Papa’nın Türkiye ziyareti dinsel kökenli şiddete karşı önemli bir mesaj niteliği taşıyor.Dünkü konuşmalarda ayrıca, İslam dini hakkındaki eski beyanının dolaylı “özür”ü de bulunuyor.Bunlar ziyaretin dinsel boyutları. Ama Türkiye açısından ziyaretin asıl önemli boyutu, Türkiye’nin “farkı”nın vurgulanmasıdır.Hıristiyan dünyasının en tepesindeki kişinin dinler arası diyalog ve barış çağrıları için Türkiye’yi seçmiş olması da bu “fark”ı gösteriyor.Türkiye’de de radikal İslamcı hareketler, örgütler var; laik düzenden rahatsız olanlar var. Ancak bunların varlığı Türkiye’nin temel demokratik-laik düzenini tehdit eder nitelikte değildir. Papa ziyareti öncesinde ve dün yapılan protestoların beklenenin çok altında olması bile bu durumun kanıtı.***Papa’nın, Türkiye’nin Avrupa içinde yeri olmadığına ilişkin daha önceki açıklamasını da geri alması ve tam tersine, Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermesi de Batı’daki Türkiye karşıtı ve korku dolu bakışları etkileyecek niteliktedir.Papa, Türkiye’nin Müslüman dünya içindeki yerinin farkını görmüş ve kilisenin bunun önemini anladığını göstermiştir.Batı’da Türkiye’ye ilişkin önemli bir “imaj” sorunu vardır. Kameraların önüne atlayan sakallı bıyıklı “muhafazakâr” insan görüntülerini Türkiye’nin ana niteliklerinden zanneden Batılı sayısı azımsanmayacak miktardadır.Ortalama Avrupalı için, hele Türkiye’ye hiç gelmemiş bir batılı için Türkiye İslam dünyasındadır, Orta Doğu’dadır, büyük rejim sorunları yaşamaktadır ve çağdaşlaşma yolunda büyük eksiklikleri vardır. Kısacası, azgelişmiş bir Müslüman ülke olarak görürler Türkiye’yi.Papa’nın ziyareti bu imajın ve önyargıların değişmesi açısından büyük yarar sağlayacaktır. “Türkiye ne de olsa Müslüman bir ülke, Avrupa’da ne işi var” diyenler bu görüşlerini tekrar gözden geçirmek zorunda kalacaklardır.***Papa’nın ziyareti öncesinde bazı tereddütler yaşandı. Bunun arkasında hükümete tepkili vatandaşları rahatsız etmeme çabası da bulunuyor olabilir. Ama son anda bunlar giderilmiş, protokol sıkıntıları aşılmıştır.Papa ziyareti başladığı gibi tamamlanmalı ve dünya gerçek Türkiye’yi bu mercekten görmeli, tanımalıdır.
Dünyanın gözü iki gün boyunca Türkiye’de olacak, hem Hıristiyan hem Müslüman dünya Papa’nın Türkiye’deki saatlerini yakından izleyecek.Bu, Türkiye açısından ve şu anda büyük ihtiyaç duyulan “dinler arası hoşgörü” açısından olumlu sonuçlar alınabilecek bir ziyarettir.Papa’nın bu ziyaretinin birinci amacının, Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasında diyalog başlatmak olduğunu biliyoruz.Ancak bu ziyaret, herhalde Vatikan’ın da olumlu bulduğu gelişmeler düşünülerek aynı zamanda bir Türkiye ziyaretine dönüşmüştür.Dolayısıyla Papa, Türkiye’de ve Türkiye üzerinden bütün dünyaya, özellikle de Müslüman dünyaya mesaj verme konumunda olacaktır.*** Dinler arası diyalog bakımından dünyanın durumu şu anda pek parlak bir sicile sahip değil.Afganistan’da ve Irak’ta radikal İslam, Hıristiyan Batı’ya karşı savaştığı inancında. Aynı inanç Filistin’de de var ve Filistin çatışması dünyanın başka köşelerindeki radikal İslamcılar arasında anti-semitizmin güç kazanmasına yol açtı. Müslüman dünyada radikal ve siyasi İslamcı gruplar, İran Cumhurbaşkanı gibi, zaman zaman en ağır bir Yahudi düşmanı üslup kullanıyor.Irak’ta Sünnilerle Şiiler kıyasıya savaşıyor, kadın çocuk dinlemeden birbirlerine kıyıyor.Sünniler İslamın en kalabalık mezhebi, Şiiler de ikinci en kalabalık mezhebi. Irak’ta bu iki mezhebin birbirlerine uyguladıkları kıyımın derecesi tarihin en ilkel din savaşlarındaki kıyım mertebesine ulaştı.