Sadece seçim iş birliği

18 Mayıs 2007

Nihayet CHP ile DSP seçimde ittifak yapmak için anlaştıklarını açıkladılar. Bu anlaşmanın “solda birlik” gibi büyük bir adı olamaz. Çünkü sadece bu seçime ilişkin bir iş birliği yapılacaktır.Bilindiği kadarıyla iki parti arasında herhangi bir ilkesel tartışma, görüşme de yapılmamıştır. Örneğin partilerden biri olsun sendikacı, çalışan temsilcisi adaylar ya da solun değişik renklerini kucaklayacak bir seçim programı üzerinde durmamıştır.İki partinin seçim ertesinde belli ilkeler üzerine koalisyon amaçladıklarına ilişkin herhangi bir bilgi de verilmemiştir. Sadece iki partinin anlaştığı açıklanmıştır. Buna göre 25-30 dolayında DSP’li CHP listelerinin seçilme ihtimali yüksek sıralarında aday olacaklardır.Bu, basit ve sandalye hesabı üzerine kurulu bir seçim ittifakıdır. İki partinin böyle bir ittifaka gitmeleri de belli bir kamuoyu baskısı, son mitinglerde yapılan çağrılar dolayısıyla olmuştur.***DSP’nin tek başına seçime girmesi durumunda yüzde 2, en çok yüzde 3’lük bir oy oranıyla tarihin derinliklerine gitmesi kaçınılmazdı.CHP için ise “solda ittifakı sağlayamadı” eleştirisinin sandıkta bir karşılığı olabilirdi.Sosyal demokrat partiler arasındaki bir ittifakın AKP’ye iktidar seçeneği oluşturabileceğine inanan seçmen kesimi, DSP ile anlaşma sağlayamayan CHP’ye ceza verebilirdi.Geçen seçim yüzde 19 oy almış olan CHP’nin yönetimi, bu seçimde DSP ile iş birliği sayesinde yüzde 20’nin üzerinde bir oranla ikinci parti olarak Meclis’e girip tekrar ana muhalefet partisi olursa onlardan mutlusu olmayacaktır.***CHP’nin de DSP’nin de “sol” ya da “sosyal demokrat” partiler olduğunu uzun süredir savunan kalmamıştır. CHP, genel başkanının ağzından yapılan açıklamalarla uzun süredir radikal milliyetçi, içe kapanmacı, yabancı ve Batı karşıtı, hatta düşmanı politikalar izleyen bir parti oldu. 301’inci madde gibi konularda AKP’den bile daha sağ siyasetler izlemekte, çizgi olarak radikal milliyetçiliğin geleneksel partisi MHP ile aynı paralelde durmaktadır. DSP’nin Ecevit’in son dönemindeki “popülist” siyasetlerinin “sol” ile ilgisi bulunmadığı da bilinmektedir.Sonuçta sokak milliyetçiliğine yakın “ulusalcı” politikalar izleyen bir parti ile “popülist” bir parti seçim hesabıyla ittifak yapmış olmaktadır.***Bu tür pragmatik siyaseti savunanlar zaman zaman aslında sol ile sağ arasında bir fark kalmadığını ileri sürüyor.Bunun doğru olmadığını, bugünkü dünya koşullarında sağ ile sol arasında dünyanın geleceği açısından çok net farklar bulunduğunu anlamak için İspanya’da iktidarda olan Sosyalist Parti’nin, İtalya’da iktidarda bulunan “zeytin dalı koalisyonu”nun, Fransa’da ülkenin yarısından oy alan Sosyalist Parti’nin başkan adayının konuşmalarına göz atmak, önerdikleri ve izledikleri siyasetlerin özetlerine bakmak bile yeterli olur.CHP’nin de DSP’nin de içinde “sol” nitelikli kişilerin bulunması bu iki partinin solcu olması için yeterli değildir. Bu iki partinin yaptığı ittifakın da “solda birlik” ile bir ilişkisi olmadığı gibi böyle bir gelişmeye katkıda bulunması da zordur.Küçük seçim hesapları üzerine kurulmuş siyasetler, o partileri her zaman biraz daha küçültmüştür. CHP ile DSP’nin bu seçim ittifakının Türkiye’nin çok özel koşullarında gerçekleşmiş olmasının sonuçları ancak sandıklar açıldığında görülecektir.

