Mumcu’nun özrü

4 Haziran 2007

Merkez sağ ya da merkezin iki önemli partisinin Demokrat Parti olarak güçlü bir siyasi oluşuma dönüşmesi suya düştü.Daha ilk adımdan itibaren toplumda önemli bir ilgi uyandırmış, AKP’ye seçenek arayan kesimi heyecanlandırmış bir siyasi hareketin böyle bir sabotaja uğramasının hiçbir açıklaması olamaz.DYP-ANAVATAN birleşmesiyle ortaya çıkacak olan Demokrat Parti’nin yarattığı ilgi kamuoyu yoklamalarına hemen yansımış ve bu yeni ya da eski partinin yüzde onluk barajı aşmasına kesin gözüyle bakılmaya başlanmıştı.ANAVATAN’ın birleşmeme kararının hemen ardından bu partinin birçok önemli isminin istifa etmesi, eleştiri ve tepkilerin hedefinin de ANAVATAN Genel Başkanı Erkan Mumcu olduğunu gösteriyor.*** Erkan Mumcu, gençliğinde radikal İslama bir dönem yakın olduğu, bir ara da ülkücü hareket içinde yer aldığı söylenen, ancak siyasete ilk girdiği günlerde ve genç bir bakan olduğunda geleceğine umut bağlanmış bir siyasiydi.Daha sonra kendisini bakan yapan Mesut Yılmaz’a ağır suçlamalarda bulunup ANAP’tan ayrıldı, AKP’ye katıldı. AKP’den de milletvekili ve bakan oldu, ama kısa bir süre sonra Tayyip Erdoğan’a ağır suçlamalar yöneltip dibe vurmuş olan ANAP’a döndü ve Genel Başkan oldu.***Mumcu’nun birlikte çalıştığı son siyasi parti genel başkanı, birleşme çalışması yürüttüğü Mehmet Ağar oldu. Bu çalışma son aşamasına geldiği sırada da Mumcu, Ağar’ı suçlayarak çalışmayı durdurdu.Bu arada Mumcu’nun cumhurbaşkanı seçiminde kendi milletvekillerini parti genel merkezine kapatarak Meclis’e girmelerini önlemesi, daha sonra anayasa değişiklikleri için AKP ile anlaşması ama yine ağır suçlamalarla bu anlaşmayı da bozması akıllarda kalacaktır.***Mumcu dün Türk halkından özür diledi. Bu özür son yaptığı siyasi manevranın bir faturası olacağını kendisinin de anladığını gösteriyor. Mumcu’nun konuşmasında ayrıca yeni ittifaklara açık olduğunu söylemesi de dikkati çekti.Böylece bir süredir Genç parti ile dirsek teması olduğuna ilişkin haberler de doğrulanmış oldu.Ancak son dönemdeki performansı üzerine Mumcu’nun ANAVATAN’ı ile ittifakın yeni oy getirmeyeceğini görmek için siyaset uzmanı olmaya bile gerek yok. Genç Parti yönetimi de bunu değerlendirecektir.Sonuç, ANAVATAN’ın (ANAP’ın) olumlu bir birleşme ile değil, son genel başkanının yanlış siyaseti dolayısıyla tarihin derinliklerine yuvarlanmasıdır. Bugünkü siyasi tartışmalar çerçevesinde ANAVATAN’a oy verecek olanların sayısı herhalde adaylar ve yakınlarının sayısını fazla aşmayacaktır.***Mumcu’nun manevrasının gerçek bir sonucu vardır. Demokrat Parti’yi AKP’ye seçenek olarak görmek isteyen geniş bir kesimde açık bir hayal kırıklığı yaratılmıştır. Bunun Mehmet Ağar’ın DP’sinin sandıktaki durumuna ilişkin etkileri şimdiden bilinemez. Ama Mumcu’nun sabotaj faaliyetiyle DP halkın gözünde “seçenek” konumundan çıkmış olmaktadır.Mumcu hangi duygu ve düşüncelerle özür dilemiş olursa olsun, AKP’nin pozisyonunu daha da güçlendirmiştir. DP’nin iktidar seçeneği olma ihtimali ortadan kalkınca AKP dışındaki en önemli seçenek tekrar CHP-MHP koalisyonu olacaktır.Mumcu, Türk halkının yine iki seçenekle karşı karşıya kalmasına yol açmıştır. Ya AKP iktidarı ve onun herkese öfkeli ve herkesle kavgalı lideri ya da radikal milliyetçi ve ülkeyi kendi içine kapatacak bir koalisyon...Mumcu bir özürle kurtulamaz.

