Adalet Bakanı da Meclis'ten geçen son Terörle Mücadele Yasası için böyle bir sıfat kullandı: Sevimsizlik...Adalet Bakanı, kendi sorumluluğundaki bir alanda çıkarılmış bir yasa için bu nitelemeyi yapıyorsa, işin gerçekten çivisi çıkmış demektir.Terörle Mücadele Yasası'nda getirilen yeni "ağırlaştırmalar"ı ve haber alma özgürlüğüyle ilgili kısıtlamaları son demokratik düzenlemelere yürekten inanan bir kimsenin savunması mümkün değildir. Bu doğrultuda uzun süredir çaba gösterenler sadece "bürokratik" yapılardır.Bu kanunla ilgili ayrıntılı açıklamalar, hangi maddenin neden sakıncalı olduğuna ilişkin uyarılar uzun süredir uzman hukukçular ya da gazetecilik örgütleri gibi doğrudan ilgili kuruluşlar tarafından seslendiriliyor. Bunları tek tek tekrarlamaya gerek yok. Olayın "teknik" yanıyla ilgilenenler bu düzenlemelere karşı çıkanların gerekçelerinin ayrıntılarını internet aracılığıyla bulabilir.***Adalet Bakanı'nın yasayı "sevimsizlik" diye nitelemesi aslında bütün ayrıntıların ötesine geçen bir gerçeği ifade ediyor. Olayın tuhaflıkları ya da ilk kez fark edenlerin tuhaflık gibi görebilecekleri durumlardan biri ise CHP'nin bu meseldeki tavrıdır.Edibali muhabbetleri, "sağcılar da gelsin" kandırmacalarıyla vatandaşa açılacağını zanneden CHP, aslında vatandaşa, vatandaşın temel hak ve özgürlüklerini savunarak açılabileceğini yine göremedi. Vatandaşın gerçek haklarını savunmak, anlaşılmakta zorlanmayı, hatta en başta tepki görmeyi göze alarak vatandaşa gerçek haklarını anlatmak sosyal demokrat bir partinin birinci görevidir. Bunu bu kez de unutan CHP vatandaştan biraz daha uzaklaştığını bir gün herhalde görecektir.***Hükümetin, meselenin asıl sorumlusu olan Adalet Bakanı'nın olumsuz görüşüne rağmen böyle bir yasanın çıkması yakın geçmişimizdeki bazı olayları hatırlatıyor. O olaylar ve o zaman egemen olan bakış açılarının hiçbir faydası olmadığını görmeyenlerin yine ağır cezalardan, neredeyse herkesi terörist ilan etmeye yol açacak yasa maddelerinden medet umulmasının gerçek anlamını da görmeye başlamaları gerekir.Bundan sonra olacak olan belli. Yasanın ilk uygulamaları üzerine Avrupa Birliği'nden baskılar gelecek ve içerden gelen tepkileri dikkate almak bir yana, dinlemeyenler, yeni yasalarla yeniden "uyum sağlama" faaliyetlerine girişecek. Bir kez daha kendi kendimize doğru bir iş yapma fırsatını kaçırmış olduk. Doğru işi yine başkalarının eline bıraktık.
