Bir koşudur gidiyor

7 Mayıs 2007

Ankara’da görülmemiş bir hızla anayasa değişiklikleri faaliyeti sürüyor. Meclis sürekli olarak bir şeyler oyluyor.Değişikliklerin arasında genel seçimlerin dört yılda bir yapılmasına ilişkin madde de bulunuyor. Bu, kimsenin karşı çıkmadığı bir düzenleme. Çünkü Türkiye gibi dinamik bir ülkede, sürekli değişen koşullarda hükümetler ve siyasi yapı çok kolay yıpranıyor. Nitekim bu maddenin yürürlükte olduğu süre içinde hükümet yine beş yılı götüremedi. Bu kez süre biraz daha uzadı, ama sonuçta dört buçuk yılda seçime gidilmiş olacak.***Cumhurbaşkanı seçimi sisteminin tümüyle değişmesine ilişkin maddelerle ilgili kargaşa ise henüz giderilmiş değil. Hükümet sözcüleri bir gün iki sandıktan söz ediyor, bir başka gün “iki sandık zor” diye bir beyanatta bulunuyor.Ancak bir koşuşturma içinde sürüklenen Ankara, bugünkü siyasal yapının en önemli iki sorununa en küçük bir ilgi göstermiş değil.Daha birkaç gün önce cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla “padişah” edebiyatı yapan birçok siyasi, gerek Siyasal Partiler Yasası gerekse kendi partilerinin tüzüklerinin gerçek anlamda demokratik hale getirilmesi için hiçbir girişimde bulunmuyorlar.Bugünkü siyasal yapının temelindeki demokrasi eksikliğinin birinci unsuru Siyasal Partiler Yasası dolayısıyla bütün partilerde varolan “genel başkan diktatörlüğü” sorunudur.Bu yasada değişiklik yapılması ve siyasal partilerin iç düzenlerinin de yeni demokratik kurallara göre oluşmasını elbette bugün parti yönetimlerinde bulunan şahısların hiçbiri istememektedir.Gerçekte her partinin genel başkanı kendi partisinde “padişah” durumundadır. Bu konuda yine hatırlanması gereken, CHP’nin tüzüğüdür. Bu tüzüğe göre CHP’de kurultay yoluyla yönetimi değiştirmek pratikte imkânsızdır.***Şu andaki siyasal yapıdaki diğer önemli aksaklık da bilindiği gibi yüzde onluk seçim barajıdır. Bu sistem getirilirken örgörülen amaç gerçekleşmemiş, yine çok sayıda siyasi parti kurulmuştur. Ve bu sistemde halkın oylarının önemli bölümünün Meclis’te temsil edilmemesi durumu sürmektedir. Önümüzdeki seçimde de aynı sonuçla karşılaşılacaktır.Ancak burada da iki büyük partinin yönetimleri herhangi bir adım atmak niyetinde görünmemekte, sürekli olarak bu mesele yokmuş gibi davranmaktadır. Çünkü bu sistem en çok oy sahibi olan iki partinin lehine işlemektedir.Demokratik temsille, hatta demokrasinin temellleriyle ilgili bu iki sorun ortada dururken bunlara bir de garip bir cumhurbaşkanı seçimi sistemi eklenecektir. Böylece üç sakat ayak üzerine oturacak olan bir siyasal sistemde demokrasi sorunu biraz daha kangrene dönüşmüş olacaktır.*****Güle güle NükhetNükhet Ruacan müzisyen değildi, müziğin kendisiydi. Hep müzikle yaşadı. En iyi olduğu alanda söylemekle yetinmedi, kendini sadece caza hapsetmedi, her şeyi söyledi. Her şeyi söyleyebileceğini, her yerde, her koşul altında söyleyebileceğini gösterdi. Ağabeyi Neşet Ruacan ile birlikte Türk caz müziğinin en önemli ikilisi oldular. Artık Neşet tek başına çalmaya devam edecek. Güle güle Nükhet. Şarkılarını aynı gözlerle söylemeye devam et.

