Siyaset ve ticaret

9 Ocak 2007

Elektrik ihalelerinin seçim sonrasına ertelenmesi sıradan bir “ekonomik” karar gibi görünebilir. “Seçim sonrası”nın pratikteki anlamı en az bir yıllık bir ertelemedir. Erteleme kararına gerekçe olarak teknik hazırlıklar ve “altyapı” eksikleri gösteriliyor.Yıllardır hazırlıkları yapılan, daha önce de belli ölçülerde uygulanmış olan elektrik dağıtımı özelleştirmesi konusunda hangi teknik ve altyapı eksiklerinin bulunduğu daha sonra açıklanacak.***Enerji özelleştirmeleri ülkemizin en büyük sermaye gruplarının ilgi duydukları alanlardan biridir. Birçok büyük kuruluş bu özelleştirmeden pay alabilmek için yabancı ortaklıklar oluşturmuş ve hazırlık yapmıştır.Ancak bu alandaki en önemli ihalelerin “seçim sonrası”na ertelenmesi AKP hükümetinin niyetleriyle ilgili oldukça kuşkulu bir durum yaratıyor.Ekonomik hayatımızın hemen tüm alanlarının yakın geleceği aslında Ankara’daki siyasi iktidarın iki dudağı arasındadır. Bunun da açık söylenişi “siyasi iktidara bağımlılık”tır.Elektrik ihalelerinin ertelenmesinin yaratacağı sonuçlar belli. Büyük sermaye grupları, büyük şirketler bu ihaleleri kazanabilmek için yeni bir hükümetin oluşmasını ve o hükümetin alacağı kararları bekleyecek.Cumhurbaşkanı seçiminde, sonrasında yaratılacak siyasi gerilimler ne olursa olsun, asıl karar sahibi AKP, daha doğrusu Başbakan Tayyip Erdoğan’dır. Sonbaharda yapılacak genel seçimlerde favori olarak şu anda AKP görülüyor. Konuşulan en yakın seçenek ise, düşük bir ihtimal de olsa “CHP-MHP koalisyonu”dur. Denklem böyle kurulduğunda, siyasi iktidarın kararlarına şu ya da bu ölçüde bağımlı olan iş hayatına açık bir işaret verilmiş oluyor.***İş hayatı tarafından bakıldığında bu işaretin anlamı “tercih”in çok daralmış ve hatta tek seçeneğe inmiş olmasıdır: Ne yapacağı belirsiz bir CHP-MHP koalisyonu mu, yoksa bir ölçüde “işe alışmış” olan AKP mi? Soru iş hayatının önüne bu şekilde konulduğunda ve cevabı yönlendirmek için özelleştirme ihaleleri, vergi ve ceza imkânları kullanıldığında da ne sonuç alınacağı bellidir.AKP’nin ekonomik bağımlılıklar üzerine kurduğu “teslim alma” operasyonu bugün başarılı olmuş gibi görülebilir ama bu tür oyunlar, operasyonlar çoğu zaman tersine dönme tehlikesini de içinde taşır. O da ekonomik hayatın bütünüyle karşı karşıya gelme tehlikesidir. Bunu çok daha güçlü siyasi iktidarlar da yaşamıştır.

Devamını Oku

Söz hakkı kimin?

