Başbakan, görev dönemindeki başarıları sıralarken, hatta kendinden önce başlamış icraatlar için de övünürken hızını alamadı.Avrupa Birliği ile ilişkilerden söz ederken “kendileri bilir” diyerek kendine özgü üslubuyla “tavır koydu”.Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği yolunda yürüyüşü bir önceki dönemde, üçlü koalisyonun aşırı zorlukları içinde başlamıştır. AKP hükümeti, göreve geldikten sonra, ilk dönemde bu yürüyüşü devam ettirdi. Ancak son bir yıldır mesele “komisyona havale edilmiş” durumda...Sorun sadece Meclis’ten geçmiş yasaların sayısı değildir, uygulama açısından daha birçok eksiğimiz bulunuyor.Başbakan’ın aşırı bir övünme hali içinde Avrupa’ya da “kendileri bilir” diye çıkışması, siyasette geçerli olanın çok dışında bir üslubu yansıtıyor.Ankara, henüz Avrupa’ya “kendin bilirsin” diyebilecek bir durumda değil. Olsa bile “kendileri bilir” diye bir üslubun yine böyle önemli bir siyasi proje içinde yeri yoktur.***Tayyip Erdoğan her geçen gün iktidar “hastalığı”nın en sıradan belirtilerini daha fazla göstermeye başladı.Her türlü eleştiriyi “düşmanlık” gibi görmek, sürekli olarak “yazılı ve görsel medya” ile kavga etmek bu hastalığının en yaygın belirtisidir. Her konuşmasında bir bahane bulup “yazılı ve görsel medyaya” çatması hiç hayırlı bir durum değil.Başbakan günde birkaç açılış yapıyor, her açılış töreninde de bir konuşma yapıyor. Bu kadar çok konuşmanın doğal sonucu, aynı sözlerin defalarca tekrarlanmasıdır. Tabii bir de konuşmacının, karşısındaki saygılı kalabalığı görünce coşması var...***Erdoğan’ın “iktidar hastalığı”na yakalandığının bir başka belirtisi de her şey için “benim” sözcüğünü kullanması, her şeye “benim” demesi. “Benim bakanım”, “benim hükümetim”, “benim Meclisim”, “benim halkım”... Erdoğan’ın “benim” diye sahiplendiği her şey onun kadar bu ülkede yaşayan her vatandaşındır.Bu “benim” sahiplenmesine sık sık “ben Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı olarak...” diye başlayan polemikler de eklendiğinde tablo tamamlanıyor.Üslup bu şekilde oluştuğu zaman da Avrupa Birliği’ne “kendileri bilir” demesi doğal oluyor. Ancak Türkiye’nin şu anda karşı karşıya bulunduğu sorunlar, hükümete düşen önemli görevler böyle bir üslubu kaldıramayacak kadar ciddidir.
Türkiye, seçim(ler) “sath-ı maili”ne, eğik düzeyine girmiştir. Önce Cumhurbaşkanı seçimi, hemen ardından da genel seçimler, önümüzdeki bir yılın ana gündemini oluşturacak.AKP, Avrupa Birliği uyum yasalarıyla ilgili olarak Meclis’i 15 Eylül’de toplantıya çağırdı. Bu yasalar, geçen dönemden kaldı. Gecikme süresi aylarla ifade edilebilir. Dolayısıyla bu gecikmenin üzerine bir on beş günlük zaman kazanma çabası “aşırı” bir hassasiyet gibi görülebilir. Üstelik Avrupa Birliği ile ilgili olarak tek “geciken” de söz konusu yasalar değil...Öte yandan, seçim yasalarında yapılacak herhangi bir değişikliğin ilk seçimde uygulanabilmesi için o değişikliğin seçimden en az bir yıl önce yapılmış olması gerekiyor.AKP’nin on beş günlük bir süre için gösterdiği hassasiyetin arkasında, gündeme seçim yasası değişikliğini getirme ve bunu ekim ayı içinde sonuçlandırma gayreti olması kuvvetle muhtemeldir.