Gerekçe anlatılmalı

29 Ağustos 2006

AKP hükümeti, Lübnan’a askeri birlik gönderme kararını uygulamak için oldukça hızlı hareket ediyor. Parti grubu toplanacak, ancak karar almayacak. Sadece hükümet, ters bir durum olmaması için milletvekillerini ikna etmeye çalışacak.Meclis’in olağanüstü toplantısı da önümüzdeki hafta başında yapılacak.Hükümetin hareket planı şimdilik bu kadar. Ancak bu planda en önemli unsur bulunmuyor. Bu da, Türk halkına asker gönderme kararının gerekçelerinin çok açık olarak anlatılmasıdır.İtalyan hükümeti, barış gücünün komutasına talip olurken, geçen dönemlerde Orta Doğu politikasının fazla dışında kalındığını, bu şekilde tekrar bölgede etkili olmayı amaçladıklarını anlattı. Bu, iç politikaya dönük bir güç gösterisi olabilir, ama bu da bir “politika”dır.AKP hükümeti, şu ana kadar Türkiye’nin bölgeye asker göndermesiyle ilgili olumsuz görüşlere hiçbir açık cevap vermemiştir.Gerekçe, hem ABD hem İsrail hem de Lübnan hükümetinin istekte bulunmuş olması olabilir. Böyle ise de durum kamuoyuna açıkça anlatılmalıdır. “Stratejik müttefikimiz ve İsrail’in ısrarlı talepleri üzerine bu kararı aldık” denilebilir. O zaman bunun karşılığının ne olduğu da söylenmek zorundadır.***Birinci Körfez Savaşı öncesinde Turgut Özal’ın sloganı “bir koyup beş almak” şeklindeydi. Dönemin Amerikan yönetiminin çeşitli vaatlerde bulunduğu da bu sözlerden anlaşılıyordu. Ancak Özal da sonradan açıkladı; Amerikan yönetimi sözlerini tutmak yerine tam tersine, Çekiç Güç’ün Kuzey Irak’taki faaliyetleriyle Türkiye’yi rahatsız edecek işlere girişmişti.Türkiye’nin İsrail-Filistin-Lübnan hattındaki sıcak bölgede varolmasının önemli siyasi gerekçeleri olmak zorundadır.Bu siyasi gerekçeler düşünülürken, akıldan çıkmaması gereken mesele de bölgedeki Amerikan stratejisinin Suriye ve İran hattına doğru yapacağı hamlelerdir.Bu hamleler başladığı zaman yine Amerikan yönetiminin Türkiye’den yeni talepleri gündeme gelecektir.Orta Doğu krizi, Güney Lübnan’daki küçük bir bölgede bitmiyor. Filistin de Suriye de İran da bu krizin önemli tarafları. Irak da bu krizin savaş alanlarından biri.AKP hükümeti Meclis’ten karar çıkartmadan önce kamuoyuna bütün gerekçelerini ve Orta Doğu politikasının hedeflerini açıkça anlatmadığı takdirde her türlü sıkıntı daha büyük yaralara yol açacaktır.

