Hürmüz’e öğütler

11 Kasım 2006

Nuşirevan, 530 yılında bugünkü İran topraklarında yaşayan Sasaniler’in hükümdarı olarak tahta geçti. Nuşirevan 48 yıllık saltanatı süresince adaletiyle bütün bölgede büyük ün kazandı, ülkesini ve halkını ileriye götürmüş iyi ve adil bir yönetici olarak anıldı, hikâyeleri dilden dile dolaştı.Şirazlı Sadi, “Gülistan”dan önce yazdığı “Bostan”da ölüm döşeğindeki Nuşirevan’ın kendisinden sonra tahta geçecek olan büyük oğlu Hürmüz’e verdiği son öğütleri anlatır:***“Oğlum; kendi rahatınla meşgul olma, önce yoksulların gönüllerini gözet. Hükümdar kendi rahatını düşünmekle kalırsa, onun ülkesinde kimse rahat edemez. Çoban uyursa sürüye kurt dalar. Akıllı bir insan asla bunu istemez.Kim muhtaçsa, kim yoksulsa onu koru... Padişahın tacı, halkın sayesinde başında durur.Halk kök gibidir, padişah ise ağaç... Nasıl ağaç kökünden kuvvet alırsa, padişah da halkından kuvvet alır.Oğlum; sakın halkın kalbini yaralama, yoksa kendi kökünü kazımış olursun.Doğru bir yol mu arıyorsun?İşte bilginlerin yolu: Bu yolun bir yanında ümit vardır, diğer yanında ise korku... İnsan, iyiliğin ümidi ve kötülüğün korkusuyla aklın yolunu bulur. Bir padişahta bunların ikisi varsa, onun ülkesi sığınılacak, yaşanacak ülke olur.O hükümdar, Tanrı’nın lütfunu ümit ederek kendisine ümit bağlayanlara lütufta bulunur; saltanatına bir zarar geleceğinden korkarak da, zarar veren kimseyi hoş görmez.Eğer hükümdar bu tabiatta değilse o ülkede kimse rahat yüzü göremez. Eğer insanın ayağı o ülkeye bağlıysa, kaderine boyun eğer. Ama tek bir attan başka şeyi yoksa da, o atına atlar gider.Halkının hükümdarından sıkıldığı bir ülkede ferahlık arama.Kibirli yiğitlerden değil, Tanrı korkusu olmayanlardan kork.Halkının kalbini harap eden padişah, ülkesinin bayındır halini ancak rüyasında görür. Haraplık ve kötü şöhretin kaynağı zulümdür. Bu sözün gerçekliğini bütün akıllılar bilir.Halkı zulüm içinde bezdirmek en kötü şeydir. Çünkü halk saltanatın sığınağı ve dayanağıdır. Köylünün gönlüne kendin için riayet etmelisin. Gönlü hoş edilen bir işçi daha çok iş yapar.Nihayet:Kendisinden iyilik gördüğün kimseye fenalık etmek, insanlık değildir...” ***Sadi’nin aktardığı gibi, Nuşirevan’ın oğlu Hürmüz’e öğütleri bunlar. Bundan sonra ne olmuş?Tarih kitapları Hürmüz’ün babasının öğütlerini tutamadığını, ancak 11 yıl süren hükümdarlığında ülkesini iyi yönetemediğini, herkesle kötü olduğunu, halkı da âlimleri de kendisine küstürdüğünü, sonunda bir komutanının isyan ederek Hürmüz’ü tahtından indirdiğini yazıyor

Devamını Oku

Sonrası...

