birliği'nin kıyısında duran ve üyelik umudunu canlı tutan bir Türkiye'de "28 Şubat" gibi gelişmelerin yaşanması ihtimalinin çok zayıflayacağını düşünmektedirler.* Bu öyle çok doğru bir hesap değildir. Çünkü İslamcı terör, Batı'nın siyasi İslam'a bakışını değiştirdi. Eğer Türkiye'de siyasi İslamın güçlenmesi söz konusu olursa; bunun engellenmesi konusunda Batı dünyasının bir araya geleceğine de kuşku yoktur.Erdoğan "gelişerek değişmiş"tir.Söylediği sözü doğru kabul etmek gerekir.Ancak bu yeterli değil.* AKP'nin de "gelişerek değişmesi"nin hızlanması gerekiyor.

Devamını Oku

Kuru rakamlar

26 Aralık 2005

Ekonomiyi kuru rakamlar bilimi olarak anladığımız sürece, bu rakamların arkasındaki insanları gözden kaçırırız.Şu anda Türk ekonomisi ile ilgili bütün yorumlar iyiden iyiye kuru rakam kalabalıkları üzerinden yürütülüyor.En az dört televizyon kanalında her gün 20-25 saat ekonomik konular konuşuluyor, tartışılıyor.İki ekonomi gazetesinde; ekonomiye önem veren ve ciddiye alan 7 gazetede her gün toplam 60 sayfada ekonomi haberleri, yorumları yer alıyor.Bunların neredeyse tamamında rakamlar var. Dolu dolu rakamlar. Dış ticaret rakamları. Büyüme rakamları. Enflasyon oranları. Faiz oranları. Ve de azalan işsizlik rakamları.Devletin resmi rakamlarına göre geçen yıl, 2004 yılında Türkiye'de işsiz sayısı 2 milyon 623 bindi.Bunu böyle kuru rakam olarak söylediğimiz zaman insan unsuru yine arkada kalıyor, rakam öne çıkıyor.* 2 milyon 600 bin kişiyi insanın gözünün önüne getirmesi bile kolay değil.Şöyle bir örnek verelim: İstanbul İnönü Stadyumu en dolu halinde yaklaşık 20 bin kişi alıyor. Yani bütün işsiz insanlarımızı bir araya topladığımızda tıka basa dolu 131 İnönü Stadyumu'na ulaşıyoruz.* Devletin resmi verilerine göre son bir yılda bunların 200 bini iş buldu.İşsizler azalmıyor, artıyor!Onlar iş buldu ama, iş isteyen en az 600 bin genç insan daha iş gücü piyasasına çıktı.Gelişmiş Batı ülkelerinde de işsizlik, günümüzün en önemli ekonomik-sosyal konusu olarak ortaya çıkıyor. Nitekim Türkiye'de işlerin iyiye gittiğini savunanların bazıları, bizdeki işsizlik oranları ile Batı'daki işsizlik oranlarını karşılaştırarak, "Bizim durumumuz hiç de kötü değil" diyor.* Ne yazık ki bizim durumumuz kötü.Çünkü Batı'da "ev kadını" tanımına giren kişiler de işsiz sayılıyor.Biz ise "ev kadını" diyor ve onları "iş sahibi" sayıyoruz.Ayrıca bütün bu Batı ülkelerinde işsiz insanların aç kalmamasını sağlayan işsizlik sigortası sistemleri bulunuyor. Bizde ise emeklilerin aldıkları maaşlar, karın doyurma düzeyini bile ya buluyor ya bulamıyor.* Ekonomi, insandan soyutlanarak kuru rakamlarla anlatıldığı sürece gerçekleri gizlemek mümkündür.En gerçek olan ise insandır.Kahvelerde boş boş oturan, geleceğe umutsuzlukla bakan, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan genç insanlar gerçektir. Ve bunların sayısı azalmıyor, artıyor.

