Terör Türkiye’nin canını yakıyor. Bugün şiddeti bir mücadele yöntemi olarak seçmiş olan hiçbir siyasetin amacına ulaşamayacağını, insanların ve toplumların hayatlarını karartmaktan başka bir sonuç alamayacağını yakın tarih bütün açıklığıyla gösteriyor.Şu sıralar her gün şehit cenazeleri kalkıyor, acılı insanların çığlıkları bütün toplumu kuşatıyor.Ama şu andaki durumu daha da karartan, şehit cenazeleri üzerinden yüksek ya da alçak politika yapma çabalarıdır.Şehit cenazelerindeki duygusal ortamı siyasal gösteriler için kullanmak adi bir taktik olarak tekrarlanmakta, böylece bütün topluma ve o şehitlere en büyük haksızlık yapılmaktadır.Herhalde Genelkurmay’ın terörle ilgili son bildirisinde üzerinde durulan“toplumsal refleks” de bu değildir. Çünkü bu toplumsal refleks değil, cenazeleri ve duyguları sömürmek, onların üzerinden siyasal çıkar sağlamak ve toplumu biraz daha terörize etmektir.***Duyguların her türlü mantığı ve mantıklı refleksleri bir kenara ittiği ortamlarda toplumları kendi felaketlerine doğru sürüklemek kolaydır. Şu anda Türk toplumu üzerinde aynı deneyi tekrarlamak isteyenler ortaya çıkmıştır.Duygusal reflekslerle en sivri tepkisel ortamlara sürüklenen toplumlarda mantığı çalıştırma çabaları “ihanet” gibi görülür, duygusal tepkilerin peşinden sürüklenmeyenlere vatana ihanet etmiş muamelesi yapılır.* Türkiye’de ayrılıkçı terör tam 23 yıl önce bir köy baskını ve katliamla harekete geçti. Bu süre içinde yaklaşık 30 bin kişi hayatını kaybetti. Hayatını kaybedenlerin yaklaşık 25 bini terör örgütü üyesi ya da yandaşıdır.* Eğer terör örgütü bunca kayıp vermesine rağmen halen dağlarda, Başbakan’ın söylediğine göre 5 bin militan ile faaliyet gösteriyorsa terörle mücadelede başarıdan söz etmek mümkün değildir.* Askeri yetkililerin de sık sık belirttiği gibi terörle mücadele, bu 23 yıl boyunca tek boyutlu olarak sürdürülmüştür. Türk toplumunun bunu tartışması da zor olmuş, tartışmaya kalkanlar “hain” gibi görülmüştür.*** Aradan geçen 23 yılın bütün acılarına, verilen binlerce şehide rağmen yine şehitler üzerinden duygu sömürüleri ile Türkiye’ye daha fazla kan, daha fazla acı getirecek girişimler tam anlamıyla vatana ihanettir.Daha çok kan dökülmesi üzerine kurulacak her siyaset bu ülkenin geleceğine ihanettir.* Ulaşılacak bir tek hedef vardır: Artık şehit cenazelerinin gelmemesi, şehit acılarının yaşanmaması, bunların yaşanmasına yol açan bütün koşulların ortadan kaldırılması...* Türk toplumunun göstereceği en bilinçli refleksin tek yönü, sadece bu olmak zorundadır.