Turgut Özal çok ustaca yapardı: Hiç gündemde olmayan bir meseleyi ortaya atar, tartışmaları izler, sonra kendisi görüşünü belirtir ve kamuoyunu yönlendirirdi.Tayyip Erdoğan da, cumhurbaşkanı konusunda bir havada dönüş denemesi yapmış. Havada yani uçakta, dört gazetenin genel yayın müdürüne "benim dışımda biri de olabilir" şeklinde bir mesaj vermiş.Dört gazete yöneticisinin yazdıklarını arka arkaya okuyunca belli bir izlenime ulaşmak kolay oluyor. Erdoğan diyor ki: Aslında ben cumhurbaşkanı olmak istiyorum, ama yeterli desteği bulamazsam geri adım atar, başkasının seçilmesini sağlarım...Yani "inatlaşmam" demeye getiriyor. Daha önce yaptığı "cumhurbaşkanı falan filan niteliklere sahip olmalı" açıklaması pek net değildi. Genel izlenim Erdoğan'ın kendisinin bu niteliklere sahip olduğu ve o yüzden böyle tanım getirdiği şeklindeydi. Kendisiyle ilgili ya da ilgisiz her konuda hemen cevap verme alışkanlığı bulunan Erdoğan'ın "kendisini tarif etti" yorumlarına cevap vermemesi de gerçek düşüncesini gösteriyordu.***Erdoğan'ın son "dönüşü" bir tür "taahhüt" olarak görülebilir. Cumhurbaşkanı seçiminin büyük bir siyasi çatışmaya ve krize dönüşebileceği beklentisi yaygın. Kimileri bu çatışmada bir sonuç almaktan çok, kendi ellerini güçlendirmek peşinde. Örneğin CHP böyle bir çatışmayla "laik cephe" olaylarının biraz daha büyüyerek kendisine yöneleceği umudunu taşıyor.Bir başka beklenti de Özal ve Demirel örneklerinin biraz daha güçlü bir şekilde tekrarlanması. Lider Çankaya'ya çıkar, ardında bıraktığı parti ufalanır gider.Böyle bir gelişmenin şartları, AKP'de, hem Özal'ın ANAP'ından hem de Demirel'in DYP'sinden çok daha belirgindir.Erdoğan'ın son açıklaması da, Çankaya'ya çıkma konusunda alacağı tavırda partinin geleceğinin ağırlık taşımadığını gösteriyor. Kendisine yönelik tepkilerin fazla olması Erdoğan'ın bu hevesini kırabilir, ama anlaşılan AKP'nin geleceği kaygısı kıramaz.Erdoğan cumhurbaşkanı olmayı istiyor ama şu anda verdiği mesaj "büyük kavga etmem" şeklinde. Bunun doğru olup olmadığı, Erdoğan'ın kendi geleceği için inatlaşmaya girip girmeyeceği ise kesin değildir. Erdoğan'ın bugüne kadar verdiği tepkiler daha çok ikinci olasılığı, sonuna kadar kavga edeceği beklentisini güçlü kılıyor.
Süleyman Demirel, Rahşan Ecevit girişimleri ilk andan belli olan sonucu verdi, AKP biraz soluklandı. Tayyip Erdoğan, Demirel'e ve Rahşan Ecevit'e ne kadar teşekkür etse azdır.AKP'nin soluğu epeyce daralmıştı. Avrupa Birliği konusunu hızlandıracak, içte ve dışta güven ortamını güçlendirecek adımları atması için gereken soluğu kalmamıştı. Ekonomide Kemal Derviş ve önceki hükümetten devralınan programın sonuna gelindiğinde ve yeni bir program geliştirilmesi gerektiğinde yine soluk tükenmişti.* Bu kesilmiş soluklar "eskiler" tarafından tekrar AKP'ye verildi. Çünkü görüldü ki sadece "AKP'ye karşı olmak" üzerine bir cephe hareketi oluşturmak, bunun için halktan destek almak pek mümkün görünmüyor. 80 yaş kuşağı siyasilerin tekrar aktif siyasete dönüşünü özleyen kimse de yok.Demirel'in Baykal ile "sempati" alışverişi, Rahşan Ecevit'in DSP Genel Başkanı'nı ziyaret edip "görüş alışverişinde" bulunması da bu cephe faaliyetlerinin komik görüntüleri olarak akıllarda kalacak.