Birlikte çıksınlar

16 Temmuz 2007

İki ülkede, iktidara aday iki partinin televizyonda karşı karşıya tartışmaları seçimin kaderini belirler.ABD’de Demokrat ve Cumhuriyetçi adaylar ülkenin en büyük ve ciddi televizyon kanallarından birinde karşı karşıya geçerler ve bütün ayrıntılarıyla tartışırlar.Aynı gelenek Fransa’da da yaklaşık 30 yıldır devam etmektedir. İki aday en yaygın ve en çok izlenen TV kanalında uzun ve ayrıntılı bir tartışmaya girişir.Bu ikili tartışmalar bazen seçimin kaderi üzerinde etkili olur, oy kaymalarına ya da çekimserlerin karar vermelerine yol açar, bazen de varolan dengede bir değişiklik yaratmaz.Bizde de benzeri tartışmalar daha çok siyasi liderlerin bir gazeteci grubu karşısına çıkması ve bir anlamda sorgulanması şeklinde yapılıyor. Ancak bunlardan o kadar çok yapılyor ki ne ölçüde etkili oldukları ölçmek kolay değil.***1983’te dönemin askeri yönetiminin isteğiyle kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Halkçı Parti ile tahammül etmek zorunda kaldığı Anavatan Partisi liderleri üçlü bir tartışma yapmış ve bu tartışma seçimin sonuçları üzerinde etkili olmuştu.Turgut Özal ekonomiyi liberalleştirme yolunda yapacaklarını anlatırken İstanbul Boğaz Köprüsü’nün hisse senetlerinin çıkarılacağını ve halka satılacağını söylemişti. Tartışmanın bu noktasında Halkçı Parti lideri Necdet Calp elini masaya vurarak “Ben Köprüyü sattırmam” demiş ve oylarını yüzde 30’un üzerine çıkarmıştı.Yakın dönemde, 2003 yerel seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan ile Deniz Baykal da bir ikili tartışma programına katılmışlardı.***Şimdi de CHP Genel Başkanı Baykal böyle bir program istiyor, AKP lideri Erdoğan yanaşmıyor.Bir açıdan bakıldığında AKP ile CHP’nin muhtemel oy oranları arasında büyük fark bulunmaktadır ve CHP iktidar seçeneği durumunda değildir.Ancak hem CHP hem MHP tarafında uzun süredir bir koalisyonun tohumlarının atıldığı ve bu yolda hazırlık yapıldığı da ortadadır. Dolayısıyla böyle bir durumda, yani CHP-MHP koalisyonu gerçekleşirse CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın başbakan olması kuvvetle mümkündür.Bu ihtimal olduğuna göre de Tayyip Erdoğan’ın “CHP seçenek değil” gerekçesiyle televizyon tartışmasından çekinmesi haklı görülemez.Erdoğan ile Baykal, hatta süresiz bir televizyon tartışması yapmalı ve kafasında soru işareti taşıyan bütün vatandaşlara dertlerini anlatmalıdır.Eğer böyle bir tartışmadan, “sinirlerime hakim olamam ağzımdan yanlış sözler çıkar” diyerek çekinme durumu varsa bunun cevabı da bellir: Ülkenin başbakan adayı sinirlerine hakim olmak ve ağzından gereksiz söz çıkartmamak zorundadır.

