Hükümet şu an için en önemli olan ve hızlı hareket edilmesi gereken konularda tam bir kararsızlık görüntüsü veriyor.Bu konulardan biri ve aslında en kolay çözülecek olanı TCK’nın 301’inci maddesidir. Adalet Bakanı bu konunun “halkımızın gündeminde olmadığını” söylemiştir.Elbette değildir.“Faiz dışı fazla” da değildir. Merkez Bankası döviz rezervlerinin durumu da halkın gündeminde değildir.Ama bunların hepsinin halkımızın gündeminde olması gerekir. Çünkü bunlar birbirine bağlanır, ülkemize doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının gelebileceği bir siyasal ve ekonomik istikrar ortamına ulaşır. Sonuç, halkın gündeminin en önemli maddesi olan işsizliğin çözümü yolunda önemli bir gelişmedir.Hükümet 301’inci madde konusunda bir ileri bir geri sallanırken aynı görüntüyü Kuzey Irak konusunda da veriyor.Ankara’nın Kuzey Iraklı Kürt liderlerle doğrudan diyalog kurması ya da kurmaması da halkın gündeminde değildir.Ama bu diyaloğun kurulmasının getireceği şartlar, halkın gündeminden düşmemiş olan ve ikinci büyük sorun olarak söylediği terör meselesinin çözümü için önemli bir adım oluşturmaktadır.Hükümet Kuzey Irak politikasını oluşturmakta kararsız kaldığı gibi genel seçimlerin zamanında yapılıp yapılmaması konusunda da kararsızdır.Seçilme yaşı 25’e çekilse de, bu eylülde yapılacak bir seçimde uygulanması mümkün değildir. Hükümet bu konuda da ne yardan ne serden vazgeçebiliyor, yine karasız duruyor, çelişik açıklamalar yapmaya devam ediyor.***Bir yönetimin böyle konularda kararsız kalmasının kaçınılmaz olan bir sonucu, halkın güveninin azalmasıdır.Güven azalması denilen durum da elle tutulur bir şey değildir, hesabı güçtür ama 2002’de görüldüğü gibi, bir anda seçim sandıklarını altüst eder.Hükümetin şu andaki kararsızlık durumunun arkasında bir “kadro sorunu” olduğunu düşündürecek çok unsur bulunuyor.Sandıktan çıkmak yönetmek için şarttır ama yeterli değildir.Yönetim kararsızlığının yaratacağı boşluklar da hemen doldurulur ve bugün olduğu gibi hükümetin “iktidarı” ile ilgili soru işaretleri doğmasına yol açar.*****Not: Soykırım turlarıAmerika Birleşik Devletleri Kongresi’nde Ermeni soykırımı kararı görüşülmeden önce Meclis’ten bir grup AKP’li ve CHP’li milletvekilinin ABD’ye gidip “kulis yapması” için faaliyet başladı. İngilizce bilen AKP’li ve CHP’li vekiller seçildi, bunlar iki grup halinde Washington’a gidecek ve “Türkiye’nin görüşlerini” anlatacak.Bu faaliyet de Amerika ile ilgili 24 Nisan korkumuzun belki bir yıl daha ertelenmesini sağlar; ama temel bir çözüm olmayacağı, hatta fazla ciddiye alınmayacağı zaten bellidir.“Soykırım turları” ancak Meclis’e ve katılan partilerle vekillere bir “iş yapmış” görüntüsü sağlar. Bu da sadece içeriye verilmiş bir görüntüdür, yani yine “Türk’ün Türk’e propagandası”dır.