*** Böyle bir çatışma ortamında, üstelik Hz. Muhammed’le ilgili sözleri dolayısıyla topladığı büyük tepkilerin ardından Papa’nın Müslüman bir ülkeye gitmesini Batılı birçok yorumcu bir “tehlike” olarak gördü.Pazar günü İstanbul’da yapılan mitinge katılanların sayısı ise bu “tehlike”nin fazla büyütülmemesi gerektiğini gösterdi.Elbette en fanatik kesimlerde kendi “dünyalarına” kendilerini göstermek için çılgınca hareketlere girişecekler her zaman bulunur.Ama bu ziyaret Papa’nın vereceği mesajlar ve Türkiye’nin kendisine göstereceği konukseverlikle birlikte dünyadaki diyalog ve hoşgörü taraftarlarına büyük destek sağlayabilir.*** Bu ziyaretin bir başka önemi de dünyanın bir kez daha Türkiye’nin farklı bir Müslüman ülke olduğunu görmesi, hatırlamasıdır. Türkiye’yi Mısır’a ya da Pakistan’a benzetenler var. Bu ziyaret dolayısıyla Türkiye’nin bu ülkelerin hiçbirine benzemediğini, gerçekten laik olduğunu bütün dünya görecektir.Gözleri kapalı ve kafa yapıları çağ dışı kalmış olanlar da kendi çaplarında bir şeyler yapmaya ve Türkiye’yi Mısır, Pakistan çizgisinde göstermeye çalışabilir.Ama Türkiye’nin dünyadaki yeri çok farklıdır ve umarız bu ziyaret bunu bir kez daha kanıtlayacaktır.
Şirazlı Şeyh Sadi, “Bostan”ı, 1277 yılında, “Gülistan”ı, ise ertesi yıl yazdı. O sırada elli yaşındaydı. Her ikisi de “gazel” olarak yazılan bu eserler 1600’lerde Osmanlı sarayında “temel” kitaplar arasındaydı. Türkçe “serbest” çevirileri 1940’ta, Kilisli Rıfat tarafından yapılan, Gülistan, “Güller İmparatorluğu” adıyla yine “serbest” olarak 1737’de Fransızca yayınlandı. Metni Fransızcaya çeviren ve adı “Mxxx” diye yazılmış kişi, girişte bir “uyarı” yazmış ve şöyle demiş: “Bu kitapta olaylar anlatılır ve her olayın sonunda bir ders vardır... Bu yüzden çok dikkatli okunmalıdır.” Şirazlı Sadi’nin hikâyeleri 700 küsur yıldır aynı dirilikte yaşıyor. Sıfatları değişmiş olsa da, insanlar yine aşağı yukarı aynı insanlardır.***Tek başına yaşayan bir derviş, sahranın bir köşesinde oturmuştu. Tesadüfen padişah uğradı.Derviş kanaat mülkünde, dünyadan el etek çekmiş olduğu için başını kaldırmadı, padişaha göz ucuyla bile bakmadı.Padişah, saltanatın taşkınlığının icabı olarak çok kızdı ve ağır konuştu. “Bu hırka giyen insanlar hayvan gibidir, kabiliyet ve insanlık onlarda yoktur” dedi.Veziri de kendini tutamadı, dervişin yanına gelip “Derviş bana bak, yeryüzünün padişahı, senin önünden geçti, niçin hürmet etmedin, niçin edep şartını yerine getirmedin” dedi.Derviş şöyle cevap verdi:“Padişaha söyle ki; hizmeti, hürmeti, kendinden para pul uman kimseden beklesin. Bir de şunu söyle: Padişahlar ahalinin korunması için o mevkie gelirler, yoksa ahali padişahlara tapınmak için yaratılmış değildir.Her ne kadar devlet, saltanat sayesinde mal, mülk, para padişahların elinde ise de onlar fakirlerin bekçisidirler.Koyun çoban için değildir. Belki çoban koyunlara hizmet içindir.Bugün birini muradına ermiş, başka birini de kendi kendine didinir, gönlü yaralı görürsün. Biraz sabret, görürsün ki o hayal peşinde koşan kimsenin beynini toprak yiyecektir. Ölüm gelince, şahlık bendelik farkı yok olur.Birisi bir ölünün mezarını açacak olsa, zengin mi fakir mi fark edemez.” Dervişin sözleri Padişah’ı derinden etkiledi, doğru ve sağlam geldi, “Dile benden ne dilersen” dedi.Derviş cevap verdi: “Senden onu isterim ki, bir daha buraya gelip de beni rahatsız etme.” Padişah, “o zaman bana bir nasihat ver” dedi:Derviş de şu beyti söyledi: “Bugün elinde nimet varken fırsat bil çünkü bu devlet, bu mülk elden ele gider.”
