Afiyet olsun beyler

23 Mart 2006

Bu ülkede neden iktidar olunur?Kimileri soruya gayet saf yüreklilikle cevap verebilir. Ama doğru cevap "kamu imkânlarından faydalanmak"tır.Faydalanma değişik biçimlerde gerçekleşir. Bazen partililere, eşe dosta akrabaya iyi iş bulmak şeklindedir. Bu ve benzeri "nemalanmalar" küçük boyuttaki faydalanmalardır.Asıl "faydalanma" alanı kamu ihaleleridir. Buradaki kamu kavramının içine bütün kamu kuruluşlarının yanı sıra belediyeler de girer.Belediyeler sürekli ihale açar. Çünkü sürekli olarak kaldırım yapmak, bir yerleri kazmak bir başka yeri doldurmak gerekir.Daha önceki ihaleler nedeniyle kamu kuruluşlarına ait binaların önemli bölümü zaten dökülmektedir. Sürekli olarak bunların onarılması gerekir.Çok partili düzene geçildiğinden beri her siyasi partide böyle "faydalanma" durumları olmuştur. Sağ partilerde de olmuştur, sol partilerde de olmuştur.AKP'ye verilen oyların önemli bir bölümünün bu "faydalanma düzeni"ne tepki oyları olduğu bilinmektedir. AKP iktidara geldiği seçimin öncesi en önemli unsur olarak "temizlik"i kullanmıştı.Bir de "ayıp" var...Ve geliyoruz bugüne. Hatay'da da diğer illerde olduğu gibi ihaleler yapılıyor. Ve ne oluyor. AKP'nin ileri gelenleri ve onların yakınlarına ait şirketler 271 ihalenin 266'sını alıyor.Bu durumlarda en çok başvurulan savunma şudur: Yasalara aykırı bir iş yapılmamıştır, filanca komisyon incelemiş, falanca kurul onaylamış, feşmekanca heyet olur vermiştir, her şey yasal olarak cereyan etmiştir...Doğru olabilir. Belki de gerçekten bütün bu ihaleler yasalara uygun olarak yapılmıştır. Ama yasalara uygun olarak yapılan bu ihalelerin neredeyse tümünün AKP ileri gelenleri ve yakınlarına verilmesinin bir açıklaması olmalıdır.Bazen yasal olarak suç teşkil etmeyen bir durum ahlaken "ayıp" tanımına girer. Örneğin bakan çocuklarının kamuyla iş yapmaları da "ayıp" kavramı içindedir.Hatay olayında üstüne üstlük, bu ilden milletvekili olmuş bir kişinin hastane ihalelerinin verileceği kişilerin listesini yaptığı da ortaya çıkmıştır. Yani bu milletvekili Ankara'dan ihale dağıtımı yapmaktadır. Vekil kendini savunurken "bu ihaleler gerçekleşmedi" demiştir. Bunun adı da "özrün kabahatten büyük" olmasıdır.İktidarda kim olursa olsun, temel siyasi güdü olan devlet imkânlarından faydalanma sistemi değişmemiştir. Değişmedikçe de Türkiye yerinde sayacaktır.