Devamını Oku

Meclis düzeltmelidir

28 Ağustos 2006

Hükümet, Lübnan’da görev yapacak barış gücüne asker verme kararını açıkladı. Açıklamada başka ayrıntı bulunmuyor. Gidecek askerlerin sayısı ve sınıflarıyla ilgili bir bilgi verilmedi.Buna karşılık Birleşmiş Milletler’den kaynaklanan bilgiler, Güney Lübnan’da görev yapacak barış gücünün bölgenin silahsızlandırılmasında aktif görev yapacağını gösteriyor. Bunun anlamı da barış gücünün Hizbullah ile karşı karşıya gelmesinin kaçınılmaz olduğudur.Hizbullah sözcüğü “Allah’ın partisi” anlamına geliyor ve Hizbulah, Lübnanlı Şiilerin partisidir. Bu örgüt, İran ve Suriye’deki Şii yönetimlerden doğrudan destek görüyor.Hizbullah ile girilecek her çatışma aynı zamanda Suriye ve İran ile karşı karşıya kalmak anlamına gelmektedir.Bu bölgedeki ilişki ve çelişkiler son derece karmaşık bir yapı oluşturuyor.Hangi örgütün kim tarafından kullanıldığı bilinmez, ittifaklar ve çatışan taraflar sürekli değişir. Şiddet bu yapının vazgeçilmez unsuru haline gelmiştir.Bu karmaşık yapı içinde, örneğin 2 İsrail askerinin kimler tarafından kaçırıldığı sorusu bile havada kalmaktadır. Biraz daha geriye bakıldığı zaman, Lübnan’daki suikastların hangilerinin kimin eseri olduğu sorusu da havada kalmaktadır.Şu anda İsrail’in kendi güvenliğini uluslararası bir güce havale etme siyaseti başarıya ulaşmış görünüyor. Bu uluslararası güç eğer Hizbullah ile çatışmaya girerse İsrail daha da rahat edecektir.***AKP hükümeti adına yapılan açıklamada, Türk barış gücünün Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi bir görevi olmayacağı söylenmiştir. Bu, ancak iyimser bir temenni olarak kalabilir.Barış gücüne atılacak ve kimin tarafından “ısmarlandığı” belli olmayan birkaç Katyuşa füzesi bu gücü anında Hizbullah ile çatışma konumuna sürükleyebilir.Orta Doğu’daki karmaşık ilişkiler ağı içinde hangi tarafın, gerçek amacının ne olduğunu belirlemek her zaman zor olmuştur. Ama şu andaki pozisyonlara bakıldığında, Hizbullah’ın uluslararası güç ile çatışmasının İsrail’in lehine olacağını söylemek mümkündür.Böyle bir karmaşanın ortasına Türk askerini göndermek, hangi gerekçeler öne sürülürse sürülsün, ağır bir karardır. En azından şu andaki savaşın tek cephesinin Güney Lübnan olmadığını iyi bilmek gerekiyor.AKP hükümeti, Türkiye açısından son derece riskli bir karar almıştır. Bu kararın Meclis tarafından onaylanması gerekmektedir. 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi, Meclis Türkiye’nin bu yangının dışında kalmasını sağlamak göreviyle karşı karşıyadır. Ve bunu yerine getirmeli, Türkiye’nin Irak cehennemi dışında kalmasını sağladığı gibi bu yangının dışında kalmasını da sağlamalıdır.

Devamını Oku

Heves kaçırmak

27 Ağustos 2006

Türkiye’nin Avrupa Birliği yoluna ciddi olarak koyulmasıyla birlikte toplumun bütün kesimlerinde önemli bir “canlılık” görülmüştü.2002 seçimi öncesinin ekonomik krizleri, bir anlamda toplumdaki hevesi daha da canlandırmıştı. Toplumun her kesimi basit bir denklem kuruyordu: Her denklemdeki, her “en önemli sorun”un karşısındaki çözüm hanesine “Avrupa Birliği üyeliği” yazılıyordu.Son iki yıldır bu hevesin bir anlamda kaçmakta olduğu bir süreç yaşanıyor. Kuşkusuz bunda Avrupa Birliği’nin, Türkiye’yi salt Kıbrıs konusunda sıkıştıran politikalarının büyük etkisi vardır.Önceki dönemde hemen tüm önemli yasal değişiklikler, bahsettiğimiz hevesin getirdiği, bazı kesimlerin itiraz seslerini fazla çıkarmalarını da engelleyen bir toplumsal dalganın desteğiyle gerçekleşmişti.Son döneme baktığımızda ise yine bazı önemli yasal değişiklikler yapıldığını, ancak bunların tümünün “araya sıkıştırılmış icraatlar” şeklinde ve geniş toplumsal desteğe dayanmak bir yana, toplumun geniş kesiminin fark etmediği tarzda gerçekleştirildiğini görüyoruz.Türkiye’nin seçim dönemine girmiş olması da olumsuzlukların güçlenmesi sonucunu beraberinde getirecektir.Görev STÖ’lerin...Örneğin, CHP dahil hemen bütün muhalefet partileri büyük olasılıkla kaba milliyetçi itirazları seslendirerek oy toplamaya çalışacaktır.AKP de bu kaba milliyetçi dalga karşısında “mahcup” bir üslup benimseyecektir.Buna karşılık hiçbir siyasi parti çıkıp açık açık Avrupa Birliği üyeliğinin birinci öncelik olduğunu söyleyemeyecektir. Herkes “tabii üye olalım, ama...” diye başlayan formüllerle konuyu atlatmaya çalışacaktır.Bütün bunların anlamı da bir önceki dönemde en yüksek noktasına çıkmış olan “heves”in giderek daha da zayıflaması, zaman zaman umutsuzluğa dönüşmesidir.Siyasi partilerin önümüzdeki bir yılı nasıl geçirecekleri belli. O zaman görev, bu konuların içinde gelişmiş sivil toplum örgütlerine düşüyor.* Avrupa Birliği önemli bir toplumsal dönüşümün adıdır ve bunun gerçekleşmesi o hevesin toplumun bütününde canlandırılmasına bağlıdır. Aksi takdirde “ebedi aday”lık durumundan çıkmamız mümkün olamayacaktır.