Devamını Oku

Hangi sol?

6 Mayıs 2007

Merkez ya da merkez sağda DYP ile Anavatan’ın birleşme kararı almasının ardından “solda da birleşin” çağrıları iyice çoğaldı.Bu çağrıları yapanlar kendisine sol ya da sosyal demokrat veya sosyalist diyen bütün partilerin ya da siyasi hareketlerin “sol” olduğu kabulünden hareket ediyor. Bu çağrıları yapanlara göre en büyük “sol parti” CHP’dir ve bu geniş birlik yolunu CHP’nin açması gerekir.Aslında bu çağrıları yapanlar “sol nedir” ya da “Türkiye’de kendine sol diyen partiler gerçekten solda mıdır” veya “sol siyaset yapmanın içeriği nedir” gibi sorular üzerinde durmuyor.Çünkü bu çağrılar AKP’ye seçenek yaratacak güçlü partilerin oluşması fikrinden hareket ediyor.***Bu sol-sağ meselesindeki kafa karışıklığı öyle ölçülere gelmiştir ki, CHP-MHP ittifakından da söz edilmektedir, en kaba milliyetçiliğin ve popülizmin sözcüsü Genç Parti ile CHP’nin seçim ittifakı yapması bile düşünülmektedir.Batı’da, güçlü sol partilerin bulunduğu ve sürekli iktidarda ya da iktidar alternatifi olarak topluma projeler sunabildikleri ülkelerde sosyalist bir parti ile radikal milliyetçi bir partinin ittifak yapmasını önerenleri kimse ciddiye almaz, hatta önerenlere sorunlu gözüyle bakılır. Çünkü bütün bu ülkelerde iç politika, toplumsal projeler, ekonomik gelişme ve uluslararası politika konularında sağ ve sol partiler arasında çok net farklar bulunmaktadır.Bu ülkelerde sol partiler hızlı küreselleşme karşısında da çeşitli politik seçenekler geliştirmekte, en azından bunlar üzerine kafa yormaktadırlar. Ayrıca şu anda dünyadaki en önemli mesele olan “medeniyetler çatışması”nın giderilmesi konusunda da sağ ve sol partiler çok farklı düşünmekte, radikal sağ partiler ise her ikisinden de farklı düşünmektedir.***Şu anda seçime girme hakkını kazanmış 21 siyasi parti arasında 9’u, kendisini “sol” olarak görüyor. Bunların, temel meselelerde kendi aralarındaki görüş farkları hakkında da kendisine sağ ya da merkez diyen diğer partilerle görüş farkları hakkında da kimse bir bilgi sahibi değil. Sözcülerinin konuşmalarına bakılırsa, kendileri de pek bilgi sahibi değildir.Bu 9 parti arasında yüzde 10’luk seçim barajını aşma ihtimali bulunan tek parti CHP’dir. Kendisini yine “sol ve demokrat” olarak gören DTP de yüzde 5 dolayında bir oy potansiyeline sahip. Diğer 7 partinin alması muhtemel oy oranları binde 1 ile yüzde 2 arasında değişiyor.Bu partilerin hiçbiri geçen beş yıllık süre içinde toplumun önüne “sol” projeler, “sol” siyaset ve toplum önerileriyle, somut demokratik ve ekonomik taleplerle çıkmış değildir.Ayrıca kendisini “sol” olarak niteleyen bu partilerden bazıları birçok güncel meselede radikal sağ partilerle, MHP ve BBP ile aynı görüşleri savunmaktadır.Böyle bir karmaşadan güçlü bir sol seçeneğin ortaya çıkması hayaldir. Ayrıca DSP’nin CHP’ye katılması, Ecevit’in manevi desteğiyle de bir iktidar seçeneğinin ortaya çıkması açısından yeterli görünmemektedir.***Solda birlik isterken “hangi sol” sorusunun sorulması ve buna açık cevaplar aranması gerekiyor.Yoksa bugün ortaya çıkacak seçim ittifakları, sadece önümüzdeki seçimlerde fazladan birkaç puan ve birkaç milletvekili kazanabilme dışında bir anlam ve önem taşıma şansına sahip değildir.