***Seçim yasasıyla ilgili olarak üzerinde karar verilmesi gereken birkaç konu var.Bunlardan biri, yüzde10’luk seçim barajının düşürülmesi. Çünkü bu baraj olduğu gibi kalırsa AKP dışında bu barajı aşan olmayabilir. Ya da sadece AKP ile CHP aşar ve yine oyların en az yarısı Meclis’te temsil edilmemiş olur.Ankara’da üzerinde durulan bir diğer konu da DTP’nin durumudur. Seçim barajı yüzde 5’e inmezse DTP’nin Meclis’e girmesi mümkün değildir.Buna karşılık DTP’nin seçime girmemesi, seçime bağımsız adayların girmesi ve seçilen 30’un üzerinde bağımsız milletvekilinin bu partiye katılması ya da yeni bir parti kurması da güçlü bir olasılık.AKP çok büyük bir ihtimalle ikinci kez seçimleri kazanacaktır. Ancak ardından oluşacak Meclis’in yapısı ile ilgili çok fazla soru işareti bulunuyor.AKP ve herkes biliyor ki, Türkiye’de üst üste üç seçim kazanmak mümkün değildir. Dolayısıyla AKP ikinci dönemini çok iyi kullanmak zorundadır. Bu da yeni Meclis’in oluşum şekliyle yakından ilgilidir.Ama tabii ki bütün bunların arkasında Cumhurbaşkanı seçimi bulunmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayı olması ve seçilmesi bütün bu tabloda büyük değişikliğe yol açacaktır.Meclis’i on beş gün erken toplayarak zaman kazanmaya çalışan AKP’nin “üst yönetimi”nin bütün bu konularda bazı kararlar almış olduğu anlaşılıyor. Bunları hep birlikte ay sonunda göreceğiz.
Demokratik Toplum Partisi ve partili belediye başkanları beklenen çağrıyı yaptı. Çağrı PKK’ye yönelik ve “ateşkes” yapılmasını istiyor.Bu çağrı yapılırken çok önemli bir ayrıntı dikkati çekti. DTP yöneticileri “neden” sorusuna “tabandan gelen talep” şeklinde cevap verdiler.DTP’nin “tabanı” Kürt kökenli Türklerdir. Bu vatandaşlarımızın terörden çektikleri ortadadır. Ancak ilk kez bu “taban” savaşa karşı açık bir tavır alıyor.Türkiye artık ne 70’lerin ne 80’lerin Türkiyesi. Bugün hiçbir vatandaş sadece Kürt olduğu için haksızlığa uğradığını iddia edemez. Kuşkusuz bazı sevimsiz olaylar yaşanıyor. Ancak bunların da tam olarak ortadan kalkması yine silahların susmasına bağlıdır.***Türkiye “Kürt” sözcüğünün bile edilemediği günlerden, “Kürt, dağ Türkü’dür, karda kırt kırt diye yürümüş bu yüzden adı Kürt’e çıkmış” budalalıklarından geçti ve bugüne geldi.* Bugün televizyonda Kürtçe yayın vardır. İnsanlar çocuklarına diledikleri adları koyabilmekte, kimseye bu yüzden baskı yapılmamaktadır.* Kürtçe yayınlar ortada satılmakta, kasetler de sorunsuz dinlenebilmektedir.* Kürtçe kursları da açılmış, hatta öğrenci azlığı nedeniyle maddi sıkıntı yaşayan bir kurs sahibi devletten yardım bile istemiştir. TRT dışında Kürtçe televizyon yayını yapılması yönünde fazla hızlı olmasa da adım atılmaya devam ediyor.* Çok sayıda sivil toplum örgütü Güneydoğu’nun toplumsal ve ekonomik ilerlemesine katkıda bulunmak için çalışıyor ve bu çalışmalar, herhangi bir engel çıkarılması bir yana, devletten destek görüyor.Bunları 70’li 80’li yılları yaşamamış olanların tam olarak değerlendirmesi belki güçtür. Ama bu gelişmeyi, demokratik ve toplumsal gelişmeleri Kürt kökenli vatandaşlarımız kuşkusuz görmektedir.***Şemdinli’deki bombalama olayı gibi olayların artık “marjinal” düzeye indiği görülmektedir. Bu tür olaylara karşı çok güçlü bir kamuoyu tepkisi oluşması da demokratik gelişmelerin en büyük güvencelerinden biri olarak ortadadır.* DTP’nin “tabanı” da silahla bir yere ulaşılamayacağını görmek durumundadır. Toplumları, bireyleri geliştirecek; insanca yaşamalarını sağlayacak olan demokratik kurumların, geleneklerin yerleşmesidir. Buna DTP de “tabanı” da katkıda bulunmak durumundadır.PKK’ya yapılan “ateşkes” çağrısını geç bulanlar olabilir ama her şeye rağmen geriye değil ileriye bakılması gereken bir dönemdeyiz.* “Ateşkes”in ardından da koşulsuz silah bırakılması çağrısı gelmelidir. Bunun bütün ülkeye, kökeni ne olursa olsun bütün Türk halkına ne kadar çok şey kazandıracağını görmek, düşünmek ve bunun bütün yollarını açmak için yine en çok DTP çalışmalıdır.