Devamını Oku

Erdoğan’ın laikliği

15 Mayıs 2007

Uluslararası Basın Enstitüsü’nün İstanbul’daki toplantısında Başbakan Erdoğan konuştu, daha sonra da bazı sorulara cevaplar verdi.Burada kendi laiklik anlayışıyla ilgili bazı tanımlar yaptı. Söyledikleri ne yazık ki laiklik konusunda zihni açık, kavramları netleştirmiş bir kişiye ait tanımlar değildir.Türkiye, cumhuriyet devrimi sürecinde imparatorluk kalıntısı hukuk ve toplum düzenini değiştirirken Avrupa kökenli laiklik anlayışını benimsemiştir.Bu laiklik anlayışı dinsel unsur ve örgütlenmelerin hukuki, siyasal ve toplumsal düzenin herhangi bir alanında etkili olmaması esasına dayanır. Bizde, “din ve devlet işlerinin birbirinden kesinlikle ayrılması” şeklinde bir özet tanımla anlatılmaktadır.***Başbakan’ın söylediği “devletin bütün inançlara eşit mesafede olması” niteliği de laikliğin önemli unsurlarından biridir. Bu da herhangi bir inanç topluluğunun kamu yönetiminde bu özelliğiyle etkili olmaması anlamına gelir.Aslında bu temel tanımlardan bakıldığı zaman tümüyle Müslüman Sünni bir topluluğa göre çalışan Diyanet İşleri gibi bir kurumun da kaldırılması gerekmektedir. Kurumun adı Diyanet İşleri’dir, ama bırakın İslam dışındaki dinsel toplulukları, İslam’ın Alevilik gibi kolları bile bu devlet kurumunda temsil edilmemektedir. Bu durum da açıkça laikliğin temel ilkelerinden birinin çiğnenmesidir.***Gerçeklere baktığımız zaman, diğer dinsel toplulukların kendi inançlarıyla ilgili uygulamaları konusunda da tam bir özgürlüğe sahip olduklarını söylemek zordur. Bunlar bazı dolaylı yollarla engellemelerle karşılaşmaktadır.Türkiye’de laikliğin tehlike altında bulunduğuna inananlar, özellikle AKP ve yönetici kadrosunun siyasal İslam kökenli olmasından hareket ediyor.Erdoğan ne kadar inkâr ederse etsin, bu yönde kendi partisi içinden ya da ondan cesaret alanlardan bazı zorlama girişimleri olmuştur. Medeni Kanun’a sokulmak istenen “zina” maddesi bunun bir göstergesidir. Ayrıca birçok AKP’li yerel yöneticinin içki satılan yerlerle ilgili girişimleri olmuştur. Bunlar biliniyor. Tümü için AKP merkezi suçlu gösterilemez, ama merkezin kendi partileri içinde ve çevresindeki dinsel kökenli ayırımcılık girişimlerine karşı çok uyanık olması beklenmektedir.O uyanıklık görülmediği sürece, bu kişilerin, çevrelerin ve bazı tarikat faaliyetlerinin AKP’de himaye gördüğü inancı ortadan kalkmadıkça da miting alanları dolmaya devam edecektir.***Erdoğan değindiğimiz çerçevedeki sorularla karşılaşınca kendine özgü bir laiklik tanımı yapmaya çalıştı. Buna hiç gerek yok. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin benimsemiş olduğu laiklik tanımı çok açıktır. O tanımla her oynama girişimi de yanlış olur.Laikliğin, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olan laikliğin tanımını beğenmeyenler olabilir. Ama bu tanımı esnetmeye çalışmak suçtur.Başbakan konuyla ilgili birkaç temel kitabı okursa meselenin hiç de karışık olmadığını görecektir.