Devamını Oku

Bu da soykırımdır

15 Temmuz 2007

Ülkenin bütün dikkati siyasete yönelmişken güney sahillerimizde çok ağır bir kıyım devam ediyor. Bu, doğaya ve insanlığın geleceğine yönelik bir soykırım faaliyeti. Maddi çıkar uğruna ormanlar yakılıyor.Yangınların ardından sürekli olarak “vah vah” sesleri çıkıyor ama bunları önleyecek gerçek tedbirlerlerin neler olduğu, o tedbirlerin derhal alınması gerektiği kimsenin umurunda değil.Ülkemiz, küresel ısınma ve onun getireceği kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya. Bu tehlikeler ülkeyi yönetmeye aday olanların da umurunda değil.Siyasi parti liderleri meydanlarda ülkemizin ya “kurtulduğunu” ya da “büyük tehlike altında” olduğunu anlatıyor. Biri bile küresel ısınma ile ilgili ve bilgili değil. Bunun yaratacağı sonuçların insanların, insanlarımızın hayatlarını doğrudan etkileyeceğinin de farkında değil.Suyu kalmamış, toprakları çöle dönmüş, kendisini beslemekten aciz bir ülkede başka hangi tehlike daha büyük olabilir?Ormanları yakan, kendilerine üç beş kuruş rant sağlamak için bu cinayeti işlemekten çekinmeyenler biliyor ki, biraz daha “vah vah” sesi çıkar, sonra kimse konuyla ilgilenmez, onlar da açtıkları yeni alanlardan para kazanmaya devam ederler.***Bu ülkede orman yangınları ciddi bir tehlike olarak ortaya çıktığından beri bütün yetkililerin ortak gerekçesi “imkân yetersizliği” olmuştur. Yeterince eleman olmamasından, uçak olmamasından söz edip dururlar. Yıllardır bu imkânları sağlamak zorunda olanların kendileri olduğunu bilmezden gelirler.Dünyada benzeri bulunmayan sahillerimizde orman soykırımı devam ediyor. Bunu yapanlar bizim vatandaşlarımızdır.Bu soykırım devam edecektir, çünkü bu konuda tedbir almakla yükümlü olanların tehlikenin farkında bile olmadıklarını onlar da görüyor.Bilirler ki çölleşmiş arazilere kısa sürede bir şeyler kondurmak mümkün olacak, yakalansalar bile başlarına ciddi bir bela gelmeyecektir.El âlemin seçim kampanyalarında adaylar küresel ısınmayı, ülkelerinde doğayı nasıl koruyacaklarını tartışırlar, aynı el âlem birbirini meseleye daha ciddi olarak eğilmeye zorlar; el âlemin vatandaşları da onlara ne yapacaklarını en akla gelmeyecek ayrıntısına kadar sorar.Biz ise doğanın ve tarihin bize verdiği inanılmaz zenginlikleri kendi elimizle yok eder, sonra şöyle bir “vah vah” deyip işin içinden çıkarız.

Devamını Oku

Bir eleştiri

14 Temmuz 2007

Adını yazmamış, ama eleştirilerinin niteliğinden siyaseti ve basını iyi izleyen bir kişi olduğu anlaşılıyor.Önce bize yönelik eleştirilerini sıralamış:“Siyasi partileri eleştirirken zaman zaman taraf olduğunuz hissini veriyorsunuz. Bir yazınızda sanki DP’yi ve Mehmet Ağar’ı destekliyorsunuz izlenimi çıkıyor. Bir başka yazınızda sanki AKP’nin iktidar olmasını istiyormuşsunuz gibi bir sonuç çıkıyor. Hepsini birlikte ve aynı dozda eleştirirseniz gerçekten tarafsız olduğunu anlarız.” Elbette taraf olmadığımızı kendimiz biliyoruz, hatta siyasi partilerin başındakiler de biliyor, ama okurumuzun söylediğinde de doğruluk payı olabilir, bazı eleştirilerde yanlış izlenim doğmasına yol açıyorsak üslupla ilgili eksiğimiz var demektir.***Bu okurumuz sonra neden hiçbir siyasi partiye oy vermeyeceğini şöyle anlatmış. Oldukça uzun yazısını biraz kısalttık.“AK Parti’ye oy vermeyeceğim. Çünkü bana tam güven veremiyorlar. Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha başbakan olması halinde diktatör kesilebileceğinden çekiniyorum...CHP’ye oy vermeyeceğim çünkü bu parti bütün geleneklerinden koptu, halktan iyice koptu, Ecevit döneminde ulaşmış olduğu düzeyden uzaklaştı, zaten Baykal’ın kendisi de iktidar olmak istemiyor...MHP’ye oy vermeyeceğim, çünkü bu partinin sicili epeyce bozuk, iktidar ortağı oldukları dönemde bazı bakanların zenginleşmelerini hatırlıyorum, iktidara gelirlerse Türkiye’yi maceralara sürüklemelerinden korkuyorum...DP’ye oy vermeyeceğim, çünkü Mehmet Ağar’ın aday gösterdiği eski çetecinin faaliyetlerine devam ettiği anlaşıldı, ayrıca insanları sevindiren bir birleşmeyi bile gerçekleştiremediler...Genç Parti’ye oy vermeyeceğim, çünkü Cem Uzan’ın iş adamlığı dönemindeki sicili parlak değil, en yakınları yurt dışına kaçmış olan birine oy veremem, ayrıca İbrahim tatlıses’i neden aday yaptığını anlamadım.İşçi Partisi, Komünist Parti gibi partilere de oy veremem... DTP’li bağımsızlara da veremem...” ***Mektup böyle uzayıp gidiyor. Cevap, ancak “verme kardeşim” şeklinde olabilir. Oy verme, en temel vatandaşlık görevini yerine getirme, hatta bu ülkede yaşama, bu ülkenin geleceğiyle ilgilenme!Hayır, öyle demeyeceğiz, şöyle diyeceğiz: Bütün o partilere olumlu taraflarından da bak, kendine en uygun geleni tespit et ve ülkenin geleceği için bir oyunu esirgemek gibi bir çağdışılık yapma... Ayrıca bu partilerin hiçbirinden korkma, çünkü bunların her biri ülkenin bir yanını temsil ediyor... Oyunu vermekle de yetinme, seçimden sonra da siyaseti daha yakından izle ve her durumda tepkini, önerini ortaya koymaktan çekinme...

