Bizim siyasiler, en alaturka akıllarıyla insanları enayi yerine koyma alışkanlığından bir türlü vazgeçemiyor.CHP Genel Başkanı Baykal bir seçim bildirgesi açıkladı ki, içeriğini doğru dürüst okuyunca bunu yazanlar ve açıklayanlarla ilgili kuşku duymamak mümkün değil.Önce “parası, kaynağı nereden” diye sorulması gerekenlere bakalım:Çiftçinin mazotundan ÖTV kaldırılacak, mazot fiyatı yarıya düşürülecek, çiftçinin kullandığı elektrik ucuzlatılacak. (Bunu yazan ayrıca kaçak mazot olayında meydana gelecek patlamayı nasıl önleyeceğini söylemeyi unutmuş.)Çaya hak ettiği prim ve fiyat verilecek.Dul ve yetime asgari aylık bağlanacak.Öğrencilere aylık 250-375 YTL kredi verilecek, 1 milyon öğrenciye burs verilecek. (Krediler sonradan geri ödenir, ama burslar karşılıksızdır.)Tüm üniversite öğrencilerine devlet yurdu imkânı yaratılacak.Her birinin devlete getirdiği maliyet açıklanmadan ve o maliyetin nasıl karşılanacağı belirtilmeden bu vaatlere inanmak mümkün olamaz.***Diyelim ki CHP iktidar oldu ve bütün söylenenler yapıldı. Bunun çok basit bir sonucu olur: Enflasyon yine hızla üç haneli rakamlara çıkar, yine paradan olağanüstü para kazanma devri başlar, yani “rantiye”nin yüzü güler.Bir başka ekonomik vaat var ki, onun anlamı da birkaç yıl sonra devletin hiçbir emekliye maaş veremeyecek duruma düşmesidir. Bu vaat,“7 bin prim gününde emekli olunması” dır. Sosyal güvenlik sistemimizin yarattığı kara delik halen duruyor ve bu şekilde gidildiği sürece devletin gün gelip emekli maaşlarını ödeyememesi tehlikesi geçmiş değildir.CHP’nin vaadi o günün daha erken gelmesini sağlayacaktır, tabii eğer yapabilirse.***Bir de nasıl sorusunu gerektiren ekonomik vaatler var:Orta vadeli kalkınma stratejisiyle kriz riskini aşıp sürdürülebilir büyüme sağlanacaktır. (Bu cümlenin yazım şekli bile yazanın “nasıl” sorusuyla ilgisi olmadığını gösteriyor.)Hayvancılık canlandırılacak. (Çok güzel, nasıl?)1 milyon aç yatağa tok girecek. (Bu da çok iyi, nasıl olacak, meydanlarda yemek mi dağıtılacak?)Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alınacak; ücretlinin vergi yükü azaltılacak. (Özel sektörde çalışanlar ücretlerini net olarak alır, bunda yapılacak vergi indirimleri işverene katkı anlamına gelir. Bu da işsizlikle mücadele için bir yöntem olabilir, ama bunu yazan, bu fikrin ücretliye yarayacağını sanıyor.Ayrıca ülkemizde vergi vermeyen kesim neredeyse veren kesim kadardır, CHP’nin kurmayları kimseye sevimsiz görünmemek için gerçek vergi adaleti meselesini atlamış.)***CHP’nin seçim bildirgesinde başka büyük laflar da var. Örneğin: Teröre son vereceğiz. Nasıl diye sorulduğunda herhangi bir cevap alınması mümkün olmayan bir cümle daha...Bir de şöyle demişler: “Temel hak ve özgürlükleri koruyacağız...” TCK 301’in, sürekli olarak düşünce suçu yaratan bugünkü şeklinden çıkarılmasına ya da kaldırılmasına karşı çıkan CHP’nin bu sözüne inanan çıkacak mıdır?Şu soru sorulabilir: CHP’nin seçim bildirgesi gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerle dolu, diğerleri farklı mı?Değildir, olması da mümkün değildir, çünkü partiler bütün bunları “nasıl olsa unutulur” diye bu metinlere bol kepçe yazarlar, daha yazdıkları anda da kendileri unuturlar.
