Durmamalıdır

27 Şubat 2006

Turgut Özal'ın alaturka rahatlığının Türk siyasetine bıraktığı olumsuz miraslardan biri, siyasetçinin, hatta bakanların kendi ticari işlerini yürütmesine gösterilen hoşgörüydü. O hoşgörünün sonucu olarak bakanlar ticaretle uğraştı, zengin oldu.Bu konu herhangi bir yasayla sınırlandırılmıştır. Ama halkın olaya hoşgörüyle baktığını söylemek de mümkün değildir.Mesele basit ve açık bir "nüfuzu kötüye kullanma" durumudur. Önemli bir bakanın oğlu, kızı ya da kardeşi gelip bir iş teklifinde bulunup belli şartlar ileri sürdüğünde muhatabının bunları reddetme cesaretine sahip olması beklenemez.Bugün Türkiye'de "devlet"in gücü ekonomik hayatta da çok büyüktür. İstenilen kişi zengin edilir istenmeyen batırılabilir. İş hayatındaki herkes de bunu bilir. Hatta birçoğu gün gelip "devletin desteğine" ihtiyacı olabileceğini düşünür ve ona göre davranır.Bu "tedbirli davranma" sisteminin önemli bir parçası da "devlet büyüklerinin" kendileri veya yakınlarıyla iş ilişkisi kurmak ve onların "suyuna giderek" ilişkileri sıcak tutmaktır.Bir bakanın oğlu gelip de işlerini takip etmek ve karşılığında şu kadar ücret almak istediğini söylediğinde buna hayır diyecek bir kişinin Türkiye'de bulunmadığını açıkça söyleyebiliriz. Daha da vahimi, sorunu olan ya da ilerde olabileceğini düşünenler, bu bakan oğlunun kapısında kuyruğa girer.Bu sistem son yirmi yılın siyaset hayatına damgasını vurmuş ve siyaseti derinden yaralamıştır. Sahip çıkılabilir mi...Ağır "temizlik" iddialarıyla oy alan AKP hükümetinin bu sistemin dışında kaldığını söylemek zordur. Bugün hakkında suçlamalar devam eden Maliye Bakanı bir süre önce "Oğullarım ne yapsın evde mi otursunlar" demişti.Bu sorunun cevabı çoktan verilmiştir: Eğer siz Bakan koltuğunda oturacaksanız çocuklarınız evde oturacaktır, eğer onlar ticarete devam edecekse de siz evde oturacaksınız.Hem milletvekili olup, bakan olup, hem de ticarete devam etmenin savunulacak hiçbir yanı yoktur. Maliye Bakanı'nın adının yumurta reklamlarında yer almasının savunulacak bir yanı olamaz. Türkiye Cumhuriyeti'nde en önemli görevlerinden birinde bulunan bir kişi, kendi adını yumurta reklamlarında görmekten rahatsız da olmuyorsa, sorun büyüktür. Ve eğer bu bakan çocuklarına söz geçiremiyorsa, evde oturması için ortaya bir neden daha çıkmış demektir.Maliye Bakanı tek örnek değildir, ama en göz önündeki örnektir. Bu bakanı "feda etmemek" demek, başkalarının da aynı işleri yapması için yolu açmak demektir. Bu bakana sahip çıkmamak ise gerçekten temiz siyaseti istemek ve bugüne kadar ağır kirlilik yaratmış olan "nüfuz suiistimalinin" her türlüsüne karşı olmak demektir.* AKP hükümetinin geleceğiyle ilgili birçok önemli gelişmenin kilidi bugün görevde olan Maliye Bakanı'yla ilgili alınacak tavır olacaktır.

