Fransız milletvekillerinin oy hesaplarıyla bütün demokratik gelenekleri çiğnemelerine büyük tepki duyduk.Fransa’da yaklaşan Başkanlık seçimlerinde birkaç yüz bin oyun peşine düşen partilerin tavrı Fransız basınında da sert tepkilerle karşılandı.Bu olayın içerideki yansımalarına baktığımızda, siyasi cephede gösterilen tepkilerin önemli bölümünün de üzerinde düşünülmemiş ve sadece içeriye yönelik gösteriler olduğunu görebiliriz.Meclis’in dünkü oturumunda siyasi partiler adına yapılan konuşmaların tümü Fransız vekillerle aynı güdülerle yapılmıştı. Türkiye’nin içinde, çeşitli olaylar nedeniyle yükselen milliyetçi dalgadan faydalanmak, özellikle CHP’nin basit bir taktiği olarak ortaya çıkıyor.CHP sözcüleri, hükümet adına konuşan Dışişleri Bakanı Gül’ün konuşmasında yer alan demokratça ifadelere rağbet etmeden, muhafazakâr oyların peşinde bağırmaya devam etti.CHP’nin Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan Fransız Meclisi’ne tepki bildirisinin daha sert ifadeler taşıması için gösterdiği çabalar da aynı güdünün eseridir.***Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi uygulamalarının dışarıda Fransa ile olan tartışmada sadece Türkiye’nin konumunu zayıflattığını en iyi görmek durumunda olan CHP’nin bu maddede herhangi bir değişiklik yapılmasına karşı çıkması da aynı oy avcılığının sonuçlarından biridir.Eğer CHP ayak sürümese ve 301’inci maddede daha önce değişiklik yapılmış olsaydı Fransız siyasilerinin elinden önemli bir dayanak alınmış olacaktı.Fransa olayını, yine Türk’ün Türk’e propagandası için bir imkân olarak kullanan siyasiler, Ermeni soykırımı meselesinde Türkiye’nin bundan sonra da zor anlar yaşamasının temellerini güçlendirmeye devam ediyor.Sürekli olarak içeriye oynayan, muhafazakâr kesimden alacağı oylarla tekrar Meclis’e girmeyi uman CHP’nin Genel Başkanı ve sözcüleri, partilerini Avrupa Birliği’ne karşı en güçlü direnişi gösterir bir konuma getirmişlerdir.Ermeni soykırımı tartışması ciddi bir meseledir.TCK’nın 301’inci maddesinin şu ana kadarki işletilme biçimi de sürekli olarak Türkiye’yi yaralayan ciddi bir meseledir.Bu meseleleri en basit popülist üslupla ve birkaç oy daha fazla almak için kullanan siyasilerin de Fransız meslektaşlarından herhangi bir farkı yoktur.
Mehmet Ağar’ın geçen hafta söylediği “dağda gezeceklerine düzde siyaset yapsınlar” sözüyle ilgili polemik devam ediyor.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt da bu sözlerde bir “PKK’lılara af isteği” gördü ve sert tepki gösterdi.Mehmet Ağar, geçmişte emniyet müdürlüğü, emniyet genel müdürlüğü, içişleri bakanlığı görevlerini terörün en sıcak dönemlerde yaptı.Adı Susurluk rezaletine karıştı. Bu rezaletin kaynağında yasal yollarla terörle mücadelede yetersiz kalınması dolayısıyla “gayri nizami savaş” yollarının kullanılması gerektiği fikri vardı.* Mehmet Ağar siyasette de önemli deneyimler kazanmıştır. Bu sözlerini öylesine söylenmiş sözler olarak görmemek gerekir.Terörle mücadele konusunda klasik askeri görüş çeşitli şekillerde tartışılmıştır.Ancak terörle mücadelenin sadece “mümkün olduğu kadar fazla terörist öldürmek” olmadığını son yirmi yıldır yaşadıklarımız gösteriyor. Ölen her teröristin yerini bir başkası almaya devam ettiği sürece terörü bitirmek mümkün değildir.Önemli olan, öldürülen teröristin yerini bir başkasının almasının koşullarını yok etmektir. Bunun için üzerinde anlaşma sağlanması gereken husus, olayın hem toplumsal hem siyasal boyutlarını görmektir.