Devamını Oku

İş ve siyaset

13 Temmuz 2007

Dünyanın her yanında iş ve siyaset yakın ilişki içindedir. Şeffaf toplumlarda bu ilişkinin niteliğini herkes izleyebilir. İş hayatı da siyaseti etkiler, siyaset de iş hayatını etkiler.İş hayatının çeşitli kesimleri, farklı sermaye grupları ve tabii ki çalışanların sendikaları, siyasal gelişmeler karşısından kendilerine göre tavır alır ve bunu açıkça gösterirler.Bizde ise böyle olmuyor. Olmadığının son örneği Tayyip Erdoğan ile Cem Uzan arasında yaşanan polemik.Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan, ailelerinin en önemli şirketlerinden ikisine el konulmasından önce kardeşinin Başbakan’a gittiğini söyledi ve bu konuşmanın içeriğini Başbakan’ın açıklamasını istedi.Erdoğan’a göre Hakan Uzan, şirketlere el konulmamasını istemek için gelmiş fakat kendisine sürecin işleyeceği bildirilmiş. Olabilir. Bu konuşma içinde farklı vurgular da yer almış olabilir. Cem Uzan’ın ima ettiği, Erdoğan’ın, kardeşinden kendisinin politikadan çekilmesini istediği. Bunun ne derece doğru olduğu henüz bilinmiyor.Ama yanlış, olayın en başında başlıyor. Bu da hakkında yasal işlemler başlatılmış olan sorunlu bir büyük sermaye grubunun başındaki kişiyi Başbakan’ın kabul etmesi ve kendisiyle görüşmesidir.Bu görüşmenin olduğu tarihte grubun bankasına el konulmuştu ve iki büyük şirketi için de yasal süreç başlatılmıştı.O zaman şu soruyu sormak gerekiyor:Başbakan, ne isteyeceğini bildiği halde neden Hakan Uzan’ı kabul etti?***Benzeri örnekleri daha önce de yaşadık. Siyasal iktidar sahipleri, ekonomik güç sahipleri ile doğrudan ilişki kurmakta bir sakınca görmüyor. Bunun nedeni gerçekten Cem Uzan’ın ima ettiği gibi bazı isteklerde bulunmak da olabilir, sadece kendi gücünün zevkini tatmak da olabilir.İktidar duygusu insanın içini ve beynini bir kez tümüyle kaplamayagörsün, o zaman bu duygunun sürekli olarak tatmin edilmesi gerekir. “Ayna ayna, en güzel en güçlü benim” demenin bir şekli olarak yine büyük güç sahiplerinin hayatlarını belirleyecek kararlar almak, hatta bunu gözleriyle görmek gibi bir insani zaaf, ister istemez ortaya çıkar.Erdoğan-Uzan görüşmesine dönersek, Başbakan’ın sorumluluğu bu konuşmanın tüm içeriğini açıklamaktır. Eğer Cem Uzan konuşmanın içeriğiyle ilgili bir açıklama yapar ve Başbakan sadece bunu yalanlamak, kendini savunmak durumunda kalırsa inandırıcı olamaz.Siyasal güç sahipleri, güçlerini kullanırken kendilerini sınırlandırma ve en temel etik kurallara uyma zorunda olduklarını unuttukları sürece başlarına böyle sıkıntılar gelmeye devam edecektir.