Devamını Oku

Meydanların istediği

6 Mayıs 2007

Ankara’daki Tandoğan mitinginin, kürsüyü tutanlardan bazıları “Avrupa düşmanımız, Amerika düşmanımız, liberal ekonomi düşmanımız, demokrasi düşmanımız” edebiyatını tutturmuş olmasına rağmen katılanlar açısından açık bir anlamı vardı. Tandoğan’a gelenler, sonra Anıtkabir’e geçenler AKP hükümetinin laiklikle ilgili bazı uygulamalarından rahatsızlıklarını gösteriyor ve Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemediklerini dile getiriyorlardı.İstanbul’daki Çağlayan mitingi ise Genelkurmay bildirisinin ertesinde yapıldığı için konuşmacılar ve katılanlar “ne darbe ne şeriat” ya da “ne takunya ne postal” gibi sloganlarla duygularını ifade ettiler.İstanbul mitinginde kürsünün havası Ankara’ya göre çok farklıydı. Ama yine katılanlar için asıl mesele laikliğin korunmasıydı, bu arada Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına da karşı düşünceler ortaya konuldu.***Dün de Manisa ve Çanakkale’de aynı temalar üzerine mitingler yapıldı. Bunlara katılanlar da aynı duygularla meydanları doldurmuştu.Bu mitinglerden birinde bir konuşmacı şöyle bir söz söyledi: “Bazı politikacılar gözlerini Çankaya’ya dikmiş...” İzleyicilerden bir grup da bu “bazı politikacılara” yuh çekti.Bu sözü söyleyen de yuh çekenler de o sözün anlamını pek fazla düşünmemiş olmalı. Çünkü bu sözle bütün politikacılara “Siz Çankaya’ya layık değilsiniz” mesajı gönderiliyor.Politikacılar cumhurbaşkanı olmasın demek, emekli bürokratlar olsun demektir. Herhangi bir esnaf ya da çiftçi veya iş adamının cumhurbaşkanı olması ihtimali gerçekte çok zayıf olduğuna göre bu sözün arkasındaki fikir budur.Birinci mitingdeki “Erdoğan olmasın”dan, ikinci mitingde “AKP’den kimse olmasın”a geçilmişti. Böyle düşüncelere sahip olmak da bunu meydanlarda dile getirmek de son derece demokratik bir durumdur.Ama buradan “hiçbir politikacı cumhurbaşkanı olmasın”a geçilirse demokrasinin temel ilkeleriyle ilgili bir sorun ortaya çıkar.***Bu mitinglerin ana gövdesini laiklikle ilgili kaygılar ve Çankaya’da bir AKP’linin olmaması fikirleri oluşturmaktadır. Ancak bu mitinglerin çevremizdeki bazı ülkelerde yapılan ve çeşitli renklerle anılan “meydan devrimleri”nden önemli bir farkı da var.Oralarda iktidarı ele geçirmiş bazı siyasi kadrolar halkın istediği siyasilere iktidarı vermemek için demokrasi dışı oyunlara başvurmuş, bunun üzerine de halk meydanlara çıkıp kendi oy verdiği siyasi partileri ve kadroları iktidara getirmiştir.Bizdeki mitinglerde böyle bir siyasi hedef bulunmamaktadır. Düzenleyicilerin akıllarında belki bir şeyler olabilir, ama mitinglere katılan büyük kitle buraya laiklikle ilgili mesaj vermek üzere gelmiştir. Tabii ki mesajın hedefi de AKP hükümetidir.Bu mitinglerde kürsülere hakim olanların bir bölümünün kafasındaki siyasi hedefin ne olduğu da aşağı yukarı biliniyor.Ancak önemli olan, bu mitinglere katılanların önemli kesiminin laikliği demokrasinin güvencesi, demokrasiyi laikliğin güvencesi olarak görmesidir.