***Bizde uzun süre “terörün siyasallaşması” gibi bir üslup kullanıldı. Burada kastedilen, terörün kaynağındaki siyasi fikirlerin yasal ortamda savunulması.Yani demokrasinin imkânlarını kullanarak yine bölücü faaliyetlerin bu kez silahsız olarak yürütülmesi.* Türkiye gibi silahlı kuvvetleri dünya ölçüsünde güçlü olan bir ülkenin silah zoruyla bölünmesi mümkün değildir. Bu yolda ısrar sadece daha fazla ölüme yol açar, bunun ötesinde hiçbir toplumsal ilerleme sağlamaz.Üstelik tam tersine; ülkemizde, radikal milliyetçi görüşlerin daha yaygın hale gelmesine yol açmıştır.Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşların bir bölümünün “etnik” farklılık üzerine siyaset yapması bugünün meselesi değildir. Daha 1950’li yıllardan başlayarak bütün siyasi partilerde her seçimde “Kürt kontenjanları” ayrılmış, Her parti Güneydoğu’daki oyları çekebilmek için etkili Kürtlere listesinde yer vermeye bakmıştır.Mehmet Ağar’ın, PKK’nın ateşkes ilanının ardından söylediği “dağda gezeceklerine düzde siyaset yapsınlar” sözünün üzerinde durmak gerekiyor. Aldığı bütün tepkilere rağmen hâlâ sözünün arkasında duruyorsa tekrar düşünmek şarttır.
Fransa Başkanı Chirac’ın Erdoğan’a Ermeni soykırımını inkâr yasası konusunda sözlü teminat vermesiyle gereksiz bir gerginlik sona erdi gibi görünüyor.Ancak bu, Ermeni sorununun bittiği anlamına gelmiyor. Ermeni tehciri çevresindeki tartışma daha da yoğun olarak sürecektir.Konunun sıcak tutulması, Türkiye’yi Avrupa Birliği dışında bırakmak isteyen siyasi güçlerin güncelliğini koruyan bir taktiği olmaya devam edecektir.Çünkü konu, özellikle tepki gösterme şekline de bakılarak, hep Türkiye’nin bir zayıflığı olarak görülecek. Türkiye’yi bu kadar öfkelendiren bir konunun malum siyasiler tarafından kullanılması da kaçınılmazdır.*** Meselenin haksız yere Türkiye’nin “yumuşak karınlarından biri” olarak görülmesine ve kullanılmasına yine ilgili ilgisiz Türklerin yaptığı yanlışlar neden olmuştur.Bu da Türkiye’de meseleyi ele alma ve tartışma şeklinin tümüyle değiştirilmesini gerekli kılıyor.1915’te, adına ne denirse densin, insanlık dışı olaylar yaşanmış, bununla ilgili olarak davalar görülmüş, resmi görevli olan bazı kişiler cezalandırılmıştır. Ne var ki meseleyle ilgili hemen her şey toplumsal bellek dışına atılmıştır. Bunun nedenleri de tartışılabilir, ama sonuçta Türk toplumu, uzun yıllardır habersiz kaldığı bir meseleyle suçlandığında duygusal tepkiler öne çıkıyor. Türkiye’yi zayıflatan unsurlardan biri de budur.Üstelik içeride tartışma, tümüyle “Türk’ün Türk’e propagandası” şeklinde ve kaba milliyetçi formüllerin tekrarına dayanan kısır bir üslupla yürütülüyor. Konuyla ilgili en temel bilgilere dahi sahip olmayanlar kendilerinin ne kadar milliyetçi olduğunu göstermek için bu meseleyle ilgili yalan yanlış çığlıklar atarak konunun daha da karmaşık hale gelmesine yol açıyor.Ermeni tehciri olayına değinen kitapların, ortada bunca tartışma varken inanılmaz derecede düşük miktarlarda satılması ve okunması bile temeldeki gerçeği gösteriyor.***Fransa olayının olumlu bir sonucu da vardır. O da şudur: Türkiye’nin doğrudan bir suçlamaya hedef olmaması gerektiği, üstelik Fransız basının kuvvetli yayınlarıyla ilk kez anlatılmış oluyor. Ancak mesele bununla bitmeyecektir. Türkiye’nin kendisini hedef olmaktan tümüyle çıkarması için daha çok ve etkili şekilde tartışmaya başlaması gerekiyor. Bunun ilk koşullarından biri de ucuz formüllerle bağırıp duranların susmasıdır.