Amerika’da bir düşünce kuruluşunda, Hudson adlı enstitüde Türkiye üzerine bir toplantı yapıldı. Öğrenildi ki bu toplantıda çok karamsar senaryolar üzerine fikirler yürütülmüş.Bu toplantıya bazı asker kişilerin katılmış olması da dikkat çekti. Genelkurmay’dan dün yapılan açıklamada ise senaryoların konuşulduğu toplantıda askerlerin bulunmadığı bildirildi.Toplantıda üzerinde konuşulan senaryo oldukça karanlık ve Türkiye’nin büyük bir kaosa sürüklenmesi ihtimali üzerine kurulu.***Bu senaryo basına yansıyınca üzerine birçok yorum yapıldı. Ancak yorumların önemli bölümü o toplantıya katılanlara ve fikir yürütenlere kızmak şeklinde oldu. “Nasıl ülkemiz hakkında böyle şeyler konuşulur!” Neden konuşulmasın? Eğer ülkemizde büyük bir siyasi krizin işaretleri varsa ve siyaset duruma hakim görünmüyorsa her şey konuşulur.***Toplantıya yönelik tepkiler arttıkça ortaya daha garip bir durum çıktı, haberi veren gazeteci suçlanmaya başladı. Bu, gerçeklerden kopmanın son aşamasıdır. Gazeteci görevini yapmış, toplantıda konuşulanları öğrenmiş ve Türk kamuoyuna iletmiştir.Bu tür senaryolar gündeme gelince konuşanları ya da bunları aktaranları suçlamak en kolayıdır. Böylece insanların dikkati böyle konuşmaların yapılmasına neden olan şartların varlığından uzaklaştırılmaya çalışılır. Olay “kim vardı”, “kim sızdırdı”, “kim aktardı” gibi esasla ilgisi olmayan ve esasın gözden kaçırılmasını sağlayan anlamsız sorular ve tartışmalara çevrilir.***Meselenin esası, Türkiye içinde, Türklerin, Türkiye’yi yönetenlerin yaptığı yanlışlar dolayısıyla dünyanın “Bu ülkede ne oluyor, ne olacak?” sorusunu sormaya başlamış olmasıdır.Suçu bu soru çevresinde en uçtaki fikir idmanlarını yapanlarda aramak yerine gerçek suçluları Türkiye’nin içinde aramalıyız.Türkiye’de bir cumhurbaşkanı seçimi yapılamadı ve siyasi krize girildi. Seçimin bu krizi sona erdirmesi ihtimali de zayıf görünüyor.Yükselen terör, Kuzey Irak ve savaş tartışmaları, cumhurbaşkanının seçilmesi ihtimalinin bu kez de zayıf oluşu ve ufukta bir seçim daha görünmesi siyasi krizin devam edeceğini gösteriyor.***Türkiye’yi bu krizden çıkaracak olan, güçlü; sadece sandalye sayısı ve alınmış oy açısından değil, fikir ve ufuk açısından da güçlü bir yönetimdir. Böyle bir yönetim oluşmadığı sürece de sadece Amerika’da değil, dünyanın dört bir köşesinde Türkiye ile ilgili karanlık senaryolar üretilmeye devam edecektir.Bu senaryolar da aslında en fazla Türkiye içinde üretilecektir. Türkiye’yi yönetemeyenlerin bunlara kızmaya hakkı yoktur. Bu senaryoların çoğalması onların Türkiye’yi yönetemediklerinin en açık kanıtıdır.
