Geçen hafta CHP-MHP koalisyonu ihtimalinden söz ederken İlhan Selçuk’un da bu olasılığı desteklediğini yazmıştık. Birkaç yazısında biraz da üstü örtülü olarak bu konuya değinen, MHP’nin milliyetçiliğini “ilerici” olarak gördüğünü söyleyen İlhan Selçuk, dünkü yazısında MHP’yi destekleyişinin gerekçelerini yazdı.Selçuk’a göre AKP hükümeti “satılmışlık siyaseti” yürütmektedir ve buna karşı çıkanların bir cephe oluşturması gerekiyor.İlhan Selçuk bu “cephede” MHP dışında CHP, DP, Genç Parti ve Erbakan’ın Saadet Partisi’ni de sayıyor. “Tüm sağcılar, solcular, ilericiler, gericiler, vaktiyle birbirine diş bilemiş ve can yakmış olanlar Cumhuriyet Türkiye’sini yaşatmakta buluşacaklardır.” Bu cümle İhan Selçuk’un basit stratejisini özetliyor: Her ne pahasına olursa olsun, hangi nedenle olursa olsun, AKP’ye karşı olan herkes bir araya gelmelidir. ***Ona göre siyasi İslamın şu andaki en açık savunucusu olan Saadet Partisi de desteklenmelidir, çünkü AKP’ye karşıdır. AKP karşıtı cephenin içinde siyasi İslamın, yani AKP’yi yumuşamakla suçlayanların da dahil edilmesini anlamak zordur.Yayın hayatının her döneminde yolsuzlukların üzerine gitmiş olan, bu konuda en titiz şekilde yayın yapmış olan Cumhuriyet’in İlhan Selçuk’un kalemiyle Genç Parti’yi de desteklemesi kolayca açıklanamaz. Genç Parti lideri Cem Uzan, Cumhuriyet’in şiddetle eleştirdiği televizyonun fiilen özelleştirilmesinin başını çekmiş, Özal’ın oğluyla ortak olmuş ve babası ile kardeşi “banka hortumlamak”la suçlanan, halen yurt dışında firarda olan bir iş adamı-politikacıdır. İmar Bankası’nda parası batmış binlerce kişi halen çaresizlik içinde sağa sola başvuruyor. Bu insanların bir bölümünün alacaklarını devlet, yani Türk halkı ödemiştir. İlhan Selçuk’un siyasi İslamcı partiyi ve Genç Parti’yi bile sadece AKP’ye karşı oldukları için desteklemesi öyle birkaç cümleyle açıklanamaz.***İlhan Selçuk’un yazısının son cümlesi şöyle: “Ben laik Atatürk Cumhuriyeti’nin varoluşu ve bütünlüğü için, dün bana işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin doğal ve sade gereği sayıyorum.” Yani İlhan Selçuk kendisine işkence etmiş olanları affetmiş. O affedebilir, ama sırf elinde Cumhuriyet Gazetesi bulunduğu için öldürülenlerin yakınları, Cumhuriyet okuduğu için dayak yiyenler, bıçaklananlar, kurşunlananlar da affeder mi?İlhan Selçuk’un her şeyi unutarak ve kendisine işkence etmiş olanları bile affederek MHP taraftarı olması gerçekten kolay hazmedilebilir bir durum değildir, özellikle yıllarca İlhan Selçuk okuyan, onu okumadan güne başlamayanlar için.Yıllarca döneklik hakkında yazı yazan ve Türk basının en önemli solcu yazarlarından biri olan İlhan Selçuk’un böylesine sert bir dönüş yapmasına herhalde eski MHP’liler pek sevinmektedir.Eski solcular liberal demokrasiyi savunduklarında İlhan Selçuk tarafından en ağır şekilde döneklikle, liboşlukla suçlanmışlardı. Son tavrı dolayısıyla Selçuk, kendisi için uygun sıfatı bulacaktır...