Devamını Oku

Bir birleşme, bir ayrışma

4 Mayıs 2007

Merkezde Anavatan ile DYP’nin birleşmesi gerçekleşiyor. Yapılan açıklamalara göre iki parti ilk seçime DYP çatısı altında girecek, daha sonra da Demokrat Parti adıyla yeni bir örgütlenmeye gidilecek.Bu iki parti için de, yöneticileri için de aklın gösterdiği yoldur. Bu birleşme, AKP’ye oy vermek istemeyen ama CHP’ye de radikal milliyetçilere de oy vermek istemeyen, “ortada” duran bir kesim seçmenin ilgisini çekecektir.Buna karşılık “solda” herhangi bir gelişme olmayacağı da anlaşılmıştır. Buradaki “sol” kelimesi, biraz alışkanlık biraz da bu partilerin kendilerine verdikleri sıfatla ilgilidir. Son dönemde, hatta Ecevit’in başbakan olduğu günlerden başlayarak DSP “sol” özellikleri öne çıkmayan, klasik bir “popülist” parti niteliği taşıyordu.CHP’nin ise kendisini sosyal demokrat ve sol özelliklerinden olabildiğince soyutlayarak radikal milliyetçi, Batı karşıtı, liberal ekonomi karşıtı, çalışanların haklarıyla ilgisini kesmiş bir siyasal parti olduğu bilinmektedir.***CHP’ye son kriz günlerinde biraz soluk veren olay Ankara ve İstanbul’da yapılan, AKP’ye tepkilerin dile getirildiği ve laiklikle ilgili kaygıların ortaya konulduğu mitinglerdir.*CHP Genel Başkanı böyle canlı bir tepki hareketinin sandıkta CHP’ye oya dönüşeceği ve partisinin önümüzdeki seçimden daha da güçlenerek çıkacağı görüşündedir.Bu görüşte olduğu için de bir laf kalabalığı içinde DSP ve diğer sol partilerle birleşmeden yana gibi görünüp, aslında yine aynı laf kalabalığı içinde böyle bir şeye yanaşmayacağını söylemektedir.*Bu arada Baykal’ın Ecevit ile ilgili aşırı övgü dolu sözleri, “biz Ecevit’le birleşmek istiyoruz” gibi ifadeleri de kendisi açısından dramatiktir.1980 askeri darbesinin ardından, o sırada CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit’in partisini bırakıp tümüyle yeni örgütlenmeler içine girmesinin nedenini gençler bilmeyebilir. Çünkü bu olayların üzerinden 27 yıl geçmiştir.*Ecevit’in 27 yıl önce, üstelik askeri yönetim koşulları altında CHP’yi terk etmesinin en önemli nedeni, belki de tek nedeni, parti içinde bir yanda Deniz Baykal diğer yanda Ali Topuz tarafından yürütülen “aşırı” hizip faaliyetleridir. Arşivlere bakanlar, Ecevit’in o günlerde çıkardığı dergiye yazdığı imzasız yazılarda bunu görebilirler.***Baykal “Ecevit bizim canımız” edebiyatını halkın hafıza eksikliğine, olayların üzerinden uzun zaman geçmiş olmasına ve ancak yaşı 40’ın üzerinde olanların bunları hatırlayabileceğine güvenerek yapıyor.Bu aşırı “Ecevit muhabbeti”nin ardında da “sol” da (yine tırnak içinde solda) herhangi bir birleşme ya da ortak hareket isteğinin bulunmaması yatıyor.*Anavatan ile DYP, seçime DYP çatısı altında girerek yüzde 10 barajını aşma konusunda önemli bir güvenceye yönelik adımı atmış oluyor.*CHP’nin, kendisine sosyal demokrat adı veren partileri yine iterek alacağı sonuçlar ilginç olacaktır.