Amerika’daki bir düşünce üretme kuruluşunda Türkiye ile ilgili karanlık senaryoların dile getirilmesine değişik tepkiler gösterildi.Başbakan Erdoğan’a göre bunlar “deli saçması.” Dışişleri Bakanı ve halen cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’e göreyse “toplantıda bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının tepki gösterip toplantıyı terk etmeleri gerekirdi.” Daha önce de bu senaryo üretimine değinirken dikkati çekmek istediğimiz bir unsuru tekrar edelim: Eğer dünyanın önemli merkezlerinde Türkiye hakkında böyle senaryolar üretiliyor ve konuşuluyorsa, Türkiye’de ciddi bir yönetim zaafı var demektir. Çünkü bu senaryoların konuşulması, kimilerinin de benzeri senaryoları sahneye koyma eğiliminde olduğunu gösterir. O eğilimdekilerin bunları gerçekleştirmek için ne gücü vardır, bu bilinmez ama bu tür senaryoların üretilmesi, eski deyimle “şüyuu vukuundan beter” bir durumdur. Yani konuşulması gerçek olmasından bile kötüdür.***Ön saflarında emekli subay ve astsubayların bulunduğu bazı örgütlenmelerin, Hırant Dink ya da Orhan Pamuk’un tehdit edilmesi, hoşa gitmeyen toplantılara yönelik sert tepkiler, şehit cenazelerindeki gösteriler, gecekonduda çıkan el bombaları, Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan el bombaları, Danıştay’daki katliam girişimi gibi olaylarda sürekli gündeme gelmelerini kuşkusuz, Türkiye’ye dışarıdan bakanlar da izliyor.Dışarıdan ve yukardan bakan biri, bu olayları ardı ardına dizdiğinde; hatta Hırant Dink cinayetini, Hristiyanların boğazlanmasını, rahip öldürülmesini ve dövülmesini, katillerin karakollarda kahraman muamelesi görmesini de bunlara eklediğinde “Türkiye’de ne oluyor” sorusunu çok kuvvetli bir şekilde sorar ve cevap vermeye çalışır.*** Bunların yanı sıra YÖK Başkanı Prof. Teziç’e yönelik suikast girişimini, AKP Genel Merkezi’ne silahlı saldırıyı ve tabii ki Güneydoğu’da terör eylemlerinin PKK’nın “ateşkes sürüyor” açıklamasına rağmen olağanüstü artmasını, şehitlerin inanılmaz sayılara ulaşmasını da göz önüne aldığında gerçekten “Ne oluyor, Türkiye nereye gidiyor” sorusunu, bizimle bizden fazla ilgili bütün yabancılar sorar.Şu anda karşımızda “deli saçması” diyerek geçiştirilebilir bir görüntü yoktur. Tam tersine, siyasi ve toplumsal bir kaosa gidiş görüntüsü vardır.*** Türkiye’nin kötü yönetildiği ya da yönetilemediği, demokratik süreçlerin işlemez olduğu dönemlerde senaryo üreten de bunları sahneye koymak isteyen de çok olur.Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Toplumsal gelişmesini tamamlayamamış, ekonomik gücünü kazanmamış, siyasal ve hukuksal olgunluğa ulaşmamış her toplum aynı kaderin kıyısında dolaşır.Türkiye’de insanlar şu anda birbirlerine “gerçekten seçim olacak mı” diye soruyor. Bu sorunun sorulması bile durumun ciddiyetini göstermektedir. Tabii görebilenlere, görmek isteyenlere.