Görevini tamamlayan Meclis’te hakkında soruşturma ya da dava bulunan, “sanık” konumunda tam 139 milletvekili bulunuyor.Bunların 78’i AKP’li, 50’si CHP’li, 10’u diğer partilerden, biri de bağımsız.550 milletvekilinin 139’unun yargı önünde sanık durumunda olması, aslında “ülke ortalaması”nın üzerinde bir durum.Bir bölümü tekrar seçilip Meclis’e gelemeyecek, dolayısıyla yargı önünde hesap verecek. Ama yerlerini yenilerinin alacağı da şimdiden biliniyor.Örneğin çete davalarının birinde sanık durumunda olan ünlü bir türkücü de Genç Parti’den aday oldu. Eğer Genç Parti barajı aşar ve Meclis’e girerse o türkücü hakkındaki yargılama süreci duracak.***Bu sistemdeki haksızlık ortadadır. Şu anda pek konuşulmuyor ama seçim yaklaştıkça bu konuya değinecek olanlar çoğalacak.Ve her seçim öncesi yaşanan tekrarlanacak, parti liderleri halkı rahatsız eden bu dokunulmazlık meselesine çözüm getireceklerini söyleyecek, ama yine herhangi bir adım atılmayacaktır.Halen halkın gündeminin en başında iki büyük mesele bulunuyor. Bunlardan biri işsizlik diğeri de terördür. Son günlerde şehit cenazelerinin olağanüstü artması bütün ülkenin dikkatini bu mesele üzerine çevirdi.Şu ana kadar herhangi bir siyasi parti sözcüsünden bu sorunla ilgili bir siyasi program ya da proje duyulmuş değil.Ve bu iki ana meselenin altında da bir sürü, çözümü ancak uzun vadelerde mümkün olabilecek sorunlar sıralanıyor. Bunların herhangi biri hakkında da siyasi bir proje duyulmuş değil.Milletvekili dokunulmazlığı da halkın genel olarak siyasete ve siyasilere güvenini zedeleyen konulardan biri.Yeni Meclis oluştuğunda da, kimsenin kuşkusu olmasın, milletvekili olarak yargıdan kurtulmuş ya da bir süre için kurtulmuş olanların listesi hemen ortaya çıkacaktır.***Beş yıl önce yapılan seçimlerin arefesinde en çok konuşulan konulardan biri “temiz toplum-temiz siyaset” olmuştu. Bu da unutulmuş görünüyor.Milletvekili dokunulmazlığının üzerine gidecek ve vereceği sözleri tutmak için çaba gösterecek bir siyasi partinin halktan destek göreceği kesindir. Ve fakat bu meseleyi yine “temiz toplum-temiz siyaset” çerçevesine çekebilecek ve halkın dikkatini buraya yoğunlaştıracak bir siyasi parti de henüz ufukta görünmüş değil.Seçime 40 gün kala hiçbir önemli sorunun konuşulmaması, siyasilerin hiçbir önemli konuya girmemeye özen göstermeleri çok dikkat çekicidir. Herhalde henüz söyleyecek söz, durumu idare etmelerini sağlayacak herhangi bir formül bulmuş değiller. Şu ana kadar bulamadılarsa önümüzdeki 40 günde hiç bulamazlar.60 yıllık demokrasi tarihimizin en az “konuşulan” en az “fikirli” seçimini yaşayacağız.
Ölüm sana yakışamaz. Ölüm, hayatın her zerresiyle hemhal olabilen insanlar için değildir.Cumhuriyet Ankara Bürosu’na iki gencin gelişinin, Ufuk Güldemir ile Sedat Ergin’in o kapıdan girmelerinin üzerinden 27 yıl geçti.O dönemin genç kadrosu, gazetecilik mesleğinin bütün basamaklarıyla tanıştı ve hepsini de aştı.Gazeteciliğe bütün benliğiyle, beyninin her kıvrımıyla bağlı olan sen, sonunda patron da oldun.Türk medyasının en özgün, en farklı televizyon kanalını yarattın.Sıfırdan geldin. Ama gazetecilik ilikleri en derinine işlediği için, bunu gazetecilik yaparak başardın.***Sevgili Ufuk, Milliyet’te ve Sabah’ta genel yayın yönetmeni olduğun zamanlarda da gazetecilik hırsının tepelerinde dolaştın, gazeteciliğin tatmin olmaz ruhunun en güzel örneği oldun.Gazeteciliğin yüreğini bastırma mesleği değil, yüreğini bütün dünyaya; iyisi ve kötüsüyle dünyada var olan her şeye açma mesleği olduğunu hiç unutmadın.Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun genç muhabiri, Cumhuriyet İstanbul’da özel araştırma servisinin başı sonra da Washington muhabiri olarak mesleğinin gerektirdiği her işi yüreğini koyarak yaptın.O sinsi hastalık seni kemirdiği sırada bile dünyaya iyimser bakışını, gazetecilik merakını, ülkende olup bitene ilgini kaybetmedin.***Son olarak Hasan Cemal ve Sedat Ergin ile bir araya geldiğimizde seni her zamanki keyfinle, esprinle görünce ne sevinmiştik.Elbette biliyorduk. Ama seni neşeli görmek unutturuyordu.Sevgili Ufuk, ölüm sana yakışamaz, çünkü sen gazetecilik gibi garip bir mesleğe vuruldun, onunla var oldun, o mesleğin hazzını son kırıntısına kadar tatmaya çalıştın.Gazeteciliğin bu kadar farklı alanlarında bu kadar yoğun çalışmak ancak senin gibi sevdalılar için mümkündür.***Sadece gazetecilik düşünmek, iktidar oyunlarının küçük dehlizlerinde gazetecilik ruhunu ve bilincini kaybetmemek kolay bir şey değil. Sen kaybetmedin.Patron oldun ama hep 27 yıl öncesinin heyecanlı muhabiri olarak kaldın. Bu 27 yılı seninle birlikte yaşamış olmak, seninle birlikte çalışmak, bazen de çatışma keyfini yaşamak bizim için de çok özel bir hayat parçası olarak kalacak.Güle güle sevgili Ufuk.