PKK ve Kuzey Irak meselelerinin en sıcak şekilde tartışıldığı şu günlerde daha çok en yetkili kişilerin ağzından sık sık duyulan bir ifade şu: “Terör örgütünün siyasileşmesi.”Bu ifade ile kastedilen, terör örgütünün yani PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakıp yasal siyasal platformda aynı hedefler için mücadeleye devam etmesidir.Bu ihtimal resmi konuşmalarda kötü ve daha da “haince” bir tutum şeklinde sunuluyor. Söylenmek istenen de “silahla elde edemediklerini siyasetle elde etmeye çalışacakları”dır.Bu, yıllardır ağızdan ağıza, söyleyenlerin çoğunun da içeriğini pek düşünmediği anlaşılan bir formül olarak tekrarlanıp duruyor.***Önce şunu belirtmek gerekir: PKK siyasi bir örgüttür, bu örgüt amaçlarına ulaşmak için terör yöntemine başvurmaktadır.Şu andaki gerçeklerle bakarak bir meseleyi daha tam tespit etmek zorundayız. Bu örgüt, Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar üzerinde büyük etkinliğe sahiptir. Etkinliği nasıl sağladığı ayrı bir konu. Tabii ki “kurtarmak” istedikleri insanlara karşı en gayri insani yöntemleri kullanmaktan da çekinmemişlerdir. Ama şu andaki gerçek, bu örgütün etkinliğidir. Ve örgütün verdiği işaretler, büyük bir kitlenin seçimde nasıl oy kullanacağını da belirlemektedir.***Yine bugünün gerçeklerinden yola çıkarak düşündüğümüzde “siyasileşmek” konusunu da tekrar ele almalıyız. PKK etkinliği altındaki vatandaşların şu ya da bu nedenle örgüte destek olmaları yerine yasal siyasal alanda ne istediklerini ifade etme imkânına sahip olmalarının daha kötü bir durum olduğunu söylemenin de bir anlamı vardır. O da, “bunlar yasal alanda da siyaset yapamaz” bakışıdır.Demokrasi, herkesin kendi görüşleri doğrultusunda örgütlenmesi ve bunları özgürce ifade ederek toplumun bütün kesimlerine yayma faaliyetinde bulunabilmesi düzenidir.“Terör örgütünün siyasileşmesi” diye bir formülü sürekli tekrarlayarak bunun daha da kötü bir durum olduğunu düşünmek, önceleri bu örgüte sempati duymuş ya da görüşlerini benimsemiş herkese yasal siyaset yapma yasağı getirmek anlamına gelir.Ama bu formülü “terörü bıraksınlar, teröre sempati ile bakmayı bıraksınlar, yasalar çerçevesinde siyaset yapma haklarını kullansınlar” şekline çevirdiğimizde terörün en önemli gerekçelerinden birinin asıl o zaman ellerinden alınmış olacağını da görmemiz gerekir.PKK “Kürtlerin demokratik taleplerini ifade etmesine, bunları yasal olarak savunmasına izin verilmediği için silaha sarıldık” gerekçesini dünya kamuoyunu etkilemek için kullanmış ve etkili olmuştur.Meseleye bir de bu tarafından baktığımız zaman da dilimize yapışmış olan “terör örgütünün siyasileşmesi” formülünü hemen ortadan kaldırmamız şart olmuştur.*****not:Futbolda şiddetHafta sonlarını futboldan çok futbolda şiddeti konuşmakla geçiriyoruz. Birbirini bıçaklayan taraftarları; hakemleri aynı teranelerle protesto edenleri, kendi futbolcusuna bile sevgi duyamayan insanları konuşuyoruz.Bu konu daha derinlemesine konuşuldukça da aslında sistemin nasıl işlediğini bilenler, gerçekleri söylemeye başladı. Ve olay dönüp dolaşıp kulüp yöneticilerinin tavırlarına, holiganlara verdikleri desteklere, bunlara sağladıkları maddi imkânlara geliyor.Adres tam olarak ortaya çıkmıştır. Aslında gerçeği Futbol Federasyonu’nun, ilgili bakanlığın bilmemesi de imkânsız. Hep birlikte konuşmaya devam ediyoruz, ama kulüp yöneticilerinin şiddeti destekleyen tavırlarına karşı henüz bir şey yapılmış değil. Üstelik bunun için özel bir kanun bile çıkarılmışken...