Devamını Oku

Aslan sosyal demokratlar

2 Haziran 2007

Ha gayret! AKP erkânı biraz daha çalışsa bu partide (ki kendileri siyasal İslam kökenlidir) CHP veya DSP’den daha fazla sayıda sosyal demokrat olacak!..Bu kişilere kızanlar, onlar için “eski sosyal demokrat” diyebilir.Kendileri ise gerçek solu şu anda AKP’de bulduklarını söylüyorlar.Ancak AKP’deki “gerçek sola doğru giden yol” her biri için değişiyor.Birisi Türk halkının İslam kültürüne bağlılığıyla sol fikirlerin AKP’de bir araya geldiğini söylüyor.Birisi ise şu andaki “gerçek demokrat ve ülkeye demokrasiyi getirecek tek parti” AKP’dir diyor.Bir diğerinin AKP’ye katılmasının nedeninin, bunu açıkça söylemiyor lafı bolca dolandırıyor ama, son olarak bu partinin askeri muhtıra yemiş olması olduğu anlaşılıyor. Ona göre de demokrasinin kökleşmesi için “AKP’nin yürüttüğü demokratik mücadele çok önemlidir.” ***Bu arada, söz konusu “çark etme” durumunu açıklayabilmek için rahmetli İdris Küçükömer’in kitap ve görüşleri bile tekrar ortaya çıkarıldı.Gerçi Prof. Küçükömer’in tahlillerinden “gidin radikal İslam kökenli sağ partilere girin” talimatını çıkarmak kolay değil, ama o da bunca yıl sonra, bu gerekçe bulma faaliyetinde “işe yaradı.” İnsanoğlu bir şeye karar verdi mi, onu en kolay şekilde gerekçelendirir. Bu, basit bir savunma sisteminin parçasıdır. Aykırı bir iş yapmaya kalkmadan önce insan düşünür, gerekçesini hazırlar ve saldırılara aslan sosyal demokrat olarak göğüs gerer.AKP’nin yeni solcularına “dönek” demek mümkündür, ama onlar “dönmedik, hâlâ aslan sosyal demokratız” demeye devam ediyor.***“Döneklik” meselesi hem bizde hem de dünyada çok fazla tartışılmıştır ve içinden çıkılmamış bir “sorunsal” olarak öylece durmaktadır.Geleneksel “dönme”nin gerekçeli mantığı biraz daha farklıdır. Döneklik suçlamasıyla çok saldırıya uğrayanların bugüne kadar buldukları en iyi taktik, “dönmelerinin” ne kadar önemli olduğunu anlatmaktır. Bu yüzden eskiden ne kadar “fazla solcu” olduklarını anlata anlata bitiremezler. Dinleyen de der ki: “Yahu bu kadar aşırı solcu olan biri de dönmüşse demek ki dönmesinin haklı gerekçeleri vardır...” Eskiden ne kadar aşırı solcu olmuşsan sonradan dönmek o kadar büyük değer kazanır...Bu gerekçelerin arasında bazen de eski deyimiyle, “medar-ı maişet”, kısaca “geçim” meselesi vardır.Eskiden bulunduğu tarafta “değerinin bilinmemiş olması” da gerekçelerden biridir: “Siz beni anlamadınız bakın onlar nasıl anladı” şeklindeki ego cilalaması böyle sağlanır.***Aslan sosyal demokratların AKP’ye teveccüh göstermelerinin nedenini şöyle açıklayanlar olacaktır: Bu partinin önümüzdeki seçimde yine birinci çıkması kesindir, bu kişilere de milletvekili olmaları garanti edilmiştir. AKP’ye o yüzden gitmişlerdir.Bu aslan sosyal demokratlardan biri bile “ben şu fikirlerle AKP’ye geldim, demokrasi mücadelesini bu partide yürüteceğim, yoksa milletvekili olmak istemiyorum, seçim sonrasında herhangi bir kamu görevi de almayacağım” dememiştir.Dolayısıyla, bu aslan sosyal demokratlardan milletvekili olamayanların seçimden sonra alacakları “kamusal” görevlere de dikkat etmek gerekiyor.Sosyal demokrat partilerin solu külliyen boş verip biraz fazla oy almak için radikal sağa çark ettikleri bir ortamda birkaç aslan sosyal demokratın da “kurtuluşu” AKP’de bulmasına fazla şaşmamak gerekiyor. Onları da anlayışla karşılayalım.Çünkü onların hepsi aslan sosyal demokratlardır.