Devamını Oku

Başkan seçimi

3 Mayıs 2007

Cumhurbaşkanı’nın, bugünkü anayasal sistem içinde halk tarafından seçilmesinin getireceği bütün sakıncaları birkaç gündür hukukçular, siyaset bilimcileri anlatmaya çalışıyor.Bu konuda ısrarını sürdüren AKP’nin sözcülerinin konuşmalarından ise bir tek şey anlaşılıyor: Bu sistem konusu enine boyuna düşünülmüş değildir. Hatta aday tespitinden başlayarak seçimin niteliği üzerine de henüz düşünülmemiştir.***Açıkça belli ki AKP için mesele bir “inat” durumunun ötesine geçmiş değil.Bu inadın “duygusal” gerekçeleri olabilir, ancak Türkiye gibi bir ülkede yönetim sistemi değişikliğini “duygusal” çıkışlarla değiştirmeye çalışmak ancak yeni sorunların temellerini atmak anlamına gelir.Cumhurbaşkanını halkın doğrudan seçmesi sonuçta bir yarı-başkanlık sistemine gidiş anlamına gelir, ancak cumhurbaşkanının bugünkü yetki ve sorumlulukları açısından bakıldığında da bu “topal” bir sistem olacak, yeni tıkanmalar yaratacaktır.***AKP, şu andaki durumun tam bilincinde olmadığını bu tür inatlaşmalar ya da iyi düşünülmemiş hareketlerle gösteriyor.Durum, demokrasinin yine bir askeri muhtıra ile yara alması durumudur.AKP de CHP de diğer partiler de bunun bilincinde görünmüyorlar, demokrasinin bu sıkıntılı durumdan çıkması üzerine düşünmüyorlar.Ankaralılar yine geleneksel olarak kendi içlerinde oyunlar oynuyor, kendilerine göre gol atma ya da puan kazanma peşinde oyalanıyor.Ankara’nın şu anki durumunu anlatan en iyi kelime “kaos”tur. Buradan çıkış yolunun en kısa zamanda ve en net şekilde sandığa gitmek olduğu da bellidir. Üstelik bu aşamada hiçbir kafa ve kavram karışıklığına imkân vermemek zorunludur. Halkın ve seçmenin kafasında yaratılacak her kuşku, her kaygı yine demokrasinin zarar hanelerine yazılacak durumların habercisi olabilir.***AKP eğer temel meselenin demokrasinin korunması ve kollanması, bu amaçla da geniş işbirliği ve destek arayışlarına gitmek olduğunu görebilirse demokrasinin aldığı yaranın onarılması kolaylaşır.Buna karşılık AKP bugünkü kafa karışıklığında ilerlemeye devam eder, olaylara basit “rövanş alma” duygularıyla yaklaşırsa demokraside yeni yaralar açılmasına neden olabilir.Ankara’nın şu andaki görüntüsünde, bütün siyasi partileriyle demokrasinin yaralarını onarmaya yönelik bir ortak çaba görünmüyor, tam tersine küçük hesapların öne çıktığı bir kargaşa ağır basıyor.Türkiye bu görüntünün maliyetlerini defalarca ve çok ağır ödedi, bir kez daha ödemesin.