Devamını Oku

Bu çok fazla oldu

27 Şubat 2006

Dünyanın her tarafından kamuoyuna mal olmuş kişilerin, en çok da siyasilerin karikatürleri çizilir. Bazı ülkelerde, örneğin bizdekileri dehşete uğratacak karikatürler çizilir ve yayınlanır. Düşünce ve yayın özgürlüğünün geçerli olduğu ülkelerde siyasiler tarafından açılan karikatür davaları tam anlamıyla "devede kulak" niteliğindedir. O ülkelerde yaşayanlar, karikatürleri de en ağır mizahi yergileri de hoşgörüyle karşılamasını öğrenmişlerdir.Zorunlu olarak öğrenmişlerdir, çünkü çizerlerin, mizahçıların zekâsıyla baş etmeleri hiç de kolay değildir.Bu cümlenin ne anlama geldiğini somut olarak görmek isteyenler bu haftaki Penguen Dergisi'nin kapağına bakabilir.Tayyip Erdoğan, kendisiyle ilgili karikatürlere takmış durumda. Haydi buna da "olabilir" deyip, insani bir zaaf olarak anlayışla karşılayabiliriz. Bu hali, demokrasi ve özgürlük kültürünün ülkemizde kurumlaşmamış olmasının sonuçlarından biri olarak görebiliriz. Ama dün AKP'nin bir ilçe kongresinde yaptığı konuşmada konu Hazreti Muhammet karikatürleriyken kendisini hayvan olarak gösteren karikatürleri de anımsayıp bunları kabul etmediğini belirterek bir paralelliğe yol açmış olması bütün sınırları aşan bir durumdur.Asıl yenir yutulur olmayan...Erdoğan, karikatür denilen çizgi sanatının belli "koşullarla" yapılması gerektiğini düşünüyor. Ona göre kendisi başta olmak üzere insanlar hayvan olarak çizilmemelidir. Bu mantığı biraz daha ileri götürdüğümüz takdirde özel bir "karikatür sansür kurulu"nun kurulmasına kadar gideriz.Sözlerinden anlaşıldığına göre böyle bir yasak sistemi Erdoğan'ın düşünce yapısına hiç de uzak değil.Birkaç ay önce bulunduğumuz bir yemekte Başbakan'a karikatürcülere açtığı davaları geri almasının Türkiye'de düşünce ve ifade özgürlüğü açısından, başka kişilere örnek olması, bazı yanlışların tekrar edilmemesini sağlaması açısından önemli olacağını anlatmaya çalışmıştım. Cevabı "Bu karikatürler hiç de yenir yutulur gibi değil" şeklinde olmuştu.Anlaşıldığına göre çizerlere açtığı davaları kaybetmiş olması da Başbakan açısından "yenmez yutulmaz" bir duruma işaret ediyor.Başbakan o kadar etkilenmiş ki, kendi hakkında çizilmiş karikatürleri Hazreti Muhammed hakkında çizilenler kadar ağır buluyor. Bu mantığın perde arkasında da bugün İslam dünyasını sarsan en geri fikirlerin bulunduğundan kuşkulanmak kaçınılmazdır.

Devamını Oku

Alçak tabiatlılar

26 Şubat 2006

Ormandaki hayvanlarla köydeki köpeklerin arasında bir savaş çıkmış. Sonunda ormandaki hayvanlar barış yapmaya karar vermiş. İçlerinde en hızlı koşan ve en kurnaz olduğunu bildikleri tilkiye dönmüşler:"Köye git, barış istediğimizi köpeklere bildir."Tilki "olmaz" demiş, "başka birisi gitsin" . Diğer hayvanların canı sıkılmış, birisi yeni bir teklif getirmiş: "Döndüğünde sana para da veririz."Tilki "ne kadar" diye sorunca, "100 altın" cevabını almış. Bu para tilkinin gözünü döndürmüş; biraz düşünmüş, sonra cevabını vermiş:"Doğrusu bir haber götürmek için çok iyi para. Ama bu alışverişte can tehlikesi var. Eğer bana bir şey olursa, köpekler barış mesajını kabul etmez ve beni parçalarsa bu para neyime yarar! Başka enayi bulun."Molla Camı bu hikâyeden şu hisseyi çıkarmış:Alçak tabiatlı kimselerden lütuf bekleme, iyilik ve yardım umut etmek, denizin dalgaları arasında bir gemiyi başıboş koyvermek gibidir. Her zaman önce kendi çıkarını, kendi mevkiini, kendi malını düşünen insandan yardım beklemek kendi canını tehlikeye atmaktır. Alçak tabiatlı olanlardan hiçbir şey bekleme, hiçbir şey isteme.***Güvercine sormuşlar: "Sen neden iki yavrudan daha fazlasını yapmıyorsun. Bak tavuk ne çok yavru yapıyor. Yoksa senin yavru yapmak elinden mi gelmiyor?"Güvercin şu cevabı vermiş: "Benim yavrularım gıdalarını annelerinin ve babalarının kursağından alırlar, onların ağızlarından yerler. Tavuk ise yavrularını yapar, çöplüğe bırakır, civcivler çöple beslenir. İki kursaktan ancak iki güvercin yavrusu beslenir, bir çöplükten ise binlerce civciv geçinir."Molla Camî diyor ki: Kendi gücünle ve helal rızk ile aileni geçindirmek istiyorsan çok fazla kimseden sorumlu olmaya kalkışma. Kendi gücünün üstünde insan bakmaya kalkarsan yetişemezsin; hem onları iyi geçindiremezsin, iyi geçindirmek için de helale haram katmak zorunda kalabilirsin. Kendi gücünü bil, taşıyamayacağın yükün altına girme.***Tilki yavrusu annesine dedi ki: "Anneciğim, bana birkaç hile öğret ki, köpeklerle karşılaştığım zaman onlarla savaşabileyim."Anne tilki cevap verdi: "Yavrum, dünyada kurnazlık ve hile pek çoktur. Ama en iyisi sen yuvandan çok uzaklaşma. Ne sen köpekleri gör ne de onlar seni görsün."Molla Camî'nin hissesi:Alçakların sana husumet duyduğunu bilsen bile onlarla savaşı sen başlatma. Alçaklara karşı hile düşünme, çünkü alçakların hilesi her zaman daha çoktur. Alçaklarla savaşmak yerine onlardan uzak durmak her zaman daha iyidir.