Devamını Oku

Birleşme mi paylaşma mı?

2 Haziran 2007

DYP ile ANAVATAN’ın birleşme ve Demokrat Parti adını alma kararı geniş bir onay ve destek bulmuştu.İki partinin kendilerini feshedip yeni bir parti içinde bütün kadrolarıyla yer almalarının siyasete yeni bir dinamizm ve belki bir seçenek getirebileceği konusunda da geniş bir fikir birliği oluşmuştu. Son aşamaya gelinirken bu birleşme, çökme işaretleri vermeye başladı.İşareti veren taraf ANAVATAN oldu.Buna karşılık DYP ve Mehmet Ağar tarafı başından beri izlediği çizgiyi bozmuyor, birleşmeye zarar verebilecek hiçbir beyanda bulunmuyor.***Bir taraftan bakıldığında, gerek CHP-DSP ittifakında gerekse DYP-ANAVATAN birleşmesinde ilkeler ve programlar değil yönetim ve milletvekili paylaşımı ağır basan etken oldu.Bu dört partinin durumu tek tek ele alındığında, ikisinin; DSP ile ANAVATAN’ın değil yüzde on barajını aşarak Meclis’e girmek, bu seçimin katıldıkları son seçim olması ihtimali bile yüksek görünüyor. Her iki parti için de, kadrolarının siyasete devam edebilmeleri için de bu ittifak ve birleşmelere ihtiyaç olduğu ortada. Ancak olay “paylaşma” düzeyinde yürüdüğü için sorun çıkması kaçınılmazdır. Böyle ortamlarda ilke filan kalmaz, kimin hangi güvenceyi alacağı, kimin koltuk kapacağı, kimin kenarda kalacağı asıl mesele olur.Şimdi de öyle oldu. Ve böyle olduğunda da halkın talep ve ihtiyaçlarına cevap vermek, önemli konularda halka bilgi iletmek ve kamuoyu oluşturmak gibi varlık nedenleri olan siyasi partilerin küçük hesap örgütleri durumuna düşmesi kaçınılmazdır.***Eğer DYP-ANAVATAN birleşmesi gerçekleşmezse, AKP’ye merkezde alternatif arayan seçmende ciddi bir hayal kırıklığı oluşacaktır.Şu anda “oyunbozan” taraf gibi görünen ANAVATAN ve Erkan Mumcu’nun sandıkta ek bir cezaya uğraması da doğal bir sonuçtur.Diğer yandan da DP’nin yarattığı rüzgârın her ne sebeple olursa olsun kesilmesini belki bir kısım seçmen de “DP’nin seçenek olmaktan çıktığı” şeklinde yorumlayacaktır.Eğer Ağar ile Mumcu durumu hızla toparlayamaz ve DP rüzgârının kesilmesini önleyemezse bunun kime yarayacağı da bellidir.Böyle ortamlarda, senaryo üretmeye meraklı Ankara kulislerinde AKP’nin devreye girdiği ve birleşmeyi sabote ettiği konuşulur. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmemiz mümkün değil; ama sonuca bakıldığı zaman, “kime yaradı” sorusunun cevabı açık olarak ortada durduğu için tartışılacak fazla bir şey de yoktur.Bu aşamada DYP-ANAVATAN birleşmesinin suya düşmesinin AKP’ye yarayacağı tartışılmaz bir gerçektir.Eğer DP’nin yarattığı “seçenek ihtimali” görüntüsü ya da muhtemel bir koalisyonu dengeleyecek parti beklentisi boşa çıkarsa AKP kesinlikle kârlı olacaktır.Elbette bu kâr-zarar hesaplarının ötesine geçemeyen, topluma önderlik için gerçekleri tartışamayan siyasi partilerin bütün yapıya verdikleri zarar da bellidir.