Devamını Oku

Partiler ve liderler

15 Mayıs 2007

Estima adlı kuruluşun Vatan için yaptığı seçim araştırmasının bütün ayrıntıları bugün gazetemizde yer alıyor. Benzeri tüm araştırmalar gibi bunu da çeşitli şekillerde, farklı açılardan okumak mümkün.Bizim dikkati çekmek istediğimiz bir nokta, araştırmaya katılanların oy vereceği parti ve lideri hakkındaki kanaatleri.Parti Oy Oranı Bu Parti Çözer Onun lideri ÇözerCHP 13,9 11,5 9,3Genç Parti 8,0 4,1 3,9DYP 6,7 2,2 1,8MHP 6,3 5,0 3,6Anavatan 3,8 2,1 1,9Araştırmaya katılanların önemli bir kesimi, oy vereceği partinin ülke sorunlarını çözeceğine inanmıyor; sorunları o partinin liderinin çözeceğine inananların oranı ise daha da düşük çıkıyor. Şöyle bir kıyaslama yapalım:Bunlar Meclis’e girme ihtimali olan ve çeşitli koalisyonların içinde yer alabilecek partiler. Hepsinin ortak özelliği kendilerine oy verecek seçmenin, ülke sorunlarını çözebileceklerine olan inançlarının zayıflığı.Tek tek parti liderleri, Baykal, Uzan, Ağar, Bahçeli ve Mumcu sorulduğu zaman “bu lider çözer” diyenlerin oranı daha da düşüyor.***Yukardaki tabloda bir parti yer almadı. Şu anda hükümet olan, çok ağır eleştiriler altında bulunan ve arka arkaya yanlışlar yapan AKP’nin bütün diğer partilerden önemli bir farkı ortaya çıkıyor.AKP’ye oy vereceğim: Yüzde 28,0AKP ülke sorunlarını çözer: Yüzde 42,7Erdoğan sorunları çözer: Yüzde 40,3Buradan çıkan birinci sonuç, bir kısım seçmenin ülke sorunlarını çözemeyeceğini düşündüğü siyasi partilere oy vereceğidir. Nedenleri çok tartışılabilir.İkinci sonuç, AKP’ye oy vermeyecek olanların bir kesiminin de ülke sorunlarını bu partinin ve onun lideri Tayyip Erdoğan’ın çözeceğine inanmasıdır.O zaman şu soruyu sormak şart oluyor:Bir parti ve liderinin ülke sorunlarını çözebileceğine inandığınız halde neden ona oy vermeyeceksiniz?Bu sorunun cevabı da çok tartışılır, tartışılacaktır. Ama ilk akla gelecek olan, AKP iktidarında ülkenin başka sıkıntılar ve gerilimler yaşayabileceğini düşünenlerin önemli bir seçmen grubunu oluşturmasıdır. Bu ilginç bir mantık ya da demokratik sistemin bir yarası olarak ortada duruyor.Bir başka sonuç da son dönemdeki bütün siyasi pozisyonlarında “yenilgi” almasına rağmen Tayyip Erdoğan’a ilişkin “karizmatik lider” inancının halkın önemli kesiminde devam etmesidir.***İki büyük partinin liderleri arasında bir kıyaslama yapılırsa, Erdoğan ile Baykal arasında olağanüstü bir fark ortaya çıkıyor. Bu araştırmalar devam edecek ve seçmenin zihnindeki gelişmeleri de hep birlikte izleyeceğiz. Ama liderler arasındaki bu farkın kolay kapanmasını kimse beklemesin.

Devamını Oku

Kim yönetecek?