Devamını Oku

Hain aramak

25 Şubat 2006

Komplo teorilerine olan merakımız en olmadık anlarda ortaya çıkıyor. Görüşü farklı olan bir kişinin söylediklerini anlamaya çalışmak yerine "bunu neden söylüyor, arkasında ne var" diye düşünmek bu yaygın hastalığın en yaygın göstergesidir.Dışişleri Bakanı Gül de son beyanlarıyla bu hastalıkla malul olanlar arasına katıldı. Olay Hamas heyetinin gezisiyle ilgili olarak basında çıkan haber ve yorumlara dayanıyor.Dışişleri Bakanı, geziyle ilgili olumsuz görüş belirtenleri kastederek "Türk basınının gizli servislerin ve diplomatların manipülasyonuna açık olduğunu" söyledi.Buradaki Türk basını deyimini açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Türkiye'de her gün "ulusal" nitelikte 36 gazete yayınlanıyor. Bunların her biri, her gün 10 bin ile 600 bin arasında satış yapıyor. Yaklaşık 600 sayfalık bir günlük gazete üretimi her gün 5 milyon alıcıya, yaklaşık 15 milyon okuyucuya ulaşıyor.* Bakan'ın "Türk basını" kapsamına, AKP hükümetine yakın olan ve aşırı derecede "paralel" yayın yapan gazeteleri almadığını düşünebiliriz.Dolayısıyla da Abdullah Gül'ün "yabancı güçlerin manipülasyonuna gelmekle" suçladığı basın olarak ortada sadece bu geziyi eleştirenler kalıyor."Farklı düşünen haindir!"Bakan'a şunu da sormak gerekir:Acaba bu geziyi destekleyenler de Ortadoğu'daki radikal İslamcı hareket ve örgütlerin manipülasyonuna gelmiş olamazlar mı?* Çevrede "hain" aramak, "komplo" aramak her zaman kendilerini başarısız hisseden siyasilerin psikolojik sığınağı olmuştur. Olmaya da devam ediyor.Bu siyasilere göre kendilerinin başarısızlığı asla söz konusu olamaz, onların başarısızlığının nedeni her zaman birilerinin ihanetidir, birilerinin komplo kurmasıdır.* Dışişleri Bakanı Gül, bundan önceki siyasi hayatında daha farklı bir siyasi portre çizmiş, AKP'nin ilk döneminde de dışarıya güven verebilen bir figür olmuştu.Ancak Gül de son haftadaki sözleriyle "klasik" ve "olağan" bir politikacı görüntüsü vermeye başladı.Farklı görüşü olanların hain olması gerekmediğini Türk siyasiler anlamamaya devam veya anlamakta ısrar ediyor.Farklı görüşle ne anlatılmak istendiğini düşünmek yerine, "arkasında ne var" sorusu siyasinin kafasında öne çıktığı sürece gidiş bellidir, gelecekte neler olabileceği de bellidir.