**** CHP, AKP'nin laiklik konusundaki samimiyetine inanmayan kitlenin sonunda "mecburen" kendisine oy vereceğini düşünüyor, böylece en azından bir yüzde 15 oy alarak Meclis'te beş yıl daha zaman geçirmek üzerine bir siyasi taktik benimsemiştir. Bu imkânından, hele Deniz Baykal'ın vazgeçmesi, çıtayı biraz daha yükselterek iktidara talip olması gibi bir durumdan söz edilemez.* Merkez sağda DYP, köy sorunları üzerine yapılmış yoğun çalışmanının semeresini alacağını düşünmekte ve yüzde 10 barajını aşarak Meclis'e gireceğine inanmaktadır.* Radikal sağda MHP "kasaba siyaseti"ne devam ediyor ve her türlü gelişmeden rahatsız olmuş muhafazakâr kitleden yüzde 10'un üzerinde bir destek sağlayacağından emin.* AKP de birinci parti olacağına inanıyor ve seçim öncesi yapacağı çalışmalarla yaşanan yıpranmayı gidereceğini ve yine tek başına iktidar olacağını düşünüyor...***Bu mutluluk tablosunu bozabilecek iki unsur vardır. Birincisi DTP'nin bağımsız adaylarla seçime girmesi ve 30'un üzerinde milletvekilliği kazanmasıdır. Bu, AKP'yi doğrudan etkileyecek bir durumdur, çünkü Güneydoğu illerinde kazanacakları milletvekili sayısı önemli ölçüde azalacaktır. İkinci gelişme de CHP dışındaki solun güçlü bir çıkış yapmasıdır. DİSK'in öncülüğündeki "10 Aralık Hareketi" SHP'nin de aralarında olduğu "diğer sol" ile belli bir uyum sağlayarak seçime girebilirse CHP'nin keyfini kaçırır.Şu anda ise AKP'nin çekineceği bir durum asla yok. Çünkü 80 yaş kuşağı, bugün ne olduğunu anlamadığı için AKP'ye çalışmış ve böylece ciddi siyasi seçenekleri de yok etmiştir.
Yakın dönemin siyasi kandırmacalarından biri "sağ ile sol arasında bir fark kalmadı" şeklinde. Bunu savunanlar ve buna inandırmaya çalışanlar, kanıt olarak özellikle ekonomik liberalizm konusunda bir orta yolda buluşulduğunu gösteriyor.Bir başka kanıt da Almanya'da olduğu gibi merkez sağ ve merkez sol partilerin birlikte koalisyon kurmuş olmaları.Şu anda Ankara'da ilkeleri belirsiz, AKP'ye karşı olmak dışında ortak yanı bulunmayan bir cepheyi oluşturma peşindekiler de yine sağ ve solun birlik olabileceğini söylüyor.Bugün Batı dünyasında merkez sağ ve sol partilerin siyasi tavırları arasında önemli farklar var. Dünyadaki gelişmeleri biraz izleyenler de Güney Amerika'daki solcu yönetimler ve bunların geliştirdikleri yeni siyasetleri görecektir.***Türkiye'de sağ ile sol arasındaki ayrımlar kalkmamıştır, özellikle de bugünkü temel sorunlar bu farkları derinleştiriyor.* Türkiye'deki etnik yapının bir arada yaşayabilmesinin en geniş özgürlüklerle mümkün olabileceğini sol savunuyor. Sağın bu konudaki temel tavrı ise "ne mozayiği ulan!" şeklinde özetlenebilir.* Türkiye'deki bütün hukuk ve toplum standartlarının Avrupa Birliği standartlarıyla eşitlenmesi solun politikasıdır. Sağ ise çeşitli nedenlerle bunların eksik bırakılabileceğini düşünüyor.* Sol için düşünce özgürlüğünden asla taviz verilemez, sağ ise insanların düşünceleri yüzünden hapse girmelerinden rahatsız olmaz.* Sol üniversitenin tam bir özerkliğe sahip olması gerektiğini, eğitim ve bilim kalitesinin ancak böyle yükselebileceğini savunur, sağ ise üniversitelerin YÖK sistemi içinde zapturapt altında tutulmasını doğru bulur.