Amerika’nın uğradığı en büyük saldırının yıldönümüne o kadar daldık ki, kendi derdimizi unuttuk. 11 Eylül 2001’de ABD kendi topraklarında en büyük saldırıya uğramıştı. 12 Eylül 1980’de ise Türkiye kendi topraklarında, başkentinde ve bütün ülkede en büyük saldırılardan birine uğradı.Yaşları askeri darbe öncesindeki günleri hatırlamaya yetenlerin bir bölümü, hatta önemli bir bölümü hâlâ “aman çok iyi oldu, kan dökülmesine son verildi” görüşündedir.Kendi açısından baktığında elbette herkesin haklı olduğu bir yan vardır. Ve tabii ki askeri darbe öncesinde bütün ülkede büyük çatışmalar oluyordu, cinayetler işleniyor, suikastler düzenleniyordu.Bu savaşı yürüten sağ ve sol kesimlerden birisi tasfiye oldu, diğeri ise aynı şekilde duruyor, hatta arada iktidar bile oldu. Tasfiye olan radikal sol’dur, iktidar bile olansa ülkücü harekettir.***12 Eylül öncesinde, ülkeyi ağır siyasi ve toplumsal sıkıntıya sokan dört taraf vardı. Bunlardan ikisi radikal sağ ve radikal sol’du. Diğer ikisinin adları ise Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit’ti.Askerler 12 Eylül 1980’de iktidara el koydu ve çatışmalar anında kesildi.“Sonra ne oldu?” Sonra ülkücü hareket tekrar toparlandı, Ecevit ile birlikte iktidar oldu. Süleyman Demirel Başbakan, sonra da Cumhurbaşkanı oldu. Bülent Ecevit tekrar “kurtarıcı” gibi görüldü, Başbakan oldu.Hatta 12 Eylül öncesinin katillerinden birçok tanınmış ya da sonradan tanınacak isim “devlet hizmeti” ne girdi.***12 Eylül askeri yönetiminin bugüne bıraktığı miras bu kadar değil. O yönetim, sola karşı tedbir olarak İslamcı örgütlenmelere el altından destek verdi. Dinine bağlı gençlerin sol “tehlike” den korunacağı şeklindeki bir cin fikri uygulamaya soktular.“Sonuç ne” sorusunu sormayı gereksiz kılan bir miras bıraktılar.Bölücü milliyetçi hareketlerin yükselebileceği korkusuyla Kürtlere verdiler sopayı. Sopayı basarak, döverek, işkence ederek toplumsal meseleleri çözebileceklerini sanıyorlardı. Onların kurduğu Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde PKK kuruldu, örgütlendi.“Sonuç ne” diye bir soruyu sormaya yine gerek yok. Bugün durum ortada.11 Eylül’ün Amerika’ya verdiği zararlar, 12 Eylül’ün Türkiye’ye verdiği zararlardan fazla değildir. 11’ini hatırlarken 12’sini hiçbir zaman unutmamalıyız.