Devamını Oku

Yenilenme

24 Şubat 2006

Ankara'daki tıkanıklığı herkes görüyor. Türkiye gibi dinamik bir ülkede "siyasi yorgunluk" oldukça çabuk başgösterir.Bunu gidermenin iki yolu vardır. Hükümet yenilenir ve yukardan aşağıya taze kan verilir.İkincisi de doğrudan halka sorma yoludur. Sandık ortaya konur ve halk görüşünü bildirir.AKP'nin şu andaki eğilimi sandığı zamanında ortaya çıkarmak şeklinde. Başbakan'ın kesinlikle erken seçim olmayacağını söylemesi bu konudaki tartışmalara en azından şimdilik noktayı koydu.Hükümetin geçen üç yılı içinde bazı bakanların kendi alanlarına hakim olmakta güçlük çektikleri ortada.Ayrıca, görülüyor ki Maliye Bakanı gibi bazı bakanlar da her şeye "fazla hakim" olmuş.Bazı bakanların çocuklarının ticari ve sosyal faaliyetlerini, bazı bakanlıklardaki "yakın" atamalarını da kamuoyu dikkatle izliyor.Bunların tek tek hükümetin "notunu" düşürmesi beklenemez. Ancak beş yıllık süre içinde, bütün bakanların ve Başbakan'ın faaliyetlerinin bir "toplam"ı oluşur. Ve seçmen bu "toplam"a göre karar verir. Sonuçta bu "toplam yıpranma"nın boyutu seçim sandığından çıkıverir.Zamanında yapılırsaKabine değişikliği her zaman başbakanlar için güç bir iş olmuştur. Parti içindeki eğilimlerin, güç odaklarının dikkate alınması, seçim bölgelerinin dengelenmesi, farklı seçmen gruplarının beğeneceği isimlerin bir araya getirilmesi gibi karmaşık bir denklemi çözebilen başbakan sonuçta "iyi hükümet" kurmuş olmaz. Ama kendisinin yıpranmasını, bazı grupların muhalefetini engellemiş olur.Şu anda Tayyip Erdoğan'ın "doğru kişilerle doğru hükümeti" oluşturma gücü bulunmaktadır.Kamuoyu araştırmalarında "rakipsiz" görünen bir genel başkan ve başbakanın partisinin içine hakim olması çok daha kolaydır.Eğer Erdoğan bugün sahip olduğu gücü gerçek bir hükümet yenilenmesi için kullanırsa, hükümetinin üç yıllık yıpranmışlığını büyük ölçüde giderebilir.Büyük bir hükümet değişikliği, bir anlamda hükümetin yeni baştan kurulması demektir ki, bu her alanda ciddi bir hareketlenmenin temelini oluşturabilir. Tabii ki küçük denge kaygılarına ve küçük hesaplara takılmamak koşuluyla.Son yarım yüzyıla bakılırsa, büyük hükümet değişikliklerinin, zamanında yapılması koşuluyla hiçbir zarara yol açmadığını herkes görecektir.