Devenin biri çölde otluyor; ot, diken, çer çöp ne bulduysa mideye indiriyor, keyifle karnını doyuruyordu.O sırada görkemli bir diken köküne rastladı. Dikenler, karışmış saçlar gibi birbirinin içine geçmiş, hoş bir yumak oluşturmuştu. Onu yemek için boynunu uzattı ve birden tam yumağın göbeğinde bir yılanın çöreklenmiş olduğunu gördü.Yılan kendisini iyice gizlemiş, deve tam yaklaştığı anda fırlamak üzere gerilmişti.Deve hemen geri döndü ve kendine yeni yemek aramak üzere oradan uzaklaştı.Diken kökü de zannetti ki deve onun sivri dallarından, dikenlerinden korktu da o yüzden uzaklaşıyor. Ve seslendi: “Gördün mü deve, her dikeni yiyemezsin, benim gibi dikeni görünce korkar, böyle kaçarsın...” Deve durdu, dikene döndü:“Bana bak bodur ağaç. Ben senden değil, gizlice koynunda yatan o misafirinden korktum, kaçındım. Zavallı diken! Senin bende açacağın yaralar, bu yılanın zehrinin yanında bir hiçtir. O yılan olmasaydı ben seni de bir yudumda yiyivermiştim.” Sonra da uzaklaştı.Molla Camî’nin hissesi:Kerem sahibi bir kimsenin alçak bir şahıstan korkması şaşılacak bir şey değildir. Kerem sahibi insan, o alçağın vücudundan değil, habasetinden, yapabileceği kötülüklerden korkar. Küle basmayan, o külün altında ateş olacağını düşündüğü için basmaz.***Devenin biri yularını sürükleye sürükleye çölde dolaşıyordu. Birden karşısına bir fare çıktı. Fare baktı ki, civarda deveci görünmüyor, deve tek başına salına salına geziyor. Birden fareyi bir hırs bastı. Ve haris fare devenin yularını dişleriyle yakalayarak onu kendi yuvasına doğru çekmeye başladı...Herkes bilir ki develer uysal yaratılışta hayvanlardır. Tabiatları gereği kolaylıkla itaat ederler, itiraz etmezler, inatçı değildirler, çekildikleri yöne doğru giderler.Bu deve de direnmedi ve yularını ağzında tutan farenin peşinden yuvasının başına kadar gitti. Yuvanın küçücük girişine baktıktan sonra da fareye döndü:“Ey kendi cüssesinden habersiz olan cahil ve haris yaratık. Bir kendine bak, bir yuvana bak, bir de bana bak. Sonra da bu yaptığın işi, harisliğini düşün, kendine gel...” Sonra da uzaklaştı.Molla Camî’nin hissesi: Ey insan; ihtiras, hasislik ve her türlü tamahı sırtında deve gibi taşıyarak nereye gidebilirsin.Yüklerini azalt, saçma hırslarını terket ki sen de hafifle, hayatın da hafiflesin, rahatlasın. Boyundan büyük hırslarınla rahatsız ettiğin diğer insanlar da rahatlasın.