Devamını Oku

Esası kaçırmamak

2 Mayıs 2007

Ne oldu? Cumhurbaşkanı seçimi, Genelkurmay muhtırası, ardından Anayasa Mahkemesi kararı dolayısıyla “yapılamaz” oldu.Bu “yapılamaz” durumu Anayasa’da öngörülmüş ve 90 gün içinde seçime gitme zorunluluğu getirilmiş.Peki Ankaralılar ne yapıyor?Gündemde olmaması gereken, önemi ya da gerçekleşme ihtimali bulunmayan meselelerle uğraşıyorlar.Bunlardan biri cumhurbaşkanına vekâlet meselesidir. Hukukçular Anayasa’da çok açık hüküm olduğunu, buna göre şu andaki Cumhurbaşkanı’nın göreve devam etmesi gerektiğini belirtiyor.Buna karşılık bazı AKP’liler hukuk zorlamasına giderek Meclis Başkanı Arınç’ın 16 Mayıs’tan itibaren Cumhurbaşkanı’na vekalet etmesi gerektiği görüşünü ortaya atıyor.***Başta CHP, bütün muhalefet partileri uzun süredir “seçim” diye bağırıyordu. Buna karşılık Tayyip Erdoğan Meclis’in beş yıllık süreyi tamamlamasında ve böylece bir “ilk”in gerçekleşmesinde ısrarlıydı. Şimdi de bu tavırdan dönüş olmadığını göstermek için “erken seçim değildir, seçim öne alınmıştır” gibi bir cin fikri tekrar edip duruyorlar.Seçimin haziran sonunda yapılması kuşkusuz AKP’nin daha çok işine gelir. Ancak CHP’nin ve Anavatan’ın daha ileri bir tarihi, ağustos ayını istemelerinin de bir anlamı olsa gerek. O anlam da olsa olsa AKP’nin küçük hesaplarına denk düşen başka küçük hesaplardır.***Kapsamlı bir anayasa değişikliğinin 24 Haziran’a hatta 1 Temmuz’a yetişmesi çok güçtür. İçinde cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gibi siyasal sistemde çok önemli değişiklikler yaratabilecek unsurlar bulunan bir değişiklik paketinin böyle bir hızla çıkarılması da mantığın dışında kalıyor. Ayrıca cumhurbaşkanını halkın seçebilmesi için ayrıntılı bir seçim kanunu hazırlanması gerekiyor, o da bu yılın sonuna bile güç yetişir.Dolayısıyla Erdoğan ve bazı AKP’lilerin ağızlarından çıkan “iki sandık koyarız” sözünün gerçekleşmesi asla mümkün değildir.Doğru karar, ‘seçim’dirNeden Ankara’nın AKP’lileri böyle bir kargaşa yaratmışlardır? Bu sorunun cevabını biz veremeyiz.Bir de Tayyip Erdoğan’ın kendi kişisel meselesi gibi sunduğu, seçimlerde adaylık yaşının 25’e indirilmesi ve bağımsız adayların da ortak oy pusulasında yer alması konusunu açıkça düşünmek gerekiyor.Erdoğan 25 yaş meselesini öyle sunuyor ki, yaşları 25-30 arasında bulunan yüzlerce genç, partilerin aday listelerinde “seçilebilir” sıralarda aday olacağını sanabilir. Böyle olmayacağı şimdiden bellidir. Her parti lideri yanına birkaç genç aday alacak ve onları ülkede dolaştırarak gençlerin oylarını isteyecektir.Bağımsız adayların ortak oy pusulasında yer almalarının gerçek nedenini de bilmek gerekiyor. Amaç, okuma yazma bilmeyen seçmen eline bağımsız adayın müstakil oy pusulasını alıp, tercihi o adaysa pusulasını sandığa atacakken bağımsızları da bileşik pusulaya alarak bağımsızların az fire vermesini engellemektir.Yani DTP’liler eğer seçime bağımsız adaylarla girecekse, onlara oy verecek önemli bir seçmen kitlesinin okuma yazma bilmediği, pusulada bağımsız adayın adını bulamayacağı hesap ediliyor ve bağımsızların oylarında bu şekilde “indirim” yapılması düşünülüyor.Şu anda tartışılan, ama tartışmanın yine açıkça yapılmadığı konular bunlardır. Ve hiçbiri şu andaki durumun esas unsuru değildir. Olayın esası da bu küçük hesaplar kargaşasına bir kez daha kurban edilmektedir.***Tekrar başa dönelim. Olay şudur: AKP, Genelkurmay muhtırası ve CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi’nin aldığı karar dolayısıyla cumhurbaşkanı seçimini gerçekleştirememiştir.İlk alınan karar en doğru karardır: Ankara’nın içinden çıkması güç olan bu durum hakkında halkın görüşünü sormak.Seçim hangi tarihte yapılırsa yapılsın, halk hem kendini yönetecek olanları seçecek hem de cumhurbaşkanı seçimi hakkındaki görüşünü ortaya koymuş olacaktır.Bu seçim kararı, Genelkurmay muhtırası dolayısıyla Ankara’nın bir kez daha demokratik sistemde yarattığı teklemenin giderilmesinin tek yoludur.Ancak sürekli olarak anlamsız ayrıntılarla uğraşmak, anlamsız ve halkı asla ilgilendirmeyen küçük meseleler üzerine bilek güreşleri yapmak olayın esasını kaçırmaya yol açar.