Demokrat sözcüğünün siyaset ve toplum düzenine ilişkin bir tavrı tanımlamak üzere söylenmeye başlaması 19’uncu yüzyılın sonlarındadır. Ancak daha kitlesel olarak kullanılması “sosyal demokrat” kavramının ortaya çıkışıyla olmuştur. Bu kavram, sosyalist düşüncenin yorumuyla ilgili belli bir siyasal tutumun tanımıdır, bugün de aynı doğrultuda yaşamaktadır.“Demokrat” sözcüğünün kendi başına etkin ve o ölçüde de yaygın bir anlam kazanışı ise İkinci Dünya Savaşı sonrasındadır. “Demokrasi”, insanlığa acı çektiren her türlü siyasal tavır karşısında insanın iyiliğini sağlamaya en elverişli, en uygun düzeni tanımlayan kelime olarak iki farklı yoruma uğramıştır.Doğu Avrupa’daki rejimler kendilerine “halk demokrasisi” adını verirken Batı dünyasında da halkın tüm özgürlüklere gerçekten sahip olduğu bir demokrasi için önemli mücadeleler yaşanmıştır. Bu mücadeleler devam ediyor.Demokrasi, demokrat, demokratik kelimeleri bizde de değişik şekillerde, farklı tutumların ifadesi için kullanılmış, ancak geçen yüzyılın son çeyreğinde “çağdaş” anlamına kavuşma yönünde yol almıştır.MUHAFAZAKÂR DEMOKRATLIK?Demokrasi tartışıldığı sürece yeni tanımlar da türetilmiştir. Bunlardan biri de “muhafazakâr demokrat”tır. Aslında bu nitelemenin ne anlama geldiği, demokrasiyle ilgili hangi sınırlamalar taşıdığı pek açık değildir. Batı’daki Hristiyan demokrat parti ve siyasetlerin demokraside bazı kısıtlamaları istedikleri, öngördükleri biliniyor.Ancak bizdeki “muhafakazâr demokrat” kavramının içeriği henüz belli değil. Bu arada “Müslüman demokrat” gibi bir kavram geliştirmek isteyenler de çıktı. Ama bu nafile bir çaba oldu.Şu anda kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak niteleyen kişilerin, siyasi hareketlerin, cemaatlerin ve partilerin “demokratlık düzeyi” hakkında ciddi kuşkular bulunuyor.Bu çevrelerin, belli bir güç elde edene kadar demokrat göründükleri, yani demokrasi konusunda “takıyye” yaptıkları halen konuşuluyor.ÇAĞDAŞ DEMOKRATLIKDemokratlık. Yani...* İnsanlar arasında etnik, dinsel, cinsel herhangi bir ayırım gözetmeden herkesin eşit haklara sahip olması...* İnsanların, halkların özgürlüklerinin hiçbir gerekçeyle kısıtlanamayacağının savunulması...* Her sorunun ancak tam özgürlük içinde, insanların katılımıyla çözülebileceğine inanılması...* “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün bütün içeriğiyle kavranması, her savaşın kirli olduğunun bilinmesi...* Her toplumda her türlü azınlığın bütün haklarının, çoğunluk hakları ve fikirleri kadar değerli olduğunun savunulması...* İnsanların, toplumların gelişmesindeki en önemli aracının hoşgörü ve farklı fikirlere saygı olduğunun bilinmesi...Bunlar daha da geliştirilir ve geliştirilmeli, içine hayvan hakları ve doğanın korunması da eklenmelidir.Ancak... Bu kısıtlı tanımdan yola çıkarak bizim “siyasal İslam kökenli muhafazakâr demokratların” ne kadar demokrat olduklarına dikkatle bakmak gerekiyor.EN BASİTİNDEN FAŞİSTLİKŞimdi bir haber aktarıyoruz: “Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi eski Rektörü Yücel Aşkın Ermeni asıllılığı konusunda ilk defa konuşarak, ‘Agop Vartovyan’ın dedem olmasından gurur duyuyorum’ dedi. ‘Güllü Agop’ diye tanınan Vartovyan, Türk tiyatrosunun kurucuları arasında yer alıyor. Sonradan İslam dinini seçen Aşkın’ın dedesi