Açık bir tanım

12 Nisan 2007

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın basın toplantısında söyledikleri birçok soruya çok açık cevaplar getirdi. Bu sorular arasında en günceli, kuşkusuz cumhurbaşkanı seçimine ilişkin olanıdır.Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yolunun kesilmesi için Silahlı Kuvvetler’in üst kademesinden gelecek bir uyarıyı bekleyenler Büyükanıt’ın konuşmasıyla herhalde büyük hayal kırıklığına uğramışlardır.Genelkurmay Başkanı, cumhurbaşkanı seçimi konusuna “müdahil” olmayacaklarını çok açık olarak söyledi. Getirdiği cumhurbaşkanı tanımına eklediği “sözde değil özde” ifadesi ise çok şey anlatıyor. Bu “vurgu” Çankaya’ya özünde cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı olmayan bir kişinin çıkması ihtimali bulunduğunu söylüyor. O cümle ve eki üzerinde biraz daha durursak ardında “Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasa daha iyi olur” düşüncesinin olduğu sonucuna varabiliriz.Ancak Genelkurmay Başkanı, Meclis’in yetkisinde olan bu seçim sürecine müdahale etmeyeceklerini söylerken bir “ek” daha yapıyor. O da seçilecek kişinin “icraatına” göre tavır alınacağına ilişkin bir imadır. Bunu biraz açarsak şu sonuca varırız: “Eğer Çankaya’da görev yapacak kişinin uygulamalarının Cumhuriyetin temel ilkelerine zarar verdiğini görürsek gereğini yaparız.” Genelkurmay Başkanı bu fikri bu kelimelerle söylemiyor, ama çok özenle seçilmiş kelime ve kavramları araladığımız zaman bunu anlamamız kolay oluyor.***Genelkurmay Başkanı’nın çok açık cevap verdiği bir diğer konu da Kuzey Irak’a askeri operasyon yapılmasına ilişkindir. Büyükanıt “yapılmalıdır” derken bunun “askeri bakış açısı” olduğunu belirtmiş, yapılabilmesi için Meclis’in, siyasi iradenin “görev vermesi” gerektiğini de vurgulamıştır. Mesele siyasidir, çözümü için askeri araçların kullanıp kullanılmaması kararı da siyasi sorumluluk sahiplerine aittir.Büyükanıt etnik milliyetçi-ırkçı kökenli terörle ilgili fikirlerini söylerken “yükselen milliyetçilik” konusuna da değindi. Burada kaba sokak milliyetçiliği ile ırkçı ve faşist kökenleri olmayan Atatürk milliyetçiliği arasındaki farkı ortaya koymamış olması bize göre dünkü toplantının bir eksiği olmuştur.***Büyükanıt’ın basın toplansında bütün söylediklerinin önemli bir özeti var, o da Silahlı Kuvvetler’in üzerinden siyaset ya da güç gösterisi yapmak isteyenlerin etkili olamayacaklarının herkesin anlayacağı bir dille anlatılmış olduğudur.*****Not: Az erken seçimDevlet Bakanı Babacan’ın tekrar gündeme getirdiği, Dışişleri Bakanı Gül’ün de desteklediği “az erken seçim” fikrini Başbakan Erdoğan desteklemiyor. Gerekçesi de Yüksek Seçim Kurulu’nun buna karşı çıkması.Önümüzdeki cumhurbaşkanı seçimi, sonra yaz tatili, sonra da genel seçim derken Meclis’in çalışması fiilen 2008 başına kadar durmuş olacak. Oysa örneğin temmuz ya da ağustos ayında yapılacak seçim, ekimde parlamentonun yeni yapısıyla açılması ve önemli bir zamanın kazanılması anlamına gelecektir. Yüksek Seçim Kurulu’na bunun gerçekleşmesi için gereken desteği hükümet eğer isterse sağlayabilir.