9 Kasım 2006

Mustafa Kemal, topu topu 19 yıl “siyaset” yaptı. Sadece 15 yıl iktidarda kaldı. Bu 15 yıla sığdırdığı devrimleri, dönüşümleri ardı ardına sıralayınca “az zamanda çok ve büyük işler başardık” sözünün anlamını kavrayabiliyoruz.Mustafa Kemal’den sonra İnönü geldi. O da 12 iktidar yılında iki büyük iş yaptı, Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı cehenneminin dışında tuttu ve demokrasiye geçirdi.Sonra?Sonrasının genç Türkiye Cumhuriyeti’ni erken ihtiyarlattığını yaşayarak gördük.***Atatürk’ün gösterdiği çok açık bir hedef vardı: Muasır medeniyet, yani çağdaş uygarlık.Atatürk 20’nci ve 21’inci yüzyıl için bu hedefin yönünü görmüş ve Batı’yı işaret etmişti.O günlerin sıcağında faşizmin ve Nazizmin yaratacağı tehlikelerin de farkındaydı. Batı’nın tek boyutlu olmadığını çok iyi görüyor, hangi Batı’nın nasıl gelişeceğini kestiriyor ve Türkiye’nin de “çağdaş batı” yörüngesine oturmasını istiyordu. Yendiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendisini kabul ettirdiği Batı’yı göstermişti.Batı, Mustafa Kemal’in ne yapmak istediğini anlamıştı.Sadece Batı değil Doğu da, Doğu’nun yükselen rüzgârı sosyalizm de, Doğu’nun yükselen ulusçu ve bağımsızlıkçı dalgaları da Mustafa Kemal’i anlamıştı. Yaptıklarının tümünde kendilerinden bir parça buldular.Bağımsız bir ülke, halkçı bir yönetim, Batılı demokrasiye geçiş azmi, Batı’nın emperyalizmine direnmek ama çağdaşlığına, uygarlığına güvenmek... Hepsi bir arada genç Türkiye Cumhuriyeti’nin harcını oluşturdu.Sonra?***Süleyman Demirel 45 yıldır siyaset yapıyor... Bülent Ecevit 52 yıl siyaset yaptı... Necmettin Erbakan 40 yıldır siyaset yapıyor... Kenan Evren darbe yaptı, hâlâ neden yaptığını anlatmaktan çok anlamaya çalışıyor...Demirel, Ecevit, Evren vs. dillerinden Atatürk adını düşürmediler. Erbakan ise 40 yıllık siyasetini Atatürk’ün temsil ettiği her şeyin karşısına çıkarak, onun harcını attığı her duvara bir gedik açmaya çalışarak sürdürüyor.Ve yine boğazlarını yırta yırta “Atatürk” adını söyleyerek kendi küçük iktidarlarını korumaya çalışan niceleri...Mustafa Kemal Atatürk...Ve sonrası.Türkiye 68 yıl sonra bu çelişkinin ağırlığı altında eziliyor.

Devamını Oku

Olağan bir rapor

8 Kasım 2006

Avrupa Birliği Komisyonu’nun Türkiye İlerleme Raporu, tümüne bakıldığı zaman hem olağan bir izleme raporu hem de bir Türkiye’nin üyelik sürecine “destek” raporudur.Komisyon, Türkiye’nin uyum sürecindeki durumunu doğru tahlil etmiştir.* Reformların son bir yılda yavaşlamaktan öteye, durduğu biliniyor. TCK’nin 301’inci maddesinin ise Türkiye’de düşünce özgürlüğünün kısıtlandığı izlenimini verir durumdan çıkartılması şarttır.Rapor bu iki noktayı da gerçekçi bir şekilde belirtiyor.Aynı şekilde, yargı reformu yolunda önemli bir adım atılmadığı, yargının siyasetten bağımsızlığı yolunda gelişme sağlanmadığı belirtiliyor. Bunların doğru olduğunu hepimiz biliyoruz.***Raporla ilgili olarak tespit edilmesi gereken önemli bir unsur, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye herhangi bir yeni şart getirmemiş olmasıdır.Aslında böyle olması da beklenmiyordu. Ancak Türkiye içindeki Batı karşıtlarının sürekli olarak yaydığı hava, sanki her rapor yeni şartlar getirecek gibi bir izlenimi yaymıştı.Bunda Avrupa Parlamentosu’nun raporuyla Komisyon’un raporunun birbirine karıştırılması da etkili oluyor. Avrupa Parlamentosu’ndan geçen her metin “temenni” dışında herhangi bir hukuki geçerlik taşımıyor. Elbette Parlamentoda’dan çıkan görüntü, üye ülkelerdeki çeşitli siyasi eğilimlerin bir yansımasıdır. Ancak ilişkileri ve görüşmeleri yürüten organ Avrupa Birliği Komisyonu’dur. Komisyon’un çalışma şeklinin ana hatlarını belirleyen de üye ülkelerin devlet başkanları, başbakanları ve dışişleri bakanlarının katıldığı zirvelerdir.***Raporun önem taşıyan iki unsuru da yine Türkiye’ye “zaman tanıma” fikriyle ele alınıyor.Biri askeri ve sivil kurumlar arasındaki ilişkilerdir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken, Türkiye’nin çok özel koşulları ve tarihi geçmişidir. AB kurumları da bu meselenin zamana yayılmasının zorunlu olduğunu görüyor.Kıbrıs sorununda ise rapor, her iki tarafın da sözlerini yerine getirmediğini açıkça belirtmemiş olsa da, sorunun çözümü yolunda çaba gösterilmesi istiyor.Ancak Kıbrıs konusunun ele alınış tarzı, AB Komisyonu’nun bu meseleyi görüşmelerin kesilmesine dayanak yapma eğiliminde olmadığını gösteriyor.Rapor, açıklandığı andan itibaren, neredeyse kelime kelime ele alınmakta. Elbette konunun uzmanları rapor üzerinde en ayrıntılı şekilde çalışacaklardır.Ama raporun tümüne bakıldığında “bize haksızlık yapılıyor” denmesi de mümkün değildir. Şu an için önemli olan da budur.