Devamını Oku

Dalkavuk

26 Ağustos 2006

III. Murat’ın çok sevdiği bir dalkavuğu varmış. Bir gün yine övgüleri ve esprileriyle padişahı çok eğlendirmiş, padişah tam o günkü “ihsan”ını vereceği sırada “durun hünkârım” demiş, “bugün altın değil 100 sopa vurulmasını isterim.” Padişah nedenini sorunca da, “siz önce bir elli değnek vurdurun, ondan sonra sorun” cevabını vermiş. Padişah emretmiş, dalkavuğu falakaya yatırmışlar. Elli değnek tamamlanınca, Padişah falakacıları durdurmuş, “söyle bakalım” demiş.Dalkavuk yerinde doğrulmuş, “Benim bir ortağım var, kalan elli değneği de ona vurdurmanız gerek” demiş. Ortağının kim olduğunu sormuş Padişah. Dalkavuk söylemiş: “Hünkârım, siz her gün beni çağırtmaya bostancınızı gönderiyorsunuz ya, bu adam her seferinde yolda bana, bak seni ben götürüyorum, altının yarısı benim, der sonra çıkınca da sizin ihsanınızın yarısını zorla elimden alır, bu yüzden ortağım sayılır ve elli değneğin de ona vurulması gerekir.” III. Murat bu sözlere çok gülmüş ve hemen falakacılara emir vermiş, bostancıyı yatırtmış.***Dalkavukluk, eskiden bugün olduğu gibi hiç “hoş görülmeyen” bir insani “küçüklük” değilmiş; sarayın ve saraycıkların, o dönemde başka imkânlar olmadığı için vazgeçemedikleri bir “keyif” mesleğiymiş.Reşat Ekrem Koçu, I. Mahmut dönemine ait bir “dilekçe”yi aktarıyor. Dilekçe “Devletli, inayetli, merhametli efendim. Kimsesiz dalkavuk kullarınızın arzuhalidir” diye başlıyor, ama bu “efendi”nin kim olduğu belli değil. Dalkavuklar dilekçeyle “ölçüyü kaçıranlar”a karşı “nizam” istiyorlar:“Her sene Ramazan-ı Şerif geldiğinde, İstanbul’da, davetli davetsiz iftarlara gideriz. Ulemanın, ricali devletin ve sair büyüklerin, mevki sahiplerinin sofralarında çeşitli nefis yemekler, şerbetler, her türlü reçeller, tavukgöğüsleri, elmaspareler, helvalar, kaymaklı baklavalar, ekmek kadayıfları, süzme aşureler, hoşaflar yer içeriz; üstüne göbek tütünü ve kahve ile ikram görürüz. Lakin içimizde bazı terbiyesizler bulunup edebe uymayan hareket ve tavırlarıyla velinimetlerimiz efendilerimizi gücendirmekte, zararı da hepimize dokunmaktadır. Dalkavukluk sağlam bir nizama bağlanmazsa cümlemizin açlıktan öleceğimiz aşikârdır.” Dilekçenin ekinde de “dalkavuğun çalışma tüzüğü ve ahlak ilkesi” var:“Dalkavuklar kibar ve rical huzuruna girdiklerinde etek öperler. Oturacakları yer, tırabzan yanındaki küçük minderdir. Vazifeleri, hane sahibi olan zatın mizaç ve tabiatına uygun şekilde konuşmak, meclise neşe vermek, keder verici sözlerden, müstekreh tabirlerden ve küfürlerden gayretle sakınmaktır. Hane sahibi ne söylerse, fevkalâde yardakçılıkla tasdik edecekler ve asla aykırısında söz söylemeyeceklerdir. Verilen ihsanı gizlice alacaklardır, verilen paranın çokluğu ile meslekdaşları arasında övünmeyeceklerdir.” Dilekçenin son bölümünde de istenen “asgari ücretler” sıralanıyor:“Dalkavuğun burnuna fiske vurma 20 para, başına kabak vurma 30 para, yüzünü tokatlama 30 para, oturduğu yerden aşağı yuvarlama 30 para, merdivenden aşağı yuvarlama 180 para, kafasına iri bir yumruk indirme 40 para, ellerine ve ayaklarına domuz topu bağlama 40 para, kuyruğu dışarıda kalmamak üzere bir fındık sıçanını ağzına kapatma 400 para...” ***Dalkavuk hikâyeleri her zaman “alınganlık” yaratır. 12 Eylül döneminde Mehmet Kemal, bir Osmanlı paşası ile dalkavuğunun hikâyesini yazmış, aylarca hapiste kalmıştı.Ama dalkavukluğun ne kadar köklü bir “müessese” olduğu yukardaki belgeden anlaşılıyor.