Devamını Oku

Kördüğüm

1 Haziran 2007

Cumhurbaşkanı seçimi ve Anayasa değişikliğiyle ilgili aşırı ince hukuki tartışmaların sonu geleceğe benzemiyor. Ülkemizin en önemli ve tanınmış hukukçularının tümüyle ters görüşlerle savundukları konularda fikir beyan etmek mümkün değil.Ancak sonuçları açısından yorumda bulunulabilir.Ve birinci sonuç, AKP’nin cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili Anayasa değişikliğini de yüzüne gözüne bulaştırmış olmasıdır.Aslında bunda pek şaşılacak bir yan da yok, çünkü bu kadar aceleyle, iyi düşünülmeden ve değişik olasılıklar dikkate alınmadan yapılacak bir sistem değişikliğinin bir yerde duvara çarpması son derece doğal.Siyasi ve idari bir kördüğüme doğru hızla gidiliyor.Eğer cumhurbaşkanı seçimi ve diğer konularla ilgili Anayasa değişikliği gerçekleşmezse tekrar başa dönülecektir.***Şöyle dönülecektir:Bu Anayasa değişikliğiyle ilgili CHP iddialarını Anayasa Mahkemesi geçerli bulur ve tasarının “kadük” olduğu kararına varırsa zaten aynı değişiklikler ancak bir yıl sonra gündeme getirilebilir.Bu durumda Anayasa’nın halen yürürlükteki hükümlerine uygun olarak, 22 Temmuz seçiminin ardından oluşacak yeni Meclis tekrar bir cumhurbaşkanı seçimine gidecektir.Son Anayasa Mahkemesi kararına göre de bu seçimin yapılabilmesi için Meclis’in ilgili oturumlarının ilkinde en az 367 üyenin hazır olması gerekmektedir.Yeni Meclis’ten oluşacak yeni hükümetin, ister tek parti hükümeti olsun isterse koalisyon hükümeti olsun, istediği cumhurbaşkanını seçtirme gücü olmaz.Olsa bile Anayasa’nın bugün yürürlükteki hükümlerine göre seçilecek cumhurbaşkanı 7 yıl görevde kalacaktır, daha sonra halkın seçmesiyle ilgili değişiklik yapılsa bile, ancak yedi yıl sonra uygulanabilir olacaktır. Bu bile başlı başına bir garabet ve beceriksizlik örneğidir.Zaten yeni Meclis de uzlaşmaya varamaz ve 367 çoğunluk sağlanamazsa tekrar bir seçime daha gidilecektir.*** Bu durumda AKP hükümetinin ne CHP’den ne Anayasa Mahkemesi’nden ne de Genelkurmay muhtırasından şikâyete hakkı vardır. Böyle bir çıkmaza girilmesinin tek sorumlusu büyük Meclis çoğunluğuna sahip bir tek parti iktidarıdır. Böyle güçlü bir hükümet ile siyasi ya da anayasal krizleri önleyemeyen, hatta yanlış adımlarla krizleri derinleştiren bir hükümet partisinin hiçbir gerekçesi inandırıcı olamaz.Cumhurbaşkanı seçim sürecini, AKP ve Tayyip Erdoğan çok kötü yönetmiştir, yola da aynı şekilde devam etmektedir.Bugün hızla girilen kördüğümün çözülmesini sağlayacak olanlar yine siyasilerdir. Kılıçla kesilerek çözülür sanılmasının yaratacağı sorunları ve gerçek krizleri bu ülkeye yaşatmama görevi de yine siyasilerindir.