Kimi vatandaşlarımızın ciddi tıbbi yardıma ihtiyacı var. Her yerde düşman, her olayda derin komplo gören, komplolarla çevrili olduğumuza inanan bu vatandaşlarımızın durumları gerçekten tıbbın alanına giriyor.Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı açıklandığı gün Fransa Meclisi’nden Ermeni soykırımını inkâr yasasının geçmiş olmasını bu vatandaşlar oldukça “anlamlı” bulmuş.Sanıyorlar ki İsveç Bilimler Akademisi’nin üyeleri Fransa Meclisi’nde olan biteni izliyor ve açıklamayı kasıtlı olarak aynı güne denk getiriyor!Böyle bir komplo ilişkisi kurabilmek için dünyayı ve insanları hiç tanımamak gerekir. Zaten o vatandaşların dünyadan korkmalarının ardında da bu bilgisizlik yatıyor.Bunlar Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü almasına sevinemiyorlar. Sanki fen bilimleri ya da toplum bilimleri alanında dünya çapında tanınan ve ödüller almış yüzlerce Türk varmış gibi, sanki her yıl Nobel ödülleri listesine bir Türk girermiş gibi Orhan Pamuk’un ödülüne burun kıvırıyorlar.Bu da tıp alanına giren bir ruhsal durumun sonucudur.***Nobel ödülleri hakkında uzun tartışmalar yaşanmıştır. Bu ödülü reddedenler de vardır. Ama bütün bunlar Nobel ödüllerinin dünyanın en önemli ödülleri olduğu gerçeğini değiştirmemiştir.Birkaç gün içinde dünyanın, evet dünyanın, Çin’in, Tayvan’ın, Kolombiya’nın, Güney Afrika’nın, bütün dünyadaki kitapçıların vitrinlerini Orhan Pamuk’un kitapları dolduracak.Türkiye adını hep zulüm, işkence, savaş, ölümle, askeri darbelerle, demokrasi ve insanlık suçlarıyla duymuş olan yüz milyonlarca insan Türkiye’yi çok farklı bir yanıyla tanımış olacaktır.Milyonlarca insan, bu ödül sayesinde Türk edebiyatının, sanat ve kültürünün ürünlerini görecek, tanıyacak ve Türkiye’nin sadece bir kötülükler ülkesi olmadığını anlayacaktır. Türkiye’yi merak eden, Türk kültürünü, tarihini yakından tanımak için yola çıkacak dünyalı sayısı da artacaktır.Bunu görememek, buna sevinememek, ilk kez bir Türk’ün adının, Türkiye’nin adının Nobel listesine yazılmasının önemini anlayamamak için gerçekten özel bir ruh haline sahip olmak gerekiyor.Bu ruh hali Türkiye’yi dünyaya kapatıp, korkuları içine hapsedip, her yerde öcü görerek ve göstererek sadece kaygılarıyla yaşamaya mahkûm eden, etmeye çalışan ruh halidir.
Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı haberi gelir gelmez yine aynı kazan kaynatılmaya başlandı.Türkiye’nin gerçek onurunun ve gerçek değerlerinin ne olduğunu bilmeyen takım, hemen aynı teraneyi tekrar etmeye başladı: Orhan Pamuk’a dünyanın en büyük edebiyat ödülü, Ermeni soykırımı konusundaki sözleri dolayısıyla verilmiş...Bütün dünyanın Türklere düşman olduğuna inanan ve kendini milliyetçi zanneden, olsa olsa sokak ırkçısından fazla bir şey olamayacak şahıslar böyle komplo teorilerini pek sever, bunlara inanır.***Türkiye son dönemde bütün dünyanın karşısına yine azgelişmişlik sembolleriyle çıktı. Cinayetlerle, yargılanan yazarlarla, irtica tartışmalarıyla çıktı. Ermeni soykırımı ile ilgili tartışmalarda “vardır” diyenleri yargıladığı için çıktı. Ve çok çok uzun yıllardır, bütün dünya, gerçekten bütün dünya Türkiye’nin adını, gerçek onuru olan bir yazarı dolayısıyla duymaya başladı. Uzun yıllardır ilk kez dünya televizyonları bültenlerinin ilk sıralarında Türkiye böyle bir haberle yer aldı.Ama aynı haberin hemen ardından bütün dünyaya halen Türkiye’de insanların düşünce suçu yüzünden yargılandığını, hapis tehdidiyle karşı karşıya olduğunu hatırlattılar.***Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi ilk tartışma başlandığı sırada, bir buçuk yıl önce değiştirilebilirdi. Hükümet bunu yapmadı, yapamadı. Kendisine solcu, sosyal demokrat diyen parti de bu yolda çaba göstermedi, tam tersine tavır aldı.Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldığı açıklandığı sırada Paris’te Fransız Ulusal Meclisi, Ermeni soykırımını inkâr edenlere hapis ve para cezası öngören kanunu kabul etti. Bir süredir bu yasa yüzünden bir tür milli seferberlik ilan edilmiş durumda. Ama bu seferberliğin dünya üzerinde bir etkisi olabilmesi için kendi ellerimizin temizlenmesi gerekiyor.Fransız milletvekilleri çıkıp, Türkiye’deki 301’inci maddeden söz ettikleri, Ermeni soykırımı vardır diyenlerin hapisle yargılandığını, üniversitede yapılan “Osmanlı Ermenileri” toplantısına aşırı sağcıların saldırdığını ve bunlara karşı hiçbir şey yapılmadığını söyledikleri zaman iş “tencere dibin kara” sistemine giriyor. Böyle bir durumdan da Türkiye açısından herhangi bir çıkış yolu bulunmuyor.***Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması, dünyanın gözünün biraz daha büyük bir dikkatle Türkiye’ye çevrilmesini sağlayacaktır. Bu, siyasal açıdan çok önemli bir fırsattır. Ama sersemce kullanmaya kalkmamak koşuluyla.Örneğin yarın bütün dünya Orhan Pamuk’tan söz ederken TCK’nın 301’inci maddesinin değiştirilmesi çalışması Meclis’te başlarsa, dar ufuklu Fransız siyasilere de doğru cevap verilmiş olacaktır.
Hiç kuşku yok, Fransız siyasilerin ülkelerindeki Ermeni kökenli oylar uğruna yaptıkları ciddi bir ayıptır.Hiç kuşku yok, dünyada düşünce özgürlüğünün kalesi olarak görülen Fransa’ya böyle bir tavır asla yakışmıyor.Hiç kuşku yok, Fransa’da olan şu türden olaylar Türkiye’de yabancı düşmanlığını, kaba milliyetçiliği, sokak milliyetçiliğini, Batı düşmanlığını körüklüyor. Hiç kuşku yok ki Ermeni soykırımını inkâr yasa tasarısı Fransa Meclisi’nden geçse ve yasalaşsa bile uygulanması hiç kolay değil.***Ama yine hiç kuşku yok ki:1915 Ermeni tehciri olayı neredeyse bütün dünyada “soykırım” olarak kabul edilmiştir. Gerekli yasal temelleri yoktur ama dünyanın vicdanında o tanımla yerini almıştır.Bu suçun Türkiye Cumhuriyeti’ne yapışması büyük haksızlıktır. Ama Türkiye’yi yönetenlerin ya da devletten maaş alıp çalışma alanları bu konuyu kapsayanların yaptığı yanlışlar Türkiye Cumhuriyeti’nin ve halkının bu olayda bir sorumluluğu olmadığını dünyaya kanıtlayamamıştır.Bu konuda yapılan yanlışlar, budalalıklar, kaba milliyetçilikten kaynaklanan sersemlikler, cahillikten kaynaklanan abuk sabukluklar yıllardır yazılıyor.Yine de bunları bilmeyenler, bilmek bile istemeyenler, cahillikleriyle Türk halkına ve ülkesine zarar verenler, örneğin Meclis’te bir takım küçük icraatlarla kendilerini göstermeye çalışıyor.Hele hele Ermeni soykırımı suçlamasının Türkiye Cumhuriyeti üzerine kalmaması gerektiğini anlatmak yerine, Meclis’ten Türkiye’de “Cezayir’de soykırım yapılmamıştır” diyenlere ve “Ermeni olayı soykırımdır” diyenlere hapis cezası getiren yasalar çıkarmaya çalışanlar sadece kendilerini gülünç duruma düşürüyor. Bunların gülünçlüğü olayların sıcağında belki kolay görülemez, ama biraz düşünme gayreti içine giren herkes bunun gülünçlüğünü ve o gülünçlüğün Türkiye’ye verdiği zararı görebilir.***Bugün Fransa Meclisi’nden Ermeni soykırımını inkârı cezalandıran yasa büyük olasılıkla geçecektir. Ama bunun karşılığında yapılacak olan, daha önce çeşitli örneklerde görüldüğü gibi, sokak milliyetçiliğini ortaya salmak değildir, olmamalıdır. Bu, yine sonuçta Türkiye’ye zarar veren, Türkiye’nin görüntüsünü yaralayan bir tavırdır.Fransız siyasileri, ülkelerindeki Ermeni oyları için sonuçta hem Ermeni halkına hem de Türk halkına zarar veren, kurulması gereken dostluk ortamını biraz daha erteleyen tutumda ısrar etmişlerdir.Bu, onların hanesine büyük bir ayıp olarak yazılacaktır. Ama biz daha büyük ayıplar yaparak onların ayıbını gözlerden silen bir tutum içine girmemeliyiz. Bunun ilk koşulu da Ankara’dan yükselen kaba milliyetçilik dalgasını teşvik etmek yerine akla ve sağduyuya dayalı çözüm yolları aramaktır.