Devamını Oku

Partili cumhurbaşkanı

24 Ağustos 2006

Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili bitmez tükenmez tartışma konusu “halk mı seçmeli, meclis mi seçmeli” sorusudur.Bu soru halka sorulduğu zaman da büyük bir çoğunlukla “halk seçsin” cevabı gelir.Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne 11’inci Cumhurbaşkanı birkaç ay sonra seçilecek. Bundan önceki Cumhurbaşkanı seçimlerine bakıldığında, 1950’ye kadar Atatürk ve İnönü’nün Meclis tarafından Cumhurbaşkanı seçilmeleri sırasında ciddi bir tartışma yaşanmamıştı.Aslında Atatürk de İnönü de “partili” cumhurbaşkanlarıydı, çünkü ikisi de mevcut tek parti, CHP tarafından seçilmişti.1950’de iktidar el değiştirince Çankaya Köşkü’ne bu kez Demokrat Partili Celal Bayar çıktı. Meclis’teki DP’liler oy verdi, CHP’liler vermedi, seçildi.1960 askeri müdahalesinin ardından yeni Meclis “bir yanlış olmaması için” ihtilalin lideri durumundaki Cemal Gürsel’i Cumhurbaşkanı seçti.1966’da eski genelkurmay başkanı Cevdet Sunay, yine “sivillere güvenmeyen” askerlerin isteğiyle Cumhurbaşkanı oldu.1971 askeri müdahalesinden sonra siyasi dengeler daha karışıktı, sonunda yine bir eski asker olan Fahri Korutürk üzerinde anlaşma sağlandı.***1980 askeri müdahalesinin nedenlerinden biri olarak AP’li Demirel ile CHP’li Ecevit’in birbirleriyle itişme uğruna ülkeyi Cumhurbaşkansız bırakmaları gösterildi. Bu kez darbenin lideri Kenan Evren “hayır” demenin imkânsız olduğu koşullarda halk tarafından Cumhurbaşkanı seçildi.Evren’in yerine gelen Turgut Özal da partiliydi, ondan sonra gelen Demirel de partiliydi. Her ikisi de partilerinin oylarıyla seçildi. Ancak Demirel’de fark, koalisyon ortağı SHP’nin de ona oy vermesiydi.Şimdi herkes, DSP’nin önerisi ve diğer koalisyon ortaklarının desteğiyle seçilen Sezer’den sonra kimin geleceği üzerine kafa yormaya başladı.Geçmişe baktığımız zaman bu kişinin “asker kökenli” olmayacağını tahmin edebiliriz. Sonuçta ya AKP’li ya da AKP’nin istediği biri seçilecek ya da AKP ve CHP’nin birlikte destekleyecekleri bir kişi seçilecek. Yani 11’inci Cumhurbaşkanı ya açık ya da gizli AKP’li olacak ya da yine Sezer gibi bir kişi olacak.Eğer AKP’li olacaksa da Tayyip Erdoğan’ın “neden ben olmayayım” demesinden doğal bir şey yok.