Geçen mevsimin olaylı maçlarından biri olan Galatasaray-Fenerbahçe maçında şiddet uygulayanlar yargılanacak. Ne kadar iyi. Hele birkaç yıl önce İngiliz holiganları döner bıçağıyla doğrayan Türk holiganların bile kolayca kurtulduğu hatırlanırsa bu davayı ciddiye almak gerekiyor.Savcı iddianamesinde “Birlikte hareket eden şüpheliler” tanımını kullanarak eylemlerin “örgütlü suç” kapsamında cezalandırılmasını istedi. Bu da çok iyi, çünkü futbol kulüpleri çevresinde oluşan bu tür çeteleşmelerin Türk futboluna verdiği zarar ortadadır.***Bu haberi okurken birkaç gün önceki bir haberi hatırlamamak mümkün değil. 2 Temmuz’da Hrant Dink cinayeti davasının ilk duruşması yapıldı. Sanık avukatlarının tavrı bile çok ürkütücüydü. Ama bu duruşmaya damgasını vuran olay, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün mahkemenin isteği üzerine gönderdiği yazıda sanıkların “bir örgüte bağlı olmadıklarını, bir arkadaş çevresi olduklarını” söylemesiydi.Futbol stadyumlarını çirkin savaş alanlarına çeviren holiganlar “örgüt”ten yargılanacak ama örgütlü hareket ettikleri açıkça görülen, devlet içinde de ilişkileri bulunan Hrant Dink’in katilleri “arkadaş çevresi” muamelesi görecek!Biraz vicdan sahibi olan herkes, bir an düşündüğünde büyük utanç duymalıdır.Ülkemiz adına, ülkemizin bazı insanları adına utanç duymalıdır.Emniyet yetkilileri için son yılların en önemli siyasi cinayetini işleyen kişiler bir “arkadaş çevresi” imiş... Neredeyse aynı mahallenin çocuklarına hoşgörüyle bakan ağabeyler olarak “keratalar yaramazlık yapmış, uzatmayın işte” diyecekler...***Statta olay çıkaranları örgüt olarak yargılayacaksın, Hrant Dink’in katillerine “arkadaş çevresi” diyeceksin ve sonra uygar bir ülkede yaşadığını düşüneceksin!..Utanmak çok önemli bir duygudur. Utanabilmek için belli düzeyde olmak gerekir. Utanabilmek, utancını açıkça söyleyebilmek, insani açıdan gelişmişliğin göstergesidir. Yaptığının suç ya da kabahat olduğunu bilmeyenlerin, anlamayanların utanması da mümkün değildir. Çünkü onlar yaptıklarının farkında değildir.Hrant Dink cinayeti davası birçok açıdan ülkemizin uygarlaşma, çağdaşlaşma yolunda ne kadar mesafe aldığını gösterecek. Tabii bunu anlayabilenler için.