* Sol, insan haklarının herhangi bir gerekçeyle sınırlandırılmasını kabul edemez, sağ ise her zaman sınırlanabileceğini savunur, bunun için çeşitli gerekçeler bulur.* Sol, suçu ne olursa olsun insanların linç edilmesini asla kabul edemez ve bunu ağır suç olarak görür, sağ ise her zaman "o insanların da kışkırtıldığı" gerekçesiyle linççileri mazur göstermeye çalışır.* Sol için çevreye tam saygı insanlığa saygı anlamına gelir, sağ ise her zaman rant gerekçesiyle çevrenin zarara uğratılmasına göz yumar.* Sol için ölüm cezasının kalkması çok açık bir uygarlık göstergesidir, sağ ise bundan sık sık yakınır.* Sol, ister din kökenli olsun ister siyasi kaynaklı olsun bütün inanç sahiplerine saygı gösterilmesini savunur ve hiçbir inanç sahibinin diğerlerine baskı yapmasına göz yummaz, sağ ise dinsel inançlara dayanan bazı tepki ve baskı girişimlerini hoşgörür, inançlar arasında sürekli olarak fark gözetir.Bu farklar gelişmiş dünyada o kadar açık değildir ve genelde solun geleneksel olarak savunduğu ilkelere yakın uzlaşmalar oluşmuştur.***Yukardaki örneklere başkaları da eklenebilir. Vergi meselesine, sendikal haklara, gençlerin siyasi haklarına, kadınların yaşamın her alanında yer almasına bakış eklenebilir.Türkiye'ye ve geleceğine bu kadar farklı bakanların bir araya gelmesi ya da gelmiş gibi yapması kimseyi kandıramayacaktır. Ayrıca kendisini "sol" olarak tanımlayan bazı siyasi partilerin bütün temel alanlarda açık olarak "sağ" politikaları savunması da kimseyi kandıramıyor...
Siyasi yapı AKP'ye bir alternatif üretemiyor. Ve son çözüm olarak bit pazarına nur yağmuru duasına geçildi.Süleyman Demirel faaliyette. Rahşan Ecevit faaliyette. Hüsamettin Cindoruk adı geçiyor. Mesut Yılmaz Japon usulü bir çatı partisi için nabız yoklayacağını söylüyor. Bu kadar hareket olunca Tansu Çiller aşağı kalır mı? Onun da siyasete dönme hazırlığında olduğunu öğreniyoruz.Bu hareketlenmenin kaynağı, iki tespittir.* Birincisi, AKP hükümeti yönetme kabiliyetini kaybetmiştir ve bundan sonra hem iç hem dış politikada yaşanacak gelişmeleri de yönetemeyecektir.* İkinci tespit şudur: Ne kadar yıpranırsa yıpransın, bugünkü mevcut partilerden hiçbiri AKP'yi gönderecek niteliğe sahip değildir; ayrıca gönderse bile bunların yönetme kabiliyetleri de kuşkuludur.***Bu iki tespit de, ayrıntılarda ne tartışılırsa tartışılsın, esas olarak doğrudur. Ancak çözüm olarak görülenler, cephe teorileri, eski toplar ve tüfeklerin ağırlıklarını koymaları vs'nin gerçek bir alternatif yaratacağı da son derece kuşkuludur.Eskiler istiyorlarsa, istedikleri şekilde ve çerçevede dönsünler. Öncelikle kendi ağırlıklarının kaç grama indiğini göreceklerdir. Ancak yine de Mesut Yılmaz'ı bu grup içinde ayrı bir yere koymak mümkündür. Yılmaz, "şüyuu vukundan beter" bir yıpranma sürecini yaşadı. Ayrıca Yılmaz'ın kendi söyledikleri, kendisine çizdiği siyasi faaliyet alanının sınırlı olduğunu gösteriyor.Temel tespitlerin doğru olduğunu gören grup, "ilk harekete geçen ben olayım" çabası içinde "temasları" yoğunlaştırdı. Ve ilk harekete geçenin Rahşan Ecevit olması da dramatik bir durumdur. Bülent Ecevit ağır bir sağlık sorunu geçiriyor. Partileri DSP, yüzde 1-2 ile ifade edilen bir oy potansiyeline sahip. Buna rağmen Rahşan Ecevit, AKP'ye karşı sağlı sollu cephe arayışı için kolları sıvadı.