Devamını Oku

İnce doğrulama

11 Nisan 2007

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu ileri sürülen günlük ortaya çıktığı sırada herhalde birçok kişi “Keşke doğru olmasa” diye düşünmüştür.Bu günlüklere göre, Silahlı Kuvvetler’in üst kademesinde iki kez darbe girişimi planlanmış, ancak bazı anlaşmazlıklar dolayısıyla bunlar “girişim”e dönüşememişti.Emekli Oramiral Örnek günlüklerin kendisine ait olmadığını söyledi. Kimi inandı kimi inanmadı. Ancak bu konuda kapsamlı bir araştırma bekleyenler de yanıldı, çünkü harekete geçen tek mahkeme bu günlükleri ilk kez yayınlayan dergiye yönelik bir araştırma başlattı.***Söz konusu günlüklerde askeri müdahaleye sıcak bakmayan dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, birçok olumsuz değerlendirmeye konu oluyordu.Emekli Orgeneral Özkök bu konuyla ilgili olarak ilk kez dün konuştu. Söylediklerini parça parça aktarıp ne dediğini anlamaya çalışacağız: “Genelkurmay Başkanı’nın sahip olduğu bilgiler, çok hassas ve yüksek seviyeli bilgilerdir...Görmemezliğe gelelim, ülkemiz iyi gitsin, demek de yanlıştır. Ama amacını aşmış kritikler, her şeyi büyütüp herkesin bilgisine sunmalar, teknolojinin getirdiği imkânları da kullanarak emin olmadan söylenen sözler yıpratıp zarar veriyor...Ne dersem diyeyim, ateşe benzin dökmek gibi olur. Zamanı geldiğinde söylenir...Emekli Oramiral ‘yapmadım’ diyor. İtibar edilmesi gereken odur. Ama karşı taraf da iddia ettiğine göre ona da saygı duyulmalı. Bu durumu bir yerden ispatlaması lazım. Yargı el koymuştur, bakalım ne yapacak göreceğiz. Soruşturma açılıp açılmaması Genelkurmay Başkanı’nın takdirine bağlıdır...” V Bu sözleri arka arkaya okuduğumuzda, ilk olarak emekli Genelkurmay Başkanı’nın günlüklerdeki olayları inkâr etmemesi dikkati çekiyor. Hilmi Özkök “Öyle şeyler olmadı” demiyor. Ayrıca “Bu günlükler sahte olmalıdır” da demiyor. Örnek’in yalanlamasına da bunların gerçek olduğunu iddia edenlere de “eşit” davranıyor.V İnce bir şekilde söylediği bir başka unsur da şudur: Eğer bugünkü Genelkurmay Başkanı izin verir ve soruşturma açılırsa gerçek ortaya çıkabilir.***Bunlardan bir tek şey anlamak mümkün. 2002’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst kademesinde görevli komutanlardan bazılarının askeri müdahale hazırlığı olmuştur.Bu iddialarda adı geçen emekli generallerden birinin halen benzer çizgide siyasi faaliyet yürütmeye devam ettiğini ve bu kişinin başında bulunduğu derneğe Cumhurbaşkanı’nın büyük maddi yardım yaptığı iddiasının açıklığa kavuşmadığını da düşünürsek ortaya aydınlatılması gereken çok fazla soru çıkıyor.Demokrasi sicilimizi hâlâ tam olarak temizleyemiyor, gelişmiş bir sistemin gereklerini yerine getirmekte sürekli yanlışlar yapıyoruz. Ne yazık ki.*****not: Büyükanıt konuşacakGenelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt bugün bir basın toplantısı yapacak ve “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni doğrudan ilgilendiren konular” üzerine konuşacak. Birçok gerçek ya da abartılmış soru işaretinin giderilmesi için bu toplantı önemli bir fırsattır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendi içinden ya da dışından, sonuçta yıpranması kaçınılmaz olacak pozisyonlara çekme çabasında olanlar faaliyetlerine devam ediyor. Bunların Türk Silahlı Kuvvetleri’ne asıl zarar verenler olduğunu görmek için yakın tarihe bakmak yeterlidir.Bu arada Genelkurmay Başkanı’nın cumhurbaşkanı seçimi üzerine görüş belirtip belirtmeyeceği de bugün toplantı saatine kadar önemli bir merak konusu olacaktır.