Partiler seçim kampanyasına başladı. En hızlı hareket eden, Anadolu’yu dolaşmaya başlayan Tayyip Erdoğan oldu.MHP de bir mitingle kampanyayı açtı.Erdoğan’ın birbirinin kopyası olan konuşmalarında tek değişen, bulunduğu şehre göre hastane yatağı, doktor, hemşire, okul ve derslik sayıları.Bazen “duble yol”larla ilgili kilometreler de konuşmalara giriyor.Siyasi konular Erdoğan’ın konuşmalarının içine gizlenmiş gibi. Örneğin dün YÖK ile ilgili eski şikâyetini tekrarladı, ama bu konuda yapmak istediğinin ne olduğunu geçiştirdi.Kürt kökenli vatandaşların yoğun olarak yaşadığı şehirlerde de genel “kardeşlik” formülleriyle ana konu geçiştiriliyor.Erdoğan’ın konuşmalarında siyaset o kadar gizlenmiş ki, kampanyayı dışardan izleyen bir kişi “bu ülkede yine siyaset yasağı mı var” diye düşünebilir...*** İlk mitinginde MHP lideri Devlet Bahçeli de siyasi konulara açık olarak değinmedi. Onun konuşmasının ana teması da “Ülkemiz AKP’den kurtulmalıdır” oldu, bunun yanına yerleştirilmiş olan temalar “ulusal onur” kavramı çerçevesindeydi. Bahçeli de AKP hükümetinin hangi icraatlarıyla “ulusal onurumuzu rencide ettiğini” söylemedi, kendisinin iktidar olması durumunda “ulusal onurumuzu nasıl geri kazanacağımızı” da söylemedi.*** Türkiye’nin gündeminde çok önemli “siyasi” meseleler var. Bu meseleler hakkında siyasi partilerin hangi görüşleri savunduğunu bilmek de oy verecek olanların hakkıdır.Örneğin Avrupa Birliği ile ilişkiler ve uyum yasalarının arkasının getirilmesi konusunda hangi parti ne düşünüyor, bunu bilmiyoruz, çünkü açıkça söylemiyorlar.Örneğin terörün sona erdirilmesi, artık şehit cenazelerinin gelmemesi için hangi siyasi partinin, hangi siyasi tavrı önerdiğini de bilmiyoruz, onu da söylemiyorlar.Aynı şekilde, şu anda yürütülmekte olan IMF ve Dünya Bankası gözetiminin devam ettiği ekonomik politikalarla ilgili olarak siyasi partilerin aralarında görüş farkı olup olmadığını da bilmiyoruz, onu da söylemiyorlar.Bütün siyasi partilerin bütün toplantılarında Türk bayrakları olabildiğince çok sayıda görülecek, çeşitli ulusal marşlar çalınacak, hepsinde “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağırılacak. Bütün siyasi partiler “ulusal onurumuza ve milli birlik ve beraberliğimize ne kadar düşkün ve bağlı” olduklarını tekrar tekrar söyleyecek. AKP’liler yaptıkları yolları, okulları, derslikler anlatacak, diğerleri “biz daha çok yapacağız” bile demeyecek.*** İktidar olma ihtimali bulunmayan partilerin en “popülist” ve gerçekleşmesi imkânsız vaatleri tekrarlanacak, ama onlar da bunu nasıl yapacaklarını söylemeyecekler. Örneğin Genç Parti bir süredir ilan ettiği büyük vaatler arasına “ÖSS kalkacak” lafını sıkıştırmıştı. CHP de bu vaadin üzerine atladı.Bu seçim gerçekten önemli bir seçim, ama siyasi partiler henüz bu seçimin neden önemli olduğunu bilmiyor gibi davranıyor, siyaset yasakmış gibi konuşuyorlar. Bu seçim 61 yılın en siyasetsiz seçimi olmaya adaydır.