Devlet Bakanı Ali Babacan ağzından kaçırdı. AKP, genel seçimi iki ay geriye alarak eylül ayında yapmak niyetinde.Bu niyetle ilgili olarak, seçimi Ramazan öncesi yapmak gibi bir gerekçeden söz ediliyor.Gerçekten de Ramazan’ın etkisi olabilir. Ancak bu iki aylık küçük baskının başka nedenleri de olabilir. Örneğin, Tayyip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasının hemen ardından, Cumhurbaşkanı seçimine yoğunlaşmış dikkatleri hemen genel seçime çevirmek gibi.Eğer genel seçimler eylül ayında yapılırsa, ister istemez bütün dikkatler bu seçime yönelecek, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasıyla ilgili spekülasyonlar geride kalmış olacaktır.Genel seçim en etkili gündemi değiştirme imkânı olarak kullanılmış olacaktır. Ve eğer AKP seçimden yine tek parti hükümeti kuracak bir güçle çıkarsa, bu sonuç aynı zamanda Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkışının halk tarafından onaylandığı anlamında yorumlanacaktır.***Son dönemde Başbakan Erdoğan yine bütün ülkeyi dolaşıyor, sürekli açılışlar yapıyor. Dün önce Erzincan’da konuştu, sonra İstanbul’a geldi yine konuştu.Hrant Dink cinayeti dolayısıyla ağır eleştiriler alan İçişleri Bakanı Aksu da Adana’da toplu konut açılışı yaptı. İçişleri Bakanı’nın işini gücünü bırakıp Adana’da konut açmasının da benzer bir açıklaması olmalıdır.AKP’nin ünlü bir reklamcı ile daha şimdiden çalışmaya başlamış olması da eylülde seçim ihtimalinin çok uzak bir ihtimal olmadığının bir başka işaretidir.***Seçimlerde iktidar partileri, eğer büyük krizlerin içinden geçilmemişse her zaman daha avantajlı konumdadır. AKP’nin şimdiden seçim hazırlıklarına başlamış olması bu avantajını kuşkusuz artıracaktır.Kış aylarında yapılan seçimlerde, kırsal kesim açısından her zaman sorunlar yaşanır. Ama eylül ayında yapılacak bir seçime katılımın artması büyük olasılıktır. Anlaşılan AKP katılımın artmasının kendisine yarayacağını düşünüyor.Muhalefet partilerinin de seçimlerin iki ay öne alınmasına karşı çıkmaları zordur.Bu türden karşı çıkışlar her zaman “zaaf” olarak yorumlanır.Eylül seçimleri hayırlı olsun.Not:En milliyetçilerin TürkçesiMersin’de silaha ve Kur’ana el basıp “ölmek-öldürmek” diye yemin eden “en” milliyetçiler, kapılarına Atatürk’ün bir sözünü yazmışlar. Şöyle yazmışlar: “Bu memleket tarihte Türk’tü. Bugünde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak kalacaktır.” Bu en milliyetçiler, her yerde vatan haini aramadan önce Türkçe öğrenmelidir. Haydi “Türk’tü” ve “Türk’tür” sözcüklerindeki kesmeler tartışmalıdır. Ama “Bugünde” diye dahi anlamına gelen “de”yi bitişik yazdığınız zaman gülünç duruma düşersiniz. Böyle basit bir Türkçe kuralını bile bilmeyenlerin, hatta bu sözü nereden almışlarsa yanlış kopya edenlerin kendilerini en milliyetçi görmeleri gerçekten garip bir durum. Önce Türkçeyi, Türkçemizi öğrenin sonra milliyetçilik yarışları düzenleyin.