Devamını Oku

Çıkmak zorunda

10 Nisan 2007

Siyaset mesleği içinde bulunanların ortak özelliği “hırs”tır. Bu hırs sürekli olarak “daha yukarı”yı işaret eder. “Daha yukarısı” her parti yöneticisi için genel başkanlıktır. Her genel başkan için başbakanlıktır. Her başbakan için de cumhurbaşkanlığıdır.Batıda da durum aynıdır, en azgelişmiş ülkede de aynıdır. Ancak gelişmiş demokratik geleneklere sahip toplumlarla diğerleri arasındaki fark, bir siyasinin çıkabileceği en üst noktaya çıktıktan sonra buradan ayrılmasını bilmesi ya da bilmemesidir.***Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan en dip noktaya indi, cezaevine girdi. Çok yeni bir partinin başına geçti ve olabilecek en hızlı şekilde başbakan oldu. Dört yıldır da başbakandır. Ve başbakanlığı süresinde “iktidar” olmanın tadını almıştır.İktidar ne düzeyde olursa olsun, insanlar için iktidardan vazgeçmek kolay değildir. “Önemli kişi” olduktan sonra “herhangi bir kişi” olmayı kabullenmek için güçlü bir kişilik gerekir. Kendisiyle barışık olmak, kendisiyle diğer insanlar ve bütün toplum arasındaki ilişkiye doğru yaklaşabilmek gerekir.***Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı olmak istediğini en başından “belli etti”. Demokratik gelerekleri sağlam ülkelerde böyle bir durumun ardından “vazgeçtim” demek çok doğal karşılanır. Hatta bu, siyaset eğitiminin bir parçası olarak görülür.Ama bizde durum farklıdır. Erdoğan “yukarı”yı hedeflediğini belli ettikten, son günlerde yaptığı temasları da bunun üzerine kurduktan sonra “vazgeçtim” diyemez. Dediği anda iki önemli tepkiyle karşı karşıya kalacaktır.Birincisi; ister dost ister “düşman” taraf olsun, yaygın şekilde “korktu” ya da “beceremedi” suçlamasıyla karşılaşmaktır. Bu duygu kendi partisi içinde de yaygın olacaktır, sonucu da eskisi gibi güçlü bir lider olma ihtimalinin azalmasıdır. Partililer “vazgeçme”sinin partiyi zayıf gösterdiğini düşünecek, karşı taraftakiler de “zafer” çığlıkları atacaktır.İkinci tepki, partinin tepelerinde yaşanacak dalgalanmadır. Çünkü genel başkan ve başbakan olan kişinin cumhurbaşkanı olması, partinin tepesinde yeni bir yapılanmanın yolunu açar. Şu andaki durumda Abdullah Gül, eğer Erdoğan vazgeçerse başbakan olma imkânını kaybetmiş olacaktır. Bu, biraz daha aşağıya doğru inildiğinde birçok bakanlık ya da parti yöneticisi olma hayallerinin de suya düşmesi anlamına gelir.Adaylık açıklama günü olan 16 Nisan’a beş gün kala durumun “insani” ve “pratik” manzarası budur.***not: Dolaylı ikrarCumhurbaşkanı Sezer’in bütçesinin “sivil toplum örgütlerine destek” kalemini nasıl kullandığına ilişkin bir açıklama yapılmadı. Buna karşılık bir CHP’li, konuya ilişkin belgelerin basına sızmasına tepki gösterdi. Aslında bu tepki, sahibinin de bu bütçe kullanımının “hoş olmadığı” görüşünde olduğunu gösteriyor. Bu CHP’li çıkıp “Bütçeyi kullanma yetkisi Sezer’indir, ayrıca para verildiği söylenen kuruluş Türkiye’nin en önemli sivil toplum örgütüdür” deseydi tepkisinin bir mantığı olurdu. Ama “bu belgeler nasıl sızdı” diye bağırmak bir açıdan iddianın kabullenilmesi anlamına geliyor.