13 Mayıs 2007

Önümüzdeki 60 gün boyunca en temel uğraşımız “seçim tahminleri” olacak. Siyasi partilerin dışında da seçim araştırmaları yaptırılacaktır. Herkes bu araştırmalardan kendi tahminine uygun olanı beğenecek, olmayanı suçlayacak.Bundan sonra seçmen tercihlerini belirleyecek önemli bir gelişme olması da zor görünüyor. Dolayısıyla halk bugüne kadar oluşmuş kanaatlerine ya da bugüne kadar ortaya çıkmış verilere göre oy kullanacak.Her parti için 60 gün boyunca sürekli puan tahminleri yapılacak. Ancak bu tahmin ya da araştırma sonuçlarının ötesinde seçmen tercihleri üzerinde etkili olması gereken asıl soru şu:Ülkeyi kimin yönetmesini istiyorsunuz?Bu basit ve doğru sorudan yola çıkıldığı zaman ortaya çıkabilecek seçenekler de aşağı yukarı belli.*Birinci seçenek, AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmasıdır.Diğer seçenekleri de sıralayalım:*AKP ile Demokrat Parti (DYP-Anavatan ittifakı) koalisyonu.*DP ile CHP’nin koalisyonu.*DP ile CHP ve MHP koalisyonu.*DP ile CHP ve Genç Parti’nin koalisyonu.*CHP-MHP-Genç Parti koalisyonu.Bunlar, Meclis’e üç partinin (AKP, CHP ve DYP-Anavatan), dört partinin girmesi (artı MHP) ya da beş partinin girmesi (artı Genç Parti) halinde ortaya çıkabilecek hükümet ihtimalleridir.Seçimde hem MHP’nin hem de GP’nin yüzde 10 barajı aşmasının güç olduğunu göz önüne alırsak CHP-MHP-Genç Parti koalisyonu en uzak ihtimal gibi görünüyor.Sonuçta ortada bir tek parti hükümeti ile dört koalisyon ihtimali bulunuyor. ***Bu ihtimalleri sıralarken CHP’nin asla AKP ile işbirliği yapmayacağını, aynı şekilde Meclis’e bağımsız adaylarla girecek DTP’yi de diğer partilerden hiçbirinin iktidar ortağı yapmak istemeyeceğini göz önünde tutuyoruz.Son haftalarda Türk toplumu gereksiz gerilimler içine girdi, sokuldu. Tabii ki bu gerilimlerden sorumlu tutacağı siyasiler olacaktır. Ancak bu seçimde kullanılacak oylarla ortaya çıkacak hükümet ihtimallerini birinci mesele olarak görmek gerekiyor. 1999’da ve 2002’de Türk halkı oylarını cezalandırma yönünde kullanmıştı. 1999’da Tansu Çiller, Necmettin Erbakan ve Deniz Baykal seçmen tarafından evlerine gönderildi. 2002’de ise evlerine gönderilme sırası Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli’ye geldi.Bu seçimde de bir kesim seçmen “Bunlar gitsin de kim gelirse gelsin” mantığıyla oy kullanabilir. Ancak oyunun yönünü belirlerken ortaya çıkacak iktidar ihtimallerini de göz önüne almak zorundadır.NotBirleşik pusula savaşıBağımsız adayları da birleşik oy pusulasına koymaktaki amacın DTP’nin bağımsız adaylarına zorluk çıkarmak olduğu biliniyor. Bu yöntemi bulanlar DTP seçmeninin önemli bölümünün okuma-yazma sorunu olduğu tespitinden hareket etti. Ancak DTP’nin de bu sorunu aşabilecek ya da en aza indirecek şekilde çalıştığı anlaşılınca bu seçmenin kafasını karıştırmak için DTP’nin bağımsız aday göstereceği bölgelerde birkaç bağımsız aday daha gösterme fikri ortaya çıktı. Dolayısıyla, oy pusulasının sonunda altı-yedi isim arka arkaya yer alacak, okuma-yazma bilmeyen seçmen de bunları birbirine karıştırıp oyunu ziyan edecek.DTP de bu engellemeye karşı bir “intikam” yöntemi buldu: Her bölgede olabildiğince çok bağımsız aday göstermek ve oy pusulalarını bir buçuk iki metreye kadar uzatmak.Bu meselelere kafa yoranların sorunu aslında birbirleriyle değil, demokrasiyle. Demokrasinin temel kuralı olan “halk iradesi”ni unutanlar böyle işlerle uğraşadursun. Ancak bu küçük numaraların asıl sorunları çözmeyeceğini, tam tersine, yeni sorunlar getireceğini bir gün görseler herkes için iyi olacak.