Devamını Oku

Tehlikeli sözler

22 Şubat 2006

Dışişleri Bakanı Meclis'te karikatür kriziyle ilgili bilgi verirken "Batıda anti semitizmin yerini İslamofobinin aldığını" söyledi.Burada bir an durup bir senaryo yazalım:İstanbul'da, İslamabat'ta ve diğer Müslüman ülke başkentlerinde büyük bombalı saldırılar oluyor, binlerce insan ölüyor. Ve bu saldırıları radikal bir Hıristiyan örgüt üstleniyor. Bu örgütün liderleri dini giysileri ve sakallarıyla, ellerinde kutsal kitaplarıyla kameralar karşısında poz veriyor ve kutsal savaşın daha da büyüyeceğini söylüyor.Ne olur?..* Batı'da anti semitizmin yani Yahudi düşmanlığının yerini İslam düşmanlığının aldığı gibi ağır bir sözü söylemeden önce biraz düşünmek gerekiyor.Batı ülkelerinde de tıpkı Türkiye'de olduğu gibi insanlık düşmanı fanatik ideolojilerin peşine takılmış; yabancılara düşman, kendi dilini konuşmayanları, kendi dininden olmayanları düşman gören kişiler ve örgütler bulunuyor.* Bunların adı Türkiye'de de Batı'da da "faşist"tir ve bunların en kuvvetlisi olan ruh hastası Alman, bütün dünyayı kan ve ateşe sürüklerken Yahudi soykırımını da gerçekleştirmişti.Düşmanlığı işaret etmektir* Bugün, bu koşullar altında Yahudi düşmanlığının yerini İslam düşmanlığının aldığını söylemek aynı zamanda ağır bir tahrik niteliğindedir. Bunu söylediğiniz anda Batı'da yaşayan birkaç milyon Müslüman Türk vatandaşına düşmanlık işareti vermiş oluyorsunuz. O insanlara düşman toprağında bulunduklarını söylüyorsunuz. Bu, düşmanlık tohumlarını sulamaktan başka bir şey değildir.Bu sözleri söyleyebilecek kadar olaylara kendilerini kaptıranlar yukarıda yazdığımız senaryoyu düşünsün. Ve neler olacağını!.. Karikatürler dolayısıyla halkı kışkırtan radikal İslamın yapabileceği kıyımları düşünsün.Ve bu tür sözler söyleyerek neye hizmet ettiğini bir kez daha düşünsün.Bugün Batı'da Hitler mirasçısı faşist hareketler, örgütler vardır ve zaman zaman kafalarını kaldırıp insanlara kötülük etme fırsatlarını kullanıyorlar. Ancak en büyük düşmanları da yine Batı'daki demokrat ve çağdaş insanlardır, hareketlerdir, partilerdir. Neyse ki Batı'da egemen olan dünya görüşleri kendi ülkelerindeki faşist, Yahudi düşmanı, İslam düşmanı, insanlık düşmanı şahıs ve hareketlerin tekrar toplumlara egemen olmaması için çalışmayı öngörüyor.O yüzden de yukardaki senaryonun tersi gerçekleşmedi. Sorumlu kişilerin biraz tarih bilmesi, bugünkü dünyanın durumunu iyi tahlil etmesi ve kullandıkları kavramların anlamını iyi bilmesi gerekiyor.

Devamını Oku

Ekonomi soruları

20 Şubat 2006

Gazetelerde ve televizyonlarda ekonomik durumu yorumlayan uzmanları okumaya, izlemeye ve anlamaya çalışanların ulaşabileceği tek bir sonuç var:Türk ekonomisinin şu andaki durumuyla ilgili açık bir fikre sahip olmak mümkün değil.Bir yanda büyük ve anlaşılması güç sayılar verilerek yapılan iyimser yorumlar.Diğer yanda ise artan işsizlik...Ekonomi belli bir hareketlenme kazanıp 2000 - 2001 krizlerinin yaraları ciddi olarak sarılmaya başladığından beri yeni iş alanları da yaratılıyor. Ama emek pazarına her yıl katılan genç insan sayısı, yaratılan iş imkânından daha fazla olduğu için işsiz sayısı artmaya devam ediyor.Ekonomistlerin üzerinde birleştikleri bazı noktalar da yok değil. Bunlardan biri, Türkiye'nin kendi iç kaynaklarıyla bir yatırım hamlesi içine girmesinin imkânsızlığı. Dolayısıyla ekonomide gerçek bir hareket sağlanabilmesi için yabancı sermayeye olan ihtiyaç her zamankinden daha fazla.Ve ne yazık ki ihtiyaç duyulan nitelikte yabancı sermaye girişi yok. Yabancı para ya kurulu ve çalışan yatırımları satın almak için geliyor ya da sayılar itibariyle iyi giden borsaya...Bu tür sermaye girişleri iş imkânlarını artıran yatırım anlamına gelmediği için de yerinde sayma devam ediyor.İyimser olmak zor..."Duble yol hamlesi" gibi projelerin ekonomide önemli bir hareket yaratmayacağı biliniyordu. Ama Ankara'da yaygın "müteahhit mantığı" bunu da denedi ve tabii ki önemli bir hamle gerçekleşmedi.Yaza yaklaşırken ortaya çıkan bilgiler bu yıl turizm gelirlerinin de beklenen düzeye yükselmeyeceğini gösterdi. Bu olumsuz gelişmede kuş gribinin etkisi olacağı başından belliydi; üstüne, rahip cinayeti ve karikatür ayaklanmalarının da olumsuz unsurlar olarak eklendiğini görmemek için başka bir dünyada yaşıyor olmak gerek.Cari açık denilen, dışarı çıkan paranın içeri giren paradan fazla olması anlamına gelen durumun önümüzdeki yıl ciddi sonuçlara yol açması ihtimali var. Bunu da uzmanlar söylüyor. Bazıları büyük sorun olmaz derken, bazıları da büyük sorunlara hazırlıklı olmak gerektiğini savunuyor.Bu unsurların tümü bir araya geldiğinde ortaya çıkan ana görüntü iyimser olmayı mümkün kılmıyor.Önemli olumsuz etkenlerin birinin de Türkiye'nin Avrupa Birliği yolunda ilerlediğini somut olarak göstermemesi olduğunu söyleyebiliriz.Şu anda iyimser olmak için bir neden görünmüyor.