Devamını Oku

Yanlış hesaplar

9 Nisan 2007

Kuzey Irak Kürt liderlerinden Barzani, düzenli olarak Türkiye ile gerilim yaratacak beyanlarda bulunuyor.Bu tavrın bazı nedenleri olmalı.O nedenlerden biri, işler yoluna girmeye başladığı andan itibaren Kuzey Irak’ta bir iktidar mücadelesinin yaşanmasının kaçınılmaz olmasıdır.Kuzey Irak’ta şu anda ittifak halinde olan iki büyük aşiret bulunuyor. Birisi Barzani’nin aşiretidir, diğeri de halihazırda Irak Devlet Başkanı olan Talabani’nin aşireti. Bu ikisinin dışında, aralarında PKK’nın da bulunduğu daha küçük güçler de vardır, ancak Kuzey Irak uzun süredir Barzani ve Talabani’nin eğemenliği altındadır. Bu iki aşiret zaman zaman kanlı savaşlara da girişmiştir.***Kürtlerin, tarihe baktıklarında her zaman yakındıkları temel mesele, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bölge yeniden şekillenirken kendilerine “kazık atılmış” olmasıdır. O nedenle kendi bağımsız devletleri bulunmadığını tekrar ederler.Bunda haklılık payı vardır. Ancak, özellikle Kuzey Irak’ta bağımsız Kürdistan yolunda ilerlemelerin sağlandığı bir aşamada Kürtlerin kendi yanlışlarını da açıkça görmeleri gerekir.Bu kolay değildir. Çünkü Kuzey Irak Kürt toplumu, esas olarak aşiret sisteminin egemen olduğu bir “köylü toplumu”dur. Tarihsel koşullar içinde Kürt toplumunun çeşitli parçaları içinde varolan “ileri” unsurlar sürekli olarak tasfiye edilmiş ve topluluğun hayat değerleri köylülük düzeyini aşamamıştır.***Barzani son yanlışını Türkiye’ye yönelik “düşmanca” ve “kışkırtıcı” politikalar izleyerek yapıyor. Bunun nedenlerinden biri, ilerde yaşanacak iktidar mücadelelesinde PKK’yı yanına almak ve Türkiye’ye karşı kullanmak da olabilir. Bu durumda hesap yanlışı vahamet düzeyine çıkar, çünkü bu politika bölgede tekrar kan dökülmesinin yollarını açacak son derece tehlikeli bir mantığın ürünüdür.***Kuzey Irak’ta bir Kürdistan kurulmasının temel koşulunun Türkiye ile iyi ilişkiler olduğunu göremeyen aşiret başlarının kendi toplumlarına gelecek vaatlerinin içi boş kalacaktır.Türkiye ile ilişkilerini güçlü tutamayan Kürdistan’ın elde ettiği petrolü, halkının refahı için satması ve kullanması da mümkün değildir.Barzani’nin bugünkü tavrı, Kürdistan’ın Saddam Irak’ının bir karikatürü olmasına yol açar.Aşiret düzeninin ötesine geçemeyen, köylü mantığını aşamayan bir Kürdistan yine Kürtlerin büyük hayal kırıklıkları yaşamasıyla sonuçlanır.*****not: Sezer açıklamalıCumhurbaşkanlığı’nın “sivil toplum kuruluşlarına destek” bütçesi varmış. Ve iddiaya göre 2000-2006 yılları arasında Atatürkçü Düşünce Derneği’ne bu bütçeden toplam 221 milyar lira yardım yapılmış.Bu iddia dün AKP’ye yakın yayın organlarında ortaya atıldı. Haberi destekleyen bazı belge fotokopileri de yayınlandı.Bu konuda Sezer’in hemen bir açıklama yapması gerekiyor. Ayrıca bu açıklamada söz konusu bütçenin 7 yılda hangi kuruluşlara, nasıl dağıtıldığına ilişkin ayrıntılı bilginin de yer alması gerekiyor. Sezer bu açıklamayı hemen yapmalıdır.