Deniz Baykal’ın yönetimindeki CHP’nin sol ve sosyal demokrat politikalar üretmek yerine radikal milliyetçi ve muhafazakâr sağa doğru ilerlemesini defalarca konu ettik.Son günlerde CHP ile MHP’nin yakınlaşması, iki partinin yöneticilerinin birbirlerine çiçek göndererek seçim sonrası bir koalisyonun altyapısı üzerine çalışmalarını da yorumladık. Farklı tepkiler gelmeye devam ediyor. Bunların bir bölümü ülkücü görüştekilerden. Onlara göre, 1980 öncesindeki olaylarda hayatını kaybetmiş 5 binin üzerindeki Türk vatandaşının neredeyse tümü ülkücü. Buna inanmak isteyenler inansın.İnansınlar ama, örneğin Prof. Bedrettin Cömert’in neden öldürüldüğünü düşünsünler. Prof. Server Tanilli’nin neden arkadan kurşunlandığını düşünsünler. Ankara’da yedi genç insanın neden boğma telleriyle boğulduğunu düşünsünler. Prof. Ümit Doğanay’ın ülkücü kurşunlarına hedef olmasının nedenini düşünsünler.Savcı Doğan Öz’ün, Prof. Bedri Karafakioğlu’nun neden öldürüldüğünü düşünsünler. Bilmeyenler ama merak edenler, gazetelerin arşivlerine başvurabilir. İnternetten yararlanabilir.Ama önce öğrensinler, hatırlasınlar, sonra küfür etsinler.***Aslında bu listeler daha da uzar, 12 Eylül’ü aşar 1990’lara kadar gelir. Abdullah Çatlı’nın son icraatlarına kadar gider, Susurluk’a dayanır ve Uğur Mumcu cinayetine kadar ulaşır.12 Eylül öncesinde radikal sol gruplara karşı kendilerini koruduklarını iddia eden ve buna inanan ülkücülerin yukardaki cinayetleri açıklaması gerekiyor.12 Eylül öncesinde işlenen bu cinayetler doğal olarak hatırlanacaktır, hatırlanmak zorundadır.İspanya hâlâ iç savaşta suç işleyenlerin peşini bırakmış değildir. Şili’de Pinochet bunca yıl sonra mahkûm olmuştur. Fransa’da hâlâ İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapanların, Cezayir savaşında yerli halka eziyet edenlerin peşinde koşulmaktadır. Koşulmak zorundadır. Bir topluma bu kadar ağır acılar çektirenlerin peşinde koşulacaktır. Bunlar kim olursa olsun, ne adına cinayet işlediklerini söylerse söylesin, hesap vermek durumundadır.***Bazı CHP’liler MHP ile koalisyon konusunda şunu söylüyor: “Geçmişi bırakalım, çünkü şu anda asıl önemli olan AKP’den kurtulmaktır, bunun için CHP’nin MHP ile koalisyon yapması da muhtemel bir çaredir.” Bu CHP’liler AKP ile MHP’nin farkını düşünmek zorundadır. MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemlerde; 1980 öncesinde Demirel’in Milliyetçi Cephe hükümetlerinde, 1999’da Ecevit hükümetinde koalisyon ortağı olarak neler yaptığını incelemelidir.“Ulusalcı” CHP’lilerin en çok önem verdikleri bazı laiklik meselelerinde MHP ile AKP arasında hiçbir fark olmadığını bilmek de bu konuda laf üretenlerin görevidir. Son günlerde karşılıklı olarak atılan birkaç çiçeğin ve AKP’ye tepkinin etkisiyle bütün yakın tarihi unutuvermek de ancak bize özgü bir durum.
