ABD Başkanı Bush'un "faşist İslamcılar" sözünü etmesi tepkiyle karşılandı. Bu söz kuşkusuz kendisini Müslüman olarak tanımlayan herkesi rahatsız edecektir.Bu sözle kastedilenler "radikal İslamcılar" dır.Bu "topluluk" acımasız terör eylemleriyle ve insanları ilkel çağlardaki gibi yaşatma mücadeleleriyle bütün uygar dünyanın nefretini toplamıştır. Müslüman olsun ya da olmasın; gelişmiş bir dünya, insanların mutlu yaşayacakları bir dünya isteyen herkesin bu fanatiklere tepki göstermesi doğaldır.Ancak bu "topluluk" Amerikan yönetiminin yanlış politikalarıyla, İsrail'in saldırılarıyla, dünyanın Müslüman kesiminde "haklılık" görüntüsü kazanıyor.***O yanlış politikalar medeniyetlerin birbirinden uzaklaştırılması için atılmış en sağlam adım oldu. Adımı atan, Batı'nın "lideri" ve dünyanın tek süper gücü olan Amerika'yı yönetenlerdir.Bunun karşılığını uçakları patlatarak vermeye kalkan radikal İslamcıların her adımı da yine dünyalar arasındaki uçurumu derinleştirmeyi hedeflemektedir.* Batılıların Müslüman olan ya da Müslüman ülkelerden gelen herkesten kuşkulanmaları gibi bir gerilim bulutu, dünyanın bu iki kesimi arasında kazılmış derin uçurumu daha da derinleştirecektir.Afganistan'a hakim olamayan, Irak müdahalesini yüzüne gözüne bulaştırıp bu ülkeyi kan gölüne çeviren, Amerikan yönetimidir.* Filistin halkının radikal Islama kaymasını sağlayan, İsrail'in yanlış politikalarıdır. Ve bu politikalar bugünkü saldırılarla zirve noktasına ulaşmıştır.* Medeniyetler çatışmasına giden yolları açanlar W. Bush, en yakını Bayan Rice ve İsrailli şahinlerdir.***Siyasi ve askeri olarak en büyük imkânlara sahip olan Amerika'nın radikal İslamın bütün oyunlarına gelerek medeniyetler çatışması fikrini geliştirecek adımları atmakta ısrar etmesinin bir açıklaması olmalıdır.Ama açıklaması ne olursa olsun, sonuç ortada. Batı dünyasında "İslamofobi" geçen yüzyılda da görülmemiş bir düzeye ulaştı."Faşist İslamcılar" sözünü rahatlıkla edebilen W. Bush, "İslam düşmanı faşistler" yetiştirmekte olduğunu görecek durumda değildir. Ama gerçek, iki taraftaki faşistlerin bütün dünyayı medeniyetler çatışmasına götürmekte olduğudur.