Devamını Oku

Azar ile diyalog

22 Mart 2006

Başbakan Erdoğan konuşmayı, tartışmayı tümüyle bıraktı. Tek "iletişim" yöntemi "azarlama" oldu.Başbakan dün İstanbul Sanayi Odası'nda konuştu. Konuşmasında diyor ki: "Bütün istediklerinizi yaptık, bir sürü şey yaptık ama siz hâlâ karamsar görüşler savunuyorsunuz..." Yani Başbakan İstanbullu sanayicilere "nankör" demeye getiriyor.Tayyip Erdoğan için herkes nankör kedi durumunda. "Biz bu ülke için her şeyi yaptık ama bu nankörler anlamıyor" psikolojisi geçerli olduğu zaman, ardından "nankörleri" hain olarak görme aşaması gelir. Bu aşamaya geçen bir siyasetçinin de yapacağı tek bir şey vardır: Herkesle kavga etmek.Başbakan yaptığı "fedakârlıkları" anlatırken sorunları bizzat ilgili kişilerden dinlemeye özen gösterdiğini belirttti ve yine medyaya itibar etmediğini söyledi.Bugün Türkiye'de ne sorun varsa aynen medyaya yansıyor. Başbakan elbette daha derinlemesine bilgi almak için, aklına takılanları sormak için, insanları karar sürecine katmak için "doğrudan dinleme" yapabilir. Ama medyaya itibar etmek zorundadır. Çünkü birçok kişi, özellikle Başbakan gibi önemli bir şahsiyetin karşısına geldiği zaman "kibarlaşır", gerçek düşüncelerini açık olarak söylemez, Başbakan'ı kızdırmaktan, Mersinli köylü durumuna düşmekten çekinir. Bu yüzden Başbakan, eğer bütün sorunları tam olarak kavramak istiyorsa medyaya itibar etsin. Çünkü kendisinden gizlenenler de medyada yer alıyor.İyi yönetici...Başbakan'ın birini azarlaması büyük haksızlıktır. Çünkü karşıdaki çıkıp aynı şekilde cevap veremez, kendisini savunamaz.Nitekim dün İstanbullu sanayiciler de azarlanma durumunda oldukları için sorunları Başbakan'a diyalog yapısı içinde iletmekte çok zorlandılar.* Başbakan'ın neleri yanlış algıladığını, hangi konularda yanıldığını söyleyemediler.* Türk ekonomisinde neden tekrar kriz bulutlarının göründüğünü de anlatamadılar.Başbakan önce dinledi, sonra azarladı ve gitti. Bu, Başbakan'ı psikoloji olarak rahatlatır ama sorunların gerçek anlamda tartışılmasını sağlamaz. En azından Başbakan, ekonomist olmadığını bilerek konuşmak duyarlığını da gösterebilirdi. Ama göstermedi. Bunun nedenini düşünmek gerekiyor.Türk ekonomisinin şu andaki durumunu ve sorunlarını iyi kavramış bir yönetim, örneğin Merkez Bankası meselesinde bu duruma düşmez ve bütün ekonomi dünyasını germezdi. Bu örnek tek başına ekonomi yönetiminin nasıl bir "pamuk ipliği" durumunda olduğunu herkese gösterdi.* İyi yöneticinin, iyi yönetici olduğuna gerçekten inanan bir yöneticinin azarla iletişim kurmaya ve susturmaya ihtiyacı olamaz.

Devamını Oku

Bir işaret mi?

21 Mart 2006

Her seçim öncesinde, iktidarda olan siyasi parti yarışa birkaç adım önde girer. Çünkü devletin imkânları kullanılarak değişik kesimlere "dağıtım" başlar. Bu dağıtım faaliyeti bir sisteme dönüştüğü zaman da adı "seçim ekonomisi" olur.İktidar, olmayan paraları dağıtır. Sonra para basılır ve bu dağıtılan para enflasyon yoluyla tekrar halkın cebinden alınır.AKP hükümeti uzun süredir en üst düzeyde beyanlarla erken seçim ihtimalini reddediyor.Bu beyanların geçerliliği "o gün" içindir. "Dün dündür, bugün bugün" sözünü Türk alaturka politikacıları icat etmiştir. Ve her türlü tutarsızlık bu ve benzeri sözlerle açıklanmaya çalışılmıştır.Türkiye'nin yürüttüğü sıkı para ve bütçe politikaları dolayısıyla eski dönemlerde olduğu gibi bir seçim ekonomisi uygulamaya imkân yok.Tabii bu "imkân yok" sözü de mutlak değil, çünkü gözünü karartan bir siyasi iktidar bütün sıkı para politikalarını bir kenara atar, uluslararası finans kuruluşları ile savaşı göze alır ve Türkiye'yi büyük bir ekonomik kriz riskine atabilir."Sıkı para politikası" denilen olayın özü, iktidann kafasına göre para saçamamasıdır. Bu eğilimlerin karşısındaki en büyük engel de bağımsız bir Merkez Bankası'dır. Çünkü siyasi iktidar sahibi sürekli olarak çıkar dağıtma eğilimindedir. Bunu da Merkez Bankası'nın kararlılığı engeller.Bu sonbahara...Başbakan Erdoğan dünkü Meclis grup toplantısında bir "müjde" verdi. Buna göre temmuz ayının ortasında dağıtılması gereken tarımsal ürün prim ödemeleri nisan ayına çekilmişti. Bu ürünler şöyle sıralandı: Pamuk, ayçiçeği, soya, kanola, mısır ve yağlı tohumlar.Hükümetin yeni kaynak yaratmasına şu anda imkân bulunmadığına göre eski kaynakların dağıtımını birkaç ay öncesine çekmesinin bir anlamı olabilir. O da bu yılın sonbaharı için erken seçim ihtimalinin varlığıdır. Dağıtılacak kaynak yaklaşık 600 milyon dolarlık bir kaynaktır.Bu dağıtım yaklaşan bir seçim öncesinde yapılırsa gürültü çıkabilir ve hükümet "seçim ekonomisi" uygulamakla suçlanabilir.Oysa böyle bir kaynağın çiftçiye birkaç ay erken dağıtılması hem dikkatlerden kaçabilir hem de seçimde büyük bir çiftçi kitlesi nezdinde önemli bir propaganda aracı olarak kullanılabilir.Çiftçiye erken prim dağıtımı kararı ciddi bir erken seçim kokusu veriyor. Bu hazırlığın arkasının nasıl geleceğini önümüzdeki günler gösterecek.