Devamını Oku

Olsa ne olur?

7 Kasım 2006

Avrupa Birliği ile “tren kazası” olup olmayacağı bugün belli olacak. Türk kamuoyunda AB desteğinin en düşük noktaya indiği bu günlerde “olsa ne olur” sorusunu sormak ve dürüst cevap vermek gerekiyor.Önce bu tren kazasını kimlerin istediğini tekrar düşünmek şart. Avrupa’dakiler, Fransa başkanlık seçiminde sağın adayı olacağına kesin gözüyle bakılan bugünkü İçişleri Bakanı Sarkozy ile Almanya Başbakanı Merkel başta olmak üzere, daha çok sağ kanatta yer alan siyasi kadrolar. Tren kazası olursa bunlar ve bütün Avrupa’daki radikal milliyetçi, ırkçı, faşist partiler çok sevinecek. Böylece önemli bir sorundan kurtulmuş olacaklar.***Türkiye’de ise siyasi yelpazenin hem sağında hem solunda yer alan partiler ve kadroların önemli bölümü zaten bu işi istemiyor ve tren kazası olursa zil takıp oynayacaklar.Peki bu kaza olursa ne olacak?* Türkiye’ye yabancı sermaye girişi önemli ölçüde azalacaktır.Türk ekonomisi kendi kaynaklarıyla hızlı gelişme gösterme imkânına, o imkânı sağlayacak sermaye birikimine sahip değildir. Bu kaza olduğu andan itibaren uluslararası sermaye piyasalarında Türkiye’nin geleceğine ilişkin soru işaretleri artacaktır.O soru işaretlerini özetleyen cümle şudur: Türkiye’nin Orta Doğu’nun ve siyasi İslamın etkili olduğu bir ülkeye dönüşmesi ihtimali artmış mıdır?“Evet” cevabı verecek olanların seslerinin çok daha yüksek çıkacağını tahmin etmek güç değil.O cümledeki özeti, Türkiye’yi AB dışında tutmak isteyen bütün siyasi güçler de destekleyecektir.Bunun anlamı basittir: Türkiye’de işsizlik sorununun çözümü yolunda daha hızlı bir gelişme beklemek hayal olacak, genç işsiz ordusu gittikçe büyüdüğü için toplumsal sorunlar daha da artacaktır.***Bu kaza olursa ne olur?Türkiye’de ileri ve uygar bir hukuk düzenini yerleştirme yolunda atılan adımlar iyice yavaşlayacaktır.Herhangi bir takvim zorlaması kalmadığı için siyasiler iyice ağırdan alacak ve toplumdaki tutucu dalgaların üzerinde kalmaya çaba gösterecektir.Bu kaza olursa ayrıca şunlar olacaktır:* İçerideki radikal sağ ve kaba milliyetçi akımlar büyük bir zafer kazanmış havasına girecek; çeşitli nedenlerle yazarlar, çizerler, gazeteciler mahkeme kapılarında daha çok süründürülecektir.Bu tren kazasının Türkiye’ye maliyetini çok iyi hesaplamak gerekiyor.