Yıllardır bu günlerde aynı konuyu konuşuyoruz, aynı korkuyu yaşıyoruz. Ermeni soykırımı kararı ABD Kongresi’nden geçecek mi geçmeyecek mi?Bu yıl da geçen yıllarda olduğu gibi aynı sözler söyleniyor, Ankara’da kim varsa bu kararın geçmeyeceğine olan “umudunu” tekrarlıyor.Bu yıl da hiç bir şey değişmedi. Her şey geçen yıllarda olduğu gibi. Yine Amerika’daki Yahudi lobisinin desteğini sağlamak için uğraşıldı, yine bir takım sözler alındı ya da alınamadı.Bu yıl Amerikan Kongresi’den Ermeni soykırımı kararının çıkması daha büyük olasılık gibi görünüyor. Kongrede çoğunluğu sağlamış olan Demokratlar’ın önde gelenleri bu kararı geçirmek için kararlı davranıyor. Tabii bu şu andaki durum. Yine de belli olmaz, belki hava değişir. Her zamanki umudumuz bu şekilde.Bu karar bu yıl da çıkmazsa önümüzdeki yıl yine aynı olaylar tekrar yaşanacak. Ama ya çıkarsa?Şu ana kadar “soykırım olmamıştır” diyenler de ABD Kongresi’nin kararından etkilenecek ve fikir mi değiştirecek? Böyle bir şey olmayacak çünkü zaten dünyanın her yanında bu olayla ilgili en küçük bir fikri olanlar bile “soykırım olduğu” na inanmış durumda.Her yıl ABD Kongresi’nin kararını beklerken yaşadığımız sıkıntının aslında anlamsız olduğunu görmek için bu gerçeği kabul etmek gerekiyor.***1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda, İttihat ve Terakki yönetiminin üç paşası tarafından alınan ve uygulanan Ermeni tehcirinin sonuçlarını dünya bir “soykırım” olarak kabul etmiştir.90 yıl önceki bir dramatik olayın bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin başını ağrıtan bir sorun haline gelmiş olmasının sorumlusu da sadece ve sadece susarak, meseleyi konuşturmayarak ya da “asıl onlar öldürdü” gibi budalaca çıkışlara başvurarak durumu kurtardıkları zannedenlerdir. Yani bizleriz.Amerikan Kongresi ne karar alırsa alsın, biz bu meseleye bugüne kadar yaklaştığımız gibi yaklaşmaya devam edersek sıkıntılar giderilemeyecek; tam tersine, baş ağrısı artarak devam edecektir.Çünkü bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde bulunmuş çok sayıda bilgisiz, fikirsiz ve ufuksuz şahıs, en geri ve ilkel politikalarla bu meseleyi “bizim” sorunumuz haline getirmiştir.Amerikan Kongresi’nden Ermeni soykırımı kararının geçmesi belki Ankara’nın mantıklı ve doğru politikalar geliştirmesine yol açarak faydalı bile olabilir.*****Not: Orası burası değilBaşarılı futbolcumuz Emre’nin başı da bazı öfkeli sözleri dolayısıyla dertte. Emre’nin çeşitli hitaplarında “ırkçılık” vurgusu bulunduğu için hakkında İngiltere Futbol Federasyonu soruşturma yapıyor. Emre herhalde ırkçı filan değildir. Söylediği sözler de öfkeyle söylenmiş sözlerdir. Ama orası, burası değil. Burada zenciye yamyam denilebilir ve eleştirildiği zaman da “ne olmuş yani” diye geçiştirilir. Orada en küçük bir ırkçılık, ayrımcılık kokusu bile nefret nedenidir ve suç olarak görülür.Burada söylenmesi çok doğal gibi görünen sözler orada söylendiğinde suç işlenmiş olabilir. İnsan hakları kavramı orada ve burada farklıdır. Emre kendini burada sanmış olmalı ama ekmeğini orada kazanacaksa oranın kurallarına uymak zorunda.