Devamını Oku

Seçimden sonra?

1 Mayıs 2007

Anayasa Mahkemesi kararı dolayısıyla erken mecburi seçim kesinleşmiş oldu. İster hükümet Meclis kararı almaya çalışsın isterse zorunlu olarak gidilsin, önümüzdeki yaz aylarında seçim yapılacaktır.Bu arada yine karmaşık hukuki tartışmalar yapılabilir, ama bunların hiçbiri erken seçimi egelleyemez. Ayrıca bu yönde, yani seçimi erteleme yolundaki her girişim de gerilime katkıda bulunur.***Şu andan itibaren hükümet partisi AKP de, diğer siyasi partiler de, Ankara’da Tandoğan, İstanbul’da Çağlayan ve Taksim alanlarını dolduranlar da seçimi düşünmek zorundadır.Bugünkü siyasi yapı değişmezse, alınacak sonuç bellidir.Merkez ve merkez sağ oylarına talip olan Anavatan ile DYP son gerilimde farklı bir duruşla seçmenin dikkatini çekecek bir konumda çıkmış değillerdir. Ayrıca bu iki partinin erken seçime birlikte girmelerinin etkili bir rüzgâr yaratması da zamanın azlığı dolayısıyla zorlaşmıştır.Tandoğan ve Çağlayan mitinglerinin kendisine yarayacağı düşüncesi içinde olan CHP’nin de son dönemde en açık şekilde “asker üzerinden” siyaset yapmış olmasını kararsız seçmenin nasıl değerlendireceği belli değildir.Radikal sağda da MHP, BBP ve Genç Parti aynı oylara taliptir. Daha önce AKP’ye oy vermiş olan seçmenin bu kez bu partilere yönelmesi için daha güçle nedenler olması gerekir.Buradan çıkan sonuç da gelecek seçimden AKP’nin yine farklı olarak birinci parti çıkmasıdır. Hatta son gerilim dolayısıyla oylarını artırması ihtimalinin de yüksek olduğunu birçok siyaset bilimci öngörüyor.***Eğer AKP oylarını artırırsa Meclis yine iki partili, DTP’lilerin bağımsız adaylarla gelmeleri söz konusu olursa, en fazla üç partili olacaktır.Yeni cumhurbaşkanını bu Meclis seçecektir. AKP de hiç kuşkusuz Abdullah Gül’ü tekrar aday gösterecektir.Bu durumda Tandoğan ve Çağlayan’ı dolduranlar kimi suçlayacak? AKP’nin laik düzende gedikler açtığını düşünenler bu tablonun nedenlerini iyi düşünmek durumundadır.Elbette bu muhtemel sonuçları değiştirmek mümkündür.Bunun yolu da toplumda yeni gerilimler yaratmak ve AKP’ye oy verecek seçmeni doğrudan “korkutmak”tan geçmektedir. Eğer çeşitli yöntemlerle böyle bir korkutma süreci yaşanmazsa ortaya çıkacak sonuç çok bellidir.Tekrar edelim, bu sonucu yaratan AKP’nin başarılı politikaları olmayacaktır.*****Not :1 Mayıs kuşatmasıİstanbul’u yönetenler 1 Mayıs dolayısıyla en abartılı tedbirleri aldılar ve şehrin merkezlerini kuşattılar. Çok daha sakin geçebilecek bir gösteri böylece bütün şehrin tutuklanmasına yol açtı. İstanbul’u yönetenlerin tavrı tümüyle “okullar olmasa maarifi ne güzel yönetirdim” tavrıdır. Toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğü, dün olduğu gibi bazı zorlamalara konu olabilir. Buna karşılık İstanbul’da kimseyi hareket ettirmemek aslında bu hakkın çiğnenmesi anlamına gelir. Gösteri yapanlar yapacak, gösteriye katılmayanların da normal hayatlarını sürdürebilmelerinin tedbiri alınacaktır. İstanbul’da yapılanın bir sonrası, sokağa çıkma yasağı ilan edilmesidir.Ayrıca dün o kanlı 1 Mayıs’ın 30’uncu yıldönümüydü. O gün o kadar insanın ölümüne yol açan sorumlular hiçbir zaman bulunmadı, yargılanmadı, belki de çoktan ecelleriyle öldüler