Devamını Oku

Sağa açılan CHP

23 Ağustos 2006

En eski siyasi partimiz CHP. Atatürk kurdu, ardından İnönü, hem tek partili hem de çok partili sistemde yaşattı. Sonra Ecevit bir dönem büyüttü.CHP, yüzyıla yaklaşan hayatının son döneminde bir kez daha “kimlik” sorunuyla karşı karşıya. 1965’te İsmet İnönü’nün CHP’yi “ortanın solunda” ilan etmesiyle bu parti hep “solda” görüldü.Daha önce “Anadolu solu” diye bir kavram ortaya atarak İslam kültürünün önemli isimleri üzerinden bir deneme yapmış olan Deniz Baykal’ın CHP ile ilgili olarak son bulduğu “kurtuluş” harekâtının adı “sağa açılmak” olarak telaffuz edildi.***1999’da yüzde on barajının altına düşen ve bir süre CHP’nin başından ayrılmak zorunda kalan Baykal ile CHP 2002’de tekrar yüzde 20’ye yükseldi.Bunda DSP’nin çözülmesinin, Kemal Derviş ve arkadaşlarının CHP’ye katılmasının ve dikkat çekici bazı “vitrin ayarlamaları”nın etkili olduğu biliniyor.Artık CHP’de Kemal Derviş ve onun etkisi yoktur ve “vitrin” de darmadağın olmuştur.Sonuç, CHP’nin tekrar baraj sorunuyla karşı karşıya kalma tehlikesidir.Değişik araştırmalardaki “bugün seçim olsa” sorusuna verilen yanıtlarda CHP’nin oyu yüzde 10 ile 17 arasında değişiyor.Bu dalgalanmanın, dönem dönem ortaya çıkan “laiklik” tartışmalarından kaynaklandığı da söylenebilir. Ortaya “türban” ya da benzeri bir sorun çıktığı zaman “kötülerin en iyisi” mantığı belli kesimleri CHP’ye götürüyor.***Batılı demokrasiler içinde, iktidara gelme konusunda sürekli umutsuz durumda olan tek sosyal demokrat parti CHP’dir.Çok uzun yıllar demokrasinin d’sinin bile bulunmadığı Güney Amerika ülkelerinde de sol ve sosyal demokrat partilerin büyük başarılar kazandığı hatırlanmalıdır.Sol partilerde “sağa açılma” eğiliminin temelinde büyük ölçüde “sağ ile sol arasında fark kalmadı ya da çok azaldı” efsanesinin etkisi vardır. Bu efsane doğru olsaydı, herkesin; politikaya hevesli herkesin bir “merkez” partide toplanması ve bu partinin içinde de fikirlerin değil, grupların savaşması gerekirdi.SHP’nin bir süre önce ortaya attığı, sol partilerin İtalya usulü bir “zeytin dalı koalisyonu” oluşturmaları önerisini CHP dikkate bile almamıştır.Sağa açılmış bir CHP, sahte bir sağ parti olarak kalacaktır. Ve o zaman yüzüncü yaşına ulaşma olasılığı son derece zayıflayacaktır.

Devamını Oku

Seviye meselesi

22 Ağustos 2006

Bir AKP’linin bir CHP’li için söylediği ve bugün gündemde yer alan sözler, birkaç gün sonra unutulup gidecek.O AKP’li bu sözleri sarfetmiş olmaktan dolayı özür dilese de dilemese de fark etmez.Bizdeki siyasette, çok eskilerde kalmış olması gereken bir “laf oturtma” alışkanlığı hâlâ sürmekte.“Kodum, oturttum”, “ağzının payını verdim” üslubunu, tribünlerden kolay alkış almak isteyen bütün siyasiler kullanmaktan kaçınmıyor; şu andaki Başbakan da dahil, ana muhalefet genel başkanı da dahil...“Kodu mu oturtan” yöneticilere olan talep bu alışkanlığın ayakta kalmasının ana kaynağı. Kasaba kıraathanesi sohbetlerini “kamusal” alana taşımaya alışkın bir kalabalık bu üslubun birinci derecede besleyicisi.Aslında bu küçük dünyanın içinde, “asacaksın bir ikisini” ya da “asmayacaktık da besleyecek miydik” gibi “vecize”ler de kalabalığın alkışını veya onayını almaya devam ediyor.Toplantılarda, halkın ortasında silah atan milletvekilleri de aynı dünyanın bir parçasıdır.***Siyasette öne çıkmış kişilerin, özellikle “eğitici” bir işlevleri olduğuna ilişkin bir bilinç bizde yerleşmiş değil.Bu bilinç olmadığı sürece de kaçınılmaz bir seviye düşüklüğü gözümüzün önünde durmaya devam edecek.Gençlerin, değişik kesimlerden insanların, değişik mesleklerde başarılı olmuş kişilerin siyasete ilgi göstermediği, öteden beri genel bir yakınma konusudur.“Laf oturtma” üzerinde duran bir siyaset sınıfı aslında bütün tavırlarıyla siyasetin kapılarını öyle kişilere kapatıyor.O nedenle arada bir görülen zorlama “vitrinler” de hemen dökülüyor, “değişik ve başarılı kişileri siyasete kazandırdık” şeklindeki övünmelerin sahteliği hemen sırıtmaya başlıyor.Şu anda siyasetin çeşitli alanlarını işgal etmiş olan “sınıf” kendi halinden memnundur ve kendilerine benzemeyenlerin yolunu kesmek konusunda çok başarılıdır. Bu durum, merkez için de yerel yönetimler için de aynıdır.AKP’nin önde gelen bir kişisinin bir CHP’li için söylediği sözler aslında farklı güdülerle siyasete girmek isteyenleri caydırma amacına ulaşıyor.Türk siyasetinde seviye sorununun giderilebilmesi için daha çok beklemek gerekiyor. Seviye kazandırmaya çalışanların ne kadar hızlı ve kolayca siyaset dışına atıldığı hatırlanınca da bu bekleyişin bayağı uzun süreceğini kabul etmemiz gerekir.