Başbakan bugüne kadar ilk kez MHP’nin “denetiminde” bulunan bir törene gitti ve olay çıktı. Olayın bir tarafı aslında Erdoğan’ın söylediği gibidir. Birileri milliyetçiliği ve vatanseverliği sadece kendi tekelinde görüyor, farklı şekilde düşünenlerin de vatanını sevebileceğine inanmıyor.Kendisinden farklı düşünenleri hain ve düşman olarak gören zihniyetin asıl mücadele aracı da kaçınılmaz şekilde şiddet olmuştur, öyle olmaya da devam ediyor.Bugün şiddetin hayatımızın her alanında egemen olduğu görülüyor. Sporda da şiddet var, aile hayatında da şiddet var. Güvenlik güçleri kafalarına göre şiddet uyguluyor ve başlarındakiler de şiddet uygulayan sivilleri haklı buluyorsa, toplumun tümü yakasını şiddetin eline vermiş demektir.Linç olayları bu toplumsal hastalığın boyutlarını gösteriyor. İsmailağa Camii’nde işlenen cinayet sonrası katilin en muhafazakâr dindarlar tarafından linç edilerek öldürülmesi şiddetin ne kadar derinlere işlediğini gösteriyor.***Bir camiin cemaati, “adaleti” kendi eliyle yerine getiriyor ve yetkili kişiler tarafından da bu durumun üstü örtülmeye çalışılıyorsa şiddetin önünü almak mümkün olmaz.Göstericilerle Başbakan’ın korumaları dövüşüyor. Maç sonrası misafir takımının araçlarının taşlanması gibi parti araçları taşlanıyor. Bu tür olaylar yeni değildir. Aynı kişiler daha önceleri de yıllar boyunca solcuların partilerini derneklerini, evlerini basmış; insanları kurşunlamış, öldürmüştür.Aynı çevre, mahkeme basmakta ve ardından polisin gözü önünde elini kolunu sallayarak gitmektedir. Bunlar yıllarca korunmuş ve beslenmiştir. Tehdit olarak görülen sola karşı kullanılmak üzere hazır tutulmuş, zaman zaman kullanılmışlardır. O nedenle de hep korunmuşlardır.Bu olaylara şaşıranlar ülkemizin yakın tarihini hiç bilmeyenlerdir. Türk toplumu belli bir süreç içinde şiddete teslim edilmiştir.Linç girişiminde bulunanlar korunduğu zaman, bazıları da Başbakan’ın korumalarıyla dövüşür. Bir başkaları maçta adam bıçaklar. Sonra polis yerde yatan kıza tekme atar!Ve bir toplum böylece uçsuz bucaksız bir şiddet sarmalının içine sürüklenir. O sarmalın içinde PKK da kendine yer bulur, diğer taraftaki ikiz kardeşi de linç alanı ve teşviği bulur.Bu şiddet ortamı, belirgin bir azgelişmişliğin sonuçlarındandır. Azgelişmişlik şiddete alan açar, şiddet de toplumu biraz daha aşağıya çeker. Şiddetten beslenenler, şiddetle yaşayabilenler de kendilerine ne ad verirlerse versinler toplumu zehirlemeye devam ederler.
Bir gece “şövalye” rüyasında Tanrı’yı gördü. Görür görmez de tanıdı, çünkü Tanrı tıpkı tasvir edildiği gibi; uzun, beyaz giysisi içindeydi ve uzun, beyaz bir sakalı vardı.“Seni görmek istedim” dedi Tanrı, çünkü ölçüsüz hırsın ve doymak bilmez susuzluğunla iyice gülünç hale geldiğini sana anlatmak istiyorum. Bütün evreni eline geçirsen bile bir hiç olarak kalacaksın. Oğlum, evren sonsuzdur.“Ne demek istiyorsunuz” diye sordu şövalye.“Açıklayayım” dedi Tanrı... Şöyle düşün: Binlerce ve binlerce şampanya şişesinden oluşan bir koleksiyonum var. Bu şişelerden birini açtım ve sizin Big-Bang dediğiniz şey oldu, yani sadece bir şampanya şişesinin mantarı patladı. Bir bardak doldurdum ve onu içmeye hazırlanıyorum. Sizin uzay bilimcilerinizin doğduğunu ve öldüğünü gördükleri yıldızlar benim şampanyamın bir anda oluşan ve sönen baloncuklarıdır. Sen bu bardağın içinde bir zerresin ve senin evrenin bu bardaktan daha büyük değil. Ben bu şampanyayı içtiğim zaman senin evrenin de sona erecek. Anladın mı? “Çok iyi anladım dedi şövalye, bütün şampanya koleksiyonunuzu satın almak istesem bana kaça mal olur?” ***Bu yeni hikâyeyi, İtalya’nın son dönem ünlü yazarlarından Andrea Camilleri (Türkçedeki birkaç kitabı: Montalbano ile Bir Ay, At Hamlesi, Tindari Gezisi) yazdı. Hikâyedeki “şövalye” her şeyin sahibi olmak isteyen, hiç kimseye hiçbir şey bırakmak istemeyen Berlusconi. Kendisini destekleyen İtalyan gazetelerinin Berlusconi’ye taktıkları ad “Cavaliere” yani şövalye.