İngiltere'deki büyük alarm, savaşın yakın geleceğiyle ilgili hiçbir iyimserliğe yer olmadığını gösteriyor.Savaş alanı sadece Orta Doğu değil. Radikal İslam, bütün dünyanın cephe olduğunu, özellikle Amerika ve müttefiki olan ülkelerin birinci hedef olduğunu ilan etmişti.Dün yaşananlar bunun rastgele bir tehdit olmadığını ortaya koydu. Batı ülkelerinde en kanlı terör eylemlerini gerçekleştirmeye hazır "uyuyan hücreler" bulunduğuna ilişkin tahminler doğru çıktı.Buradan da radikal İslam'ın, sadece Orta Doğu ülkelerinde değil, dünyanın çok farklı merkezlerinde savaşma imkânlarına sahip olduğu sonucuna ulaşabiliriz.Irak savaşı başlarken, daha çok o günleri yaşamış olanlar bunun yeni bir Vietnam olup olmayacağını tartıştı. ABD yönetimi ve onların etkisindeki "kamuoyu yapıcıları" yeni bir Vietnam olmasının imkânsızlığı üzerine çok mürekkep harcadılar, dil döktü.Ama, Vietnam savaşını hatırlayanlar, bugün Orta Doğu'daki durumun Vietnam savaşından çok daha kötü olduğunu görecektir.***Vietnam'da savaşın tarafları belliydi, ilişkiler çok açıktı. Bir yanda Amerikan destekli yozlaşmış bir Güney Vietnam hükümeti vardı. Karşıda Sovyetler ve Çin destekli ve dünya kamuoyunda da belli sempati sağlamış olan Kurtuluş Cephesi.Vietnam, Güneydoğu Asya'da ABD ve Sovyetler arasındaki egemenlik savaşının bir alanıydı ve ABD'nin hedefi, buradan başlayacak bir komünist dalganın bütün bölgeye yayılmasının önüne geçmekti.Orta Doğu ise, dünyanın en önemli petrol bölgesi. Bunun anlamı da Amerika'nın bölgeyi, Vietnam'daki kadar kolay terk edemeyeceğidir.Radikal İslamcı örgütlerin, İngiltere'den ABD'ye giden yolcu uçaklarını hedef alması, saldırılar şimdilik önlenmiş olsa bile savaşı bütün Batı dünyasının yanı başına getiren bir girişim.Dündan itibaren, Orta Doğu savaşı sadece "Lübnan'da ölen çocuklar" değildir. Savaş artık "kendi evinde ölebilecek kendi çocukları"dır. Savaş, Batılılar için şimdi kendi savaşları oldu.Belki bunun hayırlı bir sonucu da Batı'daki barışçı güçlerin harekete geçmesi olacaktır.Vietnam savaşını bu barışçı tepkiler son erdirdi ya da erken sona ermesini sağladı. Orta Doğu savaşında da aynı şey olabilir.Şu anda ufuktaki tek umut budur.
Seçim barajında yapılacak bir değişikliğin önümüzdeki seçimde geçerli olması için yasal düzenlemenin en geç ekim ayı sonunda tamamlanması gerekiyor.Süre daralırken Ankara'da daha çok tartışılan konu, DTP'nin seçime bağımsız adaylarla girmesi ve rahatlıkla 40 dolayında milletvekilini Meclis'e göndermesi ihtimali.Bu tartışmada Yunanistan örnek alınıyor.Yunanistan Türk kökenli adayların seçilmesini engellemek için, bağımsız adaylara yüzde 3 oranında bir ülke barajı getirmişti. Böylece Türk kökenli siyasilerin parlamentoya girmesini önlemişlerdi.Ama doğru mu yapmışlardı?Bu meseleyle ilgili tartışmaları hatırlarsak, Türkiye'de herkes böyle bir uygulamanın anti-demokratik niteliği üzerinde birleşmişti.Şimdi aynı anti-demokratik uygulamayı Türkiye'ye getirmek istemenin adı "çifte standart"çılıktır. Ne yazık ki siyasi tarihimiz buna benzer onlarca "çifte standart"çı örnekle doludur ve bunların hepsinin ülkenin aleyhine sonuçlar verdiğine de kuşku yoktur.Çözüm belliYüzde on barajla ilgili temel sorun, oy kullanan seçmenin yaklaşık yarısının Meclis'te temsil edilmemesidir. Bunun anlamı, klasik deyimiyle "halk iradesi"nin Meclis'e eksik yansımasıdır.* Öncelikle çözülmesi gereken sorun budur.Eğer baraj konusu, gerçek sorunun çevresinden dönülerek "Kürtleri engellemek" düzeyine indirilirse sorun çözülemeyeceği gibi daha da karmaşık hale gelir.Bütün bu sorunların çözümü bellidir.* Yüzde onluk seçim barajı yüzde 5'e indirildiği zaman hem "temsil" tartışması sona erecek hem de DTP'nin hile yapmasına gerek kalmayacaktır. Bu parti de ülke genelindeki oyunu yüzde 5'in üzerine çıkarmak için çalışır, başarılı olursa da Meclis'te yerini alır.* Yüzde 5'lik barajla yapılacak bir seçimde oyların fazla dağılabileceğine ve tekrar koalisyon hükümetleri dönemine dönüleceğine ilişkin ciddi kaygılar var.Kaygıların nedeni, 1995-2002 arasında kurulan koalisyon hükümetlerinin ülkeyi olabilecek en kötü şekilde yönetmiş olmalarıdır.Seçim barajının yüzde 5'e inmesi her bakımdan faydalıdır. DTP'nin de demokratik sistemin içine "yerleşmiş" bir siyasi parti olmasının yolu açılacaktır. Böylece Türk demokrasisi hakkında içerde ve dışarda yapılan birçok tartışmaya da kesin nokta konulmuş olacaktır.