**** Sadece iktidarı götürmek için kurulacak oluşumların kimseye sempatik gelmeyeceği bundan önce yaşanmış olaylardan bellidir. Halka sunacak "farklı" bir programı olmayan ve hangi konuda hangi somut icraatların yapılacağını anlatamayan herhangi bir siyasi hareketin temel yapısı oluşmamış demektir ve o hareket suni kalmaya mahkûmdur.* Sadece "AKP'yi götürmek için bir araya gelelim" mantığıyla bir araya gelen, ülkenin temel meselelerinde yeni bir şey söyleyemeyen bir oluşum, içinde hangi "ağır toplar" bulunursa bulunsun, ters tepkiye yol açma olasılığını da beraberinde taşıyacaktır. Bunun adı da AKP'nin daha güçlü bir şekilde iktidar olmasıdır.
Ankara'da son günlerde yeni bir hayal peşinde koşuluyor. Kim ortaya attıysa, bir "sağın ve solun bir araya geldiği cephe"den söz ediliyor.Bu fikrin temelinde şu var: Bugünkü siyasal yapıyla seçime gidilmesi durumunda AKP yine birinci parti çıkacak ve Meclis'e üç parti girmesi durumunda da tek başına iktidar olabilecektir; dolayısıyla AKP'nin tek başına iktidar olmasını engellemek için merkez sağ (DYP, ANAP hatta MHP) ile merkez sol (CHP) bir araya getirilmelidir.Böyle bir cephede yer alacaklarda aranan tek koşul AKP'yi iktidardan uzaklaştırma isteğidir. Eğer bu hayal gerçekleşir ve böyle bir cephe yoluyla AKP iktidardan uzaklaşırsa yerine gelecek olan da üçlü ya da dörtlü bir koalisyondur.1997-2002 yılları arasında kurulmuş olan zoraki koalisyonlar tekrar ortaya çıkacaktır.***AKP hükümetinin birçok konuda, en baştan kendisine tanınan "avansları" bol kepçe harcadığı, hem ekonomide hem dış politikada kendisine sağlanan destekleri kullanmayı beceremediği ortada. AKP'nin üst üste biriken yanlışları hem kendisiyle ilgili kuşkuları artırdı hem de önemli bir güven kaybına yol açtı. Ancak, AKP iktidarını sona erdirmek için "ilkesiz" ya da anti-AB kokulu cepheler oluşturmanın da Türkiye'ye herhangi bir fayda sağlayacağı oldukça kuşkuludur.***CHP'nin sosyal demokrat hatta demokrat politikaları terk ederek milliyetçi-muhafazakâr çizgiye yönelmesi, demokrasinin "sol kanadı"nı tümüyle boşaltmıştır. Bu, demokratik dengelerde büyük aksamalara yol açıyor.Milliyetçi-muhafazakâr-laik cephede yer almakla, CHP kendi varlık nedenlerini böylece tümüyle ortadan kaldırmış olacaktır.Bunun sonucunda da siyasi yapı tümüyle merkez sağa kayacak ve sistem, milliyetçi muhafazakâr partilerle (DYP, ANAP, MHP) yine merkez sağdaki muhafazakâr parti (AKP) arasında oynanan bir oyuna dönüşecektir.***Ankara yine kendi sisli havalarına uygun karmaşık siyasi yapılar peşinde koşuyor. Oysa siyasi yapıyı makul dengelere sokmak için yapılacak iş basittir.DYP ile ANAP birleşir ve AKP'ye ödünç verdiği kadroları geri alır.Merkez solda da CHP içinde ya da "zeytin ittifakı" benzeri bir çözümle birlik sağlanır.Bunun için gereken fedakârlıkları yapamayan siyasi kadroların iddialı cephe arayışlarına girmelerinin gerçekte hiçbir anlamı yoktur.