Yakup ismini kullanmış.” Haber bu kadar. Şimdi başlığını aktarıyoruz: “Yücel Aşkın’ın Gururu!” Evet, bu başlıkla anlatılmak isteneni anlamak için asgari düzeyde Türkçe bile yeterlidir. Diyor ki “siyasal İslam kökenli muhafazakâr demokrat” dergici: Böyle bir şeyle gurur duyulur mu? İnsan dedesinin Ermeni olmasından nasıl gurur duyar... Vs...Anadolu’da beş kuşak geriye bakıldığında kökenlerin nerelere gideceği konusunda pek çok bilimsel veri bulunmaktadır. Tarih kitaplarında Anadolu’daki din değiştirmelerin, isim değiştirmelerin 19’uncu yüzyıla kadar devam ettiği de yazılıdır.Bu bir yana. Bir insanın dedesinin Ermeni olduğunu söylemesinin ve bundan “gurur duyduğunu” belirtmesinin o insana yönelik bir aşağılama nedeni olarak görülmesi değil demokratlıkla, en basit insani duygularla bile bağdaşmaz.Haberi “Yücel Aşkın’ın Gururu” başlığına bir de ünlem işareti ekleyerek verenler, aslında kendilerine muhafazakâr demokrat diyerek demokrat kelimesinin içeriğini sulandırmaktan başka bir şey yapmıyor. Bir insanın dedesinin Ermeni olmasına ünlem işaretiyle yaklaşanlar demokrat değildir. Onların adı faşisttir.
Seçimlerde yüzde on barajının yürürlükte kalması, Türk siyasi hayatına egemen olanların iki yüzlülüklerinin en büyük göstergesidir.Kendilerine demokrat diyen bu zevat, ki aralarında bugün siyasetin önünde olan herkes vardır, kendi çıkarlarına gördükleri yüzde on barajı korumaya devam etmişlerdir.Bu sistemin en büyük sakıncası geçen seçimde ortaya çıkmış ve oyların üçte birini alan AKP Meclis’in üçte ikisine sahip olmuştur.Büyük partilerin yönetimleri, kendi güçlerini koruma kaygısıyla bu baraj sistemini değiştirmemiştir, ama bunun sistem açısından bir anlamı da Kürtler üzerinden siyaset yapan partilerin Meclis’e girmelerinin engellenmesi olmuştur.***Bu partilerin en sonuncusu olan Demokratik Toplum Partisi bu kez yüzde on barajını aşmak için seçimlere bağımsız adaylarla girmeye karar vermiştir. Kendi hedefleri 40’ın üzerinde milletvekili seçtirmektir. Ancak daha gerçekçi hesaplar bu sayının 25-30 arasında olabileceğini göstermektedir.DTP’yi örnek alan bağımsız sol gruplar da birkaç adayla seçime katılma kararı almıştır. İstanbul’da bağımsız aday olan Prof. Baskın Oran ile ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ın matematik olarak Meclis’e girme şansları vardır.Kendini hâlâ solda ilan etmeye devam eden CHP’nin hiçbir politikasının solla ilgisi olmadığını düşünen bir seçmen kesimi vardır ve bu seçmenlerin oylarıyla Oran ve Uras’ın milletvekili olmaları mümkündür.***Kürt siyaseti yapan adayların Meclis’e girmelerinin en azından zora sokulması için bulunan, bağımsız adayları da ortak oy pusulasına yazma kararının bir ölçüde DTP aleyhine çalışması mümkündür. Çünkü okuma yazma bilmeyen geniş bir seçmen kitlesi içinde yanlış oy kullanma ihtimali yükselmektedir. Yine de engellemenin etkisi sınırlı kalacaktır.Bu iki örneğin ardından BBP de seçime girmeme kararı almış ve genel başkanı ile bir grup partili bağımsız aday olmuştur.Onları gören başka küçük gruplar da harekete geçmiş ve böylece bağımsız adaylık meselesinin de bir ölçüde çivisi çıkarılmıştır.