Yaz biterken ana gündem seçim olacaktır. Önce Cumhurbaşkanı seçimi, sonra da genel seçimler.Genel seçimlerle ilgili önemli bir soru işareti uzun süredir gündemde. Bu soru, yüzde onluk seçim barajının değişmesiyle ilgili.Yürürlükteki mevzuata göre seçim sisteminde herhangi bir değişiklik yapılacaksa bunun ilk genel seçimde uygulanabilmesi için Meclis'in açılmasıyla birlikte harekete geçilmesi gerekiyor.* Seçim barajının yüzde 6-7 gibi bir orana indirilmesi durumunda ne olacağı bellidir. Meclis'e AKP ve CHP'nin yanısıra DYP ve MHP de girer. Bu durumda AKP yine yüzde 30 dolayında bir oyla tek başına iktidar olabilir. Ancak yine de sandıktan bir koalisyon çıkması ihtimali vardır.* Eğer seçim barajı yüzde 5'e indirilirse DTP de 30-40 arasında bir milletvekilini Meclis'e getirmeyi başarır. Bu durumda koalisyon ihtimali daha da yükselir.* Eğer yüzde on barajına dokunulmazsa AKP'nin tek başına iktidar olması kesindir. AKP dışında Meclis'e girme ihtimali bulunan parti CHP'dir. DYP ve MHP yine yüzde 9 dolayında oy oranlarıyla Meclis dışında kalabilir.***Bu durumdaki en "kara" senaryo CHP'nin de barajı aşamaması ve Meclis'in tümüyle AKP'li olmasıdır.Başbakan Erdoğan da kendi yaptırdığı araştırmalara dayanarak bu ihtimalin varolduğunu, ancak gerçekleşmesi durumunda hemen seçime gidileceğini söylüyor.* Buna eklenecek bir ihtimal de DTP'lilerin seçimlere bağımsız girmeleri ve yine 30 dolayında milletvekilini Meclis'e sokmalarıdır.Bu senaryo biraz daha "kara"dır, çünkü merkez sağ iktidarın muhalefeti milliyetçi Kürt hareketi olacaktır.Bu ihtimali önlemek için Ankara'da bağımsız adaylar için de bir "ülke barajı" getirilmesi gerektiği konuşuluyor.* Bu tür barajlar başka ülkelerde de DTP benzeri, etnik temelde politika yapan grupların milletvekili çıkarmalarını engellemek için kullanılmıştır.Yapılacak tercihlerin her biri, siyasi planda çok önemli farklılıklar getirecektir. Her durumda Türkiye'nin siyasi geleceği farklı bir yön alacaktır. Bu yüzden, barajla oynamak kolay bir iş değildir. Başbakan'ın bu konudaki sözleri, bir fikir jimnastiğinden öteye gidemeyebilir.