Devamını Oku

Nasıl oy isteyecek?

12 Mayıs 2007

Cumhurbaşkanını halkın seçmesi, fikir olarak ilk anda kulağa hoş geliyor. Cumhurbaşkanını halk seçsin mi? Seçsin.Güzel ama cumhurbaşkanının bugünkü yetkileri dolayısıyla, görevleri dolayısıyla adayların halktan nasıl oy isteyeceklerini düşünmek gerekiyor.Cumhurbaşkanı, rektör ve yüksek yargı atamaları yapar, hükümetin yaptığı atamalara imza atar ya da atmaz, Meclis’in çıkarttığı kanunları geri gönderir, ama ikinci kez aynen gelirlerse mecburen imzalar.Diyelim ki, kendi mesleklerinde üst konumlara gelmiş olanlar, Meclis’ten yeterince imza aldı ve aday oldu. Gerçi ortada henüz bir kanun olmadığı için her milletvekili sadece bir aday mı gösterebilir yoksa birden fazla aday gösterebilir mi, onu da bilmiyoruz. Her neyse, diyelim ki falanca vatandaş gitti, milletvekillerini ikna etti ve halkın önüne çıktı.Nasıl oy isteyecek?***Örneğin şöyle diyebilir mi: “En kısa zamanda Kuzey Irak’a askeri müdahale yapılmasını sağlayacağım...” Çünkü Anayasa kendisine bir de başkomutan unvanını vermiş. Böyle derse halktan şöyle bir ses çıkabilir: “Boşver amca onu sana sormazlar bile...” Peki ne diyecek?“Hükümette benim sevdiğim parti varsa bütün atamalarını gözüm kapalı imzalarım, ama benim sevmediğim parti varsa hepsini sumen altı yaparım...” Ya da şunu söyleyebilir: “Üniversite rektörlüklerine sadece elli yaşını geçmiş, bıyıksız ve evli, iki çocuklu öğretim üyelerini atarım...” Veya şunu söyleyebilir: “Üniversitelerden gelen rektör adayları içinde en çok oy almış olanı atar, gerisine karışmam...” ***Tabii birden fazla cumhurbaşkanı adayı olacağına göre birinin ak dediğine öbürü kara diyecek ki, tartışma olsun, heyecan olsun.Kuşkusuz televizyon kanalları da adayları ekrana getirmek için yarışacak. Her aday bir grup cin fikirli gazetecinin karşısına geçip oturacak ve onların sorularını cevaplamaya çalışacak. Buradan çıkacak bazı görüntülerin herkesi çok eğlendireceği şimdiden bellidir.Tabii başka ihtimaller de var. Cumhurbaşkanı adayı emekli bir asker olabilir. O zaman ona sorulacak soruların niteliği de değişir.***Şu anda geçerli olan duruma göre adaylar halk önünde ancak kendi mesleki hayatındaki başarısını, ailevi durumunun ne kadar ideal olduğunu, hayatta hiçbir aşırılığının bulunmadığını, son derece makul bir insan olduğunu anlatabilir; başka bir şey anlatamaz.Sonra bir de yüksek sesle değil ama biraz ima yoluyla “mütedeyyin” olduklarını da söyleyeceklerdir.Dolayısıyla halk adayları daha iyi tanısın diye belki televizyon kanalları bilgi ve zekâ yarışmaları düzenleyebilir.***Bunları yazdık, çünkü “halk seçsin” lafının ardındaki gerçek durum ve gerçek niyetler böylece daha iyi anlaşılabiliyor.Gerçek şu: Siyasi partiler kendi adaylarını “gizlice” belirleyecek, bu adaylar ortaya çıktığında her parti bir adayı destekleyecek, o partinin örgütü o aday için çalışacak, her parti kendi seçmenine, partinin belirlediği adaya oy vermesini söyleyecek.Bu adayı kim tayin edecek? Tabii ki partinin başındaki kişi. O adayın işi de aslında çok kolay. Halkın önünde sadece şunu söylemesi yeterli: “Falanca parti lideri beni tayin etti, siz de bana oy verin...” ***Halk seçtiği zaman her şey son derece demokratik olmuyor. Kenan Evren’i de halk “seçmişti”, o da yıllarca “halkın yüzde 92’si bana oy verdi” diye övünmüştü.Bu kez seçilecek kişi sadece “Falancaya beni seçtiği için teşekkür ederim” demekle yetinebilir, işin aslı da budur.