8 Ocak 2007

KKTC’de bir köprü var; yıkılacak, yerine Rum kesimine giden yeni bir yol açılacak. Bu kararı veren KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat. Karara gerekçe olarak yöredeki Türk esnafın isteği gösteriliyor. Ama anlaşılıyor ki bu yolla Kıbrıs Rum halkına da “birlikte yaşayabiliriz” mesajı verilmek isteniyor. Çünkü bu yol açıldığı zaman iki taraftaki, yani Türk ve Rum taraflarındaki çarşılar birleşmiş olacak.KKTC’yi yöneten sivil iktidar bu kararı almış ancak uygulayamamıştır. Çünkü KKTC’deki Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı karşı çıkmış, olay Ankara’ya, Genelkurmay Başkanlığı’na ulaşmıştır.Ve son aşamada Türk Genelkurmay Başkanlığı ile KKTC Cumhurbaşkanı ve hükümetinin karşı karşıya gelmesi gibi bir görüntü ortaya çıkmıştır. Üstelik Genelkurmay’ın Talat’ı yalanlayan bir açıklama yapması durumu daha da zorlaştırmıştır.Bu Lokmacı köprüsü, geçidi ve yolunun askeri açıdan ne kadar önem taşıdığını kuşkusuz askerler bilir ve bu konuda karar verecek olanlar onların da fikrini alır. Ama kararı verecek olan “sivil otorite”dir.Ve Lokmacı olayı bu konuda, hem Ankara’da hem KKTC’de açık bir yetki sorunu olduğunu göstermiştir.***KKTC’nin bağımsız bir devlet olduğunu söylüyor, dünyayı onu tanımaya çağırıyoruz. Ama bu ülkenin Cumhurbaşkanı’nın aldığı bir kararın uygulanması askeri yetkililer tarafından engelleniyor, ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmayı da tartışmaya tam ortadan girerek KKTC Cumhurbaşkanı’na “haddini” bildiriyor.Bu “haddini bildirme”nin ardında Talat’ı istifaya zorlama niyeti de olabilir. Ve eğer varsa, durum daha da ciddidir. KKTC’nin kendi ayakları üzerinde durabilen bağımsız devlet olduğuna dünyayı inandırmanın mümkün olamayacağını bu olay bir kere daha gösterdi. Türk Güvenlik Kuvvetleri’ne sözünü geçiremeyen, Türkiye Genelkurmayı tarafından azarlanan bir üslupla yalanlanan kişinin bağımsız bir devletin en yetkili kişisi olduğuna zaten biz inanmıyoruz. İnanmıyoruz ki bu icraatları yapıyoruz. Ama sonra dünyaya dönüp “Valla bağımsız bir ülkedir, tanıyın” diye konuşuyoruz. Ve bize inanılmasını bekliyoruz. İnanan çıkmayınca da bütün dünyanın bize düşman olduğunu düşünüyoruz.***Lokmacı olayı KKTC’deki gerçek durumu ve KKTC ile Türkiye’nin ilişkilerinin niteliğini ilgili ilgisiz herekesi gösteren bir olaydır.Bu nedenle de Kıbrıs sorunu önce Türkiye tarafından kendi kendisi açısından çözülmesi gereken bir sorundur. Kıbrıs nedir? KKTC nedir? Ve bizim için anlamı ve önemi nedir? Bu soruların cevaplarını öncelikle vermek zorunda olan, hem orada hem burada “sivil otorite”dir. Sivil otorite bu cevapları vermediği sürece de askeri bakış açısının ve askeri otoritelerin, sistemin ruhuna aykırı olarak “söz hakkı bizim” şeklinde davranmasının yolları açık kalacak.

Devamını Oku

Takke ve kel

7 Ocak 2007

Irak savaşının ardındaki gerçek resmen açıklandı. Bu gerçek, Irak petrolüne ABD ve İngiltere tarafından bir anlamda el konulmasıdır.Amerika Irak işgali için çok masraf etmiş ve 3 bin ölü, 10 bini aşkın yaralı vermiştir. İşgal sonrasında ölen Sünni ve Şii Araplarla Kürt sayısının ise 300 bin dolayında olduğu tahmin ediliyor.Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal girişiminin ardında da petrol vardı, baba ve oğul Bush’ların Irak savaşlarının ardındaki asıl unsurun da petrol ve petrol bölgesinin güvenliği olduğunu belirtenler haklı çıktı.***Bütün belirtiler, içinde yaşadığımız bölgedeki çıkar ve iktidar çatışmalarının, savaşların kısa sürede sona ermeyeceğini işaret ediyor:ABD yönetimi Irak’tan asker çekmek yerine yeni askeri önlemler alıyor, bölgeye yeni Amerikan birliklerinin gönderileceğinden söz ediyor.Irak’taki Sünni direnişinin iplerinin büyük ölçüde radikal İslamcıların eline geçtiği biliniyor.Sünniler hem Amerikan askerleriyle hem de Şiilerle savaşıyor. Şiiler de zaman zaman Amerika ile sürtüşüyor ama asıl savaşı Sünnilere karşı veriyor.Afganistan’da ise NATO güçlerinin belirli bölgelerin dışına çıkamadığı, ülkenin büyük bölümünün Taliban denetiminde olduğu görülüyor.Bu iki tablonun yanına Pakistan’da radikal İslamcıların etkinliğinin artmasını, Lübnan’da Hizbullah’ın güçlenmesini de eklediğimizde Orta Doğu ve radikal İslama ilişkin Amerikan politikalarının tümüyle söylemin tersine sonuçlar yarattığını söyleyebiliriz. Bu arada İran’ın nükleer çalışmaları engellenemediği gibi, ülkede kısa dönemde demokratik bir düzen değişikliği gerçekleşmesi umutları da hızla sönüyor.***Yukarıdaki tabloyu oluşturan koşullar ve daha kötümser beklentiler de göz önüne alındığında Türkiye’nin dış politikasının asıl hedefi, bütün bunların dışında kalmak olmalıdır.Bu çerçevede ortaya çıkan en önemli unsurlar da PKK terörü meselesinin hızla çözümü ve Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi ile bir güven ortamının oluşturulmasıdır.Eğer Ankara’da zihinler farklı şekilde odaklanır ve Kuzey Irak’a Türk askerinin girmesi gibi planlar gerçeğe dönüşürse bunun tek sonucu, Türkiye’nin de kazanın içine düşmeye biraz daha yaklaşması olur.Orta Doğu savaşlarında takkeler düştü, keller göründü. Bunu görebilenler, Türkiye’nin PKK ve Kuzey Irak konusunda yanlış odaklanmalara düşülmemesi gerektiğini de göreceklerdir.