Fransa’da Ermeni soykırımını inkârı cezalandıran yasayla ilgili olarak Türkiye’den yükselen sesler tam bir “kakofoni”dir. “Kakofoni”nin birinci nedeni, olayı en iyi tahlil etmesi beklenen kişilerin bile durumla ilgili temel bilgilerden yoksun olmalarıdır.Bunun en açık örneklerinden biri Cezayir meselesidir. Fransa ile ilgili olarak her sıkıntıda ortaya bu Cezayir lafı atılır. Elbette Fransız yönetimi Cezayir’de çok ağır insanlık suçları işlemiştir.Ama...Bu suçları ortaya çıkaranlar, dönemin Fransız yöneticilerinin suçlarını ortaya dökenler yine Fransızlardır. Fransa’da yaşayan Cezayirlilere yönelik kıyımı da ortaya çıkaran yine Fransız “aydınları”dır.Kendi yönetimlerine karşı gerçekleri ortaya çıkarmak için mücadele eden Fransız aydınlarının üzerine ateş edilmiş, bombalar atılmıştır.***Fransa’nın Cezayir’de işlediği suçlarla ilgili olarak yüzlerce kitap yazılmıştır, büyük çoğunluğunu da Fransız aydınları yazmış ve bu insanlık suçunu teşhir etmişlerdir.Fransa kendi içinde bu meseleyle hesaplaşmıştır.Birkaç yıl önce o dönemde Cezayir’de görev yapmış, yaşı 80’in üzerinde bir emekli Fransız general, zamanının geldiğini düşünerek “tabii ki konuşturmak için işkence yaptık” mealinde bir söz söyleyince, tereddütsüz ve tartışmasız olarak yargı önüne çıkarılmıştır.Bugün Fransa’da “Cezayir’de suç işlenmedi” diyenler sadece faşist, neo-Nazi, yabancı düşmanı örgütlerdir. Kısacası kaba sokak milliyetçileridir.Cezayir olayını sürekli olarak ve bu kadar cahilce tekrar edip durmak, tam tersine “Ben yapmışsam sen de yapmışsın” gibi zekâ düzeyi düşük bir sokak üslubuyla Ermeni tehcirinin sonuçlarını üstüne almak anlamına gelir.***Şu anda Türkiye’de devam eden “kakofoni” her şeyin birbirine karışması sonucunu yaratıyor.Kimsenin kuşkusu olmasın, bu “kakofoni”ye en çok sevinenler de “Ermeni milliyetçileri”dir.Sorunun Türkiye’nin üzerine yapışmasını önlemek ve bugüne kadar yapılmış budalaca yanlışları tamir etmek üzere atılacak ilk adım, meselenin Türkiye’de tartışılması için yolların açılmasıdır.Beraberinde, hemen yanı başımızdaki Ermenistan ile 1915’e kadar bin yıl boyunca birlikte barış içinde yaşamış olan halkların bundan sonra da barış içinde yaşayabileceklerini gösterecek olan ilişkilerin kurulmasıdır.Ermeni soykırımını Türkiye’nin üzerine yapıştıranlar Ermeni milliyetçileri değildir. Budalaca siyasetlerle meseleyi tam bir çorba haline getiren ve “kakofoni” durumuyla insanların mantıklı düşünmesini ve tartışmasını engellemeye çalışan kaba milliyetçiler ve yarım bile değil, çeyrek aydınlardır.