Bir süredir Türkiye üzerine senaryolar üretilmeye başlandı. Bu senaryoların tümü de hayra değil, şerre dönük.Senaryoların en ciddisi, Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesiyle başlayan bir savaş öngörüsüdür.Buna göre Türk askeri Kuzey Irak’a girdikten sonra bir yanda PKK ile çatışacak; diğer yandaysa peşmergelerle, hatta Amerikan askerleriyle savaşacaktır.Aynı senaryoda Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmişken burada Kürt devleti kurulmasını engelleyecek ya da geciktirecek tedbirler alınması, hatta Kerkük meselesine el atılması bile vardır.Dolayısıyla Türkiye Kuzey Irak’tan çıkamayacaktır. Bunun sonucu ise Türkiye topraklarının da savaş alanı olmasıdır. PKK’nın yanı sıra Barzani ve Talabani’yle ilişkisi olan Türkiye içindeki çevreler de savaşa katılacaktır. Yani büyük şehirlerde bombalar patlayacak, insanlara suikastlar yapılacak ve Türkiye, şu anda Irak’ta yaşananlara benzeyen bir ortama sürüklenecektir. ***Bu senaryo, Türkiye’nin kanla parçalanması, daha fakir, daha güçsüz bir ülke haline getirilmesi senaryosudur.Böyle senaryoların sadece büyük güç merkezlerinde değil, ulu orta da konuşulmasının kaynağı ise yönetim boşluğudur. Stratejik hedeflerini kaybedildiği, yönetimin olayların peşinden sürüklendiği ortamlarda böyle senaryolar üretilir.Avrupa Birliği hedefinin çeşitli nedenlerle iyice silikleşmesi, geleceğe dönük umut ve güven içeren planların yok olmasıyla Türkiye tekrar siyasi ve toplumsal türbülansa girdi, sokuldu.Bu türbülansa karşı pilot uçağa egemen olmak yerine, uçağın içinde sallanıp yuvarlanıyorsa, uçaktakilerin kafasında da en kötü ihtimaller, en vahim senaryolar oluşur.***Eğer 22 Temmuz seçimleri sonrasında güven verecek, toplumu ve kişileri ülkeyi yönetebileceğine inandıracak bir yönetim oluşmazsa daha çok felaket senaryoları dinleyeceğiz. Gelecekle ilgili endişelerimiz artacak. Bunun sonucu da yeni hataların üst üste yığılmasıdır.Yeni dönemde Türk toplumuna yeniden Avrupa Birliği gibi ortak ve umut vaat eden bir hedefin konulması, bu hedefe dönük güçlü bir toplumsal hareket sağlanması şarttır.Türk toplumunun son dönemde içine itildiği çözümsüz kavgalardan sıyrılması ancak böyle sağlanabilir. Bu olmadığı sürece de en vahim senaryolar dünyanın bütün merkezlerinde üretilmeye devam edecek ve Türkiye korkularıyla kuşatılmış, dünyadan soyutlanmış bir topluma dönüşecektir.
Türkiye yeni cumhurbaşkanını seçemedi, daha aylarca da seçemeyecek.Cumhurbaşkanı Sezer, cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili anayasa değişikliklerini hem halk oylamasına götürdü hem de Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açtı.Sezer’in referandum yasasını da veto etmesiyle birlikte anayasa değişikliği sandığının halkın önüne konmasının ekim ayını bulacaktır.O arada seçim yapılacak, yeni bir Meclis oluşacak. Yeni Meclis’in ilk görevi cumhurbaşkanı seçimini yapmaktır. Meclis şu andaki anayasa kurallarına göre cumhurbaşkanı seçimi için toplanacak, eğer ilk iki oturuma 367 milletvekili katılmazsa seçim yapılamamış olacak ve Meclis seçime gitme kararı alacak, tekrar seçime gidilecektir.***Bu siyasi kargaşanın kaynağı, ülkeyi yönetmekle yükümlü olan siyasi kadroların bu ehliyete sahip olmayışıdır. Kimileri, bunun aslında AKP üst yönetiminin istediği bir durum olduğunu, hesapların aslında bu ikinci seçime göre yapıldığını savunuyor.Bunun arkasını da düşünelim.Tekrar seçim yapılacak ve sandıktan aşağı yukarı aynı sonuç çıkacak. Sonra bir daha seçime gidilecek...Bu, Ankara’daki kadroların aslında ülkeyi yönetmeye istekli olmadıklarının görüntüsüdür.n Türkiye aylarca Meclis’siz, güvenoyu almamış eğreti hükümetler ve eski cumhurbaşkanı ile yönetilmeye çalışılacaktır.n Şu anda varolan iç ve dış sorunlar, ekonomiden teröre, genel asayiş ve güvenlik sorunlarına kadar bütün meseleler, özellikle de Avrupa Birliği konusu tümüyle uyumaya bırakılacaktır.***Böyle bir “yönetimsiz” ortamın, çeşitli nedenler ve amaçlarla ülkenin bulanık sularda yüzmesini isteyenlerin hedeflerine ulaşabilmesine önemli imkânlar yaratacağı da bellidir.n Türk demokrasisinin bu kez muhtıra ya da dış müdahale ile değil, varlıklarını ona borçlu siyasiler eliyle fiili kesintiye uğratılması tehlikesi ortaya çıkmıştır.n Böyle bir siyasi ve idari kaos ortamını siyasi taktik olarak seçmiş her Ankaralı kendi siyasi intiharını da hazırlamış demektir. Çünkü bu kaosun sona erdirilmesi için demokratik sistem dışı müdahale isteyenler de seslerini yükseltecek, sivil siyasiler bir kez daha ülkeyi çıkmaza sokmuş olacaklardır. Bunun en ağır sonuçlarından biri de ülkenin tam anlamıyla, en korkulan şekliyle ikiye bölünmesidir.***Ufukta böyle ağır bir kaosun çizgileri her gün biraz daha belirgin hale geliyor.Ankara’daki siyasi iktidar bu kaosu engelleyecek deneyim ve siyasi basirete sahip değildir. Muhalefet ise ancak böyle bir kaosun ardından iktidar olabileceği hesaplarıyla bütün sağduyusunu kaybetmiş görünmektedir.