CHP Genel Başkanı Baykal ile MHP sözcüleri arasındaki “samimi” övgülerin ucunda bir koalisyon olasılığı düşüncesinin yattığından dün söz etmiştik.CHP ile MHP’nin ülkenin temel sorunları karşısında aldıkları ortak tavırlar bir süredir herkesin gözünün önünde.Şu anda üç temel meselede CHP ve MHP sözcüleri tümüyle aynı görüşleri tekrarlıyor. Bunlardan birincisi Avrupa Birliği karşıtlığıdır; ikincisi, Kıbrıs konusunda atılan bütün adımlara karşı çıkılmasıdır, üçüncüsü de TCK’nın 301’inci maddesi gibi düşünce özgürlüğünü kısıtlayan son yasa kalıntılarının ortadan kaldırılmasına gösterilen direniştir.***CHP’nin siyasal çizgisinin sosyal demokrat soldan muhafazakâr-milliyetçi çizgiye yönelmesi sadece bu partinin başındaki kadronun bir dönem daha mecliste kalabilme çabasının ürünü olarak ortaya çıkıyor.Dün, CHP’nin modern genel merkezinde 1970’li yıllarda öldürülen, hangi siyasal görüş mensupları tarafından ölüdürüldüğü bilinen parti üyelerinin bir listesi olup olmadığını da sormuştuk.CHP’nin eski gençlik kolları başkanlarından Hasan Belovacıklı bu sorunun cevabını iletti:CHP’nin resmi kayıtlarından çıkardığına göre 1974-1980 arasında öldürülenlerin 437’si CHP’lidir.Belovacıklı başka şeyleri de;12 Eylül döneminde MHP’nin ihbarı üzerine açılan CHP davasını, o dönemde hapis yatanları, sıkıyönetim mahkemelerinde yaşananları, tarihe kalacak olan savunmaları da hatırlatıyor.O dönemi genç bir CHP’li olarak yaşadığı için söyleme hakkına sahip olduğu şu cümleyi de söylüyor Belovacıklı: “Oturdukları modern binanın temelinde benim arkadaşlarımın kanı, canı ve teri vardır...” ***CHP’nin bugünkü durumunun, 1960’larda Ecevit hareketini desteklemiş, “Umudumuz Ecevit” sloganını yaratmış, dağa taşa “Karaoğlan” diye yazmış ve sosyal demokrat CHP’nin kendi ilkelerine dayanarak ülkenin geleceğine katkıda bulunması için çalışmış onlarca kişi tarafından hazmedilmesi mümkün değildir.Belovacıklı hatırlatıyor:1980 öncesinde 437 CHP’li öldürüldü, bunların arasında çok sayıda il ve ilçe örgütü yöneticisi de vardır. 26 yıl sonra MHP ile koalisyon hesapları yapan bir CHP yönetiminin açıklamak zorunda olduğu çok şey vardır.