Eski hikâyeler bazen ağızdan ağıza, yazıdan yazıya geçerek derinleşir, "masal" kıvamına gelir. Bazen "sertleşir", acımasız olur, yüze fazla vurur. Bazen de "yumuşar", daha hoşgörülü olur, yine yüze vurur ama daha "ince"dir...Eski bir Arap hikâye-masalı, İbrahim adında güçlü bir "bey"i anlatır... İbrahim Bey, Bağdat yakınlarında geniş bir bölgenin egemeniymiş. Alçakgönüllü, olabildiğince adil olmaya çalışan, insanlarla ilişkilerinde fazla yanlışa düşmeyen, sevilen bir beymiş. Kapısı insanlara acıkmış, herkes de her derdini İbrahim Bey'e söylermiş.Ancak İbrahim Bey hiç kimseye ne bir yetki verir, ne söz hakkı tanırmış. Her konuda kendisi düşünür, kendisi karar verir ve uygulatırmış. Yıllar içinde çocukları büyümüş, torunları olmuş ama İbrahim Bey'in "hakim-i mutlak" durumu değişmemiş.Topraklarında sinek uçsa bilmek ister, kendisinden habersiz herhangi bir kimsenin herhangi bir şey yapmasına hoşgörü göstermezmiş. Yanlış yaptığına inandıklarını en sert biçimde cezalandırmakta tereddüt etmezmiş.Çocukları ve torunları İbrahim Bey'i sever, sayar ama arkasından da artık yaşlandı diye konuşurlarmış. Öyle ki, yaşlılığıyla ilgili hikâyeler köyden köye anlatılır, bunlara gülünür olmuş. Yine de hiçbir çocuğu kalkıp yüzüne karşı, "Baba sen artık iyice yaşını başını aldın, kenara çekil, işleri de bize dağıt" demeye cesaret edemezmiş.O da alıştığı hayata devam eder, yaşına bakmadan köyden köye seğirtir, adalet dağıtmaya çalışır, her konuda karar vermeye çabalarmış. Ama tabii yanlışlıkları da birbirine eklermiş. Kendisini hâlâ yirmi, otuz, kırk yıl önceki İbrahim Bey sandığı için aldığı her kararın, verdiği her emrin doğru olduğundan hiç kuşkulanmazmış.İbrahim Bey'i melekler de yakından izler, bu kadar yoğun çabalamasına bir anlam veremez, yaşının farkında olmamasına şaşarlarmış.Sonunda aralarında karar vermişler, "Madem ki insanlar İbrahim Bey'in yüzüne hiçbir şey söyleyemiyor, biz bir emrivaki yapalım da şunun gözünü açalım" demişler.Meleklerden biri, çok yaşlı bir adam kılığına girmiş ve bir gece yansı İbrahim'in kapısına dayanmış. Kapıda çok yaşlı, ayakta zor duran bir adam olduğunu İbrahim Bey'e söylemişler, o da "Hemen buyur edin" demiş ve yaşlı konuğun yanına gitmiş.İbrahim Bey, titreyerek duran yaşlı adama "Ne istiyorsun ihtiyar" diye sormuş. "Açım, yemek istiyorum" demiş yaşlı adam kılığındaki melek. İbrahim Bey yemek getirtmiş, ama bakmış ki karşısındaki yaşlı adam bir türlü yiyemiyor; döküyor, saçıyor. "Bu vaziyette ne dolaşıyorsun" diye sormuş İbrahim Bey. "Bir iş için falanca köye gideceğim" demiş melek. İbrahim bey de kızmış, "Senin ne işin olacak bu yaşta, bırak gençler yapsın, sen çekil bir köşeye otur artık" demiş..İbrahim Bey meleğin yemek yemesine yardım ederken, "Sahi sen kaç yaşındasın" diye sormuş. Melek, İbrahim'in yaşının bir fazlasını söylemiş.Önce duralamış İbrahim Bey, "Ben de böyle mi olacağım" diye düşünmüş bir an, sonra da her şeyi bütün açıklığıyla görmüş. Hemen en büyük oğlunu çağırtmış, "Kardeşlerini topla, hepiniz buraya gelin, ben artık emekli oluyorum" demiş.Bu Arap masalı burada bitiyor. Sonu ise her zaman bizim aktardığımız gibi anlatılmıyor, başka sonlar da anlatılıyor.