Devamını Oku

İndirmenin yolları

7 Nisan 2007

Cumhurbaşkanı seçimi yaklaştıkça bütün muhalefet partileri, boyları ne olursa olsun, üsluplarını iyice sertleştirdi. Hepsinin söylediği şu: AKP hükümeti Türkiye’yi geriye götürmüştür, bu hükümetten mutlaka kurtulmak gerekir, Çankaya’da da bir AKP’li oturmamalıdır.Herkes; bütün partiler, bazı ticari kuruluşlar, yabancılar sürekli kamuoyu araştırmaları yaptırarak geleceği öngörmeye çalışıyor. Bunlardan sızan bütün haberler aşağı yukarı aynı şeyi söylüyor: AKP açık ara birinci partidir, büyük olasılıkla tek başına hükümet olacaktır.CHP yüzde 17-19 aralığında bir oy oranıyla daha da zayıflayarak ana muhalefet olacaktır.MHP yüzde 10 barajı kıl payı ile geçebilir de geçemeyebilir de. Aynı durum DYP için de geçerli, bu partinin oy oranı da araştırmalarda yüzde 6 ile 10 arasında çıkıyor.Diğer partiler; Anavatan, DSP, SHP, BBP ise yüzde 1-3 arasında oy almaya adaydır, bir iki puan yukarı çıkmalarının seçim sonuçları açısından bir önemi yoktur.Bütün bu partiler “Erdoğan Çankaya’ya çıkmasın” diye bağırıyor ama bugünkü geçerli anayasal kurallar çerçevesinde Erdoğan’ın Köşk’e çıkmasını engelleme imkânı bulunmuyor.O yüzden de CHP Genel Başkanı arada başka yollarla tehditler savuruyor.***Genel seçimlere de yukarıdaki tablodan fazla farklı bir durumda gidilmeyeceği anlaşılıyor. Yani “AKP Türkiye’yi geriye götürmüştür, bir dönem daha iktidarda kalırsa Türkiye büyük zararlara uğrar, bu hükümet mutlaka değişmelidir” diye bağıranlar, gerçekte AKP’nin yeniden iktidar olmasının önüne geçme yolunda hiçbir şey yapmıyorlar.Hesaplar çok açık bir şekilde ortada olmasına rağmen yapmıyorlar, herhalde aslında AKP’nin iktidarda kalmasını istiyorlar.* CHP seçime DSP ve SHP ile birlikte girerse, çeşitli hesaplara göre yüzde 25 oy oranının üstüne çıkar ve konjonktüre göre yüzde 30’a bile yaklaşır.* DYP ile Anavatan seçime birlikte girerlerse barajı rahatlıkla aşar ve merkezde önemli bir denge unsuru olabilirler.* MHP, BBP ve Genç Parti seçime birlikte girerlerse yüzde 15’i rahatlıkla aşarlar ve Meclis’te güçlü bir grup oluştururlar.O zaman meşhur şikâyet de ortadan kalkar: Seçim sistemi dolayısıyla önemli oranda oy Meclis’e yansımıyor!Doğrudur. O zaman bu siyasi partileri yönetenler bütün oyların Meclis’e yansıması için gerekeni yapsın:* Muhalefet partileri seçime üç grup halinde girerse seçmenin yüzde 90’ının oyu Meclis’te temsil edilmiş olur. Ayrıca AKP’nin tek parti hükümeti kurması dışında seçeneklerin gerçekleşmesi olasılığı da güçlenir.* DTP’nin bağımsız adaylarla seçime girmesi durumunda Meclis’te 20 kişilik bir DTP grubu da oluşur ve böylece bütün Türkiye temsil edilmiş olur.Ama bunu yapacak gibi görünmüyorlar. Bunu yapmadıkları sürece de şikâyete hakları olmayacaktır. Kendileri bağıracak kendileri dinleyeceklerdir.