Devamını Oku

Bir yol bulunacak

20 Mart 2006

Genelkurmay Başkanlığı, Şemdinli iddianamesinde suçlanan üst düzey komutanlarla ilgili soruşturma yapılmasını reddetti. Bu doğaldır. Ancak bu ret yazısında sivil savcının ağır şekilde suçlanmasına gerek yoktu.PKK terörünün ortaya çıkmasıyla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri çok büyük bir sorumluluk altına girmiştir. Kendi toprağında ve belli bir kitle desteğine sahip silahlı bir hareketle mücadele etmek kolay değildir.Sivil iktidarların meseleye "uzak" durmaları, siyasi ve ekonomik çözüm yolları aramak ve geliştirmek yerine bütün sorumluluğu askerin üzerine bırakmaları Silahlı Kuvvetler'in durumunu daha da zorlaştırmıştır.Kavram ve yöntem kargaşaları bundan sonra başlamıştır. "Çözüm" kelimesi "ihanet" kanıtı olarak görülmeye başlanmış, önemli desteklere sahip terör eylemlerine karşı yürütülen kontrgerilla faaliyetleri önem kazanmaya başlamıştır.Böyle bir sarmalın içinden çıkmak kolay değildir, özellikle de siyasi iktidarların pusulasız kaldıkları ve topluma siyasi önderlik etmedikleri bir ortamda bu çok daha zorlaşmaktadır.Toplumun güveni çok açıkŞemdinli'de gerçekte neler olduğunu yargı süreci ortaya çıkaracaktır, çıkarması şarttır. Yirmi yıllık ağır birikim toplumda çok fazla soru işareti uyandırmış, gerçek durumun çok ötesine geçen kuşkulara yol açmıştır.Büyük toplumsal ve siyasal dalgalanmaların Silahlı Kuvvetler'i etkilememesi mümkün değildir. Bu etkilerin tepkileri de çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Bu tepkiler de bazen anlamsız noktalara gidebilir.Ancak Türk toplumunda çok açık bir gerçek vardır.* Halkın büyük çoğunluğu bütün kurumlardan çok daha fazla Silahlı Kuvvetler'e güvenmektedir.* Türkiye'nin bölünmesi yolundaki girişimlerin, Türkiye'nin bir tür İran sürecine çekilmesi hayallerinin karşısında halen en büyük güvence olarak Türk Silahlı Kuvvetleri görülmektedir.* Şemdinli ve benzeri olayların bu sağlam güveni zedelemesine engel olacak olan kurum yine Silahlı Kuvvetler'in kendisidir. Çünkü kendi içinden yapılan yanlışlar konusunda en hassas tepkileri veren kurum halen Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Ve bu kurum çok güçlüdür. Gelenekleriyle, sağlam cumhuriyetçi temelleriyle en güvenilir olma özelliğini koruyan bir kurum kendi içine dönük "özeleştiri" sistemlerini de çalıştırabilir. Çünkü bundan gocunmayacak kadar güçlü temelleri vardır.Bir savcıyı suçlamaya da asla ihtiyacı yoktur.