O deprem, ülkemizin yaşadığı en büyük felaketti. Acıları hâlâ tam olarak dinmiş, yaraları sarılmış değil, sonuçlarını yaşamaya devam ediyoruz.Biliyoruz ki o büyük felaketin sorumluları, çürük binaları yapanlar, yapılmasına izin verenler, göz yumanlardır. Yani müteahhitler, onların teknik sorumluları ve yerel yöneticiler.Resmi sayıya göre 17 bin insanımız öldü. Bu 17 bin insanımızın katillerinin kimler olduğu da bellidir.Ve bugün şu soruyu soruyoruz: Ülkemizde hukuk var mı, adalet var mı?Bu cinayetlerle ilgili 2 binden fazla dava açıldı ve karar alınan birkaçı dışında bütün davalar dün düştü. Cinayetleri işleyenler kurtulmuş oldu.***Yargı sistemimizin işleyişindeki sorunların fazlalığı sürekli olarak “Hukuk devleti” ile ilgili soru işaretleri üretilmesine neden oluyor. Hep “bağımsız yargı”dan söz ediliyor ama son olaydaki gibi yargının işleyişinin adaleti sağlayıp sağlamadığını da her vatandaş kendi kendisine soruyor.Vatandaşın hukuk devletine inancı kalmayınca, toplum kendisini koruma ya da kendine göre adaleti sağlama sistemlerini devreye sokuyor.17 bin kişinin ölümünden sorumlu olanların böylesine kolayca kurtulmaları üzerine insanlar adaleti kendileri sağlamaya kalkarlarsa onları kim, nasıl suçlayabilecektir?***Depremde yakınlarını kaybetmiş bir vatandaş gidip sorumlu bulduğu ve zaman aşımıyla kurtulmuş bir kişiyi kendisi cezalandırmaya kalksa, alacağı hapis cezası on yıldan aşağı olmaz. Buna karşılık depremin faciaya dönüşmesine yol açanların yargılandıkları maddelerde istenen tavan ceza beş yıldır. Sonuçlanan davalarda verilen ve onaylanan cezalar da 1 yıl ile 3 yıl arasında. Bazıları da ertelendi.Bu kıyaslama bile hukuk düzenimizin nasıl bir düzensizlikten oluştuğunu gösteriyor.Gerçek bir hukuk reformu ülkemizin bundan sonraki en büyük, en önemli çağdaşlaşma adımı olacaktır. Ama böyle büyük bir işe el atma cesaretini gösterebilecek siyasiler olup olmadığı da asıl soru olarak ortadadır.***Not: Babacan yorulmuşAvrupa Birliği ile Başmüzakereci sıfatını taşıyan Devlet Bakanı Ali Babacan Brüksel’de 301’inci madde ile ilgili olarak birbirini tutmayan sözler söyledi. Ama Babacan’ın asıl gafı “Türkiye’nin üyeliği garanti değildir” sözüdür. Başmüzakereci sıfatını taşıyan bir siyasinin bu sözünü herkes “havlu atmak” olarak anlar.Babacan bir de “Türkiye rüzgâra karşı yelken açmış durumda” diyor. Anlaşılan başmüzakerecinin kafası da karışmış, AB sürecinin Türkiye için taşıdığı asıl anlamı unutmuş.Bu sözlerinin ardından Babacan, Başmüzakereci sıfatını bırakmalı ve bu görevi konuyla ilgili zihin berraklığına sahip bir kişiye devretmelidir.
