22 Temmuz sandığından hiçbir ders çıkarmaya niyeti olmadığını ilan eden tek siyasi Deniz Baykal oldu.Seçim öncesinde CHP yönetimi önemli bir oy artışı bekliyordu, buna bir kesim seçmeni de inandırdı.Laik-anti laik gibi yapay bir kutuplaşmanın baş mimarlarından olan CHP yönetimi, bir yanda laikliğin “tek” savunucusu tavrı alırken, diğer yanda da radikal milliyetçi kesimin üslubuyla muhalefet yürüttü.CHP’nin bu siyasi çizgisinin halkın geniş kesimi tarafından ciddiye bile alınmadığı sandık sonuçlarıyla belli oldu.“Laik düzen elden gidecek” korkusu ne kadar yayılırsa oylarını o kadar artıracağını zanneden, seçim stratejisini bu gerilim üzerine kuran CHP’nin oylarında hiçbir artış olmadı. Genel Başkan Baykal, DSP ile seçim ittifakı yapıldığını unutmuş gibi görünüyor. Böyle basit bir kandırmacanın CHP’ye “kerhen” ya da “Baykal’a rağmen” oy vermiş kesimlerde yaratacağı tepkiyi bile önemsemiyor.Çünkü Baykal’ın siyasi hayatı her ne pahasına olursa olsun “CHP’nin başında kalmak” gibi basit bir “hırs” üzerine kuruludur. Ve de Baykal kendi isteğiyle ayrılmadığı sürece CHP Genel Başkanı olarak kalmanın her türlü güvencesini hazırlamıştır. Bütün siyasi partiler arasında en anti-demokratik tüzük CHP’ninkidir.*** 22 Temmuz öncesi CHP yönetimi her türlü sol ve sosyal demokrat düşünce ve perspektif ile ilişkisini kestiğini her fırsatta açıkladı. Baykal’ın CHP’nin çağdaş bir sol parti olması, bu platform üzerinde ilerlemesi, yeni politikalar geliştirmesi gibi bir sorunu yoktur. Aslında bunu CHP’ye oy vermiş olan kesim de gördü, ama seçim öncesi yaratılmış olan gerilim ortamında görmezden geldi.22 Temmuz’da Baykal’ın bütün politikaları çöktü ve bunu kendi çevresi bile görüyor. Öyle ki Baykal dışında CHP adına, CHP yönetimi adına sadece iki kişi konuşabiliyor.*** CHP yönetimi Türk siyasi hayatının “sol” yanını tümüyle boşaltmış bulunuyor. CHP’ye oy vermiş olanlar da artık bir sol partiye oy verme, destek olma duygusunu iyice kaybetmiş durumda.22 Temmuz’dan hiçbir ders çıkarmamış olan, basit demagojilerle koltuğunu koruma gerekçeleri üretmek dışında bir ufku bulunmayan Baykal aslında 22 Temmuz’da gerçek anlamıyla tasfiye olmuştur.Yeni seçilen Meclis’te, üçüncü parti olmasına rağmen ana muhalefet konumunu aslında MHP dolduracaktır. Bu parti kendi radikal milliyetçi tabanı üzerinde AKP’ye zorluklar çıkarabilir.Ama radikal milliyetçiliği bile eğreti duran CHP’nin önümüzdeki dönem yeniden enerji kazanmayacağı ve kendisini geliştirme çalışmalarına girişmeyeceği Genel Başkanı’nın ağzından ilan edilmiştir.Türk halkının kendisini gerçekten tasfiye ettiğini ve CHP’ye ilişkin umutlarını iyice kaybettiğini göremeyen Deniz Baykal “CHP benimdir sonsuza kadar benim kalacaktır” tavrıyla bu partinin son beş yılında da başında oturacak, sonra elinde ne kaldıylsa alıp evine götürecektir.Böyle bir seçimden hiçbir ders çıkarmamak için siyasi olgunluk düzeyinin sıfır olması gerekir. Baykal bunu da başarmıştır.Not: Bülent Korman imzalı bir not geldi, aynen aktarıyorum:“Yoksa bir kısım medya göçtü mü Okay? ‘Ne kadınlar sevdim zaten yoktular’ demişti şair. Şimdi şöyle mi demeliyiz: Ne yazarlar yazıyor, aslında yoklar.”