Devamını Oku

PKK’ya karşı ne?

21 Ağustos 2006

Orta Doğu savaşı çevresindeki siyasi faaliyetler Türkiye’ye bölgede daha önemli “rol” verilmesini içeriyor.Bu “rol”ün ilk görüntüsü Güney Lübnan’daki BM barış Gücünde etkin görev almak. Ancak henüz daha bu gücün görev çerçevesi tam çizilmiş olmadığı için Türkiye de kaygılarını gizlemiyor.Bu kaygı çok açık olarak ifade ediliyor: Türkiye’den Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi bir görev talep edilemez.Manzaranın genelinde, ABD sözcülerinin son açıklamaları göz önüne alındığı zaman Türkiye’nin önüne basit bir ikilem konulduğu söylenebilir.n Amerikan yönetimi diyor ki: Türkiye Orta Doğu’da daha etkili olsun, Batı ile ve tabii ki ABD ile daha sıkı işbirliği yapsın, buna karşılık PKK’yı verelim.Elbette bunlar diplomatik dilde başka türlü ifade ediliyordur. Ama son günlerin siyasi trafiğine bakıldığı zaman, PKK’ya ilişkin Kuzey Irak’taki faaliyetler ve Amerikalıların sözleri yan yana konulduğu zaman ortaya bu ikilem çıkıyor.*** Bölgedeki Kürt milliyetçi hareketleri, geçen yüzyıl boyunca büyük güçlerin mücadeleleri içinde bir unsur olarak kullanıldı. Osmanlı’nın son döneminde, Birinci Dünya Savaşı sonrasında hep aynı sistem devam etti. Son 20 yılın Kürt milliyetçi hareketleri de aynı akıbetten kurtulmuş değil. Bu, Kuzey Irak’ta kurulmakta olan Kürdistan için de geçerli bir durumdur.n Türkiye’nin bu iki seçenekli durumdan sıyrılmasının yolu, öncelikle Kuzey Irak ile kurulacak ayrıcalıklı ilişkilerden geçmektedir. Türkiye asıl bölgesel gücünü ABD ile İran-Suriye mihveri arasında kalmamakla gösterecek ve geliştirecektir.***Türkiye’nin Orta Doğu krizinde taraf konumuna düşmesi bütün vadelerde Türkiye’nin işini zorlaştıracak bir durumdur.ABD ve Arap dünyasındaki müttefikleri bu yönde ağır çaba göstermeye devam edecektir.Eğer bu çabaların sonucu Türk askeri Güney Lübnan’a gider ve bir Türk askerinin kanı dökülürse Türkiye taraf haline gelir.Amerikan yönetiminin PKK’ya karşı istediklerinin ayrıntısı henüz belli değil. Ancak bunları tahmin etmek de güç değil ve her ihtimal Türkiye’nin başına yeni çoraplar örülmesi potansiyelini taşıyor.Burada, PKK’nın bu şekilde pazarlık unsuru haline gelmiş olmasının kökenleri üzerine de düşünmek gerekiyor.

Devamını Oku