***Eski hikâyeyi de Molla Abdurrahman Camî, Baharistan adlı kitabında anlatıyor.Sasani Hükümdarı Hürmüz’e bir veziri, mektup göndererek şu haberi verir:“Deniz yoluyla mal getiren bir tüccar çok miktarda mücevherat, halı vs. getirmiştir. Veziriniz, Hükümdarı için bu malları 100 bin dirheme satın almıştır. Ancak öğrenmiştir ki Hükümdarı bu malları istemiyor.” Vezir şöyle devam eder:“O malları istemediğinizi öğrenince veziriniz soruşturur ve bir tüccarın bütün bu malları 100 bin dirhem daha fazla vererek satın almak istediğini öğrenir. Yani tüccar, vezirinizin ödediği 100 bin dirhemi verecek, üstüne 100 bin dirhem de kâr verecek.Hürmüz anında şu cevabı gönderir:“100 bin dirhem mal bedeliyle, 100 bin dirhem kâr bizim yanımızda bir kıymet ifade etmez. Biz padişahlık mı yapacağız yoksa tüccarlık mı? Tüccarlık yapacaksak padişahlığı kim yapacak ve ticaretle meşgul olanlar ne iş görecek?Kendi maişetlerini temin için şahların alışverişle uğraşmaları saltanat makamına yaraşmaz. Şahlar cihan tüccarının işlerini kendilerine sanat edineceklerse o zaman tüccar ne iş görecektir. Şahlar, halklarını ve devletlerini idare etme işlerini nasıl yapacaklardır?
Başbakan Erdoğan’ın ciddi bir “dil sorunu” var. Bu sorunu, kendisini sürekli olarak zor durumda bırakıyor. Sık sık açıklama, düzeltme yapılmak zorunda kalınıyor.Nitekim Erdoğan, söylediği “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözünü “ben askerlikle ilgili bir tanım yaptım, kimseyi rencide etmek niyetinde değildim” şeklinde düzeltmeye çalıştı.Tabii bu düzeltmenin kendisi de birçok “karışık” noktaya çekilebilir.Örneğin birileri de “hangi meslek yan gelip yatma mesleğidir” diye sorabilir.Ama ilk cümlesine bakıldığında, sözünün arkasındaki fikrin “Kardeşim askerlikte gazi olmak da var şehit olmak da” olduğu anlaşılıyor.Bir şehit ailesini başsağlığı dilemek üzere aramamasına ve hiçbir cenazeye katılmamasına ilişkin açıklamaları da yine bir “rahat olmama” durumunun ifadesidir.Henüz askerlik ve yan gelip yatmayla ilgili tartışma yatışmadan, son olarak Başbakan’ın “Keşke 1 Mart tezkeresi Meclis’ten geçseydi” dediği duyuldu.Burada da biraz durmak gerekiyor. Çünkü sözünün içinden büyük bir siyasi kararsızlığın ifadesi çıkıyor.Düşünmeden konuşmak...1 Mart tezkeresi, ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Türk topraklarının kullanılması için izin verilmesine ilişkindi. Belli oluyor ki Başbakan o sırada da kararsızdı ama tezkereyi Meclis’e gönderdi.Hatırlanacağı gibi, AKP’li milletvekillerinin büyük çoğunluğunun karşı çıkması üzerine tezkere Meclis’ten geçmedi. O dönemde Meclis’in bu kararının aslında Başbakan’ı pek rahatlattığı mesajları geliyordu.Aradan onca zaman geçtikten sonra Başbakan’ın bu meseleyle ilgili fikirlerinin yine karışmış olduğu anlaşılıyor. En azından o sırada Başbakan kendisini bu kadar güçlü hissetmiyor ve Müslüman dünyanın liderliği rüyasını görmüyordu.Anlaşılan Lübnan’a asker gönderme ısrarına yol açan rüyaların etkisiyle, geriye doğru bakınca keşke bu “liderlik” işine Irak savaşından önce başlasaydık fikrine kapılmış.Bunlar tabii ki yorum. Ama yorumun ötesinde bir gerçek var. Bu da kullandığı dilin, Türkçeyi kullanma şeklinin sık sık Başbakan’ı ele verdiğidir.Her konuda hemen tepki vermek bir tür “delikanlılık” raconu olabilir. Ama siyasette en tehlikeli işlerden biridir. Çünkü düşünmeden yapılan her konuşma değişik yorumlara yol açar.Başbakan’ın dil sorunu hep vardı, bu sorunun kolay giderilemeyeceği de belli.