Anayasa Mahkemesi’nin son anayasa değişiklikleriyle ilgili kararı her şeyi çözmedi. Tam tersine, birçok yeni soru ortaya çıktı.* Anayasa değişiklikleri halkoyuna gidecek. Yüksek Seçim Kurulu’nun verdiği tarih 21 Ekim.* Seçim 22 Temmuz’da yapılacak ve Meclis ağustos ayında toplanacak. Önce Meclis Başkanı’nı seçecek. Bunun ardından cumhurbaşkanı seçimini yapması gerekiyor.* Anayasa değişiklikleri o sırada geçerli olmayacağına göre seçim eski kurallara göre yapılacak. Eğer Meclis’in ilk iki oturumunda 367 katılım sağlanamazsa Meclis kendisini feshetmiş olacak ve yeniden genel seçime gidilecek.* Eğer AKP Meclis’te çoğunluğu sağlarsa referandum süresini 40 güne indiren, dolayısıyla eylül ayına alan yasayı geçirecek, ama bu arada cumhurbaşkanı seçimini de yapmak zorunda.* Eğer cumhurbaşkanı eski kurallara göre seçilirse, anayasa değişiklikleri halktan onay alsa bile 7 yıl sonra geçerli olacak. İlk andan yürürlüğe girecek hüküm ise Meclis’in her oturumunda 184 katılımı yeterli gören maddesi olacak.***Şu andaki karmaşayı özetlemek bile zor oluyor. Çünkü her adımda mesele yine mahkemelik olacaktır.Ayrıca eğer AKP tek başına hükümet olamaz ve AKP’li ya da AKP’siz bir koalisyon ortaya çıkarsa çok daha değişik senaryolar yazmak da mümkündür.Bu siyasi ve hukuki karmaşa herkesin katkısıyla sağlandı.Cumhurbaşkanı seçimini yapmayı başaramayan AKP...Meclis’in cumhurbaşkanı seçmemesi üzerine oynayan CHP...Son ana kadar ne yapacağını bilemeyen ANAVATAN ve DYP...Ve tabii internet muhtırasıyla seçim sürecine en büyük müdahaleyi yapan Genelkurmay...Hep birlikte bugünkü karmaşa ortamının temelini attılar ve tabii ki sorunu bir anlamda “iddiaya bindiren” AKP, iyi düşünülmemiş anayasa değişiklikleri ile karmaşayı bu aşamaya getirdi.***Türkiye’de siyasi sistemde önemli değişiklikler yaratacak olan yeni anayasa maddelerinin bu kadar aceleye getirilip, değişik çevrelerden görüşler alınmadan ve genel bir uzlaşma sağlanmadan çıkarılması ya da çıkarılmaya çalışılması gerçek bir siyasi acemiliktir.Şu andan itibaren Türkiye birkaç seçim daha yaşayabilir, cumhurbaşkanını en az altı ay seçemeyebilir.Dolayısıyla Ankara yine kendi eliyle “yönetemezlik” durumuna geldi. Elbette Türkiye gibi bir ülkeyi yönetmek kolay değil ama bu kadar beceriksizlik de hoşgörülebilir bir şey değil, çünkü ucunda daha ciddi siyasi kaoslar görünüyor.
O çirkin, küçük plastik parti bayraklarının sokaklara asılması aslında yasak. Hiçbir faydası olmayan, tam tersine yarattığı kirlilik dolayısıyla tepki çeken bu küçük bayraklar yığını her yerde sallanıp duruyor.İstanbul’un bir büyük caddesinin yanıbaşında gözümüze şöyle bir manzara çarptı: CHP ve MHP’nin küçük plastik bayrakları yan yana, hatta iç içeydi, bir sıra MHP bayrağının ardında bir sıra CHP bayrağı asılmıştı ve bu düzende ondan fazla sıra vardı.Bayrakları asan genç partililer böylece şu anda en revaçta olan CHP-MHP kardeşliğini belki bilerek belki istemeden göstermişlerdi.***Seçim kampanyası başladığından beri dikkati çeken bir durum var. Bütün partiler diğer partilere bir şekilde laf ediyor, ama iki parti kesinlikle birbirine yönelik tek bir söz söylemiyor. Bu iki parti CHP ile MHP.Muhalefet partilerinin ve AKP’den fazlasıyla çekinenlerin beklediği gibi, AKP Meclis’te tek başına hükümet kuracak bir çoğunluk sağlayamazsa ve tabii ki MHP yüzde onu aşarak Meclis’e girerse birinci hükümet seçeneği CHP-MHP koalisyonu olacak.CHP ve MHP sözcüleri bu konuda açık bir beyanda bulunmuyor. En açığa yakın beyan ise zaman zaman Cumhuriyet Gazetesi sahibi ve yazarı İlhan Selçuk’tan geliyor. İlhan Selçuk çeşitli yazılarında MHP’yi övüyor. İlhan Selçuk’a yakın