İsrail'in dünyayı dinlemeden, ABD'nin desteğiyle sivil, çocuk bakmadan vurmasının hedefi bellidir.Güney Lübnan'da, daha önce Hizbullah'ın denetiminde olan ve İsrail'e saldırılarda üs olarak kullanılan bölgenin "temizlenme"si, bundan sonrası için de oraya uluslararası bir gücün yerleşmesi ve İsrail'in güvenliğini bu gücün sağlaması...İsrail, güvenliğinin bir bölümünü, kuşkusuz Hizbullah'a sempatiyle bakmayacak bir uluslararası güce bırakmış olacak. Bu, kendisi açısından çok mantıklı bir hedef.O hedefe ulaşmak için giriştiği güç kullanma şeklini onaylamaksa imkânsız. Ama bu, sadece İsrail'e özgü bir durum değil; gerçek savaş mantığı. Savaşta daha güçlü olan, karşısındakini ezmek için bütün gücünü kullanır. Daha güçlü olan kazanır.İnsanlığın geldiği uygarlık aşamasında iyimser düşünenler bu barbar mantığının ve ruhunun sona erdiğini sanıyordu.Ama öyle değilmiş. Üstelik barbarlık çağının sona ermesine daha çok varmış!..***İsrail bu hedefine ulaşacaktır. Amerikan yönetimi de uluslararası alanda bunun tedbirlerini almıştır.Ama asıl soru ortadadır:Sonra ne olacak?Bu sorunun cevabını belki Tel Aviv'deki "reelpolitiker"ler ve Washington'daki bilgisayarlar farklı veriyor ama cevabın doğrusu, Hizbullah'ın ve diğer radikal İslamcı örgütlerin orta vadede daha da güçleneceği, daha çok fanatik destek sağlayacağı, daha çok militan bulacağı, daha fazla insanın gözü kapalı olarak "din savaşı" adına ölüme gideceğidir.İsrail Lübnan'da bin kişiyi öldürdü. Bunların hepsinin Hizbullahçı olmaları bile durumu değiştirmez. Çünkü hemen iki bin kişi bu bin kişinin yerini alacaktır. O iki bin kişi öldürülürse onların yerini dört bin kişi alacaktır. Ve bu, böyle devam edecektir.İsrail'de daha çok intihar saldırısı olacak, daha çok İsrailli sivil, kadın, çocuk ölecektir.Sonra İsrail daha çok saldıracak! Ve bu kısır döngü böylece sürüp gidecek...İsrail, Güney Lübnan'da Hizbullah'a zarar vererek ve bölgenin uluslararası güç denetimine bırakılmasını sağlayarak bu büyük savaşta ancak küçük bir taktik ilerleme sağlamış olacaktır.Amerikan yönetiminin "Yeni Orta Doğu" planı çok fazla kan üzerine kurulu. Üstelik büyük olasılıkla on yıllara yayılacak bir kıyımın üzerinde hiçbir plan ayakta kalamaz.
PKK'nın Kuzey Irak kürt liderlerinin uyarılarına rağmen eylemlerini sürdürme eğiliminde olduğu görünüyor. Bunun sonuçlarına yine Kürtler katlanmak zorunda kalacaktır.Terör meselesi ve Kürt meselesi artık Kürtlerin meselesidir.Bir yanda Türkiye'deki demokratik gelişmeler, diğer yanda da Kuzey Irak'ta Kürt özerk bölgesinin fiili bir Kürdistan'a dönüşmekte olması bütün Kürtler için gerçek barışın kapılarıdır.Kuşkusuz, Türk tarafında da bu kapıların kapalı olmasını, "milliyetçi" savaşın sürmesini isteyenler bulunuyor. Bunların ellerini güçlendiren de PKK'nın teröre aynı yoğunlukla devam etmesidir.* Şu anda Türk vatandaşı Kürtler temel bir tercih aşamasına gelmişlerdir.Bütün sorunların demokratik gelenekler içinde konuşulabildiği bir ortamın kendileri için de birinci hedef olması gerektiğini gören Kürt kökenli vatandaşlarımız kuşkusuz vardır. Ancak PKK'nın kurduğu hakimiyet bunların seslerinin güçlü şekilde çıkmasını engelliyor. Sanatçı Yılmaz Erdoğan'ın yazdığı "barış mektubu" bile bunun bir örneğidir. Açık olabilecek birçok fikir, daha karmaşık şekilde, "doğrudan muhatap" alınmadan söylenmektedir.