Haberin Devamı
Siyaset mesleği içinde bulunanların ortak özelliği “hırs”tır. Bu hırs sürekli olarak “daha yukarı”yı işaret eder. “Daha yukarısı” her parti yöneticisi için genel başkanlıktır. Her genel başkan için başbakanlıktır. Her başbakan için de cumhurbaşkanlığıdır.
Batıda da durum aynıdır, en azgelişmiş ülkede de aynıdır. Ancak gelişmiş demokratik geleneklere sahip toplumlarla diğerleri arasındaki fark, bir siyasinin çıkabileceği en üst noktaya çıktıktan sonra buradan ayrılmasını bilmesi ya da bilmemesidir.
Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan en dip noktaya indi, cezaevine girdi. Çok yeni bir partinin başına geçti ve olabilecek en hızlı şekilde başbakan oldu. Dört yıldır da başbakandır. Ve başbakanlığı süresinde “iktidar” olmanın tadını almıştır.
İktidar ne düzeyde olursa olsun, insanlar için iktidardan vazgeçmek kolay değildir. “Önemli kişi” olduktan sonra “herhangi bir kişi” olmayı kabullenmek için güçlü bir kişilik gerekir. Kendisiyle barışık olmak, kendisiyle diğer insanlar ve bütün
toplum arasındaki ilişkiye doğru yaklaşabilmek gerekir.
Tayyip Erdoğan, cumhurbaşkanı olmak istediğini en başından “belli etti”. Demokratik gelerekleri sağlam ülkelerde böyle bir durumun ardından “vazgeçtim” demek çok doğal karşılanır. Hatta bu, siyaset eğitiminin bir parçası olarak görülür.
Ama bizde durum farklıdır. Erdoğan “yukarı”yı hedeflediğini belli ettikten, son günlerde yaptığı temasları da bunun üzerine kurduktan sonra “vazgeçtim” diyemez. Dediği anda iki önemli tepkiyle karşı karşıya kalacaktır.
Birincisi; ister dost ister “düşman” taraf olsun, yaygın şekilde “korktu” ya da “beceremedi” suçlamasıyla karşılaşmaktır. Bu duygu kendi partisi içinde de yaygın olacaktır, sonucu da eskisi gibi güçlü bir lider olma ihtimalinin azalmasıdır. Partililer “vazgeçme”sinin partiyi zayıf gösterdiğini düşünecek, karşı taraftakiler de “zafer” çığlıkları atacaktır.
İkinci tepki, partinin tepelerinde yaşanacak dalgalanmadır. Çünkü genel başkan ve başbakan olan kişinin cumhurbaşkanı olması, partinin tepesinde yeni bir yapılanmanın yolunu açar. Şu andaki durumda Abdullah Gül, eğer Erdoğan vazgeçerse başbakan olma imkânını kaybetmiş olacaktır. Bu, biraz daha aşağıya doğru inildiğinde birçok bakanlık ya da parti yöneticisi olma hayallerinin de suya düşmesi anlamına gelir.
Adaylık açıklama günü olan 16 Nisan’a beş gün kala durumun “insani” ve
“pratik” manzarası budur.
not: Dolaylı ikrar
Cumhurbaşkanı Sezer’in bütçesinin “sivil toplum örgütlerine destek” kalemini nasıl kullandığına ilişkin bir açıklama yapılmadı. Buna karşılık bir CHP’li, konuya ilişkin belgelerin basına sızmasına tepki gösterdi. Aslında bu tepki, sahibinin de bu bütçe kullanımının “hoş olmadığı” görüşünde olduğunu gösteriyor. Bu CHP’li çıkıp “Bütçeyi kullanma yetkisi Sezer’indir, ayrıca para verildiği söylenen kuruluş Türkiye’nin en önemli sivil toplum örgütüdür” deseydi tepkisinin bir mantığı olurdu. Ama “bu belgeler nasıl sızdı” diye bağırmak bir açıdan iddianın kabullenilmesi anlamına geliyor.