görüşlere sahip olan bazı “ulusalcılar” da şu çağrıda bulunuyor: “Sağcılar MHP’ye solcular CHP’ye oy versin ve AKP’den kurtulalım!” Çok uzun yıllar boyunca Cumhuriyet okurlarının ülkücüler tarafından dövüldüğünü, öldürüldüğünü İlhan Selçuk unutmuş görünüyor. Hatta kendisine işkence yapılmasından sorumlu bazı kamu görevlilerinin daha sonra MHP saflarında bulunmasını da unutmuş ve MHP’yi affetmiş görünüyor. Olabilir, böyle bir af çıkarma hakkı kendisinindir, hatta bugünkü gençler 70’li yılları bilmedikleri için böyle bir affı daha kolay takdim edebilir.***Ancak bu koşullarda ortaya şöyle garip bir durum çıkıyor. Radikal milliyetçi görüşleri nedeniyle, sola karşı en katı mücadeleyi verdiği için MHP’ye oy verecek olanların oyları aslında CHP’nin hükümet olmasını sağlayacaktır.Aynı şekilde CHP’yi solcu ve laikliğin güvencesi olarak gördükleri için CHP’ye oy verenler de MHP’nin iktidar olmasına destek vermiş olacaklardır.Sosyalist Enternasyonal üyesi sosyal demokrat CHP ile miting meydanlarında yağlı ilmik dolaştıran radikal milliyetçi MHP’nin bu şekilde kol kola girmiş olarak iktidara doğru ilerlemesi bize özgü siyasi tuhaflıklardan biridir. Türk halkı bunu bilmeli ve oyunu bunu bilerek kullanmalıdır, durum ayan beyan ortada ve kimse “ben bilmiyordum” diyemez.
Ankara’daki hareketlilikle birlikte birçok işaret AKP hükümetinin Meclis’i toplayarak Kuzey Irak’ta askeri operasyona ilişkin yetki isteyeceğini gösteriyor.Sorun sadece Türkiye ile Kuzey Irak “özerk” yönetimi arasında değil. Amerikan yönetimi de her fırsatta böyle bir askeri operasyona karşı olduğunu söylüyor.Böyle bir operasyonun, boyutları ne olursa olsun uluslararası toplumda “başka bir ülkenin toprağına asker sokmak” olarak algılanacağı bellidir. Operasyon dolayısıyla yeni bir Kıbrıs olayının sahneye konulduğunu düşünenler de az olmayacaktır.***AKP hükümeti Türk askerinin Kuzey Irak’a kapsamlı bir operasyon için girmesinin siyasi ve ekonomik risklerini göz önünde tutarak bugüne kadar direndi. Ancak bu tavrıyla Genelkurmay ile karşı karşıya kaldığı izlenimi ortaya çıktı ve iç siyasette sıkıntı yaşandı.Seçim yaklaştıkça muhalefet partileri meseleyi daha fazla “kullanmaya” başladı.Bu sıkıntıdan herkesin sıyrılmasını sağlayacak adımı ancak Amerikan yönetimi atabilir. O adım ne olursa olsun, Türk kamuoyunu ileriye dönük olarak Kuzey Irak’taki PKK varlığının eski kolaylıklardan yararlanmayacağına inandırması gereklidir.***Türk askeri operasyonuyla Kuzey Irak’ın bir savaş alanı olması herhalde bölgedeki Kürt liderlerin de isteyeceği bir durum değildir. Ama bölgenin Türkiye’ye yönelik askeri faaliyetler için üs olarak kullanılmasını engellemek de onların görevidir.Amerikan yönetiminin bugüne kadar Türkiye’nin ve Türk halkının bu konudaki duyarlılığını görmezden gelmesi ve Ankara’yı “idare etmek” dışında ciddi bir adım atmaması ortaya başka kuşkular da çıkarmıştır.PKK meselesinin kaynağında Kürt meselesinin bulunduğu ve çözümünün de aslında Türkiye içinde olduğu gerçeği Kuzey Irak tartışmalarıyla gözden uzaklaştırılmakta, konu en basit askeri düzeye indirgenmektedir.***Amerikan yönetimi şu andaki kilidi açmak yolunda ciddi bir adım atmalıdır. Bu, Türkiye’ye belli güvenceler verirken bölgedeki Kürt yönetimini de zora sokmayacak, her türlü sorunun görüşme ve birbirinin derdini anlama yoluyla çözülebileceğini gösterecek bir adım olmak zorundadır.Bölgede yeni bir askeri çatışma cephesinin ortaya çıkmasının herkese getireceği fatura oldukça yüklüdür. Ama bu fatura önce Türk halkının, sonra Kuzey Irak Kürt halkının önüne konulacaktır.Eğer Amerikan yönetimi bugünkü sıkıntıyı gidermek istiyorsa acele etmelidir.