Hafta başında “Durdurun” başlıklı bir yazıda, ülkemizin tümüne büyük acılar yaşatan terörün durdurulması için öncelikle Kürt kökenli vatandaşlarımızın harekete geçmesi gerektiğini söylemiştik.Sonra bir okurumuz beni saflık ve alıklıkla suçladı. Bunu da dün aktarmış ve neden “saflığı” tercih ettiğimizi anlatmaya çalışmıştık.Bu yazının üzerine de bir emekli subay okurumuz aradı. Savunduğumuz görüşlerin saflık olmadığını düşündüğünü söyledi ve özetle şu sözleri söyledi:“PKK terörü bütün Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atıyor, ama en fazla da adlarına savaştığını söylediği Kürtlerin geleceklerini tehlikeye atıyor. Askeri yolla hiçbir konuda gelişme olmaz, Türk Silahlı Kuvvetleri tartışılmaz şekilde bunları ezer. Hem de demokratik gelişmeleri sakatlamadan ezer. Ama bunun maliyeti Kürtler için daha fazla olur.” Arkasından şu soruyu sordu: “Seslerini yükseltmelerini istediğiniz Kürtler kimler?” “Peki size göre kimlerdir?” sorusuna verdiği cevap ise çok açıktı: “Çok basit: Varlıklarını Türkiye’de yapmış, Türkiye’ye borçlu olan iş adamı Kürtler, kendileri köylerde yaşamalarına rağmen çocuklarını en iyi okullarda okutmuş olan Kürtler; Yılmaz Erdoğan’ı örnek alması gereken bütün Kürt sanatçılar, yazarlar, ressamlar, oyuncular, müzisyenler...” Yüksek sesle söyleyin!Bir de bunlara eklenmesi gereken “siyasiler” var. Bu siyasiler bugün sadece DTP içinde bulunanlar değil, AKP’de, CHP’de, ANAP’ta, DYP’de ve diğer partilerde aktif siyaset yapan Kürt siyasilerdir.Sayıları hiç de az değildir.Zaman zaman bizde de Batı usulü imza kampanyaları yapılıyor. Bunların kuşkusuz tümü önemli fikirler taşıyor ve bunların topluma iletilmesi doğrudur. Ancak imzalara baktığımızda neredeyse bire bir aynı isimlerle karşılaşıyoruz. Toplumun önünde yer alan Kürtlerin isimlerine ise buralarda hiç rastlanmıyor, ya da hiç denecek kadar azına rastlanıyor.Oysa onların tümünden gelecek güçlü bir sesin bütün toplumda yankısını bulması kaçınılmazdır.Bu yankı özellikle savaştan yılmış olan Güneydoğu sakinleri üzerinde etkili olacaktır. Şehit cenazelerinin duygusal ortamına kapılmış diğer insanların da bakışlarını etkileyecektir.* İnsanın derinliklerini anlayan bir yazarın savaş istemesi, savaşı desteklemesi mümkün değildir.* Güzel sanatların herhangi bir dalında ustalaşmış olanların savaş istemesi mümkün değildir.* Bu topraklarda zengin olmuş, varı yoğu bu topraklarda bulunanların savaş istemesi mümkün değildir.Bunu yüksek sesle söylemeye başlasınlar.