Devamını Oku

Son araştırmalar

13 Temmuz 2007

Sandığın ortaya konulmasına 9 gün var. Bu hem çok uzun hem de çok kısa bir süre.Bu 9 gün boyunca seçmen tercihlerini etkileyecek önemli gelişmeler de olabilir, hiçbir şey de olmayabilir. Son araştırmalar seçmenlerin ana eğilimlerinde önemli bir değişiklik olduğunu göstermiyor. AKP yüzde 39,5 ile yüzde 44 arasında görünüyor.Bu oranlarla tek parti hükümeti kurabilecek bir çoğunluğu elde etmeleri çok büyük ihtimaldir, ancak Cumhurbaşkanı’nı tek başına seçebilmelerini sağlayacak 367 milletvekili sayısına ulaşmaları güçtür.***CHP yüzde 18 ile yüzde 23 arasında görünüyor, dolayısıyla partinin yine ana muhalefet olacağı kesinleşmiştir.MHP ise seçim araştırmalarında oldukça değişik sonuçlar veriyor.Son günlerde CHP ile koalisyon ihtimalinin ciddi şekilde gündeme gelmesinin bu parti seçmeninde rahatsızlık yarattığı da gözleniyor. Çünkü MHP’ye oy veren muhafazakâr seçmen AKP’yi kendisine CHP’den daha yakın hissediyor. ***Araştırmalarda MHP’nin oy oranı yüzde 9 ile yüzde 14 arasında değişiyor.Ancak bir CHP-MHP koalisyonu ihtimalinin ortaya çıkması için CHP’nin yüzde 25’i, MHP’nin de 15’i aşması gerekiyor ki bu da çok düşük bir ihtimal.***CHP çatısı altında seçime giren DSP’nin 11-12 milletvekiline sahip olması kesin görünüyor.Bağımsız adaylarla seçime giren DTP’nin de 27 ile 30 arasında milletvekili çıkarması çok büyük ihtimal.Rize’den Mesut Yılmaz, İstanbul’dan da bağımsız sol adaylar Baskın Oran ile Ufuk Uras’ın Meclis’e girmeleri bekleniyor.***Tablo, 22 Temmuz seçiminde çok renkli ve çok sesli bir Meclis çıkabileceğini göstermektedir.Seçimin getirdiği en büyük kazanç da bu olacaktır.1990’lardan ders çıkardıklarını söyleyen DTP’lilerin, 30 yıl sonra sosyalist solun, toplumda önemli bir toplum hareketini temsil eden MHP’nin Meclis’te hep birlikte yer alması çok önemlidir.Türk toplumundaki farklılıkları ve renkleri bünyesinde toplayan ve bunların hep birlikte Türkiye, Türk halkı için çalıştıkları bir Meclis en başta toplumsal barışın ve demokrasinin güvencesi olacaktır.Yeter ki seçim yaklaştıkça “ya bir şey olursa” diyenlerin korkuları boşa çıksın, Türk halkı sandığa huzur içinde gitsin ve oyunu özgürce kullansın.

Devamını Oku

İçeriden mi dışarıdan mı?