Devamını Oku

İnsanca bir düzenin adı

6 Kasım 2006

Birçok Bülent Ecevit vardı. 52 yıllık siyasi hayat, coşkun bir nehre benzeyen bir toplumda çok özel bir kişilik yaratmıştı.Ülkesi için hayalleri vardı. Bu hayallerin başında da “insanca, hakça bir düzen” sözüyle özetlediği bir uygarlık sıçraması geliyordu.Ülkesinin azgelişmişlikten kurtulması için hayallerini her zaman canlı tuttu. “Toprak işleyenin, su kullananın” dediğinde, uyuyan toprakları uyandırdı.Uyanan toprakların nasıl kurtulacağını düşündü. Köy-kent hayalini o zaman kurdu.Bütün siyasi hayatı boyunca hayallerini kaybetmedi.***Güvercin barışçı kişiliğinin simgesi olarak yanında uçtu durdu. Ama konu Kıbrıs olduğu zaman güvercin, akıllı bir şahine dönüşüyordu.Ülkesi için ileri bir demokrasi hayalini hiç kaybetmedi. Ama bu yolda partisinin, partilerinin “çelik disiplinli” olması gerektiği düşüncesinden de hiç taviz vermedi.İnsanlara inandı, güvendi. İnancını ve güvenini de ilk yanlışta kaybedecek kadar bir duygusallıkla siyaset yaptı.İnsan ilişkilerinde duygusal kişiliği hep temel unsur oldu. Kişiliğinin bütün yönleriyle siyasi etiğin tartışılmaz simgesi oldu. Ama siyasetin en keskin virajları aldığı dönemlerde en ince siyaset oyunlarına başvurmaktan da çekinmedi.***Entelektüel kişiliğini şiir yazarak canlı tuttu. Türk toplumu ve tarihi üzerine üretilen düşünce rüzgârları arasında kendine yol aradı. Kemal Tahir’den de etkilendi ve etkilendiğini de hiçbir zaman gizlemedi.Hep Türkiye’ye özgü bir “sol” aradı. Buna önce “ortanın solu” dedi, bazen “sosyal demokrasi” dedi, sonunda “demokratik sol” adında karar kıldı.Oyunu yüzde 41’e çıkarttığı CHP’yi, tarihi misyonunu tamamladığına inandığı anda terk edip yeni yollar aramakta bir an tereddüt etmedi.Son partisinin oy desteği yüzde 1.5’e düştüğü zaman bile küsmedi; siyasete, siyaset yoluyla topluma katkıda bulunmanın bütün yollarını son nefesine kadar denedi.Bülent Ecevit bir tek kişi değildi. Bir tek kişi olamayacak kadar coşkuluydu.Türkiye’de “insanca, hakça bir düzen”den her söz edildiğinde onun adı anılacak. İnişli çıkışlı siyasi hayatı, kaybetmediği hayalleri anılacak.