Devamını Oku

301

25 Aralık 2005

Türkiye'nin ceza kanunlarında çok uzun yıllar boyunca "ülkeyi ve devleti korumak" amaçlı maddeler olmuş ve bu maddeler yine yıllar boyunca okuyan, yazan, düşünen kişilere uygulanmıştır.Geçen yıl yapılan Türk Ceza Kanunu değişikliği ile bunların son kalıntılarının da temizlendiği sanılıyordu.Uygulama ortaya çıkardı ki, 21'inci Yüzyılda korunması gereken şey "Türklük" olmuş...Böylece yeni bir "moda" ile tanıştık.Tarihi konularla ilgili olarak hoşa gitmeyen şeyler yazanların önüne 301'inci madde çıkıyor. Bu uygulamanın yanlış olduğunu söyleyenlerin önüne de 301'inci madde çıkıyor. Bir Yunan kadın tarihi bir roman yazmış, çağırın gelsin 301'inci madde."Türklüğü korumak" da "Türklüğü aşağılamak" da bu kadar ucuz değil...* Türklüğü gerçekten korumak istiyorsak, gümrüklerdeki hırsızlıklara bugüne kadar göz yumanları da 301'inci maddeden yargılamak gerekir. Türklüğü asıl aşağılayanlar onlardır.* Türklüğü aşağılayanlar, kız çocuklarını okula göndermeyenlerdir.* Türklüğü aşağılayanlar, trafikte dünyanın en fazla ölüm yaşanan ülkelerinden biri olmamıza yol açanlardır.* Türklüğü aşağılayanlar okulda şiddetin, aile içinde şiddetin önlenmesi için elini kaldırmayanlardır.* Türklüğü aşağılayanlar çoktur. Bunların bir çoğu da "Türklüğü savunma" gösterilerini en abartılı şekilde yapar ki gerçekte Türklüğü aşağıladığı anlaşılmasın.***301'inci madde tartışılırken "Ama Avrupa Birliği bunu gördü bir şey demedi" diye savunma yapmak ülkeyi aşağılamaktır.Özrü kabahatinden büyük, deyişi tam da bu durumlar için söylenmiştir.Bazıları halen Türklüğün, Türkiye Cumhuriyeti'nin devleti ve ülkesiyle ve bütün vatandaşlarıyla yükselmesi için yapılması gerekenlerin farkında değil. Bazıları, yukardaki itirafta olduğu gibi bunları sadece Avrupa Birliği'ne kendilerini beğendirmek için yapmak zorunda olduklarını sanıyor.* 301'inci madde, dünyaya ve insanlara ve kendi ulusuna en geri bakışa sahip olan bir mantığın yeni kanuna sızdırdığı maddelerden biridir.Böyle açık bir durumda tek yapılacak olan, 301'inci madde de dahil olmak üzere, tartışma konusu bütün maddeleri tekrar ele almak için harekete geçmektir.Eğer hükümet böyle bir adım atarsa, bugüne kadar 301'inci madde konusunda ağzını açmayan CHP de bu harekete katılmak zorunda kalır.

Devamını Oku

Dostluklar

25 Aralık 2005

Öğrencileri bilgeye sordular: "Dostluk nedir?"Bilge anlattı: "Bir tek dostluk yoktur, çeşit çeşit dostluk vardır..."Öğrenciler sordu: "Dostluğun çeşitleri olur mu?"Bilge söyledi: "Elbette olur, insan sayısı kadar farklı dostluk vardır. Ama bunlar belli birkaç tür içinde toplanabilir... Dost vardır, maymun gibidir; tencere kaynarken maymun oynar. Bu dost, tencere kaynadığı sürece vardır..."Öğrenciler sordu: "Böyle dostluk olur mu?"Bilge cevap verdi: "Elbette olur. Tencere kaynadığı sürece dostluk dostluktur..." Ve sonra devam etti: "Dost vardır, ekmek su gibidir. Senin ihtiyacın olan besini hemen verir..."Öğrenciler sordu: "Bunları almak için para gerekmez mi?"Bilge söyledi: "Her dostlukta bir karşılık, her zaman vardır... Bazı dostlar ağaç gibidir. Uzaktadır, bir şey vermesine ihtiyaç yoktur, ama sadece orada güçlü bir şekilde durduğunu bilmek bile insana destek sağlar..."Öğrenciler sordu: "Hiçbir ilişkinin olmadığı birine dost denebilir mi?"Bilge cevap verdi: "Neden denmesin, insanlar bir kez karşılaşsalar bile birbirlerini dost olarak benimseyebilirler... Bazı dostlar şarap gibidir. İçtiğinde zevk alırsın, zaman geçtikçe de zevki artar. Bu dostluk sadece zevk üstünedir, sen onu iyi şekilde korursun, o zaman keyif verir..."Öğrenciler sordu: "Sadece keyif üstüne dostluk olur mu?"Bilge cevap verdi: "Elbette olur, dostların kötü günlerde ortaya çıkması gerekmez... Ama bazı dostlar ilaç gibidir, sadece kötü günler için vardır. Bunlar keyif vermez, ama bir derdin olduğu anda ortaya çıkar..."Öğrenciler sordu: "Sadece kötü günlerde ortaya çıkana neden dost denilsin?"Bilge cevap verdi: "Daha da beteri var, bazı dostlar hastalık gibidir, ortaya çıktığı anda sadece dert ve acı getirir..."Öğrenciler ayaklandı: "Sadece dert getirene dost denilemez..."Bilge cevap verdi: "Pekâlâ da denilir, çünkü o tür dost kendisinin asla farkında değildir..."Öğrenciler sormadan bilge devam etti: "Biraz sonra bir vezir ziyarete gelecek, bu soruyu ona da sorun..."Vezir geldi, öğrenciler sordu: "Dost nedir, hangi dost gerçek dosttur?"Vezir cevap verdi: "Bilmiyorum, şu anda vezir olduğum için bilemem, ancak azledildiğim zaman bilebilirim..."

Devamını Oku