Halkı bilerek yanıltma suçuSon birkaç gündür gelen okur tepkileri, halkın geniş bir kesiminin 22 Temmuz seçimiyle ilgili olarak nasıl yanıltıldığını açık olarak gösteriyor.Yanıltma cumhurbaşkanı seçimi kriziyle başladı. Bu seçimin başarısızlığında önemli bir etken olan Genelkurmay bildirisi büyük bir alkış almıştı. Alkış büyüktü de susanların, alkışlamayanların ama olumsuz bir görüş de bildirmeyenlerin sayısı alkışlayanlardan daha fazlaydı.Önce alkış sesinin büyüklüğü yanılgının altyapısını hazırladı. Bu sese katılanlar, olayın coşkusu ve cumhuriyet mitinglerinin yarattığı duygusal ortamda yanılmaya ve yanıltmaya devam etti.***Cumhuriyet mitinglerini düzenleyenler de bu yanıltma sisteminin önemli bir parçası oldu. Cumhuriyete bağlılığını göstermek isteyenlerin, laik demokrasiyi benimsemiş olanların sokağa çıkmasını radikal milliyetçi patlama, ya da “ulusalcı şahlanış” gibi göstermeye çalıştılar. Mitinglere katılanların sayıları da bu yüzden tartışma konusu oldu. Bilgisayar sayesinde artık her türlü arşive ulaşmak birkaç saniyelik iştir.Bu mitinglerden siyasi fayda çıkarmaya çalışanların mitinglere katılanların sayısıyla ilgili açıklamalarını doğru kabul edersek bunların bir bölümünün CHP’ye oy vermediğini de görürüz.Çünkü mitingleri düzenleyenler, milyonlar milyonlar diyerek belli bir “kalkışma havası” yaratmak istemişlerdir.Halkı yanıltmanın ikinci aşaması bu olmuştur. ***Mitinglere katılanları CHP’nin doğal seçmeni olarak görmek ve göstermek nesnel tahlil yapanları, halkın geniş kesiminin nabzını tutmaya çalışanları suçlamak için kullanılmıştır.Gazeteciliği belli bir siyasi misyona sıkıştırmış olanların yayınladıkları seçim araştırmaları da internet sayesinde hızla yayılmış ve insanlar “CHP’nin oy patlaması yapmak üzere olduğuna ve AKP’yi neredeyse yakalayacağına hatta geçebileceğine” inandırılmaya çalışılmış ve belli ölçüde başarılı olunmuştur. Bu sahte araştırmalarla insanları kandırma faaliyeti sürerken, en ciddi seçim araştırmaları da türlü suçlamalarla karalanmaya çalışılmıştır. Böylece de önemli bir kesimin gerçeklerden kopması, hatta CHP-MHP koalisyonu seçeneğine bile razı edilmesi sağlanmıştır.Seçim öncesi halkı kandırma sistemi bu şekilde çalışırken, insanları uyarmaya ve gerçekleri göstermeye çalışanlara yönelik saldırılar da duygusal ortamın tırmanmasını sağlamıştır.***“En doğru seçim araştırması” diye CHP’yi AKP’nin üzerinde ve iktidara yaklaşmış olarak gösteren yayınlar yapanlardan hesap sorması gerekenler öncelikle o yanıltılmış insanlar olmalıdır. Halkı böyle kandırmaya kalkmak sadece gazetecilik açısından değil en temel insani değerler açısından da suçtur. Ama bu suçu işleyenler yine hiçbir şey olmamış gibi davranıyor.22 Temmuz’un en önemli derslerinden biri budur:İnsanları küçük siyasi hesaplarla kandırmanın her zaman bir sınırı vardır. Ama bu oyunlarla kandırılmış olanlar kendilerini kandıranlardan hesap sormazsa bu sahtekârlıklar sürer gider.Gerçekten tarafsız gazetecilik yapanlar, halkı kandırmak değil aydınlatmak ve gerçek durumu görmesini sağlamak için gazetecilik görevlerini yapanlar bazen biraz geç anlaşılabilir. Bunun önemi yok; önemli olan, kandırılanların gerekli dersi çıkarıp sahtekârlardan hesap sormasıdır.