Devamını Oku

Eşin başörtüsü

19 Mart 2006

Tayyip Erdoğan, önemli görevlere atanmış ve atanacak kişilerin eşlerinin başörtülü olduklarını konu edenleri "ırkçılık" ile suçladı.Bu suçlamanın yersizliğini görmek için bir kez daha baştan başlamak gerekiyor.Daha önce Türkiye'de başörtüsü, türban ve benzeri bir sorun yoktu, 70'li yıllara kadar olmamıştı. Bu yıllarda yükselen ve merkez sağ partilerin içinden çıkıp bağımsız partilere dönüşen siyasal İslam, bir "kimlik sembolü" olarak başörtüsünü ortaya attı. İnsanlar böylece başları örtülü olan-olmayan veya eşlerinin başı örtülü olan-olmayan diye ikiye bölündü.Siyasal İslam bu mücadelesinde başarılı oldu. Türkiye'de insanların ikiye ayrılmasını sağladı. Cumhuriyetin ilk elli yılında var olmayan bu mesele, son otuz yıl içinde giderek büyük bir soruna dönüştürüldü. Bu açıdan siyasal İslamın başarısını kabul etmek gerekir.Baş örtmek, bir süredir dini ve siyasi kimlik işareti. Üniversitede, toplumsal hayatta ve "kamusal" alanda insanları ayıran bir sembol ile mücadele etmek kolay değildir.Cumhuriyetin ilk elli yılında vatandaşlar eşlerinin başlarının açık ya da kapalı olmasına göre ayrıma uğratılmamıştır. En üst görevlere gelmiş kişilerin bazılarının eşlerinin başının kapalı olması da kimse için bir sorun olmamıştır.'Biz sizdeniz!'Sorun, bu başörtme durumunun siyasal ve dinsel bir kimlik gösterisi, bir mücadale alanı olarak kullanılmasıdır.İran'da İslam devriminin toplumsal dönüşümü sağlamak için kullandığı en önemli araçlardan biri de başörtüsüdür.Bir genç kadın hayatının ilk otuz yılında kapanmaya ihtiyaç duymuyor, ancak eşi iş hayatında yükselmeye başladığında kapanıyorsa bu, birilerine işaret vermektir. İşaretin anlamı şudur: "Biz sizdeniz." Ve bir süredir bu durum kuvvetle gelişiyor.Türkiye'de kimse kimseye başını açması için baskı yapamaz. Dinsel kökenli toplumsal tepkilerden çekinir. Oysa tam tersine, gençlerin başlarını kapatmaları yönünde kuvvetli bir baskı oluşturulmaya çalışıldığı da ortada.Vatandaşların kamu görevlerinde yükselmesi, önemli sorumluluklar alması için eşlerinin başlarının kapalı olması gerekiyorsa, bu tam anlamıyla bir siyasal baskıdır.Önemli görevlere getirilen bütün şahısların eşlerinin başı kapalıysa asıl ayrımcılık budur. Asıl "ırkçılık" budur. Dini inançlar üzerinden insanlara baskı yapmak budur. Ve şu anda toplumun geleceğiyle ilgili duyulan kuşkuların kaynağı da bu yöndeki gelişmelerdir.Ne yazık ki bugün bir "ırkçılık" dalgası besleniyor, ama bu Tayyip Erdoğan'ın söylediğinin tam tersidir.

Devamını Oku

Kimin ihtiyacı daha fazla?