MHP mitinglerinde ortalıkta bir ilmikli ip dolaşıyor. Abdullah Öcalan’ı asacaklarını söylemek istiyorlar. Bir liralık mazot, herkesin üniversiteye girebilmesi gibi vaatlerin yanına bir de yağlı ilmik eklenmesi siyasi partilerin, üstelik iktidar adayı siyasi partilerin gerçekte hiçbir toplum projeleri bulunmadığını ayan beyan gösteriyor.Toplumun sorunlarına çözüm önerileri getiremeyen, ileride doğacak sorunları bugünden görerek tedbir öneremeyen siyasi partilerin neredeyse bedava mazota ve yağlı ilmiklere sarılması doğaldır.Siyasi partilerin seçim bildirgelerinde yazdıkları ya da liderlerin meydanlarda söyledikleri sözler arasında ileriye dönük tek bir tutarlı ve tartışılabilir öneri yok.Bildirgeler süslü ve içi boş cümlelerle dolu, meydanlarda ise geleneksel “laf oturtma”lar devam ediyor. Bundan sonra da gerçek sorunlarla ilgili gerçek çözüm önerileri gelmesini beklemek boşuna.Gelmez çünkü öyle konuları düşünmüyorlar, düşünülmesini de istemiyorlar.***Topluma umut verecek projeler üretemeyen siyaset, yağlı ilmiği aslında yine kendi boynuna geçirmiş olarak meydanlarda dolaşıyor.Ekonomik gelişme, işsizliğin azaltılması ve refahın artırılması gibi toplum için hayati önem taşıyan alanlarda herhangi bir fikir sahibi olmayan siyasilerin ülkeyi yönetmeye aday oluşu gerçekten kendileri açısından büyük cesarettir.Bu cesaretin kaynağında da halkın geniş kesiminin rahat ve içi boş laflarla, fiyakalı milliyetçi nutuklarla, zekice laf oturtmalarıyla kandırılabileceğine ve etkilenebileceğine olan inanç yatıyor.“Ver coşkuyu, ver coşkuyu” sisteminin giderek daha az çalıştığı bu siyaset esnafının dikkatinden kaçıyor. Gazetelerde, televizyonlarda sürekli olarak halkın içinden insanlar konuşuyor ve konuşan “halk” son derece somut konulara gerçekçi mesajlar vererek değiniyor. Siyasetin bir palavra yarışı, içi boş nutuklar olmadığını insanlar görüyor, biliyor. Ancak ortada bu beklentilere uygun bir siyasi yapı yok.***Bu seçimde de asıl belirleyici yine “ehven-i şer” mantığı olacak. İnsanlar “iyi”yi değil, “kötülerin arasında en az kötü”yü seçecek.Türkiye’nin önünü kesen, sürekli tökezlemesine neden olan asıl baraj, bu siyasi tıkızlıktır. Tıkızlıktan kurtulamayan siyasiler de yağlı ilmiklerle dolaşarak, çocuk bile kandırmayacak vaatler sıralayarak bir kez daha durumu idare etme peşinde. Bu durumun farkında olanların sayısının sürekli olarak arttığını ve sessiz çoğunluğu oluşturduğunu da görmüyorlar.