***Son durumda DTP’nin 25-30, BBP’nin 5-7, bağımsız solun 2 milletvekili seçtirmesi mümkün göründüğüne göre, bu durum iki büyük partinin alacağı milletvekili sayısını da etkileyecektir.Yüzde on baraj, sistemin mantığı gereği iki büyük partinin lehine işlemektedir. Yaklaşık 40 bağımsız adayın seçilmesi ise bu sistemi altüst edebilir. Örneğin DTP Güneydoğu’da AKP’nin çıkaracağı milletvekili sayısını düşürecek, aynı şekilde BBP MHP’yi aşağıya çekecektir. İstanbul’da 2 bağımsız sol aday da CHP’nin 4-5 milletvekili kaybetmesine yol açabilir.Kürtleri ve küçük partileri Meclis dışı bırakmayı amaçlayan yüzde on baraj sistemi bu seçimle birlikte aşılmış, tarihin derinliğine gitmiş oluyor. Yeni Meclis’e düşen, yüzde 10 baraj anlamsızlığını ortadan kaldırmak olacaktır. Bu da demokratik düzenin temel ilkelerinin yerleşmesi açısından gerçekten önemli bir adımdır.
ANAVATAN Genel Başkanı Erkan Mumcu ile DP Genel Başkanı Mehmet Ağar, kırdıkları testinin tamiri için dün son girişimlere başladılar. Gazetemiz basılırken ANAVATAN yönetiminin kararı belli değildi.Aslında bu aşamada o kararın da fazla önemi kalmamıştır. Testi bir kere kırılmıştır ve ne kadar iyi yapıştırılırsa yapıştırılsın o artık kırık bir testidir.***DYP ile ANAVATAN’ın Demokrat Parti adı altında birleşmeleri ve adına uygun demokrat bir merkez partisinin tekrar siyasete ağırlığını koyması toplumda önemli bir dalga yaratmıştı.DP’nin güçlü bir kadroyla AKP’ye seçenek olabileceği, iktidarı zorlayabileceği ya da koalisyon ortağı olabileceği bile düşünülüyordu. Nitekim o günlerde yapılan kamuoyu araştırmalarında yeni partinin yüzde 10 barajının üstüne çıktığına ilişkin bulgular yer almıştı.Türk siyasi hayatında birikmiş bütün olumsuzluklar, siyasilerin kendilerinden çok büyük egoları bir kez daha toplumun önemli bir kesimini hayal kırıklığına uğrattı.Erkan Mumcu dün bu birliğin gerçekleşmemesi üzerine kendisine yapılan eleştirilerin, ülkeyi bölmeye çalışanlara yönelik eleştirilerden bile daha ağır olduğunu söyledi. Buradan anlaşıldığına göre Mumcu kendisine haksızlık yapıldığı kanısındadır.***Eğer DP ile ANAVATAN anlaşır, bu akşama kadar DP listelerine ANAVATAN’lılar da yerleştirilir ve seçime bu şekilde girilirse, bunu yine de olumlu bir adım olarak görmek gerekir.Ama o adım, asla olayın başındaki birleşme sürecinin yarattığı iyimser dalgayı yaratamaz. Hatırlanacağı gibi bu dalga söner sönmez ANAVATAN’dan önemli istifalar olmuş, DP de kendi içinde sert kavgalar yaşamış, bu partinin listelerinde yer alan birçok nitelikli isim adaylıktan çekilmişti.Testi öyle herhangi bir yerinden ya da kulbundan kırılmış değildir, paramparça olmuştur. Yamalar hep görülecektir.*** Türkiye’deki parti birleşmeleriyle ilgili benzer bir testi kırma olayı da CHP ile SHP’nin birleşmesi sırasında, on yıl kadar önce yaşanmıştır. Birbiriyle kavgaya devam etmek için birleşenlere halkın güven duymasını da kimse bekleyemez. O dönemi hatırlarsak, toplam yüzde otuzun üzerinde bir oy potansiyeline sahip olan SHP ile CHP birleştikten sonra, 1999 seçiminde yüzde on barajın altına düşmüş ve CHP Meclis dışında kalmıştı.DYP ile ANAVATAN’ın bundan sonra yapacakları her türlü tamiratın halka yeniden güven vermesi kolay değildir. Gerçi seçime daha bir buçuk ay var ve bu hiç de kısa bir süre değil.Ama testinin kırılmadan önceki hali herkesin aklında kalacak ve paramparça edilmiş, alelacele yapıştırılmış olan yeni hali de herkesin gözünün önünde olacaktır.