18 Mart 2006

Tasavvuf dünyasının önemli isimlerinden Cüneyd, kalabalık bir derviş grubuyla oturmuş sohbet ediyordu. Onları tanıyan bir tüccar geldi, cebinden bir kese çıkardı, Cüneyd'e uzattı."Nedir bu?" diye sordu Cüneyd."İçinde 500 altın lira var, bu cemaate dağıtasın diye sana veriyorum" dedi adam.Cüneyd sordu: "Senin bu paradan başka paran var mı?""Tabii var" dedi adam, "çok altınım var benim..."Cüneyd yine sordu: "Peki sende olandan daha fazlasını ister misin?""Tabii isterim" dedi adam, "neden istemeyeyim ki?"Cüneyd keseyi geri uzattı:"Bu parayı al, çünkü sen bizden daha muhtaçsın..."***Cüneyd ile dervişler oturmuş konuşurlarken, bir gençten söz edildi. Bu gencin öyle bir yeteneği varmış ki, diye anlatıldı; insanın kalbinden geçeni okuyormuş.Cüneyd merak etti, genci çağırdılar, geldi. Cüneyd genci oturttu ve "senin için bir şey anlatıldı, nedir bu iş?" diye sordu.Genç, "Ey Cüneyd, kalbinden bir şey tut" dedi.Cüneyd "tuttum" deyince genç, "kalbinden şöyle şöyle bir şey tuttun" dedi.Cüneyd "hayır" dedi.Genç ise "o zaman bir şey daha tut" dedi.Cüneyd, "peki yine tuttum" dedi. Genç de "bu defa şunu şunu tuttun" diye konuştu.Cüneyd yine "hayır" dedi.Genç yılmadı. "O zaman üçüncü defa tut" dedi. Yine aynı şey oldu, genç "şunu şunu tuttun" deyince Cüneyd yine "hayır" dedi.Genç "şaşılacak şey" dedi, "sen doğru bir insansın, ben de kendi kalbimi, gözümü ve beynimi biliyorum".Bunun üzerine Cüneyd şöyle dedi: "Sen her seferinde kalbimden geçeni bildin. Ama ben hayır dedim. Çünkü senin kalbinin, gözünün ve beyninin rüzgâra göre dalgalanıp dalgalanmadığını görmek istedim.Sen ısrar ettin, kalbi, beyni ve gözü doğru insan çıktın".***Ebu Said şehirde bir toplantıya gitmiş. O dönemin adetlerinden biri, önemli konukların, toplantıya girerken yükses sesle ve övülerek diğer konuklara tanıtılmasıymış.Ebu Said içeri girecekken, kapıdaki teşrifatçılar onun kim olduğunu bilmedikleri için nasıl takdim edeceklerini şaşırmışlar. İçerdekilerden kim olduğunu öğrenmek istemişler. Bunu gören Ebu Said, adamları tutmuş ve şöyle demiş:İçeri girin ve "hiç kimsenin oğlu hiç kimse geldi" deyin.Ebu Said böyle tanıtılıp içeri girmiş ve bir köşeye oturmuş. Az önce büyük unvanlar ve övgülerle tanıtılan diğer konuklar da Ebu Said'in ne demek istediğini anlayıp onu alkışlamışlar.

Devamını Oku

Övünme hakkı

17 Mart 2006

Başbakan Erdoğan, özellikle tesis açma törenlerinde yaptığı konuşmalarda ekonomi konularında övünmeye devam ediyor. Övünmenin ana başlıkları enflasyonla mücadelede sağlanan başarı, otuz yıl sonra tekrar tek haneli enflasyon rakamlarına dönmüş olmamız.İkinci övünme konusu da buna bağlı olarak Türk Lirası'nın değer kazanması ve Yeni Türk Lirası'na geçilmiş olması.* Enflasyonla mücadele ve kamu harcamalarında sağlanan disiplin konusunda övünmesi gereken Tayyip Erdoğan değildir.Enflasyonun tek haneli rakama indirilmesini sağlayan program bundan önceki koalisyon döneminde ve "mecburen" Kemal Derviş tarafından uygulamaya sokulmuş olan programdır.Bu programın içerdeki uygulayıcısı Kemal Derviş olmuştur. Ancak Ankara'yı "disipline" sokan, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın gösterdiği tavizsiz politikalardır.AKP hükümetinin ve Başbakan Erdoğan'ın bu konuda bir başarısı varsa o da sadece yürüyen programa "el sürmemek"ten kaynaklanmıştır.Bütün ekonomi çevreleri geçen seçim öncesi ve sonrasında büyük bir "aman elleşmeyin" kampanyası yürütmüş ve hükümet programa elini sürmemiştir. Sağa sola elini sokup arıza çıkaran çocukları engellemek için yapılan "Sen akıllısın, sen bir şeye dokunmazsın" politikası başarılı olmuş ve hükümet gerçekten bir arıza çıkarmamıştır.Gerçek başarı nedirEnflasyonla mücadele ve Yeni Türk Lirası'na geçişte elbette siyasi karar önemlidir. Ama bu alanda sağlanan başarının önemli kaynağı Merkez Bankası Başkanı ve yönetiminin, siyasi iktidarı para politikalarından uzak tutmasıdır.Bu gelişmeleri sağlayan Merkez Bankası yönetim kadrosundan AKP hükümeti hiç de memnun değildi. Nitekim bu kadronun dağılması sağlanmış, Başkan'ın görev süresi uzatılmamış ve bankanın başına "yakın" isimler aranmıştır.Eğer hükümet ve Başbakan önümüzdeki dönemde para politikalarına daha fazla müdahale etmek niyetindeyse ve bu amaçla Merkez Bankası yönetimi "yakın memurlar"a bırakılacaksa, Başbakan'ın bir yıl sonra övüneceği fazla bir şey kalmayacaktır.Başbakan miras kalmış politikalara el sürülmemesi sayesinde sağlanan başarıyı tekrar etmek yerine yatırımların gelişmemesi, tekstil ve turizm gibi Türkiye için çok önemli sektörlerde yaşanan sıkıntıları, işsizliğin aynen devam etmesini düşünmelidir.Devraldığı programa elini sürmediği için bol bol "aferin" almak başka bir şeydir, bu programın ötesine geçmek başka bir şeydir. Ve işte gerçek başarı da odur.Başbakan günde birkaç kez kendi hükümetine ait olmayan başarılarla övünebilir, ama gerçek durumu kendisi de bildiği için inandırıcı olamaz.