12 Temmuz 2007

En son tartışma bundan önceki bütün laf ebeliklerini geride bıraktı. Konu şu: “Yeni cumhurbaşkanı Meclis içinden mi olsun yoksa dışından mı?” Demirel böyle tartışmalar için “doğmamış çocuğa don biçmek” derdi.Genel seçime on gün var. AKP’nin birinci çıkacağı dışında hiçbir şey kesinleşmiş görünmüyor. CHP dışında bir ya da iki partinin daha Meclis’e girip giremeyeceği belli değil. Seçim sistemi dolayısıyla oy oranları üzerine yapılacak milletvekili sayısı tahminleri de havada kalmaya mahkûm. Bağımsızların milletvekili dağılımını nasıl etkileyeceği de tahmin edilemiyor.Hatta CHP ile MHP’nin AKP’den fazla sayıda milletvekili çıkararak koalisyon kurmaları da ciddi bir olasılık olarak konuşuluyor.Ve bu bilinmeyenler yığının içinde Erdoğan ile Baykal “Cumhurbaşkanı Meclis içinden olsun”, “hayır dışından olsun” diye tartışıyor.Bu tartışmanın halk için bir tek anlamı var, o da siyasi liderlerin yine kendi aralarında ve dışarısı için fazla bir şey ifade etmeyen itişmelerle zaman geçirdikleri.***Erdoğan cumhurbaşkanı seçiminde baştan uzlaşma aramamakla yanlış yaptığını kabul etti, ama Baykal bunu yeterli bulmuyor ve yeni cumhurbaşkanı seçiminde kendisinin eşit söz hakkı olabilmesi, hatta seçimin tekrar kilitlenmesi için altyapıyı hazırlıyor.Yeni cumhurbaşkanı için düşünülmesi gereken, “Meclis’in içinden mi dışından mı olsun”dan çok daha önemli kıstaslar var.AKP ile özdeşleşmiş bir ismin Çankaya Köşkü’ne çıkmasının toplumun önemli bir kesimini rahatsız edeceği belli. Toplum bu konudaki tepkisini açık olarak ortaya koydu. Bu da yeni cumhurbaşkanının nasıl biri olması gerektiğine ilişkin açık bir tanımın ortaya çıktığı anlamına geliyor.Yeni cumhurbaşkanı seçiminin de geçen sefer olduğu gibi Meclis’te kilitlenmeye yol açması ve yeniden genel seçimin gündeme gelmesi en azından yeni seçilmiş milletvekillerini, hangi partiden olurlarsa olsunlar, memnun edebilecek bir durum olmayacaktır.Onca çalışmadan sonra Meclis’e geleli henüz bir ay olmuş yeni vekillere “cumhurbaşkanı seçemediniz, marş marş evlerinize” denilmesi de onlar açısından en ağır durum olacaktır. Meclis’te cumhurbaşkanı seçimini kilitleyen ve tekrar seçime gidilmesine yol açan siyasilere hem kendi vekilleri hem de bütün toplum pek hoşgörü göstermeyecektir. İçeriden mi dışarıdan mı diye bağrışan liderler bunu da dikkate almalıdır.notReha Muhtar içinVatan yazarı Reha Muhtar dünkü köşesini İlhan Selçuk’un MHP’yi desteklemesiyle ilgili tartışmaya ayırmış. Reha Muhtar Kautsky filan gibi isimler zikrederek İlhan Selçuk’u savunmaya çalışırken bu köşede dile getirdiğimiz görüşlere değindiği için bize de küçük bir söz hakkı doğmuş oldu. Sevgili Reha, bu konularla güzel başını yorma. Senin ilgini bekleyen, dertlerini köşene taşıdığın onca hanım şarkıcı ve mankenden ilgini esirgeyip onları da üzme. Onları düşün ve yazılarını öyle yazmaya devam et.

Devamını Oku

Yeni krizin tohumları

10 Temmuz 2007

Başbakan Erdoğan, cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşma aramamakla yanlış yaptığını kabul etti. Yeni Meclis’in oluşmasından sonra elinde bir listeyle kapı kapı dolaşıp uzlaşma arayacağını ilan etti.CHP Genel Başkanı Baykal’ın buna cevabı “elinde listeyle gelmesi de bir dayatmadır, kabul etmeyiz” oldu.Erdoğan’ın son çıkışı, iki ay önce Türkiye’yi siyasi krize götüren tavrından çok farklıdır. Yeni bir kriz olmaması için uzlaşma arayacağını söylemesi hem bir özeleştiridir hem de geri adımdır.CHP Genel Başkanı’nın cevabı ise yeni bir uzlaşmama işaretidir. Baykal’ın sözlerini yorumladığımızda, istediği şöyle bir durum: Erdoğan Baykal’a gelir, “ne diyorsun bir ismin var mı” diye sorar, Baykal bazı isimler söyler, bunlar üzerinde tartışırlar ve bir uzlaşmaya varırlar. Eğer uzlaşma olmazsa tartıştıkları isimleri bir torbaya atıp çekiliş yaparlar, talihli aday böylece ortaya çıkar.*** AKP’nin seçimden birinci parti çıkacağı, Meclis’te en fazla sayıda milletvekiline sahip olacağı kesin görünüyor. Dolayısıyla yeni hükümeti kurma görevi Erdoğan’a verilecek ve nasıl bir hükümet kurulursa kurulsun, güvenoyu aldığında mesele bitecektir. Yeni başbakanın Meclis’in kendi başkanını seçtikten sonra yapmak zorunda olduğu ilk iş olan cumhurbaşkanı seçiminde inisiyatif sahibi olmasında garip bir durum yoktur.Baykal’ın son sözleri ise yeni başbakanın bu inisiyatife sahip olmasını bile kabul etmediği anlamına geliyor.Baykal’ın “uzlaşırım ama elinde listeyle gelmezsen” demesi pratikte yeri olamayacak bir eşit söz hakkı talebidir ve sandıktan çıkmış bir başbakanın bunu kabul etmesini beklemek de demokrasiye hakarettir. *** Baykal’ın bu tavrını sürdürmesi her durumda kriz çıkacağı anlamına geliyor. Çünkü Baykal, Erdoğan’ın önerilerini kabul etmeyeceğini baştan ilan etmiş oluyor.Böylece ortada şu seçenekler kalıyor:CHP ve diğer muhalefet partileri yine cumhurbaşkanı seçimi oturumuna girmez, 367 katılım sağlanamaz ve yine seçime gidilir.CHP Meclis’e giren diğer parti ya da partilerle anlaşarak AKP’nin adayının karşısına başka bir aday çıkarır ama dördüncü turda yine AKP’nin adayı cumhurbaşkanı seçilir. Bu durumda da CHP ve diğer muhalefet partileri yeni cumhurbaşkanının azınlığı temsil ettiğini söyleyerek gürültü çıkarır.Bir başka seçenek de AKP’nin DTP’li milletvekillerinin desteğiyle cumhurbaşkanı seçmesidir ki, bu durumda da yeni cumhurbaşkanı muhalefet tarafından “bölücülerin desteğiyle seçilmiştir, güvenmiyoruz” sesleriyle saldırıya uğrayacaktır.Erdoğan’ın attığı geri adım Baykal’a yetmemiştir ve böylece yeni krizin temellerini sağlam biçimde atmıştır.