Devamını Oku

Üniversite ve darbeler

6 Nisan 2007

Üniversite, Türkiye’de de her zaman ülke meselelerinin içinde olmuştur. Bütün dünyada olduğu gibi. Bu, üniversitenin yapısının gereğidir.*** Ülkemizde 1960 öncesinde Demokrat Parti’ye karşı üniversiteler bir bütün olarak muhalefet etmiştir. Askeri müdahalenin ardından ise Milli Birlik Komitesi üniversitede “temizliğe” girişmiş, o dönem için çok yüksek bir sayıda, 147 öğretim üyesi, ki aralarında solcu bilinenler fazladır, üniversiteden uzaklaştırılmıştır.12 Mart 1971 öncesinde üniversitelerde yoğun boykot ve işgal eylemleri olmuş, bu da müdahaleye giden süreçte etkili bir rol oynamıştır. Askeri müdahalenin ardından da üniversitelere “sıkı düzen” getirme faaliyeti başlamış, en “siyasi” ve “solcu” bulunan üniversitelerin, fakültelerin kapatılması bile gündeme gelmiştir.12 Eylül1980 öncesindeki kaos ortamını üniversite de yaşamış, okullar sağcıların ve solcuların çatışma alanı olmuştur. Bu dönemde üniversitelerin daha da “ısıtılması” için karanlık operasyonlar yapılmış, bunlardan bazıları hâlâ aydınlanmamıştır.Askeri yönetimin ilk icraatlarından biri, bütün üniversiteleri tam bir “disiplin” altına alma girişimi olmuş, bu disiplin ve “düzen”i sağlamak uğruna üniversitelerde büyük tasfiyelere gidilmiş, üniversitenin temel özelliklerinin çiğneniyor oluşuna aldırılmamıştır.*** Her ara rejim, üniversitenin temel niteliklerinden geriye gidilmesi, bilimsel yapıdan taviz verilmesi, dolayısıyla da düzeyin düşmesi sonucunu doğurmuştur.Demokraside açılan her gedik, demokratik gelişmelerden her taviz, en başta üniversiteyi etkilemiştir.Herhalde bunu en iyi bilecek durumdakiler de üniversitede bulunanlardır. YÖK ve rektörler kurulunun cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili çıkışındaki tutarsızlıkların ötesine de geçerek bir “ara rejim” istemeleri mümkün değildir, olmamalıdır.Üniversite, yeni cumhurbaşkanından, seçime girecek bütün partilerden bilimsel ve idari özerkliğini güçlendirecek, kaynakları artıracak, eğitim kalitesini artıracak tedbirler ve destekler istemekle yükümlüdür. Hatta demokrasiye katkıda bulunmak isteyen YÖK’ün bizzat kendisi, kendisini kaldıran bir yasal düzenlemeyi de isteyebilir.*****not: Gazeteci cinayetleriSiyasi nedenlerle, görüşleri ve yazıları nedeniyle öldürülen gazetecilerin sayısının 62’ye yükseldiği açıklandı. Son kurban Hrant Dink’tir. Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç sadece gazeteci oldukları, yazdıkları için öldürüldü. Abdi İpekçi 1979’da 15’inci kurbandı. Aradan geçen 28 yıl içinde 47 gazeteci daha öldürüldü. Bu da basın özgürlüğünün neresinde olduğumuzu gösteren bir sayı. Cinayetlerin birçoğunun da aydınlanmamış olması, bir sürü gazeteci katilinin hâlâ elini kolunu sallayarak dolaştığını gösteriyor. Bu cinayetler aydınlanmadığı, katiller bulunamadığı gibi, Hrant Dink olayında tekrar gördüğümüz gibi bazı “eller” karanlığın sürmesi, katillerin korunması için devreye girmeye devam ediyor.