Devamını Oku

Halka sormak

11 Mayıs 2007

AKP, cumhurbaşkanı seçimindeki başarısızlığını fazla ağır yaşıyor. Buna karşılık bulduğu bir “rövanş alma” yöntemi var. O da “halka sormak”.AKP her şeyi halka sorma peşine düştü. Anayasa değişiklikleri de cumhurbaşkanı beklenmeden halka sorulacak, diğer anayasa değişiklikleri de halka sorulacak. Zaten önümüzde genel seçimler var, yine halka sorulacak.Her şeyi halka sormak, bunu isteyenin kendisine fazla güvendiği anlamına gelir.Ancak bu topyekûn halka sorma faaliyetine girişenlerin önce kendilerine sormaları gereken bazı sorular var.Birincisi şu: Halk her şeyin kendisine sorulmasını istiyor mu istemiyor mu?İkinci soru şu: Halka bir şey sormak için önce halkın tam olarak bilgilendirilmesi gerekiyor. Şu ana kadar halk bu anayasa değişiklikleri hakkında yeterince bilgi sahibi oldu mu?Üçüncü soru da şu: Halk bazen kendisine sorulan soruya değil, oylarıyla başka bir şeye cevap verir, başka bir şey söyler. AKP bunun farkında mı?***Türkiye’de üç kez halka soruldu.Bunlardan birincisi 1961 Anayasası oylamasıydı. Halk yüzde 60 dolayında “evet” dedi. Askeri yönetim döneminden henüz çıkılıyordu.İkinci büyük halkoylaması 1982’de yapıldı. Askeri yönetim halka hem 1982 Anayasası’nı sordu hem de devlet başkanı Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığının onaylanması istendi. Karşı propaganda yapmak, görüş bildirmek yasaktı. Halk Anayasa’ya ve Orgeneral Evren’in cumhurbaşkanlığına yüzde 92 oranında “evet” dedi.İki halkoylaması da özel koşullar içinde, en açık deyimiyle Silahlı Kuvvetler’in denetiminde yapılmış oylamalardı. Bu oylamalara gerçek halk iradesinin ne ölçüde yansıdığı hiçbir zaman bilinemeyecek.Turgut Özal da kendini en güçlü hissettiği dönemde bir halk oylamasına gitti. Onun sorduğu, askeri yönetimin siyaset yapmasını yasakladığı eski siyasilere bu haklarının tekrar verilip verilmemesiydi. Özal ve kadrosu ortaya çıktı, “hayır” diye bağırdı. Sonuç onlar için hüsran oldu, çünkü halk yüzde 51 ile eski siyasilere haklarının geri verilmesini istedi. Özal bu oylama sırasında kendi halk desteğinin en yüksek düzeyde olduğunu düşünüyor, halkın kendisinin istediğini yapacağına fazlasıyla güveniyordu.***AKP ve Tayyip Erdoğan bu eski halkoylamalarını iyi okumalı, iyi yorumlamalı. Halk bazen gönlünden geçen şekilde oy kullanır, bazen gönlünden geçmeyen yönde ve pratik nedenlerle oy kullanır; bazen de “neden bana soruyorsun” diye oy kullanır.AKP, cumhurbaşkanı seçilemeyince iyi planlanmış adımlar atmak yerine genel bir “halka soralım” ruhuyla koşup duruyor. Ama bu yaptıklarını ve ne yapmak istediğini halka anlatmış, anlatabilmiş değil. Eğer “gözlerime bakın ne dediğimi anlarsınız” tavrıyla halk desteği sağlayabileceğini sanıyorsa da fena halde yanılıyor.