Devamını Oku

Adamlık

6 Ocak 2007

Adam olan ile adam olamayan arasındaki fark yalnız büyük olaylarda değil, gündelik küçük olaylarda da ortaya çıkar. Adam olmak ve adam kalmak zor gibi görünür ama adam olduğu için pişman olan da yoktur. Konfüçyüs “adamlık” için şöyle diyor:“Adamlığı seven, adam olmayıştan nefret eder. Kim adamlığı seviyorsa, onun için artık daha ötesi yoktur. Kim adam olmayandan nefret ediyorsa, onun adamlığı o kadar kuvvet kazanır ve adamlığa yaraşmayan hiçbir şey ona yaraşmaz.Adam olmak için bütün gücünü harcayan bir kimsenin adam olmaya gücünün yetmediğini görmedim. Bütün gücüyle adam olmak isteyen, adam olur.” *** Adam olan ve adamlığını koruyan “ölümsüz”dür. Konfüçyüs şöyle diyor:“Adamlık insanlar için su ve ateşten üstündür. İnsanların suya ve ateşe girdiklerini ve bu yüzden öldüklerini gördüm. Ama adamlığa girip de bu yüzden ölen kimseyi görmedim.” ***Adam olmanın göstergeleri vardır. Konfüçyüs bunları tek tek açıklıyor:* Adam olan, dünyada hiçbir şeyin kayıtsız şartsız taraflısı ya da tümüyle düşmanı değildir. Kayıtsız şartsız taraflısı olduğu tek şey adalettir.* Adam olan adam iç değerleri sever, bayağı adam dünya değerlerini sever. Adam olan adam kanun sever, ilke sever, bayağı adam her durumda göze girmeyi sever.* Adam olan adam uysaldır ama kendini bayağılaştırmaz. Adam olmayan ise kendini bayağılaştırır ama uysal değildir.* Adam olan adam vakarlıdır, ama kendini beğenmiş değildir. Bayağı adam kendini beğenmiştir, ama vakarlı değildir.***Adam olan insanın zaafları da olabilir mi? Bir öğrencisi Konfüçyüs’e sordu: “Adam olan kişide kin olur mu?” Üstat cevap verdi: “Kin olur. O, kötülük yapan insanlara kin duyar. Aşağıda olduklarının farkında olmayan ve yukarda olanlara iftira edenlere kin duyar. Töre nedir bilmeyen mesnetsiz cesurlara kin duyar. Dar görüşlülere, dediğim dedikçilere, inatçılara kin duyar.” Konfüçyüs bunları saydıktan sonra öğrencisine döndü ve sordu: “Senin de kin güttüğün insanlar var mıdır?” Öğrenci Dsi Gung cevap verdi: “Ben sağdan soldan bir şeyler, bilgi kırıntıları kapıp, bunu gerçek bilgiymiş ve kendi bilgisiymiş gibi satanlara kin duyarım. Kendisini cesur gibi gösteren haddini bilmezlere kin duyarım. Sırları ulu orta söyleyip, bunu açık sözlülükmüş gibi yutturmaya çalışanlara kin duyarım.” ***Adam olmanın en önemli göstergelerinden biri de “konuşma”dır.Konfüçyüs şöyle diyor:“Kesin kararlılıkla az konuşma birleşti mi adamlık çok yakındır... Eğer bir insan utanma duygusuna sahip olmadan konuşuyorsa, söylediklerini yapması biraz zordur.” Konuşanın sadece sözleri değil kiminle konuştuğu da önemlidir: “Konuşulmaya değer birine rastlandı ve onunla konuşulmadı ise, bir adam ziyan edilmiş demektir. Kendisiyle konuşmaya değmeyecek birine rastlanıldı ve onunla konuşuldu ise, sözler ziyan edilmiş demektir.Adam olan adam ne adamı ziyan eder ne de sözlerini ziyan eder.” ***Adam olanları diğer insanların sevmesi beklenir. Öğrencisi Konfüçyüs’e sordu:“Eğer birini hemşehrileri seviyorsa o nasıl adamdır?” Üstat “Bu soru yanlış soruldu, bir şey anlatmaz” dedi. Öğrencisi bir daha sordu: “Eğer birine bütün hemşehrileri düşmansa, o nasıl adamdır?” “Yine olmadı, bu da bir şey anlatmaz” dedi üstat ve doğru cümleyi söyledi: “Adam olan adamı iyi hemşehrileri sever, kötü hemşehrileri ise düşman olarak görür.”