Devamını Oku

Hayırdan fazlası

5 Nisan 2007

Rektörlerin toplantısı ardından yapılan açıklamada adeta “Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın” deniliyor. Bu görüşü desteklemek için getirilen kanıtlar ise tartışılmalıdır. Çünkü kanıtlar arasında bazı tutarsızlıklar bulunmaktadır.Tutarsızlıklardan biri, seçim sistemi dolayısıyla, bu Meclis’in bütün ülkeyi temsil niteliğine ilişkin görüşte ortaya çıkıyor.Yirmi yılı aşkın süredir, baraj sisteminin getirdiği seçim sonuçlarının sakıncaları tartışılmış, Meclis’te temsil edilmeyen oy oranı büyüklüğünün zararları belirtilmiştir. 25 yıldır geçerli olan bu seçim sistemini hiçbir siyasi iktidar değiştirmemiştir. Bu süre içinde ANAP, DYP, SHP, CHP, MHP, DSP, FP, AKP iktidar olmuş ancak sisteme dokunmamışlardır. Aynı süre içinde 6 genel seçim ve üç cumhurbaşkanı seçimi yapılmıştır.Bu Meclis’in temsil niteliğinde zaafiyet olduğunu kabul edersek, yapacağı her seçimin tartışmalı olduğunu da kabul etmek durumundayız.Rektörlerin mantığını devam ettirirsek; o zaafiyeti bu Meclis’in seçeği her cumhurbaşkanı Çankaya’ya taşımış olacaktır. Dolayısıyla bundan önceki üç cumhurbaşkanı da bu zaafiyet içinde seçilmiş olmaktadır.*** Rektörlerin açıklamasında, bir süre önce ortaya atılmış olan, Meclis’in ilk toplantısında 367’den bir fazla üyenin hazır bulunması, yoksa seçimi sürecinin devam edemeyeceği görüşü de tekrarlanıyor. Bu iddiayla ilgili tartışmalarda, hukukçuların önemli bir çoğunluğunda “Anayasa’nın ruhu ve maddenin bütünüyle amaçları” göz önüne alındığı zaman bu mantığın geçerli olamayacağı görüşü ağır basmıştır.Kaldı ki, eğer AKP örneğin ANAP ile anlaşır, Meclis 367 üyeyle toplanır ve ilk oturumda cumhurbaşkanı seçerse bütün tartışma da ortadan kalkmış olacaktır.*** Rektörlerin açıklamasında yine bir görüş, Erdoğan’ın adı verilmeden tekrarlanıyor. Buna göre Erdoğan “sabıkalıdır” ve aday olamaz. “Sabıkalı” ve “eski hükümlü” kavramlarıyla ilgili bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak, Erdoğan milletvekili seçilirken böyle bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Ayrıca “sabıkalılık” durumu da sadece Adalet Bakanı’nın bir yazısıyla silinebilmektedir.***Rektörlerin “Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın” derken getirdikleri hukuki dayanaklar güçlü değildir.Rektörler “siyasi” bir tavır alabilir ve bunu kamuoyuna aktarabilirler. Ama konu “siyasi”dir, zorlama hukuksal dayanaklar yerine “siyasi” olarak açıklanmalıdır.***** not: Kuzey Irak’ta TürklerKuzey Irak’taki Kürt yönetimi, Amerikan desteğiyle elde ettiği petrol gelirleriyle yoğun bir imar faaliyeti yürütüyor. Havaalanları, üniversiteler, hatta lüks konutlar yapılıyor. Ve doğal olarak bunları yapanların çok büyük bir bölümü Türklerdir; Türk iş adamları, müteahhitler, işçiler. Kuzey Irak’ta tüketilen hemen her şey Türkiye’den gidiyor. Sudan, gazozdan, bisküviye kadar. Barzani’nin yeni sarayını bile bir Türk müteahhit yapıyor. Bundan sonra da böyle olacak. Orada kurulacak üniversitelere bilimsel desteği ve kadro desteğini Türk üniversiteleri verecek. Şu anda 913 Türk şirketinin Kuzey Irak’ta faaliyet gösterdiğini Serpil Yılmaz Milliyet’te yazdı. Bu sayı daha da artacaktır. Ve bu şirketlerin sahipleri arasında HADEP’li politikacılar da vardır, MHP’liler de.