Devamını Oku

Meclis’teki DTP

10 Mayıs 2007

Demokratik Toplum Partisi, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarına dayanan, dolayısıyla “milliyetçi” nitelikte bir partidir. Bu parti kendisini Kürt vatandaşların demokratik haklarını savunan bir örgüt olarak görmektedir.22 Temmuz seçimlerine bağımsız adaylarla girme kararı, bu parti için önemli bir dönüşümün yolunu açacaktır.DTP güçlü olduğu, Kürt kökenli vatandaşların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde 30’un üzerinde milletvekili çıkarabilir. Bu “bölgeler”e sadece Güneydoğu illeri değil, birçok büyük kentin bazı kesimleri de dahildir.***DTP, DEP olduğu dönemde SHP’nin çatısı altında Meclis’e girmiş, ancak ilk andan itibaren demokratik sürece katılmak yerine “gösteriler” yaparak tepki toplamıştır. Bunun ardından da dönemin başbakanı Çiller ortamı daha da geren bir “saldırı” ile bu partinin temsilcilerini Meclis’ten çıkarmıştır.Bugünkü DTP yöneticilerinin birçoğu 16 yıl önceki olayları yaşamış kişilerdir. Bu da o kötü deneyimden ders almış olmalarını sağlayacaktır.DTP’nin Meclis’e 20 ve üzerindeki bir sayıda milletvekili ile girmesinin, grup kurmasının bu partinin demokratik sürece katılması açısından önemi büyüktür. Meclis’te grubu olan siyasi partiler Meclis’in yönetimine de katılmakta, sadece genel kurulda değil komisyonlarda da görev almaktadır. Böylece bu milletvekilleri ülkenin, kendi ilgilendikleri dışındaki sorunları ile de karşı karşıya kalacak ve bunlar için çözüm üretmeye çalışacaklardır.***Şu anda Kürt sorunun terör boyutu çözülmüş değildir. PKK’nın ateşkesinin devam etmesine rağmen sıcak bölgelerde çatışmalar olmakta, şehit cenazeleri gelmeye devam etmektedir.Meclis çatısı altında yer alacak DTP’li milletvekilleri bütün ülkenin milletvekili, temsilcisi olacaklardır. Bu kimlikleriyle de kendileri açısından, temsil ettiklerini söyledikleri vatandaşların geleceği ve huzuru açısından en önemli sorun olan terörün sona ermesi çabalarına katkıda bulunmakla yükümlüdürler.Bu noktada, zaman zaman DTP’nin üzerine düşen PKK gölgesinin de net olarak ortadan kaybolmasını beklemek bütün Türk vatandaşlarının hakkıdır.***Demokratik Toplum Partisi’nin bugünkü Türkiye koşullarında, bütün siyasi partilerin sahip olması gereken demokrasiye katkı, bütün vatandaşların demokratik haklarının gelişmesi misyonlarının yanında terörün sona ermesine çalışma misyonu da olursa, bundan herkes yararlanır.Sadece Kürt kökenli vatandaşlar değil, bütün Türk vatandaşları kazanır.DTP bu fırsatı iyi değerlendirmek, bütün ülkenin geleceğinin inşasına katkıda bulunacak politikaları izlemek zorundadır.