Devamını Oku

Anketler değişmiyor

5 Ocak 2007

Seçim yaklaştıkça kamuoyu araştırmaları yine aynı tepkileri alıyor. Kendi çevrelerine bakarak, dar gözlemlerden yola çıkanlar bu araştırma sonuçlarına güvenmiyor, bazen aşırı tepkiler dile getiriyor.Siyasi partilerde de tepki düzeni böyledir. Partiler, hangi araştırmanın sonucu beklentilerine yakın çıkmışsa onu “doğru” kabul eder, beklentilerinin altında sonuç verenlerini de dürüst olmamakla suçlar.***Son dönemde yapılan araştırmalar birbirine çok yakın sonuçlar veriyor. Genel bir ortalama alınırsa AKP yüzde 30 dolayında, CHP yüzde 20 dolayında görünüyor.Ecevit’in ölümünün yarattığı duygusal ortama rağmen DSP’nin, Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun bazı sivri çıkışlarına rağmen Anavatan’ın yarışın en gerisinde kalacağı da anlaşılıyor.MHP ile DYP yüzde 10 dolayında oranlarla baraj civarına yerleşiyor. Bazı araştırmalarda DYP yüzde 10’u aşıyor, bazılarında ise yüzde 6’ya kadar iniyor.Güneydoğu ve büyük illerdeki Kürt kökenli vatandaşların oylarına talip olan DTP de yüzde 5 dolayında sabitlendi.***Şu andaki belirsizlik noktaları şunlardır:Genç Parti ne kadar yukarı çıkarsa MHP o kadar aşağı inecektir ve Genç Parti’nin, seçim yaklaşınca yapması beklenen saldırgan kampanyadan nasıl sonuç alacağı henüz bilinmiyor.DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın verdiği yeni mesajların toplumdaki etkisinin ölçülmesi için de zaman erken görünüyor. Ağar’ın terörün sona erdirilmesini ön plana almasını toplum ne ölçüde inandırıcı bulursa partisinin oyu da o ölçüde artacaktır.Tabii ki asıl bilinmeyen, DTP’nin seçimlere parti olarak girip girmeyeceğidir. DTP güçlü olduğu bölgelerde bağımsız adaylar çıkarırsa Meclis’e üçüncü parti olarak girmesi bile mümkündür.Bu durumda AKP ve CHP’nin çıkaracağı milletvekili sayısında bir değişiklik olmayabilir fakat yüzde onluk barajı ancak aşabilmiş partilerin çıkaracakları milletvekili sayısında azalma da olabilir. Bu konuda değişik hesaplar yapılıyor.***AKP’nin halen yüzde 30 dolayında bir oy potansiyeline sahip olduğu her söylendiğinde, AKP karşıtı cephe büyük tepki gösteriyor. Ama seçmeni “iktidarın eşiğindeyiz” diyerek etkilemek mümkün değildir ve Türk halkı böyle durumlarda hep gerçekçi tepkiler vermiştir.Kamuoyu araştırmalarının bugün gösterdiği ana eğilimlerin değişmesi ancak Cumhurbaşkanı seçimi ve ardından neler yaşanacağına bağlıdır.

Devamını Oku

Enerji mi yönetim mi?