***Uzun ve acılı bir süreç yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Bu süreç içinde Türk tarafında cesaret gösteren kimileri ortaya çıktı, seslerini duyurmaya çalıştı ve bunu önemli ölçüde başardı.Buna karşılık Kürt tarafında, terör ve PKK konusunda açıkça tavır alabilen yok gibi. Çok sayıda Kürt kökenli aydın düşüncelerini açıkça söylemekten ve "genel dalga" ile ters düşmekten çekiniyor.PKK terörü ile Türk vatandaşı Kürtlerin gerçek çıkarları çoktandır çelişiyor. Bunu görmemek için PKK etkisinin yarattığı körlük içinde bulunmak gerekir.Kuzey Irak'taki Kürtlerin de gerçek çıkarları ile PKK terörü artık çelişiyor. Kuzey Irak'ta gerçek bir devlet olma yolunda hızlı adımlar atılıyor ve hiçbir devlet PKK türü bir örgütün kendi topraklarında bağımsız hareket etmesini kabul etmez.Bu nedenle Kuzey Iraklı Kürtler harekete geçmişlerdir. Attıkları adımların sonuçları ne sürede alınır bilinmez. Ama bu konuda samimi olduklarına inanmak gerekir.* Şimdi sıra Türk vatandaşı Kürtlerde. PKK yükünün ağırlığından kurtulmalarının zamanı çoktan geldi. Bunu gösterdikleri zaman terörün sonuna gelinmiş olacak ve bütün Türk vatandaşlarının hayrına bir barış ortamına girilecektir.
Molla Abdurrahman Camî. 15'inci yüzyılın ortasında yazdığı "Baharistan da değişik şiir türlerini kullanarak, örnek aldığı Şirazlı Sadi gibi, insan hayatlarından hikâyeler anlatır.Hikâyelerden birinde konu "söz" dür. Sözün nasıl kullanılması gerektiğini; zamansız, anlamsız ve gereksiz konuşmanın hem insanî bir ayıp olduğunu, hem de kendisine ve başkalarına zarar verdiğini anlatır.***Dört padişah tarafından söylenmiş dört güzel ve bilgece söz vardır ki, bunlar sanki dört yaydan fırlatılmış dört ok gibidir.* Kısra adıyla da anılan İran Hükümdarı Adil Nûşirevân şöyle demiştir:"Söylemediğim bir sözden dolayı hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Fakat söylediğim birçok şey de vardır ki, sonradan pişman olmuşumdur. Bu sözler yüzünden adeta kan ve toprak içinde yatıp uyumuşumdur.Sessiz otur, boş yere konuşma. Çünkü böylelikle huzurun kaçmaz. Sessiz oturup, gereksiz yere ağız açmamak, insanı perişan eden, insanın başını derde sokan şekilde konuşmaktan her zaman daha iyidir.Başı mühürlü sırdan kimse pişmanlık duymamıştır, fakat açığa vurulan sırlar her zaman pişmanlık getirmiştir."* Kayser İmparator şöyle demiştir: "Söylemediğim şeylerdeki kudretim söylediklerimden fazladır. Bir şeyi söylemediğim zamandaki kudretim onu söylediğim vakitteki kudretimden daha çoktur.Söylemediğim bir şeyi her zaman söyleyebilirim. Ancak söylediğim bir şeyi, söylemiş olduğum için artık gizleyemem.Açığa vurduğun her şey zorlaşır. Sırlarını kolay kolay arkadaşlarına da, rakiplerine de açıp söyleme. Gizlediğin bir şeyi daima söyleyebilirsin. Zamanının geldiğini düşünür, söyleyebilirsin. Ama söylediğini saklayamazsın."* Çin Hakanı söz hakkında şöyle demiştir: "İnsanı söylediğine pişman edecek bir şeyi gizlemek onu söylemekten daha zordur. Aklına gelen her türlü üstü örtülü sırrı açıklamak için acele etme. Korkarım ki onu anlatmanın zarar ve ziyanı, onu gizlemekteki pişmanlıktan daha güçtür."* Hint Padişahı da aynı noktaya şöyle temas etmiştir:"Ağzından çıkan her söz, ona sahip olması gereken senin elini kendiliğinden bağlamıştır. Söylemediğim söz daima benim tasarrufumdadır. İstersem söylerim, istemezsem söylemem, istediğim zaman söylerim."***Molla Camî, bütün cihana hakim dört hükümdarın söylediğini rivayet ettiği sözleri aktardıktan sonra kendi bildiği bir atasözüyle konuyu noktalıyor:"Söylenmemiş her söz, kabza içinde saklı oka benzer. Açıklanan söz ise yaydan çıkmış ok gibidir. Bu yüzden de hedefe ulaşması için yaydan en uygun zamanda çıkması gerekir."