Devamını Oku

Fikir olmayınca

5 Kasım 2006

Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesini bütün dünya öğrendi. Sürekli olarak yabancı gazetelerde 301’inci maddeden söz ediliyor.Bu madde ve uygulanma şekli sembolik bir anlam kazandı. Maddenin bugüne kadar uygulanması, çok sayıda yazar ve gazetecinin bu maddeden yargılanması ve bir mahkûmiyet kararı dünyanın dikkatini çekmiştir.Burada sorulan soru şudur:v Hükümet ve Ankara, düşünce özgürlüğü konusunda batılı ileri standartları hedefleme konusunda fikir sahibi midir ve bu yolda adım adım atma cesaretini haiz midir?Sorunun cevabının “evet” olamayacağının kanıtı Adalet Bakanı’nın dün tekrarladığı sözlerdir.Kahvehane üslubuyla söylenmiş “Ne yani Türk olmaktan utanacak mıyız” ya da “Türklüğe hakaret edene ceza vermeyecek miyiz” şeklindeki bu sözleri elbette “sokağa” yöneliktir. Ama Adalet Bakanı’nın TCK 301’inci maddesi ile ilgili bütün söyledikleri alt alta koyduğumuzda ortaya “bir ters iki düz” durumu çıkıyor.Adalet Bakanı ve diğer bazı “tereddütlü” kişiler, bütün gelişmiş demokrasilerde benzeri maddelerin bulunduğunu da söylüyor. Onlara düşen, buna benzer maddelerin hepsini Türkçeye çevirtmek ve bu maddelerden, örneğin son yirmi yılda o ülkelerin mahkemelerinde hangi kararlar çıkmışsa, listesini açıklamaktır.Aksi halde bu “kanıt” ortaya atılmış boş bir söz olarak kalıyor.***TCK 301’in mahkemelerin uygulamada çelişik tavırlar almasını engelleyecek şekilde düzenlenmesinin ne sakıncası olacağını kimse açıklayamıyor.Ama şu anda ortada gerçekten sakıncalı bir durum var. O da Türkiye’nin hâlâ düşünce özgürlüğünü kısıtlayan, yazarlarını gazetecilerini hapis tehdidi altında yaşatan bir ülke görünümünde olmasıdır.Bu maddenin değişmesine CHP dışında karşı çıkan bir siyasi güç de yok. CHP yönetimi bu tavrını kendi ayıp listesine yazdırma hakkına sahiptir. Dışarıda da CHP’nin konumu ve siyasi çizgisiyle ilgili soru işaretleri doğmasını umursamıyor. Bu da onların sorunudur.Ama Türkiye’nin sorunu daha önemlidir. Bu sorunun giderilmesi için de bir “fikir açıklığına” ihtiyaç vardır.Bu fikir açıklığına önce hükümetin ulaşması gerekir ki, kamuoyunda varolan kuşkuları da giderebilsin.301’inci madde konusu son derece açıktır. Ama Ankara bu konuda hâlâ kararsızdır ve Adalet Bakanı’nın yaptığı gibi, içi boş laflarla durumu geçiştirmeye çalışmaktadır.Ankara hâlâ Türkiye’nin dünyada olumsuzluklarla anılmasına aldırmıyor. Bu şekilde anılmanın yansımalarını bile hesap edemiyor. Çünkü fikir yok.

Devamını Oku

Bir fare, bir köpek

4 Kasım 2006

Molla Camî anlatıyor: Farenin biri yıllar yılı bir bakkal dükkânında peynir, şeker, yaş meyve gibi şeylerle geçinip gidiyor; kuru yaş ne bulduysa yuvarlayıp atıştırıyor, tıkınıp duruyordu.Bakkal da bunu görüyor fakat göz yumuyor, ses çıkarmıyordu. Ama bir gün fare ileri giderek işi azıttı ve bakkalın para kesesini yırtarak içindeki altın ve gümüş paraları yuvasına taşıdı.Ertesi gün adama para gerekti, elini kesesine attı ve gördü ki kesenin içi boş, dibi de delinmiş. Hemen bunu farenin yaptığını anladı. Bir pusu kurdu, onu yakaladı. Sonra ayağına uzun bir ip bağlayarak kaçıp yuvasına gitmesi için bıraktı. Fare koşarak yuvasına kaçtı. Elindeki ipi ölçen bakkal yuvanın derinliğini öğrendi, duvarı kazdı ve paralarını bulup aldı.Sonra da gitti bir kedi getirdi ve fareyi onun pençesine teslim etti.* Molla Camî bu hikâyenin üzerine şunları söylüyor:Alçak kimseler karınlarını doyurdular mı binlerce habâsete cüret eder, kötülüğe yeltenir, fitne ve fesat kahramanı kesilirler.Eğer bir yerde bir fitne ve fesat varsa bu hal, haris kişiler yüzündendir. Sebep onlardır. Oysa kanaat sahipleri böyle fesat ve fitne ehli olmadıklarından gönülleri rahattır, mesutturlar ve huzur içinde yaşarlar. Harislerin ise ihtirasları hüküm sürdükçe ıstırapları da gittikçe artar.***Tilkinin biri yol kenarında durmuş sağı solu kollarken karşıdan yırtıcı bir kurtla iri bir köpeğin samimi arkadaşlar gibi konuşarak geldiklerini gördü. Kurt ve köpek birbirlerinden kuşkulanmadan sohbet ediyorlardı.Tilki meraklandı, yola çıktı, onlara saygıyla selam verdikten sonra sordu:“Görüyorum ki eski husumet yepyeni bir sevgiye dönüşmüş... Nasıl oldu da bunca yıl birbirinize düşman olduğunuz halde bugün dost oldunuz ve bunca yıllık düşmanlıktan eser kalmadı? Karşılıklı bu güveniniz nereden geliyor?” Köpek şu cevabı verdi:“Bizim anlaşıp uzlaşmamızın nedeni çobana olan ortak düşmanlığımızdır. Kurtla çoban arasındaki düşmanlığı herkes bilir, anlatmaya gerek yok. Benimle çoban arasındaki düşmanlığa gelince, o da şöyle oldu:Bugün dostluğu ile şeref duyduğum arkadaşım kurt dün bizim sürüye saldırarak bir kuzumuzu kaptı. Ben görevimi yapmak, kuzuyu ondan kurtarmak için ardından koştum ama bir türlü yetişemedim. Elim boş olarak geri döndüğümde çoban bana çok ağır bir dayak attı. Haksız yere canımı yaktı. Ben de çobanın bu haksızlığına karşılık onu terk ettim ve eski düşmanım olan kurtla arkadaş oldum. Mesele bundan ibarettir.” * Molla Camî bu hikâyeden şu “hisse”yi çıkarıyor:Düşmanla mesafeni öyle ayarla ki günün birinde senin derini yüzecek kadar yaklaşmasın. Dostunla aranı açmamaya çok dikkat et ki düşmanınla dost olmasın. İyi geçinemediğin, haksızlık ettiğin dostun düşmanınla birleşirse elinde sürü değil tek bir kuzu bile kalmaz.