Şu anda Kuzey Irak sadece Türk sınırı üzerinden nefes alıyor. Kürdistan’ı inşa etmeye çalışan Kürt liderlerin başka bir soluk alma alanları da bulunmuyor.Buna karşılık seçmiş oldukları, sürekli olması imkânsız Amerikan korumasıdır. O koruma, sonsuza kadar bu bölgede kalmayacaktır.Irak bölündükten ve birbirine asla güvenmeyen, birbirinin kanını fazlasıyla dökmüş olan üç ülke ortaya çıktıktan sonra Kuzey Irak Türkiye’ye çok daha fazla muhtaç olacaktır.***Kuzey Irak Kürtleri’nin Türkiye’den “korkmaları”nın anlaşılacak yönleri vardır. Türk-Kürt ilişkilerine bir yanda PKK’nın diğer yanda da Ankara’nın bazı yanlış politikalarının yarattığı güvensizlik ortamının egemen oluşu bugünün gerçeğidir.Ama bunun üzerine çıkabilmek, bin yıldır iç içe yaşamış olan iki halkın yine kendileriyle birlikte yaşamış diğer kültürlerle barışık bir şekilde yeni ilişkiler kurmalarının yollarını açmak zorunludur.Kuzey Irak’ta bir Kürdistan, eğer Türkiye ile iyi ilişkiler kurabilirse rahat etme imkânına sahip olabilir.Ancak şu anda ilişkilerin en büyük zehri olarak bir PKK gerçeği vardır. Kerkük ve Türkmenlerin durumu bunun arkasından geliyor.Amerikan yönetimi Kerkük’ü Kürtlere bırakmaya karar vermiştir ve içinde bulunduğumuz yıl yapılacak halk oylamasıyla bu kesinleşecektir. Bu durumda Türkiye’ye düşen, bölgedeki Türkmen halka baskı yapılmamasını, bu şehirde ve çevresinde barışçı ve demokratik ilişkilerin kurulmasını sağlamak için çaba sarfetmektir.***Kuzey Irak Kürt liderleri Kerkük konusunu Türkiye ile ve bölgedeki Türkmenlerle birlikte çözme yollarını arayabilir. Ancak onlar henüz bu konuda yapıcı bir diyalog kurmak yerine Türkiye’yi kızdıran ifadeler kullanmaya devam ediyor.Bu tavrın hiç kimseye, en başta da Kuzey Irak Kürtleri’ne bir faydası yoktur.Eğer Kuzey Irak, Kürdistan adıyla egemen bir devlet olacaksa, kendi topraklarının en önemli komşusuna karşı terör üssü olarak kullanılmasına da izin veremez, vermemelidir.Kuzey Iraklı yöneticilerin bu konularda atacakları akıllıca adımlar bölgede yepyeni bir ilişki düzeninin kurulmasını sağlayabilir.Tabii ki bu arada Türkiye’nin kendi içindeki en önemli meselesi olan “Kürt meselesi”ni başka boyutlarıyla kalıcı bir barış ortamına yönlendirecek politikaları benimsediğini göstermesi de gerekiyor.Kendisine güvenen bir Türkiye’nin bu yolları açmasının zamanı gelmiştir.***** Not: Yöneticiler ve taraftarlarFenerbahçe bir yabancı takım ile oynayacak, ama maç öncesi Fenerbahçe taraftarları birbirine bıçaklarla saldırıyor. Konu “tribün hakimiyeti” imiş. Bu, vandalizmin ülkemizde ulaştığı boyutların ne kadar korkunç olduğunu gösteriyor.Kulüp yöneticileri, aslında bu çocukların mantıklarından çok farklı olmayan tavırlarla birbirlerine girmeye devam ettikleri sürece vandalizm daha da artacaktır.Kulüp yöneticilerinin ya da Türk futbolunu yönetenlerin birbirlerine karşı sözlü saldırılarını (bazı şeref tribünü kavgaları da olmuştu) bir ruhbilimciye inceletmek ve bunların ne kadar çocuksu ve alt düzeyde olduğunu herkese göstermek yerinde olur. Böylece belki onlar utanır, kendilerine çekidüzen verir ve en aşağıdaki, en lümpen taraftarın vandalizmine karşı çıkacak ve onu önleyecek bir düzeye gelebilirler.
Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı süresinin sona ermesine yakın günlerde tıpkı bugünkü gibi bir soru soruluyordu. Soru, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağıydı.Başbakanlığın, Türkiye’nin siyasi sisteminde daha yetkili bir makam olduğuna kuşku yoktur. Son olarak Sezer döneminde de görüldüğü gibi, Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasında hiçbir uyum olmaması halinde bile Cumhurbaşkanı’nın engelleme olanakları her zaman kısıtlıdır ve var olanların “çevresinden dolanma” imkânı da her zaman vardır.Ona rağmen Turgut Özal cumhurbaşkanı olmak istedi. Bu kararı verirken, partisinin içindeki bölünmüşlüğü de yukardan kontrol edebileceği düşüncesindeydi.Bugün Özal’ın kurduğu ve iki kez iktidara taşıdığı ANAP devre dışı kalmıştır.***1987’de Özal için sorulan soru bugün Erdoğan için sürekli olarak soruluyor. Şu anda bulunduğu etkili makamı bırakıp Çankaya’nın duvarları arasına çekilmek ister mi?Tabii ki Cumhurbaşkanlığı her vatandaş için, bir insanın toplumda ulaşabileceği en onurlu makamdır. Ama bu makamın gerektirdiği özellikler ile başbakanlığın gerektirdiği özellikler her zaman çakışmıyor.Ancak biz meseleyi en basit soru üzerinden düşündüğümüz zaman “Erdoğan Çankaya için aday olacak mı?” diye tekrarlar ve cevabı bu basitlik üzerinden ararsak söyleyeceğimiz tek bir kelime var: Evet.***Türkiye’nin cumhurbaşkanları bugüne kadar ya asker kökenli ya da bürokrat kökenli olmuştur. Eğer Tayyip Erdoğan aday olur ve seçilirse, ilk kez toplumun muhafazakâr kesimini temsil eden ve “alt orta sınıf” kökenli bir kişi bu makama gelmiş olacaktır.Üstelik bu kişi toplumdaki bölünmenin en önemli sembollerinden biri olan imam hatip okulundan mezun bir kişidir. Ayrıca bir sembol olarak türban da Çankaya’ya çıkmış olacaktır.Erdoğan bu ilkleri gerçekleştiren kişi olarak cumhurbaşkanı olmak isteyecektir. Herkes önümüzdeki döneme ilişkin hesaplarını bunun üzerine kurmalıdır.*****NOT: Silahlar meselesiOrtalıkta silah kullanmanın önü bir türlü alınamıyor. Bunun için yine cezaları artırmaya girişiliyor. Böyle girişimler derde deva olamaz; olamayacağını kendileri de bilir. Ama bir şey yapmış gibi görünmek için bunlar yapılır. Şu anda yasalarımızda silah kullanmayı, taşımayı, bulundurmayı kısıtlayan ve bu suçlara ağır cezalar getiren maddeler var. Ölüme yol açmakla ilgili maddeler de var. Cezaları hiç de hafif değil. Örneğin ruhsatsız silah bulundurmanın cezası iki yıldır, ama ruhsatsız silahla yakalanıp iki yıl hapis yatan yoktur.Eğer toplumun katılmasını sağlayarak güçlü bir “silah toplama” operasyonu yapılamazsa yeni kanunlar çıkarmanın da bir anlamı yoktur. Varolan kanunları uygulayamıyorsunuz, yeni kanunlar çıkarıyorsunuz. Yeni kanunlar çıkarılır, ama bunlar da uygulanmaz ve hukuki durum daha da karmaşık hale gelir.