Orta Doğu savaşı Türkiye'de bir kısım çevrelerde yine "emperyal hevesler" uyandırdı. Bu hevesler ilk kez ciddi olarak birinci Körfez Savaşı sırasında ortaya çıkmış ve Turgut Özal'ın ağzından "bir koyup beş alacağız" şeklinde ifade edilmişti.Birinci Körfez Savaşı sonrasında ise "beş almak" söz konusu olmadığı gibi Türkiye'nin maddi zararlarının karşılanması bir yana Güneydoğu'daki "Çekiç Güç" uygulaması birçok kuşkulu faaliyete yol açmıştı.***Bugün üzerinde kıyasıya bir savaşın sürdüğü topraklar eski Osmanlı İmparatorluğu topraklarıdır. Ancak bu topraklar, petrol savaşının temel unsuru olarak yüzyıldır büyük güçlerin egemenlik mücadelesi alanlarından biri olmuştur.Türkiye'nin bölgede bir tür "şemsiye diplomasisi" yürüterek savaşan taraflar üzerinde etki kurması ve siyasi etkinliğini artırması bir süredir AKP hükümetinin "hayalleri" içinde yer alıyor.Başbakan Erdoğan'ın kendisini bir tür "İslam dünyasının lideri" gibi görme gibi hayallere sahip olduğu da çeşitli vesilelerle ortaya çıkıyor.Son olarak İslam Konferansı Örgütü toplantısına Türkiye'den Başbakan Erdoğan, İran'dan da Başkan Ahmedinecad'ın katılmasının, diğer bütün Müslüman ülkelerin çok daha alt düzeylerde temsil edilmesinin bir anlamı vardır.* Erdoğan'ın bu duruma öfkeli tepki göstermek yerine, neden böyle olduğunu çok iyi tahlil etmesi gerekir. Bu tahlili yapabilecek olanlar da kısıtlı deneyim sahibi "dış politika danışmanları" değildir.Türkiye'de "emperyal hevesler"ini açığa vuranların ve bu yönde kamuoyu oluşturma çabası içinde olanların gösterdikleri önemli bir kanıt bulunmadığı gibi, getirdikleri bakış açısı aslında şu andaki Amerikan politikasıyla paraleldir.***"Yeni Orta Doğu" projesinin hayata geçebilmesi için bölgedeki yangına çok daha fazla aktörün katılması gerekir. Amerikan politikası da bu aktörlerin başına uzun süre önce Türkiye'yi yerleştirmiştir.Türk Silahlı Kuvvetleri, bölgedeki en büyük askeri güçtür. Buna dayanarak "emperyal hevesler" öne sürenlerin karşısına da en başta askeri yetkililerin çıkacağı kesindir.Türkiye'nin bu büyük bölgeye "ağabey" olma şartlarının çok uzağında olduğunu, olayları kıyısından izleyenler bile görebilir."Emperyal heves" sahiplerinin gösterdikleri hatta ise büyük bir macera bulunuyor. Türkiye'nin cumhuriyet diplomasisi geleneğinde böyle heveslere temel olabilecek hiçbir unsur yoktur. Ve bu gelenek sadece "yangından uzak durma" yolunu göstermektedir.