CHP geçen yıl “akıllı” bir genel merkez binasına taşındı. AKP’nin genel merkez binası hiç de fena değildi, ama o da yeni bir genel merkeze taşındı.Çeşitli haberlere göre bu binalar epeyi milyon YTL’lere mal olmuş.DSP’nin CHP ile birleşmesi ve ANAVATAN’ın DYP ile birleşmesi konuları gündeme geldiği sırada yine birtakım para işleri konuşuldu. Anlaşıldı ki ANAVATAN kendini fesheder DYP ya da DP’ye katılırsa bayağı bir para devlete kalacak. Aynı şekilde DSP’nin, Ecevit çiftinin iyi idaresi sayesinde oldukça zengin olduğu da ortaya çıktı...***Siyasi partilerin zenginliğinin bir tek kaynağı vardır: Devlet. Türkiye’de herkesin şu ya da bu şekilde devletin bir kıyısından kemirmesi sistemi değişmediği, değiştirilmediği için siyasi partiler de devletten geçinen kurumlar olarak kalmıştır.Bu paraları devlet veriyor, denildiği zaman da kaynak, devletin halktan aldığı vergiler ve faizle borç aldığı paralardır.“Devlet eliyle zengin olanlar” sadece devletle iş yapan müteahhitler, şirketler ya da her siyasi iktidarın çevresinde “serpilen” çevreler değildir. Siyasi partiler de “devlet eliyle zengin edilen” kurumlar arasındadır.***Siyasi partilere devlet yardımı sisteminin getirilmesinin nedeni, partilerin ekonomik bakımdan güçlü çevrelere “muhtaç” durumda kalmasını önlemektir. Ancak partiler hem hazine yardımı alıyor hem de ekonomik bakımdan güçlü kişi ve kuruluşların desteğine başvuruyor. Bunun tersini iddia edenler de yalan söylüyor. Hatta sistem öyle çalışıyor ki, partiler kendilerine gelmese bile ileriye dönük “yatırım” yapmak isteyen kişi ve kuruluşlar onlara gidiyor.***Batı’da siyasi partilerin gelir kaynakları üye aidatlarıdır. Partiler bu ana kaynakla siyasi faaliyetlerini vakıflar aracılığıyla yürütebilmektedir. Ayrıca birçok ülkede milletvekilleri maaşlarının en az yarısını partilerine vermekte ve böylece dengeli sistemler kurulmaktadır.Siyasi partilerin ana gelir kaynağı üye aidatları ve milletvekili maaşlarından yapılan katkılar olduğunda, doğallıkla “tabanın” etkinliği ve katılımı da farklı olmaktadır.Bizim siyasilerimiz asla böyle bir sisteme ulaşılması için çaba göstermezler, çünkü bugünkü düzen onların kendi partilerinin “padişahı” olmalarının güvencelerinden biridir.***Her siyasi, ağzını açtığında söylediği cümle başına en üç kez “demokrasi” diyor. Ama şu anda en anti-demokratik yasalarımızın başında da Siyasal Partiler Kanunu geliyor. Bu kanunu değiştirmek hiçbir parti yöneticisinin işine gelmez. Devletten parayı alırlar, istedikleri kadar koltukta kalırlar, bundan daha büyük rahatlık olmaz.Hatta isterlerse, kendisine “sosyal demokrat” diyen partinin genel başkanı gibi, öyle bir tüzük yaparlar ki kıyamete kadar koltukta oturmayı güvence altına alırlar.