Özellikle seçimlerle ilgili kamuoyu araştırmalarına güvensizliğin yaygın olduğu gözleniyor.Bizde ileri tekniklerle hazırlanmış ve bilimsel açıklamalarla sunulan kamuoyu ve piyasa araştırmaları 80’li yıllarda yaygınlaşmaya başladı. O alanda da gelişmiş ülkelere göre önemli bir gecikme söz konusu. Bunun nedenleri ayrıca tartışılabilir; ama benzeri birçok konuda olduğu gibi kamuoyu araştırmalarını da bir anlamda çabuk “tükettik”.90’lı yılların başında araştırma kuruluşlarının çeşitli seçimler ya da eğilimler üzerine birbirinden farklı sonuçlara ulaşması, bazılarınınsa gerçeğin yanından bile geçmemesi kamuoyu araştırmaları hakkındaki kuşkuları yaygınlaştırdı.Bazı siyasi partiler, kendilerine yakın kuruluşlara yaptırdıkları araştırmalardaki kendi lehlerine çıkan sonuçları sık sık ilan ederek halkı etkileme yöntemini kullanmaya çalıştı.Bunların seçmen üzerinde ne kadar etkili olduğu bilinmez, ama bu uygulamaların bütün kuruluşlara duyulan güvensizliği yaygınlaştırdığı da ortada.Böylece 90’ların sonunda bu konuda da “dibe vurduk.” O yılların bütün olumsuzlukları belleklerde yer etti. Ve bunu silmek de kolay değil. Çünkü farklı araştırma kuruluşları birbirlerini eleştirmek, hatta suçlamak konusundaki “kararlı” tavırlarını halen sürdürüyor.***Kamuyoyu araştırmaları belli bilimsel tekniklerle yapılsa bile her zaman doğru sonuca ulaşmayabilir. Bunun en yakın örneği de geçen ay Fransa’da yapılan genel seçimlerin ikinci turudur.Merkez sağın başkan adayı Sarkozy’nin rahat denilebilecek bir şekilde seçilmesinin ardından genel seçimlerin birinci turunun tartışılmaz favorisi de yine Sarkozy’nin partisiydi. Genel seçimlerin ilk turunda da tahminlere uygun sonuçlar çıktı. Ancak seçime bir hafta kala dalga değişti. Dalga değişti ama kamuoyu araştırmaları değişimi göremedi. Araştırmaların tümünün sonuçları, Sarkozy’nin partisinin Meclis’te ezici bir çoğunluk getireceğini söylüyordu. Sandıklar açıldığındaysa beklenen durum ortaya çıkmadı; Sarkozy ezici bir çoğunluğa ulaşamadı ve “dibe vurdu” denilen Fransız Sosyalist Partisi beklediğinin çok üstünde bir oy oranına ulaştı.Son haftadaki dalga değişikliğinin nedenleri üzerine çok yorum yapıldı ve yapılacaktır. Ancak kesin olan şu ki kamuoyu araştırmaları bu değişimi yakalayamadı. Elbette onlar da kendileri açısından yanılgının nedenlerini tartıştı.***Bu örnekten çıkarılabilecek sonuç, en doğru ve bilimsel yöntemlerle yapılan araştırmaların bile gerçeği ıskalayabileceğidir.En olumsuz örneklere rağmen kamuoyu araştırmalarının işlevi önemlidir, çünkü bu araştırmalar toplumun kendisini tanımasını sağlayacak önemli araçlardandır. Tabii ki bilimsel yöntemlerle ve nesnellikten şaşmadan yapılmış olmaları koşuluyla.Türk toplumundaki kamuoyu ve seçim araştırmalarına yönelik güvensizliği gidermek durumunda olanlar da yine araştırma kuruluşlarının kendileridir. Bunu sağlayamazlarsa, “boşver, hepsi uydurma” gibi sözlerle araştırmaların karalamasının önüne geçilemez ve toplumu izlemek için kullanılması gereken önemli bir araçtan da yoksun kalırız.