Türkiye siyasi açıdan zor bir dönem geçiriyor. Bu dönemin sıkıntılarından çıkmanın tek akılcı yolunun demokratik kuralların tam işlemesi olduğuna inananlar sisteme dış müdahalelerin giderilmesi ve ülkenin yönetiminde tekrar istikrar sağlanması için uğraşıyor.Tam bu hassas dönemde terör birkaç koldan saldırıya geçti. Üstelik Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşların haklarını savunma iddiasında olan DTP’nin de bağımsız adaylarla Meclis’e girmesinin söz konusu olduğu sırada PKK’ya bağlı terörün bu şekilde tırmanmasının, tırmandırılmasının bir anlamı olmalıdır.***DTP’nin Meclis’e girmesinin, bir grup kurarak bütün ülke sorunlarının çözümü yolunda etkin görevler almasının önemi büyüktür. Bu, en azından çeşitli nedenlerle yanlış ya da doğru algılamalarla kendilerini “itilmiş” olarak gören bir vatandaş kitlesinin “kazanılması” açısından büyük bir aşama olacaktır.Diğer yanda da Kuzey Irak meselesi bulunuyor. Türkiye içinde iki görüşten biri çok daha kuvvetli şekilde ifade edilmeye devam ediyor. O görüş, Türkiye’nin Kuzey Irak’a “etkin” şekilde müdahale etmesi yönündedir. Her şehit cenazesi, her patlayan bomba, yakalan her bombacı bu görüşün çok daha güçlü bir şekilde ifade edilmesine yol açıyor. Her saldırı suları biraz daha kaynatıyor, taşmaya yaklaştırıyor.***Bu ana eksenin yanına bir de silahla yüklü tren vagonları, silah yüklü bir oto da eklendi. Bunlar en azından ülkemizin içinde ve üzerinden yürüyen büyük bir silah alışverişinin kanıtlarıdır.* Bu olguları yan yana koyarsak; PKK’nın bu yoğunlukta bir saldırıya geçmesinin herhalde Kürtlerin çıkarlarının korunmasıyla bir ilgisi olamaz.* Bu saldırıların tırmanması, ülkenin ilgisini seçimlerden ve demokrasinin kendi kuralları içinde kendiliğinden “balans ayarı” yapması sürecinden uzaklaştıracaktır. Çünkü böyle gerilim ortamlarında siyasete bakış da değişir, ülkeyi yönetenlerden beklentiler de değişir.***Türkiye’yi Kuzey Irak bataklığına çekmek yolunda ciddi çabalar olduğunu görmek için özel bilgi sahibi olmak gerekmiyor. Her gün gazetelerde yer alan haberleri yan yana getirdiğimizde, bu yönde baskı yapan bir iradenin varlığını hissetmemek mümkün değil.Türkiye’de siyaset bir süredir türbülansa girmiş durumdadır, iktidarın bu sıkıntılı dönemde başarılı bir yönetim gösterdiğini söylemek de zordur.Bugünkü koşullarda, Ankara’nın zayıf göründüğü bir anda terörün hızlı bir tırmanışa girmesinin hedefleri üzerinde daha dikkatli düşünmek gerekiyor. O zaman da önümüze kocaman ve ucu bucağı belirsiz bir Kuzey Irak bataklığı çıkıyor.* Ankara, bu tuzakları görmek ve halkına açıklamak, bu tuzakları boşa çıkarmak için halkın bilinçli desteğini istemek durumundadır. Sık sık kullanılan “birlik ve beraberlik” sözü de ancak böyle bir tavırla anlam kazanabilir.