Terör en büyük mesele olarak önümüzde dururken, toplum bir kez daha bir yanlış yargıya sürüklenmek isteniyor. Bu da sürekli tekrarlanan “kaynağın dışarıda olduğu” iddiasıdır.Sorunun sürekli olarak “dış mihraklar” eksenine çekilerek konuşulmak istenmesinin nedeni, Ankara’nın bugüne kadar yaptığı yanlışları gizleme, gözlerden uzak tutma çabasıdır.Terör ülkemizin bir “iç” meselesidir ve kaynağında Kürt sorunu bulunuyor. Meseleyi bu gerçek üzerinden konuşmadığımız sürece, Kuzey Irak’a müdahale de dahil olmak üzere meselenin esasının çözümüne katkıda bulunmak bir yana, daha da güçleştirecek fikirler üzerinde dönüp dolaşır ama bir arpa boyu yol alamayız.*** Mehmet Ağar’ın bir süre önce söylediği bir cümleyi hatırlatalım. Şöyle dedi Ağar: “Teröristle savaşmak kolluk kuvvetlerinin görevidir, ama siyasetin görevi de teröristin kolluk kuvvetlerinin karşısına çıkmamasını sağlamaktır.” Siyaset görevini yapmamış, yaptığını sandığı durumlarda bile yanlış yapmıştır. Bu yanlışların kökü, 12 Eylül askeri yönetimine kadar inmektedir. PKK, tutuklulara dışkı yedirilen Diyarbakır askeri hapishanesinde doğmuştur. Ebesi 12 Eylül’ün asker yöneticileridir.***Kürt meselesiyle ilgili bir yanlış algılama da Kuzey Irak üzerinden devam ediyor.Burada bir Kürt devletinin kurulmasının Türkiye’deki Kürtlerin ayrılıkçı girişimlerine cesaret vereceği korkusu meseleye sağlıklı bakmayı engelliyor.Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti, kurulma yolundadır. Türkiye’nin bunu engellemesinin tek yolu, bütün dünya ile savaşmayı göze alarak bu topraklara girmek ve çıkmamaktır. Bunun nasıl bir çılgınlık olduğunu anlatmaya bile gerek yok.n Türkiye’nin temel politikası, Kürt devletinin doğuşunun hem Türkiye hem Kuzey Irak Kürtleri hem de Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşlarını memnun edecek bir düzlemde ele alınması ve olayı bütün bölge için olumlu işbirliklerinin temeli haline getirilmesi olmak zorundadır.n Bugün Kuzey Irak’ın elektriği, benzini, bisküvisi, tuğlası Türkiye’den gidiyor ve Türkiye bu durumu herkes için anlam taşıyan bir olumlu ortama çeviremiyorsa Türk halkının hesap sorması gereken adres sadece Ankara’dır.*** Terör meselesini ve Kürt meselesini sürekli olarak Kuzey Irak’a yapılacak bir askeri operasyonla büyük ölçüde çözülebilecek bir mesele gibi takdim etmek, eğer başka niyetlerle bağlantılı değilse, ancak ülkemizin yapısı ile uluslararası politikada ufuksuzluğun bir sonucudur. Terör Türkiye’nin iç meselesidir, bu olaya çeşitli büyük güçlerin değişik amaçlarla ellerini sokmaları da sorunun kaynağını ve köklerihi değiştirmez. Ama bu ellerin de çıkarılmasını sağlamak yine Ankara’nın geliştireceği politikalara bağlıdır.