Devamını Oku

Keskin sirke siyaseti

31 Mayıs 2007

Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatının başından itibaren değişmeyen bir özelliği var. Kazandığı ya da kazandığı varsayılan bütün deneyime rağmen anlık öfkelerini en gerekmeyen üslupla dışa vurmaya devam ediyor.Bu “tarz” zaman zaman kimilerine bir tür açıksözlülük ya da “delikanlılık” gibi gelebilir. Ama siyasette, hele başbakanlık gibi bir sorumluluk taşıyan her politikacı için, önce kendisine zararı olan bir tarzdır.Erdoğan “öfke”lerine kapıldıkça, kendisine göre aldığı “yenilgi”lerin suçunu hep başkalarında aradıkça, ya geçmişe takılıyor ya da geçmişten kurtulamıyor.***Anayasa Mahkemesi’nin cumhurbaşkanı seçimini zorlaştıran ve bir tür “azınlık tahakkümü” yaratan kararı çok geniş şekilde eleştirildi. Anayasa’nın ilgili maddelerinin içeriği ve amacıyla ilgili tartışma çok uzakta kalmışken ve aynı maddelerle iki kez cumhurbaşkanı seçilmişken, son seçimde böyle bir imkânsızlık sürecinin yaratılması elbette daha çok konuşulacaktır.Bunu kukukçular da tartışacaktır; kararın yol açtığı ve AKP’nin de sorumluluğu bulunan gelişmelerin yaratacağı sakıncalar yaşandıkça, herkes de tartışacaktır.Ancak yeni bir seçimin arefesinde aynı zamanda tekrar iktidar olabilecek partinin genel başkanı olan başbakanın halen bir önceki krizin öfkesi içinde yaşamasının, bunu bazen siyasi inceliği aşan bir üslupla yansıtmasının sonuçlarını düşünmek gerekir.***Meclis’te cumhurbaşkanı seçimi krizi bitmiştir, hükümetin bu krizi kendi lehine sonuçlandırma yöntemi olarak alelacele bir sistem değişikliğine gitmesi de ayrı bir konudur.Başbakan’ın yeni bir siyasi ortam gelişirken, çok daha önemli olaylar ortaya çıkarken ve genel seçime çok az bir süre kala halen Anayasa Mahkemesi ile kavga etmesinin açıklanabilir bir yanı yoktur.Erdoğan siyasette, demokratik düzenin ilkelerinin geçerli olduğu siyasette “hep kazan, hep senin dediğin olsun” diye bir durum olmadığını tam anlamıyla kavramış görünmüyor.Nitekim benzer kavgalara YÖK ile de girişmiş, ama hiçbir sonuca ulaşamamıştır.Ülkenin en önemli koltuğunda oturan kişinin asıl görevinin kavga etmek değil, kavgaları önlemek olduğunu, “demokratik uzlaşma” denilen kavramın temelinin de bu anlayış olduğunu Erdoğan görmemeye devam ediyor. Yürütmenin başında bulunmak, her istediği olmadığında kavga etme ve “ağzını bozma” hakkını kimseye vermez.***Anayasa Mahkemesi kararının yol açtığı kilitlenme geride kalmıştır. Bu kilitlenmenin habercisi olan Genelkurmay muhtırası da geride kalmıştır.Bunları geride bırakarak yeni politikalar üretmek ve halkı rahatlatacak gelişmeler sağlamak yerine eski kavgaları tekrar tekrar pişirip ortaya getirmenin şu anda siyaseten bir anlamı yoktur.Şu anda Türkiye’nin karşı karşıya olduğu zorluklar ve öncelikleri, iki ay öncesine göre çok farklıdır. Bir ülkeyi yönetmeye aday olanlar da değişen koşullara göre sürüklenmek değil, bunları öngörerek tedbir üretebildiklerini göstermek durumundadır.Halk, seçimde Anayasa Mahkemesi kararını oylamayacaktır. Seçmen bunu hatırlayabilir, kararı değişik şekillerde yorumlamaya devam edebilir ama oyunu AKP’nin tekrar yönetme yeteneği olup olmadığı hakkındaki kanaatine göre verecektir.Sürekli kazanamayacağı kavgalara giren bir siyasetçinin her kavgada kendisine duyulan güvenden “yiyeceğini” bilmek için çok deneyimli bir siyasi olmaya bile gerek yoktur.