4 Ocak 2007

İran’ın Türkiye’ye doğal gaz göndermeyi durdurmasıyla birlikte yeni bir enerji krizi ile karşı karşıya kaldık. Yetkililer yine bir sürü teknik açıklama ile, bol metre küp vs. rakamları ile önemli bir sorun olmadığını anlatmaya çalışıyor.Ama sorun var. Sorun Türkiye’nin enerji konusunda dışa bağımlı hem de aşırı bağımlı olmasıdır. Beraberindeki ikinci sorun da olayın esasının bir enerji değil yönetim sorunu olmasıdır.Konunun önde gelen uzmanlarının tespiti çok açık: Türkiye’nin, dış politikayı, dış ekonomik ilişkileri ve enerji alışverişini bir bütün olarak algılayan, buna göre orta ve uzun vadeli planlar üretebilecek, değişen koşullara göre bunları sürekli revize edebilecek bir politikası bulunmuyor.Bu politika bütünlüğünün bir yanında nükleer enerji tartışması vardır, diğer yanında Batı’nın İran ile gergin ilişkileri vardır, öte yanında Irak ve Kuzey Irak vardır. Bir başka yanında da, her ne kadar Başbakan bunların birbirine ne kadar bağımlı olduğunun farkında değilse de Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci vardır. AB sürecinin anlamı, Türkiye’nin Batı’nın genel enerji politikaları içinde yer alması ve daha güvenli bir sistemden yararlanabilmesidir. Türkiye’nin batısı; Avrupa Birliği’ne son katılan ve birçok bakımdan Türkiye’den daha geride olan ülkeler enerji sorununu çözmüş ülkelerdir. Onlar da Orta Doğu ve Kafkasya’nın enerji kaynaklarına bağlı, ama ortak politikalar geliştirebildikleri ve ortak hareket edebildikleri sürece krizlerin dışında kalabiliyorlar.***Bugün dış politika denilen kavramın içinde ekonomi çok büyük bir ağırlık taşıyor. Bunun içinde de enerji meselesi, bir hayat kaynağı olarak o karmaşık yumağın kalbinde yer alıyor.Artık hiçbir ülke, tabii ki Türkiye de bu karmaşık yumağı göremeyen, kavramayan kişiler tarafından yönetilme lüksüne sahip değil.Türkiye bugün hâlâ enerji krizleriyle karşı karşıya kalabiliyor, gidermek için de günlük tedbirlerden fazlasını öngöremiyorsa ciddi bir yönetim krizi yaşıyor demektir.Bugün AKP hükümetinin, 21’inci yüzyılın karmaşık sorunlarını net olarak görebileceğini, Türkiye’nin orta ve uzun vadeli politikalarını oluşturup uygulayabileceğini söylemek fazlasıyla zordur. Bunun en büyük kanıtlarından biri de şu anda yaşadığımız enerji sorunudur.

Devamını Oku

Sorun dışarda değil

3 Ocak 2007

PKK ve terör meselesi her konuşulduğunda yetkililer sürekli olarak “dışardan” yakınıyor. Önceden PKK yanlısı örgütlerin faaliyetlerine göz yumdukları için bazı Batı ülkeleri suçlanırdı.Şimdi mesele Kuzey Irak’a kaydırılıyor ve ABD ile Kuzey Iraklı Kürt yöneticiler suçlanıyor.Başbakan son olarak yine ABD’nin tutumundan yakındı, “özel koordinatör” sisteminin çalışmadığını söyledi.Bu sistemin yürümesi zaten mümkün değildi, çünkü Amerikan tarafı ve Ankara bu “özel koordinatör” ve görevlerine daha başından farklı bakıyordu. Amerikan tarafı bu sistemi bir tür “özel görüşme” kapısı açılması olarak görüyordu. Buna karşılık Ankara’nın atadığı özel koordinatör, Türkiye’nin taleplerini tekraren ileten ve soruna sadece askeri açıdan bakan bir makam oldu.***Kuzey Irak’ta PKK’nın sığınak ve lojistik destek sağlaması, “askeri” açıdan kuşkusuz önem taşımaktadır. Kuzey Iraklı Kürt liderlerin bu konuda işbirliğine fazla istekli olmadıkları da bellidir. Kuzey Iraklı Kürt liderler ve ABD, bu bölgede yeni bir karmaşa durumu yaratmak istememekte, bu yüzden PKK’nın üzerine gitmeyi sürekli ertelemektedir.Irak’taki genel iç savaş durumunun bugünden yarına sona ermeyeceği ortada. Dolayısıyla Kuzey Irak’ta adı ne olursa olsun fiili bir Kürdistan’a doğru sağlanan ilerlemeleri tehlikeye atacak, Kürtlerin tekrar birbirleriyle savaşmasına yol açacak bir adımın atılması da zor görünüyor.PKK’nın Kuzey Irak’taki durumu, terör eylemleri açısından önemli olabilir. Ama sürekli olarak “dışarısı” suçlanarak bir yere varılamayacağı bundan önce yaşananlarla defalarca kanıtlandı.***PKK terörü, Türkiye’nin bir iç meselesi olan “Kürt meselesi”nin kanlı ucudur. Bu meseleyi çözecek kapsamlı politikalar üretmeden, önce Türkiye’nin dağlarındaki insanlarının inmesini sağlamadan dikkati sürekli olarak Kuzey Irak’a çekmek, ABD’yi suçlamak bir tür geçiştirme oyunudur.Sağlanması gereken, Türkiye’nin içinde silahların bırakılmasının yollarının açılması, bunun için gerekenlerin açık ve özgürce tartışılmasıdır.PKK’yı, Kuzey Irak’tan ithal edilmiş bir mesele olarak görmek ya da bu bahaneyle ana meselenin konuşulmasını ertelemek yine zaman kaybetmek olacaktır.Sorun Türkiye’nin iç sorunudur ve bu sorun Kuzey Irak’ta ve Amerika tarafından değil, Türkiye’de Türkler tarafından çözülecektir.