Devamını Oku

Biraz geç oldu

9 Temmuz 2007

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın dün gazetelerde yer alan bir beyanatında söylediklerinin üzerine aslında yorumlanacak fazla bir şey de kalmıyor.Başbakan demiş ki: “Yeni cumhurbaşkanını Meclis seçecek, sonrakini halk seçecek, Ben bu seçimde elimde liste kapı kapı dolaşıp uzlaşma ararım...” Biraz geç olmadı mı? Herkes “uzlaşma ara, gerilime götürme” diye söyleyip durdukça Başbakan en delikanlı tavrıyla “ben seçerim” demiş ve ülkeyi gereksiz bir krize sokmuştu. Elbette bu krizin mimarisinde kendisi yalnız değildi; bütün Ankara, el birliğiyle ülkenin krize girmesine ve anlamsız bir bölünme yaşanmasına yol açtı.Yaşanan bunca olaydan, edilen bunca laftan sonra Erdoğan’ın gelecek cumhurbaşkanı için Meclis’te uzlaşma arayacağını söylemesinin başka anlamları da var. Bunlardan biri Başbakan’ın AKP’nin Meclis’te üçte iki çoğunluk alamayacağına inanmış olması. Eğer Erdoğan böyle büyük bir seçim zaferine inansaydı o sözleri zor ederdi.Sözünden çıkan ikinci anlam, Erdoğan’ın en az dört partili bir Meclis öngördüğü. Şu andaki veriler Meclis’e AKP, CHP ve DTP’nin girmesinin kesin olduğunu gösteriyor. MHP, DP ve Genç Parti de barajı zorluyor. Dolayısıyla Başbakan’ın elinde liste, çalacağı kapıların sayısının artması da mümkündür.*** Burada bir parantez açalım. Eğer Başbakan elinde listeyle DTP’nin kapısına da gitmezse cumhurbaşkanı seçiminden çok daha önemli bir “uzlaşma”nın yolunu tıkamış olur. Hatta ilk olarak DTP ile görüşmesi bile büyük bir rahatlama getirecek ve bu partinin ve temsil ettiklerinin sisteme katılması açısından büyük katkı sağlayacaktır.Başbakan’ın bundan sonraki adımlarında da hiç unutmaması gereken bir gerçek vardır: Çankaya Köşkü’nde oturacak ve Türkiye’yi temsil edecek kişinin eşinin başının kapalı olmasını Türk toplumunun büyük kesimi hazmetmeye, kabul etmeye hazır değildir. Cumhuriyet mitinglerinin verdiği en önemli mesajın bu olduğunu Erdoğan’ın da bütün AKP yöneticilerinin de iyi görmesi gerekir.Başbakan’ın bundan sonraki cumhurbaşkanını seçmek için uzlaşma arayacağını söylemesini gerçek bir taahhüt olarak görebiliriz. Bu durumda Erdoğan’ın “şartlar değişti” gerekçesiyle bu uzlaşma tavrını değiştirmesi de yeni ve daha büyük krizlerin tetikleyicisi olabilir.Biraz geç oldu, ama olsun. Türk toplumu böylece daha büyük krizlerden kurtulmuş olur. Bu da bir kazançtır.

Devamını Oku