Emekli Büyükelçi Yalım Eralp geçen hafta bir tartışma programında önemli bir şey söyledi. Kısaca şöyle: Türkiye’yi yönetenler uzun süredir ABD’ye hep bir şey istemek için gidiyorlar bu da Türkiye’nin elini zayıflatıyor.Gerçekten, rahmetli Adnan Menderes de son dış gezisini ABD’ye yapmış ve istediği birkaç yüz milyon dolarlık yardımı alamadan dönmüştü.Şu anda da ABD’den istemeye devam ediyoruz.PKK’yı Kuzey Irak’ta tasfiye etmek için yardımcı olun.Kerkük’te referandumun ertelenmesi için yardımcı olun.Ermeni soykırımı tasarısının Kongre’den geçmemesi için yardımcı olun.İstekler böyle sıralandığı zaman da karşıdan sorular gelmeye başlıyor:PKK asıl senin içi meselen, 24 yıldır bu meselenin çözümü için sen ne yaptın?Irak’ın egemen bir devlet olarak bütünlüğünü korumasını istiyorsun, o zaman niçin bu egemen devletin iç işlerine karışıyorsun?Ermeni soykırımı konusunda dünyayı ikna etmek için yıllardır ne yaptın ki şimdi benden destek istiyorsun?***Bu ilişki biçiminin altında, Amerika’nın “stratejik ortak” olarak sürekli Ankara’nın isteklerini yerine getirme zorunluğu bulunduğu fikri yatıyor.Durmadan ABD’ye götürülen istekler listesindeki konularda asıl sıkıntı kaynağının uzun süredir yürütülen yanlış politikalar olduğunu belki halkımız bilmiyor, halkımızdan bu gizleniyor, ama Amerikalılar da Avrupalılar da bunları pekâlâ biliyor.Dışişleri Bakanı Gül’ün söylediği gibi, “Ermeni soykırımı sokaktaki Amerikalı’nın derdi değildir.” Ama bu konuyu sokaktaki Amerikalı’nın mürekkep yalamışına sorduğun zaman da alacağın cevap “soykırım yapılmıştır” şeklinde olacaktır.Talepte bulunulan konularda kendi iç düzenlemelerini yapmamış olmak zaten bizi fazlasıyla güç duruma düşürüyor.Amerikalı yöneticilere “Ermeni soykırımı tasarısını engelleyin” dediğin zaman karşıdakinin aklından “Hrant Dink’in öldürülmesini neden engelleyemedin” sorusunun geçmemesi imkânsız.Kendi evini temizleyememiş birinin sürekli olarak komşulardan yardım istemesi kimsenin ciddiye alacağı bir durum değildir.Türkiye’nin dünyadaki konumunu zayıflatan “dış düşmanlar” değildir. Bu durumu bizzat kendimiz yarattık.*****notAğar’dan yeni öneriDYP Genel Başkanı ilginç bir çıkış daha yaptı. Bu fikrin arkasında Türkiye’nin bölgenin doğal “ağabeyi” (gerçek ağabey, katil ağabeyi değil) olduğu ve olması gerektiği fikri yatıyor.Ağar’ın önerisi “Benelüks” benzeri bir model.“Benelüks” sözcüğü Belçika, Hollanda ve Lüksemburg isimlerinin ilk hecelerinden oluşuyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa yeniden şekillenirken bu üç ülke güçlerini birleştirecek bir oluşuma gitmişti.Ağar’ın “Benelüks” önerisi de Irak, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Suriye’yi kapsıyor. Bu ülkelerin “doğal ağabeyi” konumunda olan Türkiye’nin böyle bir güç ittifakının başını çekmesinin Türkiye’nin konumunu çok daha güçlendireceğini, ama bu ülkelerin gelişmesine ve güvenliklerine de büyük katkı sağlayacağını görmek zor değil.Ağar “Irak” diyor. Ama Irak’ın bütünlüğünün sağlanmasının mucize olduğunu ve Kuzey Irak’ta Kürdistan’ın kurulmasına az kaldığını görerek, “Irak” kelimesini “Kürdistan” ile değiştirmemiz daha gerçekçi olacaktır.Ağar’ın bu önerisinin ortalama seçmen açısından anlamı olmayabilir. Ama bir siyasi partimizin bu tür öneriler geliştirmeye devam etmesi önemlidir.