Devamını Oku

Bilek bükme merakı

2 Ocak 2007

Ankara’da tepelere çıkanların vazgeçilmez meraklarından birisi basın ile savaş, mümkünse medyayı çeşitli yollarla “bağımlı” kılmaktır.Önce basını ikiye ayırırlar, bizden olanlar ve olmayanlar diye. Burada unutulmaması gereken ama unutulan bir gerçek, basının doğası gereği eleştirel yanının ağır basacağıdır.Basın tarihi fazla iktidar yanlısı göründüğü için bütün etkinliğini kaybetmiş gazetelerle doludur.Türk basınının 1990’lı yıllarda yaşadığı “iç savaş” ve içine girdiği siyaset oyunları da ne yazık ki basının prestijini tümüyle sarsan, inandırıcılığını zedeleyen sonuçlar yaratmıştır.***AKP hükümetinin son günlerde giriştiği bazı operasyonların hukuki ve teknik yanları tartışılıyor. Tabii ki bu konuları uzmanlar tartışacak, uzman olmayanlarsa onların vardıkları sonuçlara bakıp fikir edinmeye çalışacaktır.Hukuki ve teknik konuları bir yana bıraktığımızdaysa, AKP hükümetinin medyaya dönük bir “bilek bükme” eğilimi olduğu kuşkusunun ortaya çıktığını söyleyebiliriz.Basının bileğini bükme ve kendine bağımlı basın yaratma merakı yeni bir merak değildir. Ankara’nın tepelerine çıkan hemen herkes aynı meraka kapılmış, aynı bilek güreşlerine girişmiştir. Halk desteği azalmaya başladığı sırada Turgut Özal da aynı şeyi yapmıştır, iktidarlarını ince dengeler üzerine elde etmiş olan Tansu Çiller de Mesut Yılmaz da...2007 yılı tümüyle seçim yılı olacaktır. Bundan kurtuluş yoktur. Bu da Ankara’daki iktidar sahipleri için basının birinci mesele olması sonucunu yaratacaktır.Başbakan Erdoğan basın kuruluşları arasında uzun süredir ayırım yapıyor, onları kendisini destekleyen ve eleştirenler olarak ikiye ayırıyor. Bu tutumun düzeltilmesine yönelik ve yine basın içinden gelen bazı sağduyulu girişimlerin de bir faydası olmadığı görülüyor.***Demokratik sistemin temelindeki “kuvvetler ayrılığı” ilkesi hiçbir kurumun mutlak iktidar sahibi olmaması ve sürekli denetlenmesi anlamına gelir. Zaman içinde yasama, yürütme ve yargının yanına dördüncü kuvvet olarak basının eklenmesinin nedeni de budur. İktidar sahiplerinin yüz kere tekrarladıkları bir fikrin iki satırlık eleştirisi bile bazen çok büyük önem kazanır, etkili olur.Basınla savaş, basının bileğini bükme, basını kendine bağımlı kılma girişimleri her zaman pek küçük başarılar sağlamıştır. Ve bu güç oyunu sonunda her zaman siyasi iktidarın aleyhine dönmüştür. AKP’nin ve hükümetin tepesinin de bundan önce yaşanmış olanları iyice gözden geçirip oyunu gerçek kurallarına göre oynaması herkes için faydalı olur.

Devamını Oku