Devamını Oku

Operasyon ve savaş

28 Mayıs 2007

Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK’ya yönelik bir operasyonu “askeri darbe” kadar güncel bir konu oldu.Şu andaki manzara herkesin hazırlık içinde olduğunu gösteriyor.Türk Silahlı Kuvvetleri Güneydoğu’ya yığınak yapıyor. Kuzey Irak Kürt yönetimi sözcüleri böyle bir operasyona karşı tedbirli olduklarını ve karşı koyacaklarını söylüyor.Irak’ı işgal altında tutan ve Kuzey Irak Kürtlerini en önemli müttefik olarak seçmiş olan Amerikan yönetimi de böyle bir operasyona karşı olduğunu defalarca ve açık olarak dile getirdi.Birkaç gün önce iki Amerikan F-16 uçağının Türk hava sahasını ihlal etmelerinin de bir anlamda Türkiye’ye verilmiş bir işaret olduğu düşünülebilir.***Türkiye’nin Kuzey Irak’a yapacağı bir askeri müdahalenin terör örgütüne vuracağı darbe meselesi tartışmalıdır. En yetkili ağızlar, Irak’taki yönetim boşluğu döneminde ya da Saddam Hüseyin yönetiminin onayıyla 20 kadar operasyon yapıldığını açıkladı. 20 operasyona rağmen eğer terör örgütü bölgede yine güçlü bir şekilde varlığını sürdürüyorsa, operasyonların faydası her zaman tartışılır.Böyle bir askeri mantığın sonucu, Kuzey Irak’taki son PKK militanı öldürülene kadar operasyonların devam etmesi ve bölgede fiili bir işgal durumu olmasıdır.Bunun da PKK’nın tümüyle yok edilmesi açısından etkisi ya da kâr-zarar hesabı her zaman tartışılır.Ancak, operasyonu savunan bir emekli generalin televizyon ekranlarında söylediği sözlere bakılırsa, belli bir askeri mantık bu müdahalenin her ne pahasına olursa olsun yapılmasını, hatta Amerikan askerleriyle çatışmanın göze alınasını savunuyor.Bu mantığı savunan emekli general, düşünce sistemini böyle bir çatışmada Rusya ve Çin’in Türkiye’nin yanında yer alacağını söyleyecek noktaya kadar götürmüştür.***Bu mantık ve ruh hali, Türkiye’yi, Türkiye Cumhuriyeti’ni 84 yılının en vahim ve tehlikeli ortamına sürükleyebilir.İkinci Dünya Savaşı öncesinde Atatürk’ü, İkinci Dünya Savaşı sonrasında da İnönü’yü bu mantığa sürüklemeye çalışanlar olmuştur.Ancak Atatürk’ün ve İnönü’nün Türkiye’yi ne pahasına olursa olsun savaş dışında tutmuş olmalarının yararlarını sadece budalalar görmeyebilir.Kuzey Irak’a Türk askerinin girmesinin ve bir taraftan Kürtlerle diğer taraftan Amerikan birlikleriyle çatışmasının hem askeri hem siyasi hem ekonomik faturası büyük olacaktır. Bu ağır faturayı bir takım basmakalıp milliyetçi nutuklarla Türk halkına kabul ettirmek belki bir süre için mümkündür. Ama fatura bütün ağırlığıyla, bütün cenazelerle, bütün hayal kırıklıklarıyla, Türk topraklarının da savaş alanına katılmasıyla, kolay kaldırılabilecek bir fatura değildir.***Gerekçesi ne olursa olsun, savaşların faturasını halklar öder. Bugüne kadar böyle olmuştur. Ve Atatürk ile İnönü’nün en kritik dönemlerde uyguladıkları “savaşsız çözüm” siyasetinin terk edilmesinin sonuçlarını herkes çok iyi düşünmek durumundadır.Çocuklarınızı karşınıza oturtun. Kardeşlerinizi gözünüzün önüne getirin. Yakınlarınızı hatırlayın, her şehit cenazesinin yarattığı üzüntüyü bir kez daha düşünün, sonra da Kuzey Irak’a operasyonla başlatılacak bir savaş ortamının sonuçlarını gözden geçirin.Bunu yaparken de Atatürk ve İnönü’nün neden öyle yaptığını sık sık hatırlayın.

Devamını Oku

Herkes birleşsin... Mi?

