Kitapların arasına sıkışmak

Büyüklerimizden birisi dün, “kitapların arasına sıkışanların” yaptıkları eleştirilerin bir önemi olmadığını anlatıyordu. Ona göre birkaç köyde dolaşmak, birkaç işçi ile konuşmak “kitapların arasına sıkışmak” tan daha önemliydi

Haberin Devamı

Büyüklerimizden birisi dün, “kitapların arasına sıkışanların” yaptıkları eleştirilerin bir önemi olmadığını anlatıyordu. Ona göre birkaç köyde dolaşmak, birkaç işçi ile konuşmak “kitapların arasına sıkışmak” tan daha önemliydi.

Tabii ki masa başlarına sıkışmış olarak kalmak, dünyaya sadece uzaktan bakarak, insanların yüzlerini sadece televizyon ekranlarında görerek yorum yapmak yeterli değildir. Tabii ki insanlar hakkında düşünenlerin, çözüm üretmeye çalışanların insanları görmesi, onlarla konuşması gerekir.

Ama gördüklerini ve duyduklarını anlamak için epeyce kitabın arasına “sıkışmak” gerekiyor. Çünkü o insanlara nasıl bakılacağını, o insanların seslerinin nasıl dinleneceğini kitaplar gösteriyor.

***

Amerikanca deyişle “self-made” diye adlandırılan, “kendi kendisini inşa etmiş” insanların arasında, kitap okuyanları aşağılama çok yaygındır. Onlar kitap okumadan “başardıklarını” düşündükleri için kitapların arasına sıkışmış olanlara yukarıdan bakarlar. Kitap okumanın boşuna zaman kaybı olduğunu düşünürler.

Kitap okuyacağına gidersin, bir köy dolaşırsın, on kitaptan öğreneceğinden fazlasını öğrenirsin... Öyle olduğunu zannederler.

Eskiden kimileri için de “kitabidir” denirdi. Bu deyim, kitaplardan öğrendiklerini ya da daha doğrusu öğrenemeyip ezberlediklerini fazla anlamadan tekrar eden kişiler için kullanılırdı. Ama bu olumsuz nitelemenin amacı kitap okuyanları aşağılamak değildi, muhatapları da genellikle kendisini çok okumuş gibi gösterme meraklıları olurdu.

“Çok kitap okur” sözünün yaygın kullanımının bir imrenme ifadesi ve övgü olarak kullanıldığı dönemlerden, aşağılamak için kullanılan günlere geçilmiş olması, tek başına bile önemli bir gerilemeyi gösteriyor.

***

Devlet büyüklerimizde uzun süredir kitap okuma merakının kalmadığını biliyoruz. Gerekçe hep “zaman yokluğu” dur. Günde yarım saatini ya da bir saatini kitaba ayıramamanın gerekçesi “zaman yokluğu” olamaz. Kitap okumak yerine kısa ve “özlü” raporlar okunur ya da bunlar da okunur gibi yapılır, genellikle konu önemliyse raporu yazana “gel hızla anlat kardeşim” denilir. Ve ardından da milyonlarca insanın hayatını etkileyecek kararlar alınır.

Şu anda Irak’ta ne olduğunu anlamak için elimizde iki kaynak var. Birincisi güvendiğimiz gazetecilerin yorumları, aktardıkları bilgiler. İkincisi de Irak meselesini tarihsel boyutlarına bağlayarak anlatan kitaplar. Bu iki kaynak da okunmadan, ikisine de bir göz bile atmadan Irak’a ilişkin politikalar üretiliyor.

Siyasiler ve devlet büyüklerinin çok daha fazla kitapların arasına “sıkışmaları” gerekiyor. Gezemedikleri köylerden, gezemedikleri ülkelerden, göremedikleri işçilerden haberdar olabilmeleri için.

DİĞER YENİ YAZILAR