Devamını Oku

Bir tür el koyma

16 Mart 2006

Siyasi iktidarın birlikte çalışacağı üst düzey bürokratları seçme hakkı vardır. Ancak bu seçimde ölçüt olarak görevle ilgili nitelikler yerine siyasi fikir ya da parti bağlılığı ağır basarsa işler karışır.Eğer iktidardaki siyasi parti devletin en alt kademelerine kadar el atar, en alt düzeydeki kamu görevlilerinde bile belli siyasi bağlılık aranırsa bunun adı da "partizanlık" ya da "el koyma"dır.Geçen on yılda yaşadığımız koalisyon hükümetleri döneminde, kamu kurumları inanılmaz ince pazarlıklarla paylaşılmış ve sadece bakanlıklar değil her kurum koalisyon üyelerinden birinin "bahçesi"ne dönüştürülmüştü.Öyle ki adının başında "özerk" ya da "bağımsız" sıfatı taşıyan bazı kurumlarda yönetim ve bütün kadrolar ikiye üçe bölünür, her parti kendi kontenjanını kullanırdı.Bu alaturka ve yoz sistemlerin getirdiği bütün sakıncaları Türkiye fazlasıyla yaşadı. O nedenle bütün ülke koalisyon hükümetlerinden yaka silkti ve yeniden tek parti iktidarına dönüşü sevinçle karşıladı.* AKP hükümetinin üç buçuk yıllık iktidarının ilk döneminde gerçekten dikkatli davranıldı. En kilit noktalar dışında bütün kadrolara "saldırı" durumu yaşanmadı. Ancak zaman geçtikçe atamaların yanına kayırmalar da eklenmeye başladı. Bazı bakanlıkların tümüyle parti yandaşlarıyla doldurulduğu haberleri herkese ulaştı.Son dakika operasyonu...Bu aşamada da kamuoyunun AKP iktidarına açtığı "avans" etkili oldu. Rahatsızlık vermesi gereken bazı atamalar da hoş karşılandı.Ve Merkez Bankası atamasına gelindi. Böyle önemli bir atamanın son dakikaya kalması uzun süredir eleştiriliyor. Ama bu "son dakika operasyonu"nun ardında başka niyetler olduğu kuşkusu da hızla yayılıyor.* Merkez Bankası'nın ve onun başındaki kişinin ve yardımcılarının Türk ekonomisinin bugününe ve geleceğine ilişkin önemi çok büyüktür. Görevi bu hafta sona eren eski başkan Serdengeçti, bankanın bağımsızlığını ve gücünü artıran bir çizgi izlediği için hükümet tarafından sevilmiyor.Ancak Merkez Bankası'nın en tepesine yapılacak atamalarda "siyasi bağlılık" unsurunun öne çıktığını savunanlar haklı çıkmaktadır.* Merkez Bankası'nın bağımsızlığını yok edecek ve başına, asıl özellikleri dünya görüşü yakınlığı olan deneyimsiz kişilerin getirilmesinin bütün Türkiye için faturası çok ağır olur.

Devamını Oku