27 Mayıs 2007

Kendi özgün görüşlerini ortaya koyamayan, farklı hedefler ve programlar oluşturamayan siyasilerin dillerine pelesenk olmuş bir formül yine ortaya çıktı:“Sağcısı solcusu, dindarı laiki herkes bir araya gelsin...” Sağcısının solcusunun, dindarının, laikinin ve dinsizinin aynı fikirde olduğu bir ortam olamaz.Olur, bütün bunların kendilerine o sıfatları takıp, ama aslında demokratik olmayan bir sistemde durumu idare etmeleri halinde olur.***Eskiden bir de “ulusal dava” sözü vardı. Bu söz son zamanlarda biraz unutuldu. Nedir “ulusal dava?” Bizim için bitmez tükenmez, ebediyete kadar varolacak “ulusal dava” olarak Kıbrıs seçilmişti. Bu meseleyle ilgili en küçük farklı bir görüş söylemek, “ulusal davaya ihanet” anlamına geliyordu.Herhangi bir meseleyi, bir konuyu “ulusal dava” ilan etmenin bir tek anlamı vardır: Kendilerini ulusal konularda “yetkili” ilan etmiş ve bu meseleyi “ulusal dava” olarak nitelemiş kişilerden farklı bir görüş sahibi olmanın yasaklanması.Son dönemin “herkes birleşsin, herkes bir olsun” edebiyatının amacı da farklı görüşlerin tartışılmasını engellemektir. Bugün “sağcısı solcusu herkes birleşsin” sözüyle kastedilen, laiklikle ilgili endişelerin giderilmesi için AKP’ye karşı “kim olursan ol sen de gel ey vatandaş cephesi”nin kurulmasıdır.İnsanlar AKP’nin politikalarını beğenmeyebilir; politikalarını beğenir de partinin yapısına güvenmeyebilir; hatta karşı cephenin düşündüğü gibi, laiklikle ilgili kuşkuları da olabilir. Ama “birilerinin” kurmaya çalıştığı ve aşırı milliyetçi bir edebiyatla süslenmiş cephede yer almak da istemeyebilir.Kendisini solcu ya da demokrat hisseden her vatandaş radikal milliyetçi ve militarist bir üslupla yürütülen cepheleşme hareketinin de laiklikte açılacak gedikler kadar tehlikeli olduğunu, hatta daha tehlikeli olduğunu düşünebilir.***İki taraf sözcüleri şu anda iki tarafta da “üniform” hatta “üniformalı” bir yapı oluşturmak ve mücadeleyi bu şekilde sürdürmek hevesinde.AKP yönetiminin gözünde, kendi politikalarını eleştiren herkes karşı cephe için çalışıyor.Milliyetçi-militarist cephenin gözünde de, kendilerine katılmayan, mitinglerdeki şoven milliyetçi tavırları eleştiren, hatta veciz bir slogan olarak “ne takunya ne postal” deme cesaretini gösteren herkes de aslında AKP’nin tarafındadır.***Bu cepheleşmenin iki tarafı da demokrasinin temellerini kemiren tavırlarını sürdürüyor.Demokrasi varsa, olacaksa, sağcılar olacaktır; ortacılar, solcular olacaktır; faşistler ve komünistler de olacaktır ama kimse kimseye kendi görüşünü zor kullanarak kabul ettirmeye kalkmayacaktır.Kimse aba altından sopa göstererek farklı görüş sahiplerini “vatana ihanet”le suçlamayacaktır.Şu anda ne yazık ki demokratik düzenin bütün nimetlerini reddeden iki ruh halinin sahneye egemen olduğu görünüyor.Demokrasi, farklılıklara tahammül edemeyen, farklı düşünenleri vatan haini sayan insanların düzeni değildir.Demokraside her renkten insan vardır ve hepsi kendi fikirlerini özgürce savunur. Fikirleri için siyasi mücadele yürütür. Toplumu zenginleştiren ve geliştiren, ilerlemesini sağlayan da bu zenginliktir. Herkesin hep birlikte ele ele, aynı fikri savunduğu, içinden başka şeyler düşünse bile bunları söylemeye korktuğu rejimlerin adı asla demokrasi değildir.