Bu köşede ve herhalde başka köşelerde de CHP’yle ya da genel olarak solun durumuyla ilgili bir yorum yer aldığında okurların önemli bir bölümünden şöyle bir tepki gelir:“CHP dışında solda bir seçenek var mı ki ona verelim, sonuçta tek güçlü sol parti o ve her şeye rağmen ona oy verilmesi gerekir...” Bu da bir mantık. Ama burada sorulması gereken soru, CHP’nin nasıl bir solu temsil ettiği, yürüttüğü siyasetlerin ne kadar sol olduğudur.CHP’nin son dönemine damgasını vuran politikaların herhangi birisinin “sol” ya da “sosyal demokrat” olarak nitelenmesi zordur. Batı’daki sol ve sosyal demokrat siyasetlere, oradaki partilerin tartıştıkları konulara; geleceğe dönük projelerine bakıldığı ve bütün bunlar CHP ile karşılaştırıldığı zaman CHP’ye solun herhangi bir çeşidini yakıştırmak mümkün olmuyor.*** CHP Genel Başkanı’nın attığı son adım MHP’ye elini uzatmak oldu. Birkaç gündür CHP ve MHP sözcüleri birbirlerine çiçek göndermekle meşgul.Kimileri bunun, ilerideki bir CHP-MHP koalisyonunun işareti olarak seçmene ulaştırılması durumunda her iki partinin de oyunu artırabileceğini savunuyor. Tabii böyle bir durum olabilir. Ama MHP ile koalisyon işaretleri veren bir CHP’ye hangi sol seçmenin oy vereceği sorusunu da sormak gerekiyor.1965-1980 arasında CHP üyeleri, gençlik kolları üyeleri, il ve ilçe binaları da ülkücü hareketin hedefleri arasındaydı. O dönemde ülkücü silahlarından çıkan kurşunlarla hayatlarını kaybeden CHP’lilerin bir listesi herhalde CHP’nin modern genel merkezinin bir yerlerinde bulunuyordur.Eğer bu liste yoksa, o günlerin gazeteleri taranabilir, örneğin Ecevit’in seçim konvoylarına yapılan saldırılar, açılan ateşler hatırlanabilir.*** Deniz Baykal’ın MHP’ye yönelik çiçek sunma siyasetini savunmak isteyenler, MHP’nin değiştiği iddiasını öne sürebilir. Bunun için de MHP lideri Devlet Bahçeli’nin geçen haftaki kurultaydaki konuşmasını hiç izlememiş, okumamış olmak ya da kimsenin izlemediğini umut etmek gerekir.MHP Genel Başkanı Bahçeli uzun konuşmasında geleneksel “ülkücü-radikal milliyetçi” temaların tümünü aynı şekilde tekrar etti. Bu konuşmada bir değişiklik işareti görmek için ya saf ya da fazla kurnaz olmak gerekir.CHP Genel Başkanı ve ekibi de insanları fazla saf görüyor olmalı ki, muhafazakâr sağa doğru yürüyüşünü sürdürüyor. Bu yürüyüşün ucunda bir iktidar ışığı görmek de yine kendini ya da çevresini kandırmaktır.Baykal’ın CHP’ye kilit asmak yolundaki çabalarının en sonuncusu herhalde MHP ile yakınlaşma ve koalisyon kurma hesabı olacaktır.
Papalık makamı sadece dinsel bir makam değildir, aynı zamanda bir siyasi iktidarı da temsil eder. Bu makamın aldığı siyasi tavırların, diğer dinsel topluluklarda olduğu gibi, dünyadaki Katolik inanca sahip olanlar üzerinde doğrudan etkisi vardır.Dinsel kişiliklerin bugün “sağ” ve “muhafazakâr” görüşler taşıması elbette eşyanın tabiatı gereğidir. Katoliklerde olduğu gibi diğer dinsel topluluklarda da durum aynıdır.*** Bugünkü Papa, gençliğinde Nazi düşüncesine yakın olduğu bilinen, Hitler dönemindeki faaliyetleri hakkında herhangi bir pişmanlık belirtmemiş bir kişi. Papa olduğundan bu yana çeşitli açıklamalarında da görüldüğü gibi, tavrı Katolik dünyasındaki radikal sağ görüşlere paraleldir. Türkiye’nin Avrupa’da yeri olmadığına, Avrupa Birliği’nin bir Hıristiyan kurumu olduğuna ilişkin görüşlerini de açıkça ifade etmiştir.Papa’nın Türkiye ziyaretinin amacı da, uygarlıklar arası diyaloğa katkıda bulunmak değildir. Asıl amaç, İstanbul’da Ortodoks Patriği ile “diyalog”, dolayısıyla Ortodoks dünyasına yönelik bir jest yapmaktır.Buna rağmen Papa’nın Türkiye ziyareti bütün dünyada dikkatle izlenecek. Bir Papa’nın Müslüman bir ülkeye gitmesi her zaman önemli bir haberdir ve bu olay, “ne olacak” sorusuyla izlenir.