İlk anda “bu ikisinin birbiriyle ne ilgisi var” denilebilir. Elbette, mazotla kitabın birbiriyle doğrudan bir ilgisi yok.Ama bizim partilerin seçim kampanyası üslüpları ve temaları dolayısıyla ikisini ilişkilendirmek mümkün.Bütün siyasi partiler mazot fiyatı hakkında çeşitli vaatlerde bulunuyor. Vaat edilen rakamlarsa mazotta her türlü verginin kaldırılması, üstüne de devlet tarafından bir miktar sübvansiyon anlamına geliyor.Bu konuda yapılan hesaplar, eğer bu vaatler gerçekleşirse, devletin yıllık kaybının birkaç milyar doları bulacağını, üstelik bu uygulama dolayısıyla ortaya çıkacak kaçakçılık sorunlarının da o kaybı katlayabileceğini gösteriyor.Genç Parti Başkanı Cem Uzan, mazot konusunu popüler bir propaganda malzemesi olarak kullanmaya başlayalı çok oldu. Ancak seçim yaklaşınca diğer siyasi partiler da aynı vaatleri dile getirmeye başladı.***Ankara’dan, hele siyasi partiler penceresinden oldukça küçük görülen, hatta hiç görülmeyen önemli bir meselesi daha var Türkiye’nin. Üstelik bu meselede ilerleme sağlanamaması başka önemli sorunların kaynağı olmaya devam ediyor.O da eğitim ve öğrenim meselesi. Birçok sorun gibi buna da çok dar açıdan bakanlar, bir insanın yetişmesinde en önde gelen unsurlardan eğitim ve öğrenimin birbirini tamamlar bir yapıya kavuşturulması yolunda herhangi bir fikri ve niyeti bulunmayanlar, kuşkusuz bu sorunun farkında bile değildir.Mesele en basit şekliyle, ülkemizde kitap, gazete, dergi satış ve okunma oranlarının düşüklüğüdür.Hiçbir siyasiden henüz “kitapta ve her türlü süreli yayında vergiyi sıfırlayacağız, böylece satış fiyatlarında sağlanacak indirimler sayesinde vatandaşlarımızın daha çok kitap, gazete satın alması ve okuması sağlanacaktır” gibi bir söz duyulmuş değil.Böyle bir uygulama ayrıca bütün ders kitaplarında da fiyat indirimi getirecektir. Bunun sağlayacağı yararlar ortadadır.Devletin kitap ve her türlü süreli yayında vergiyi sıfırlamasıyla karşılaşacağı kayıp mazotta aynı uygulamanın yapılmasıyla ortaya çıkacak zararla kıyaslanamayacak kadar düşüktür.***Elbette, “mazottan vergi almayacağız” sözü ile “kitaptan ve her türlü süreli yayından vergi almayacağız” sözünün getireceği ya da getirmesi umulan oy miktarı da aynı değildir. Mazotta yapılacak büyük indirimler kamu açığı olacağı için yine halk tarafından şu ya da bu şekilde karşılanacaktır. Bunu yapan siyasi iktidar da ancak bu popülist uygulamanın yarattığı sonuçlarla anılacaktır. Ama aynı şeyi kitap, gazete ve dergiler için yapacak bir hükümet her zaman ülkede okumayı teşvik açısından, okur sayısının artması açısından en önemli adımlardan birini atmış bir hükümet olarak anılacaktır.Mazotçu siyasilerle kitapçı siyasiler arasındaki fark her zaman çok belirgindir.