Devamını Oku

Boşa geçen 47 yıl

26 Mayıs 2007

Tam 47 yıl önce bugün Türk Silahlı Kuvvetleri darbe yapmış ve dönemin iktidarının başında bulunanları hapse atmıştı. Bu kişilerden üçü sonradan asıldı. Üç idam mahkûmundan biri olan Başbakan Adnan Menderes’in adını bugün ülkenin en büyük havaalanlarından biri taşıyor. Menderes bugün kendi anıt mezarında yatıyor.Aradan geçen 47 yılda iki askeri darbe, bir postmodern askeri darbe, dört de darbe girişimi oldu.Ve bugün Türkiye bir kez daha askeri darbeyi konuşuyor. Bir yanda bazı “sivil toplum örgütleri” askeri müdahalenin ideolojik ve kitlesel desteğiyle ilgili çalışmalar yapıyor, diğer yanda sandıktan umudunu kesmiş insanlar “asker gelsin bu iş bitsin” diye konuşuyor.***1960’ta iktidardan indirilen Demokrat Parti’nin devamı olan Adalet Partisi ilk serbest seçimde iktidar oldu ve iki kez yüzde 50’nin üzerinde oy aldı.AP’nin başında olan Süleyman Demirel 1971’de yine askeri müdahale ile başbakanlıktan indirildi. 12 Mart 1971’in gerekçesi “anarşi” ve “bölücülük” idi. Bu müdahalenin ardından “anarşi” denilen durumun sona ermesi bir yana, ülke bir iç savaşın kıyısına kadar geldi.***12 Eylül askeri darbesinin gerekçelerinden biri, artan bölücülüktü. Bu yüzden Diyarbakır askeri hapisanesi bir temerküz kampı gibi çalıştı. “Bölücülük” böylece bitirilemedi. Bitirilmesi bir yana birkaç yıl sonra PKK adlı örgüt cumhuriyet tarihinin en büyük silahlı kalkışmasını başlattı. Bu kalkışma hâlâ devam ediyor.1997 yılının 28 Şubat’ı ilk postmodern darbe için düğmeye basılan tarih oldu. “İrtica” yani Erbakan, Çiller’in desteğiyle iktidara gelmişti, yüzde 20 dolayında bir oyu vardı.12 Eylül’ün askeri yöneticileri sol dalgaya karşı “Müslümanların desteklenmesi” şeklinde bir politika benimsemişlerdi. Ve bu desteğin ucunda Erbakan iktidara kadar gelişini gördük...***Askeri darbenin bir kez evine bir kez de hapse gönderdiği Süleyman Demirel tekrar başbakan sonra da cumhurbaşkanı oldu.Erbakan 28 Şubat müdahalesi ile gönderildi, onun partisinin içinden çıkan AKP, 2002 yılında, yani son darbeden beş yıl sonra bütün diğer siyasi partilere fark atarak iktidar oldu.AKP de cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla bir askeri muhtıraya hedef oldu. Türkiye seçime gidiyor ve AKP yine sandıktan birinci parti olarak çıkacak.***Şimdi askeri müdahaleleri yapanlar, halen askeri müdahaleleri özleyenler bir sorunun cevabını vermek zorunda: Bütün bu müdahaleler neye yaradı?Şuna yaradı:Her askeri müdahalenin ardından Türkiye biraz daha geriye gitti. “Çağdaş uygarlık” tan uzaklaştı, üçüncü dünya kıskacına takılı kaldı.27 Mayıs 1960’ta doğanlar bugün 47 yaşında olgun kişiler ve ömürleri “asker darbe” konuşmaları içinde geçti.Burada “ama” diye başlayan gerekçeleri sıralamaya gerek yok.Elbette Türkiye’yi siviller iyi yönetemedi.Ama askeri yönetimler sivillerden daha kötü yönetti. Hiçbir askeri darbe, gerekçesi olan sorunu gideremedi, tam tersi sonuçlara yol açtı.Bu ülkede hâlâ “asker gelsin sorunlar bitsin” diyenlerin bulunması çağdaşlık ölçütlerine göre büyük bir ayıptır. 47 yıldır aynı tartışmaların içinde kapanıp kalmış olmamızın açık sonuçlarını görmemek için gerçekten kör olmak gerekir. 47 yıl önce Türkiye ile aynı toplumsal ve ekonomik düzeyde olan ülkelerin tümü şu anda “ileri ülkeler” ligindedir. Peki, Türkiye nerededir? Herkes çevresine baksın, kör değilse görecektir.

Devamını Oku