AKP eski solcularla vitrinini renklendirirken CHP de eski ve halen sağcı adaylarla vitrinini kararttı.Eski solcular zaman zaman hidayete erip çeşitli nedenlerle kendilerini sağın bağrına atarlar.Buna karşılık eski sağcıların kırklı ya da ellili yaşlarda hidayete erip solcu oldukları pek görülmemiştir.Hatta tek bir örnek göstermek bile zordur.Dolayısıyla CHP’nin vitrinine aldığı sağ kesimden politikacıların geçen hafta gerçekleri görüp sola döndüklerini de kimse söyleyemez.Örneğin CHP’den aday gösterilen sağ siyasilerden birinin daha önce siyasi hayatına MHP’de devam etmesi bile söz konusu olmuştu. Yine yeni CHP’lilerden biri, Güneydoğu’nun “aşiret siyaseti”nin önemli temsilcilerinden biridir.CHP listelerinde yer alan adaylardan biri Türkiye’nin Avrupa ve ABD ile ilişkilerini kesmesini savunmaktadır. Bir başkası ise beğenmediği bir yazıyı savcıya şikâyet edip 301’inci maddeden cezalandırılmasını istemiş bir kişidir.***CHP’nin bu şekilde yenilenmiş bir kadro ile sol ve sosyal demokrat siyasetleri, özgürlükleri, ileri demokratik standartları nasıl savunacağını sormaya da gerek yok.Meselenin, bu parti için ve halen merkez sağda yeni ittifaklar peşinde kıvranan partiler için, AKP’nin karşısında biraz daha fazla oy alabilmek dışında bir mesele olmadığı açıktır.Bu partilerin biri, belki Mehmet Ağar ve Demokrat Parti bir ölçüde bunun dışında tutulabilir, ama hemen hemen tümü halkın önüne AKP’nin siyasetlerine alternatif program ve önerilerle çıkmak yerine “her şey birkaç daha fazla oy için” siyasetiyle çıkmışlardır.Buna karşılık AKP’nin biraz daha merkeze yaklaşma, MHP’nin de milliyetçi sağı güçlendirme yolunda çok daha tutarlı oldukları görülmektedir.***DP’de birliğin çökmesi ile birlikte CHP’nin vitrin düzenlemeleriyle sağ oyların peşine düşmesi siyaset sahnesini biraz daha berrak hale getirmiştir.CHP, solu, sosyal demokrasiyi tümüyle terk ettiğini dün kesin olarak ilan etmiş oluyor. Bu durumda CHP’ye verilen oyların sola verildiğini düşünmek biraz fazla iyi niyetli bir tutum sayılmalıdır.Dış politikada kesin barışçı, içerde tavizsiz demokrat olmayan, olmamak için elinden gelen her şeyi yapan ve yeni Meclis kadrosunu da buna göre belirleyen CHP’nin sol ile hiçbir ilgisi kalmamıştır.Bu CHP, çok büyük olasılıkla tekrar Meclis’e girecektir. Tekrar ana muhalefet partisi de olabilir, hatta belki MHP ile koalisyon ortağı olarak iktidarın bir köşesine de ilişebilir. Ama soldan, sosyal demokrasiden bahsetme, kendini sol olarak gösterme hakkını kaybetmiştir.Aslan sosyal demokratlar, başlarında Deniz Baykal olduğu halde solu ve sosyal demokrasiyi yok ederek Türk demokrasisine en büyük kötülüğü yaptı. Yapmaya da devam ediyorlar. Ne için? Bir dönem daha milletvekili sıfatını, genel başkan sıfatını taşıyabilmek için...