Devamını Oku

Tepkinin asıl kaynağı

19 Şubat 2006

Karikatür tepkileri İslam dünyasında devam ediyor. Batılı ülkelerin elçiliklerine saldırılıyor, mallarına boykotlar uygulanıyor, insanlar ölüyor.Olayın bir yanında radikal İslamcı hareketlerin karikatür gerekçesiyle halkın tepkilerini yönlendirmesi var.Ama diğer yanında da bugünkü eşitsizliklere tepki var.Bugün dünyanın en yoksul kesiminin büyük çoğunluğunu Müslüman halklar oluşturuyor. Bütünüyle açlık sınırında yaşayan bir Hıristiyan halk yok, ama onlarca Müslüman halk var.Dünyanın en zengin ülkeleri arasında, en gelişmiş ekonomileri arasında halkı Müslüman olan bir ülke yok. Gelir eşitsizliklerinin en fazla olduğu ülkeler yine halkı Müslüman olan ülkeler. Ve bu ülkelerde eğitim düzeyi de düşük.Bugünün dünyasındaki büyük eşitsizlikler hep Müslüman halkların aleyhine.Bu durumun tarihi, toplumsal ve siyasal kökenlerini tarihçiler araştırıyor, açıklıyor. Rönesans ve aydınlanma ile birlikte yeni bir düzene dönen Hıristiyan dünyasında gerçekleşen evrim ve devrimler Müslüman dünyasında yaşanmadı. Kendilerini yenileyemeyen ve yeterince geliştiremeyen bu toplumların dünyanın gidişatını belirlemede fazla bir şansları olmadı.Elbette ki bütün bu gelişmeleri birkaç cümle içinde açıklamak kolay değildir.Türkiye'nin yeriAma ortada bir sonuç var: Müslüman halklar fakir, açlık sınırında yaşıyor, dünyanın nimetlerinin çok az bir bölümünden yararlanıyorlar. Bugünkü dünyada geleceklerine iyimser bakabilmelerini sağlayacak hiçbir koşula sahip değil bu halklar."Medeniyetler savaşı"nın temellerini zaten bu eşit olmayan gelişme ve yaşam koşullarındaki uçurumlara dönüşen farklar atmıştır.Karikatür isyanlarının bu en derindeki temellerini görmeden, olayları sadece dinsel inançlar çerçevesinde ele almakla bugünkü tepkiler de bundan sonra olacak başka isyanlar da anlaşılamaz.Kırk yıldır sol örgütlerin önderliğinde direnen Filistin halkının neden radikal İslamcı Hamas'a oy verdiğini açıklamak da mümkün olmaz.Türkiye bu iki dünyanın tam ortasında yer aldığı için büyük önem taşıyor. Ancak doğru kullanılırsa ve dünyanın durumu doğru teşhis edildiği takdirde bu gücün herkese bir faydası olabilir.Karikatür gibi olayları kullanarak, bu olaylara yönelik tepkilerin üzerine oturarak Türkiye'yi "ikinci dünya"ya çekme girişimleri de her zaman olacaktır. Bu girişimleri sonuçsuz bırakmanın gerçek yollarını Türkiye çoktan bulmuştur ve kaybedemez.

Devamını Oku