Devamını Oku

Şaşırmış

4 Nisan 2007

Söz konusu günlükler ilk kez Nokta Dergisi tarafından çok geniş biçimde yayınlandı, daha sonra hemen bütün gazeteler bu metinleri uzun ya da kısa olarak aktardı.Bu günlüklere göre Silahlı Kuvvetler’in üst kademelerinde AKP hükümetine karşı iki kez “darbe” girişimi başlatılmış, ancak çeşitli anlaşmazlıklar ve dönemin Genelkurmay Başkanı’nın karşı duruşuyla bunlar “girişim hazırlığı” aşamasında kalmıştır.***Başbakan Erdoğan’ın şaşırmasının nedeni, aradan iki haftadan fazla süre geçmiş olmasına rağmen savcılık düzeyinde bir araştırma, soruşturma başlatılmamış olması.Bu araştırmanın yapılması, günlüklerin sahibi olduğu öne sürülen emekli Oramiral Özden Örnek açısından da önemlidir. Örnek günlüklerin kedisine ait olmadığı açık şekilde söyledi.O zaman “birileri”, cumhurbaşkanı seçimi öncesinde bunları “imal” etmiş oluyor.Belki önceden “imal edilmiş” ve “uygun zamanda” ortaya çıkarılmıştır. Bunların hepsi mümkündür.Ancak neyin doğru olduğunu bilmek herkesin hakkı ve görevidir. Eğer bu günlükler gerçek ise ortada ciddi bir durum vardır. Ve ülkemizde demokrasinin yerleşmesinin, bir daha kesintiye uğramamasının, her sorunun çözümünün demokratik düzen içinde bulunmasının bazı kesimler tarafından sindirilmemiş olduğunu anlarız.***Eğer bu günlükler “fabrikasyon” ise birileri, bunlar kim veya kimlerse, Silahlı Kuvvetler’in üst kademelerine yönelik bir kampanya yapıyor. Bu da birinci ihtimal kadar vahimdir.Hangisinin doğru olduğunu ortaya çıkaracak olan tabii ki yargıdır. Ama hepimiz biliyoruz ki, ülkemizde yargının bağımsızlığı ve işleyişiyle ilgili ciddi sorunlar bulunuyor.Yargının siyasallaşması sadece Ankara’da yüksek yargı ile hükümet arasında “atama” krizleri yaşanması değildir. Bazen yargının bir “kenarda” durmasının anlamı da siyasallaşmadır. Bu olayda yargı işin içine girmiyor gibi görünmüş veya girmekte gecikmiştir.Yine de şikâyetçi olabilecek en son kişiler başbakanlardır, adalet bakanlarıdır. Ama ülkemizde böyle bir garabet yaşanıyor ve başbakanlar, adalet bakanları yargının siyasallaşmasından şikâyet ediyor.Bu son örnekler ne boyutta bir yargı reformuna ihtiyacımız olduğunu göstermektedir. Buna yargı “reformu” demek de azdır; ihtiyaç, büyük bir “yargı devrimi”dir.***not: Ahmet: 1 Tony: 0İngiliz askerlerinin İranlılar tarafından alınması da salınması da İranlı yöneticiler açısından önemli bir propaganda malzemesi ve güç gösterisi olarak kullanıldı. İran lideri Ahmedinejad İngiliz askerlerinin salınması “töreni”ni bir zafer gösterisi olarak sunmayı başardı. Herkesin kendisine sormasını istedikleri soruyu da tekrar hatırlattılar: Amerikan ve İngiliz askerlerinin burada ne işi var? İran’ın İngiliz askerler gösterisi hemen İngiliz kamuoyunu etkiledi ve Blair’in Orta Doğu’da ABD’nin peşine takılmasına karşı olanları güçlendirdi. İngiliz askerler krizinin sonunda İran, İngiltere ve ABD karşısında önemli bir puan kazanmış oldu.

Devamını Oku