Devamını Oku

Tren kazası

3 Kasım 2006

Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerinde “tren kazası” kavramı çok kullanılır oldu. Bu, istenmeyen bir şekilde görüşmelerin askıya alınması anlamına geliyor.Hem Avrupa’da hem Türkiye’de tren kazasını isteyenlerin kimler olduğu belli. Aslında iki tarafta da ağırlık merkez sağdadır. Batı’nın sağında hem dinsel unsur hem de yabancı düşmanlığı ağırlık taşıyor.Türkiye’de ise “korku” sadece radikal sağ ve merkez sağda değil, kendisine sol adını veren siyasi partilerde de başgösterdi.Bunun nedeni bellidir. Demokratik kurumların yerleştiği, iç gerilimleri azaltan demokratik aşamalardan geçilen bir ortamda “onlar”ın varlık nedenleri ortadan kalkacaktır.***Her iki tarafta da tren kazası bekleyenler, son dönemde Kıbrıs sorununu çok ağırlıklı bir şekilde ortaya çıkardılar ve sorun çevresinde bir kaza olması için uğraşıyorlar.Buna karşılık, Batı basınının hemen bütün ağırlıklı yayın organlarında bir tren kazası olmaması için yapılan uyarıları dikkate almak yerinde olacaktır.Orta Doğu’ya daha bütünsel olarak bakan yorumcular Türkiye’nin burada sıkışıp kalması yerine Avrupa Birliği’nin güçlü bir üyesi olmasının sadece Türkiye için değil Avrupa için de büyük önem taşıdığını vurguluyor.O bakış içerisinde birkaç unsur açıkça söyleniyor.n Bunlardan biri şudur: Türkiye gibi büyük bir ülkenin Orta Doğu’daki kazanın içine girmesinin bölgedeki sorunları iyice çözümsüz hale getireceği görülmüştür.n Avrupa Birliği içinde din farkı dolayısıyla Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların sesleri de son zamanlarda epeyce kesilmiştir. Çünkü halkı Müslüman olan bir ülkenin AB içinde yer almasının anlamının, getireceği kazanımların farkında olanlar görüşlerini daha açık ve güçlü olarak anlatıyor.***Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyenler ülkemizin ekonomik potansiyelini daha iyi görüyor. Bütün sıkıntılarına rağmen, özellikle AB üyeliği yolunda ilerleme sürdükçe Türk ekonomisinin çok daha hızlı gelişeceği açıktır.Bu tablonun bütününü görenler bir tren kazasının hem Türkiye’nin hem Avrupa’nın geleceği açısından çok ağır maliyetler getireceğinin farkındadır. Bunun, Türkiye’nin içinde de daha açık görülebilmesi isteniyorsa önümüzdeki günlerde açıklanacak olan “İlerleme Raporu” olumsuzluklarla tıkanmamalıdır.Türkiye’nin “her şeye rağmen” sağladığı ilerleme bellidir. İlerlemenin devam etmesi için, Türkiye’yi AB’de görmek isteyen Batılılara da önemli görevler düşüyor. Onlar da temeldeki bütün olumlu görüşlerine rağmen, bu saatten sonra atlarla arabanın yerini değiştirmemek durumundadır.

Devamını Oku