Devamını Oku

Kaçma yolu

8 Mayıs 2007

Milletvekili adayı olmak isteyen kamu görevlileri dün mesai saati bitimine kadar istifa etti. Kimler oldukları bugün daha ayrıntılı olarak belli olur.Bu sistemde iki garabet var...Üst düzey bir kamu görevlisi, bir siyasi partiden milletvekili adayı olmak için görevinden istifa edebilir. Buradaki garabet, istifa eden kamu görevlisinin milletvekili seçilememesi durumunda tekrar eski görevine dönmesidir.Bir kamu görevlisi, bir siyasi parti ile aday olmaya kadar varan bir yakınlık içindedir ama milletvekili olamayınca tekrar “bağımsız” olması gereken bir kamu görevine dönmektedir.Bu, bürokrasinin “bağımsızlığı” ve “partiler üstü” kalma niteliklerinin efsaneden öteye, daha doğrusu herkesin tekrar ettiği bir kandırmaca olduğunu göstermektedir.Örneğin bir büyükelçi görevinden istifa edip Avrupa Birliği karşıtlığının kalesi durumundaki bir partiden aday olabilmekte, seçimi kaybedince tekrar büyükelçi olarak Avrupa Birliği ile ilişkilerde etkisi olan bir göreve gelebilmektedir.Şu anda geçerli olan durumu savunanlar, “milletvekilliğinin, halka hizmet için kamu görevliliğinin en üst düzeyi olduğu” şeklinde ve kendilerinin de inanmadıkları nutukları atabilirler. Ama bu olayın bir başka gerçeği de, kamu görevi sürerken bir partiden aday olmayı düşünen kamu görevlisinin, icraatlarında o partiyle ilişkisinin, o partinin çıkarlarının önemli yer tutmasının kaçınılmaz olmasıdır.Milletvekili adayı olmak üzere, özellikle iktidara en yakın görünen partiden aday olmak için görevlerinden istifa eden bazı kamu görevlileri ise yargıyla başı fena halde dertte olanlardır. Burada tek tek isim saymaya gerek yok. Ancak bunların hükümet partisi safında siyasete atılmak için gösterdikleri süratin arkasında bir “kaçma güdüsü” yattığını düşündürecek çok neden bulunuyor.Ne yazık ki daha önce uyuşturucu kaçakçılığı sanıkları bile Meclisimizde milletvekili olarak oturmuş ve böylece yargının takibinden bir süreliğine kurtulmuştur.İktidar partisi için kilit görevlerde olan ve parti politikaları açısından önemli faaliyetlerde bulunurken başları yargıyla derde girmiş olan bazı üst düzey bürokratlar da milletvekili olarak bu sorunlarını dört yıl erteleme imkânına kavuşacaktır. Dört yıl sonra ise kim öle kim kala...***Bu garabetin ardında da hiçbir demokratik ülkede olmayan, anlamsız bir milletvekili dokunulmazlığı sistemi bulunuyor. Daha önce olduğu gibi, önümüzdeki seçim öncesinde de bu konuda bütün siyasi liderler büyük sözler söyleyecektir. Ama şimdiden emin olabiliriz ki bu sorunun düzeltilmesi, bu garabetin giderilmesi için herhangi bir adım atılmayacaktır.Türk demokrasisini sıkıntıya sokan en önemli olay cumhurbaşkanı seçimi değildir. Yukardaki iki garabet ve buna benzer irili ufaklı başka garabetlerdir. Ama bunların yok edilmesi için kimsenin kılı kıpırdamaz, bundan sonra da kıpırdamayacaktır.*****Bir 301 olayıBaşka işlere daldık ve 301’inci madde belasını unuttuk. Ama o madde olduğu gibi duruyor. Hatta şimdi aktaracağımız gibi olaylar da oluyor. Bir yazar, Hrant Dink cinayeti ile ilgili bir yazı yazar ve savcılığa çağrılır. Hakkında TCK 301’den soruşturma açılmıştır. Savcı, soruşturmayı şikâyet üzerine açtığını söyler. Sonra anlaşılır; şikâyette bulunan, DSP, yani Demokratik Sol Parti’nin üst düzey bir yöneticisi, eski gazeteci, eski yazar, eski bakan ve eski milletvekili olan bir kişidir. Şikayette bulunmuş ama adının dava dosyasında geçmemesini istemiştir. Bu şahıs demokrasi ile ilgili nutuklar atadursun, 301’inci madde böyle var olduğu sürece o ve onun gibiler yine faaliyetlerine, bir demokrasi ayıbı olarak devam edeceklerdir.

Devamını Oku