***Papa’ya Türkiye’de uygulanacak protokol konusunda birçok belirsizlik var. Hükümetin bütün üst düzeyi ziyaret günlerinde yurt dışı gezi ve toplantılarını gerekçe göstererek kendilerini “kurtarmış”lardır.Papa Vatikan devletinin başkanı olduğu için de kendisine devlet başkanlarına uygulanan protokolün uygulanması gerekecektir. Ancak bunun düzeyiyle ilgili belirsizlikler de devam ediyor.Papa’nın ziyareti bütün dünyanın dikkatini; hem Katolik hem Ortodoks hem de Müslüman toplumların dikkatini Türkiye üzerine toplayacak.Bunun basit bir anlamı var; o da Türkiye’nin Müslüman dünyası içindeki farklı konumunu dünyaya gösterme fırsatı oluşu.Ziyaretin kendisi başlı başına bir “tanıtım” olacaktır.Radikal sağ kesimlerin bu ziyaretle ilgili hazırlıklar içinde olması muhtemeldir. Bunun işaretleri de görülüyor. Ancak herhangi bir tepkinin, doğal demokratik haklar çerçevesi dışına taşması ya da siyasi İslamın ve radikal milliyetçilerin kendilerini ve güçlerini gösterme alanına dönüşmesinin sonucu, Türkiye’ye ilişkin olumsuz bakışların güçlenmesinden başka bir şey olmayacaktır.Bundan önceki Papa’yı bir Türk vurdu. Bu, hiçbir Hıristiyan’ın unutabileceği bir olay değildir, ziyaret dolayısıyla da sürekli hatırlatılacaktır.Bu görüntüye dar kafalı çevreler tarafından yapılacak her katkının Türkiye’nin çıkarlarına zarar vereceğini anlatmak ve tedbir almak da siyasi iktidarın görevidir.
İş işten geçtikten sonra yine ortaya bir “erken seçim yapılsın” sözü atıldı. Ankara, böyle boş laflar üretmeye, sonra bunların peşinden koşmaya bayılır. Böylece zaman geçirirler. Bu kez “nisanda erken seçim olsun” sözünün ortaya atılmasının ise basit bir amacı var: AKP Meclis çoğunluğunun yeni cumhurbaşkanını seçmesini, tabii mümkünse engellemek.Erdoğan bu girişimlere çok açık bir cevap verdi, genel seçimin zamanında yapılacağını söyledi.* Seçim takvimi artık işlemeye başlamıştır. Takvimdeki ilk aşama cumhurbaşkanı seçimi olacak ve o seçimin sonucuna göre de genel seçim için bütün siyasi güçlerin ve sivil toplumun pozisyonları belirlenecektir.***Son olarak SONAR adlı kuruluşun yaptığı bir araştırma geldi. Araştırma kasım ayının ilk yarısında yapılmış, yani Ecevit’in ölümünden sonra. Dolayısıyla da DSP’ye oy vereceklerini söyleyenlerin oranı “patlamış”.Bu araştırmanın sonuçları şöyle sıralanıyor:AKP yüzde 27,61; CHP yüzde 18,32; DYP yüzde 13,4; DSP yüzde 8,14.Diğer partilerin yüzde on barajını aşması ihtimali görülmüyor. DSP’nin yüzde 1,5’tan yüzde 8’e gelişinin nedeninin de Bülent Ecevit’in ölümüyle yaşanan duygusal ortam olduğu açıktır. Bunun anlamı da bugünkü duygularıyla Ecevit’in partisine oy vereceklerini söyleyenlerin bir yıl sonra başka tercihlere yönelmeleri olasılığının neredeyse kesin olduğudur.Bu araştırmaya göre ufukta bir koalisyon görünüyor. Muhtemel koalisyon için de tek bir formül yoktur.***Hesap yaparken düşünülmesi gereken bir unsur da DTP’nin seçime bağımsız adaylarla girmesi ve Meclis’e 30’un üstünde vekil sokmasıdır. Bu da diğer partilerin milletvekili sayılarını etkileyecektir.Hâlihazırdaki tabloda AKP’nin oy oranının önemli ölçüde düştüğü görülüyor. Ancak şu da bir gerçektir; AKP tek başına iktidarda ve önümüzdeki bir yıl içinde, hem Ankara’da hem yerel yönetimlerde iktidar olmanın bütün avantajlarını kullanacaktır.Cumhurbaşkanı seçimine kadar buna benzer ihtimal hesaplarını yapmaya devam edeceğiz. Ama cumhurbaşkanı seçimi öncesinde yaşanacaklar ve Tayyip Erdoğan’ın vereceği kararın belirleyici esas unsur olacağına bir kuşku yoktur. “Erken seçim” lafını ortaya atanların ise umuda kapılmalarına yol açacak herhangi bir işaret bulunmuyor.