Devamını Oku

Herkesi kurtaracak karar

30 Nisan 2007

Anayasa Mahkemesi’nin bugün ya da yarın alacağı karar ya herkesi kurtaracak ya da herkesi bugün bulundukları çıkmazlarda bırakacak.Eğer Anayasa Mahkemesi ilk turu geçersiz kılan bir karar alacaksa...AKP kurtulacak. Çünkü cumhurbaşkanı seçimine devam edilmeyecek, dolayısıyla geri adım atmasına gerek kalmadan erken seçim yolu açılacak.Genelkurmay kurtulacak. Çünkü AKP’nin biraz daha dik durmak uğruna seçime devam etmesi mümkün olmayacağına göre, bildiri ile başlayan adımları daha ileri götürmesine gerek kalmayacak.CHP kurtulacak. Çünkü askerin müdahalesinin daha ileri gitmesi halinde üzerine gelecek suçlamalardan kurtulacak ve cumhurbaşkanı seçimini durdurma şerefini üstlenecek.Anavatan, DYP ve diğer partiler de kurtulacak. Çünkü onların istediği, “önce genel seçim sonra cumhurbaşkanı seçimi” formülü kesinleşmiş olacak.Bir tek Anayasa Mahkemesi, bu kararından ötürü “siyasi davrandı” eleştirisinden kurtulamayacak. Önümüzdeki dönemde bu konu her tartışıldığında Anayasa Mahkemesi’nin “herkesi kurtarmak için” böyle bir karar verdiği öne sürülecek.Bu arada CHP Genel Başkanı’nın, Anayasa Mahkemesi toplantısından bir gün önce çıkıp “İptal kararı verin de hepimiz kurtulalım” fikrine dayanan bir beyanat vermesinin üzerinde de durulmalıdır.CHP “ülkeyi hem AKP’den kurtardık, hem AKP’li cumhurbaşkanından kurtardık, hem de askeri müdahaleden kurtardık” demeye hazırlanmaktadır.Bunun halk gözünde ne kadar inandırıcı olacağı da yine seçimlerde görülecektir. Demokrasi dışı müdahalelerle AKP’den kurtulma konusunda CHP’nin daha önceki tavırları da önümüzdeki günlerde hatırlanacaktır.***Anayasa Mahkemesi’nin ilk tur oylamayı iptal yolunda karar vermesi durumunda herkesin kurtulacağı bellidir. Ama tersi bir karar alması halinde ne olacağı belli değildir.Kuşkusuz bunu, Ankara’da heyecan içinde Anayasa Mahkemesi kararını beklemekte olanlar da düşünmektedir.Burada da en önemli unsur AKP’nin alacağı karar olacaktır. AKP cumhurbaşkanı seçimine devam edebilir ya da herhangi bir formülle, “ülkeyi bu sıkıntılı ortamdan kurtarmak” adına süreci durdup genel seçim sürecini başlatabilir.Bu sorunun cevabı da yarın öğle saatlerinde alınacaktır.

Devamını Oku