Demirel’in sık kullandığı bir söz vardı: “Veremi gösterip sıtmaya razı etmek...” Bugün iki cephe arasına sıkışmış olan çoğunluk şimdi hangisinin sıtma hangisinin verem olduğunu belirlemeye çalışıyor.
Bir tarafta temel hedefleri konusunda tereddütler yaşayan, temel sorunlarla ilgili açık politikalar belirleyemeyen AKP iktidarı.
Karşısında da sokağa taşırılmak istenen “ulusalcı-milliyetçi cephe”.
Bu cephede radikal milliyetçiler, sokak milliyetçileri, kendilerine Atatürkçü diyen faşizan çevreler, kendilerine sosyal demokrat diyen yeni milliyetçiler var. Politikaları da belli; her durumda çok açık olarak ifade ediliyor, her gösteri imkânı kullanılıyor.
Bu cephe AB’ye karşı, Türkiye’nin AB üyeliğinden vazgeçtiğini açıklamasını istiyor. Bu cephe PKK’ya karşı açık tavır almayan ABD’ye karşı sert tepki gösterilmesini istiyor. Bu cephe için Kürt sorunu olmadığı gibi, Kuzey Irak’a, hatta Kerkük’e askeri müdahale için hazır olunmalı. O politikaların ucunda ekonomisi çökmüş, işsizi zirveye vurmuş, dünyadan tecrit edilmiş bir Türkiye olduğu bunların umurlarında değil, hatta istedikleri, böyle bir Türkiye. Çünkü içine kapanmış büyük güçlerle arası açık, komşularıyla kavgalı bir Türkiye’de bunlar “önemli adam” sınıfında ve vatan kurtarıcı rollerinde dolaşabilecekler.
İki cephenin de dışında kalan büyük çoğunluğa sadece bu iki siyasi seçeneğin sunuluyor oluşu yakın gelecek açısından birçok karanlık senaryoyu gündeme getiriyor.
Bu senaryoların en önünde de cumhurbaşkanı seçimi var. Eğer Erdoğan aday olursa seçilecektir. Ve o zaman “ulusalcı-milliyetçi cephe”nin daha büyük kışkırtma ve gerilim politikasına yönelmesi Türkiye’yi yeni bir kavga ortamına götürecektir. “Ulusalcı-milliyetçi cephenin” içinden geçen bazen açıkça söyleniyor, bazen ima ediliyor, bazen silah üstüne yeminlerle hissetiriliyor. Bu, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şu ya da bu şekilde harekete geçmesi beklentisidir. Bu cephe bir önceki Genelkurmay Başkanı Özkök’ün bu tür fırsatları değerlendirmemiş olması dolayısıyla ona olan tepkilerini sık sık dile getirmektedir.
Ulusalcı-milliyetçi-sokak milliyetçisi-lüpmen cephesi AKP’yi sandıkta yenmelerinin -en azından bugünkü koşullarda- mümkün olmadığını biliyor. Bu yüzden de onlara göre AKP’nin iktidardan indirilmesinin, Erdoğan’ın Çankaya’dan gönderilmesinin “bir tek yolu” var...
Bunların hangisi sıtma, hangisi verem? Türk halkına şu anda sunulan seçenekler çeşitli hastalıklardan ibaret. Türk demokrasisi henüz bu hastalıkları aşacak seçenekleri üretemiyor. Geri kalmışlığın kaderlerini yaşamaya devam ediyoruz.
Not:
Bugün 12 Mart
36 yıl önce bugün Türkiye’de demokrasi bir kez daha askıya alınmıştı. Gerekçe yine aynıydı, vatan elden gidiyordu. O zaman bir tek tehlike gösteriliyordu: Sol ya da komünizm. Ülkücü gençler bu tehlikelerle savaşmak için örgütlenmiş, muhafazakâr kesim “komünizmle mücadele dernekleri” aracılığıyla savaşa hazırlanmıştı. Sol hareket yine kendisine kurulan tuzaklara düşmüş ve asker müdahale etmişti.
Ancak 36 yıl önce demokrasiye sahip çıkan güçlü bir Cumhuriyet Halk Partisi vardı.
O dönemde ortaya konulan senaryoda yine aynı kişiler, aynı güçler bulunuyordu. 12 Mart döneminde belki 12 Eylül gibi kitlesel acılar yaşanmadı, ama Türkiye biraz daha geriye götürüldü. Türk halkına fazla bulunan, Türkiye’nin hak etmediği düşünülen özgürlüklerin üzerine “şal” örtüldü. Ama 12 Mart Türkiye’yi kurtaramadı ki 12 Eylül 1980’de aynı işler daha da sert olarak yapıldı. O da yetmedi ki bugün hâlâ benzer oyunlar sahneye konulmaya çalışılıyor.