Döviz yükseliyor, faizler yükseliyor. Ekonomi bir kez daha "iflas" görüntüsü veriyor.Ekonomistler bu sıkıntıların kaynağı olarak Amerika ve Japonya'daki faiz operasyonlarını gösteriyor. Fakat ortada başka bir gerçek var:Türkiye benzeri onlarca ekonomi de bu gelişmelerden etkilendi ama Türkiye kadar sarsılanı olmadı...Doların 1.750'ye çıktığı, faizin yüzde 21'i aştığı, enflasyonda hedeflerin tutmasının mümkün olmadığı bir ortamda Başbakan ve ilgili bakanların konuşmalarını hatırlamak gerekiyor.* Başbakan, defalarca ekonomide sağlanan başarının kendi hükümetlerine ait olduğunu anlatmıştı. 2001 ve 2002 krizlerinin ardından IMF ve Dünya Bankası programlarına bırakılan ve o sayede krizden çıkabilen Türk ekonomisinin iyi günlere gelmesi, bu hükümetin eski programları sürdürmesinin sonucudur.Ekonomiyle ilgili herkes AKP hükümetine "iyi çocuk ol, ekonomiye elini sürme" tavsiyesinde bulundu ve elini sürmediği her gün bol bol aferinle ödüllendirdi.İflas görüntüsü* Türk ekonomisinin temelindeki sorun siyasidir ve güven kavramıyla açıklanabilir. Hükümet Merkez Bankası Başkanı'nı atarken yaptığı beceriksizliklerle ekonomiyle ilişkisinin düzeyini gösterdi.Bunun yanında Avrupa Birliği konusunda gösterilen bariz yavaşlama, olur olmaz milliyetçilik gösterileriyle birleşince AKP hükümetine dışardan bakanlar da iyimserliğini kaybetmeye başladı.Avrupa Birliği hedefinden vazgeçen, temel reformların hayata geçirilmesi konusunda vitesi boşa alan, buna karşılık türban gibi boş konularla daha çok meşgul olan bir hükümetin ekonomi çevrelerine güven vermesi mümkün değildir.* Hükümetin gidişatına bakanlar, önümüzdeki dönemde yeni beceriksizlikler, yeni siyasi krizler görüyor. Merkez Bankası Başkanı'nı doğru dürüst atayamayan bir hükümetin Cumhurbaşkanı seçiminin içinden çıkmasının zorluğu da ortada.Sonuçta bu hükümetin Türkiye'yi bundan sonraki dönemde gerektiği gibi yöneteceğine olan inanç sıfırlanmıştır. Sıfırlanmaya yol açan da bizzat hükümetin kendisidir, Başbakan'ın kendisidir.Yaşanan ekonomik sorunların ne olduğunu, ne anlama geldiğini göremeyen, anlamayan bir yönetime kimsenin güven duyması mümkün değildir.Dövizin ve faizin önümüzdeki günlerde tekrar aşağıya doğru gitmesini kimse beklemiyor. Tam tersine, herkes hesabını döviz fiyatının ve faiz oranının daha yükseleceğini düşünerek yapıyor.Bunun adı da ekonomi yönetiminin iflasıdır.