Seçim öncesinde hayaller, temenniler üzerine yapılan bütün tahliller çöktü. AKP seçimin tartışmasız tek galibidir. Umduklarının bile üzerinde oy aldılar.Bu sonuçlar sadece kendi isteklerini gerçek sananlar için “sürpriz”dir. Çünkü ciddi araştırmalar bu sonucu aylardır vermekteydi.Seçimin sonucuyla ilgili olarak çok fazla yorum ve tahlil yapılacaktır. Ancak birkaç kesin gerçeği ilk anda söylemek gerekiyor.Radikal milliyetçi bir patlama olmadığı MHP’nin oy oranının beklentilerinin altında kalmasıyla ortaya çıkmıştır.CHP’nin radikal milliyetçi üslubu yine bir işe yaramamış, DSP ile ittifaka rağmen oyları yerinde saymıştır.CHP-MHP koalisyonu üzerine hesap yapanların, ulusalcılık adıyla düşmanca politikalar üretenlerin söyleyecek sözleri kalmamıştır...DTP, Kürt kökenli vatandaşlar üzerindeki etkisini yine tartışılmaz şekilde ortaya koymuştur.22 Temmuz seçiminin en basit ve açık sonuçları bunlardır ve bunlar üzerine yapılacak her türlü basit siyasi cambazlık sadece insanları güldürür.***Tayyip Erdoğan, daha önce Adnan Menderes ve Süleyman Demirel’in sağladığı başarıyı sağlamıştır. Menderes ve Demirel de, ilk kez seçim kazanıp iktidar olduktan sonra girdikleri ikinci seçimde oylarını artırmayı başarmışlardı. Turgut Özal ise ikinci iktidarını sağlayan seçimden önemli oy kaybıyla çıkmıştı.AKP’nin bu seçim başarısının ardından ilk akla gelen budur. Erdoğan’ın seçim öncesi son açıklamalarına bakıldığında böyle bir başarıyı kendisinin de beklemediği anlaşılmaktadır. Siyasilerin böyle bir başarıdan etkilenmemesi mümkün değildir. Türkiye gibi bir ülkenin yaklaşık yarısının desteğini almak bir siyasi için ulaşılabilecek en büyük başarı noktasıdır.Bu başarı AKP’yi ve Erdoğan’ı ne kadar “bozar?” Kuşkusuz dün akşam saatlerinde durum anlaşıldığı andan itibaren belki de milyonlarca kişinin aklından bu soru geçmiştir.Ortada 1954’teki Menderes ve 1969’daki Demirel örnekleri var. Bunlar sürekli olarak hatırlanacak ve hatırlatılacaktır. Erdoğan’ın da bu iki seçimi ve iki lideri hatırlaması bütün ülkenin çıkarınadır.Sandıktan Erdoğan tartışılmaz bir şekilde çıkmıştır. Bunu herkes, hatta AKP’nin siyasi İslam kökeninden en fazla korkanlar bile hazmetmek zorundadır. Demokrasi kültürü önce sandığa saygıyı gerektirir. Demokrasi içinde siyasi iktidarların sınırları da bellidir, siyasi mücadelenin kuralları da bellidir. Bunların dışında oynamak, oynamayı düşünmek ülkeye yapılacak en büyük kötülüktür.
Molla Câmî’den öğütler:Adalet ve insaf öğren. Yurdunu korumakta geçerli olan küfür ya da din değil, adalettir. Dünyanın düzeni içinde adaletin dini yoktur. Dini olan kötü hükümdarın zulmünü de adalet engeller...Hükümdarın yakın dostlarının iyi düşünceli, ağırbaşlı olmaları gerekir. Şaklaban maiyetten hiçbir hükümdara hayır gelmez. İyi düşünen ciddi dostlar hükümdarı olgunlaştırır, şaklaban meşrepliler ise onun değerini düşürür...Bilginlerin dudaklarından dökülen her nükte bir mücevherdir. Göğsünü bu mücevher hazineleriyle süsleyen insana ne mutlu.Engin gönüllü kimselerin hikmetleri de cevherle doludur. Aklın varsa bu hazinelerden faydalan, onlardan uzak kalma...İyi idare nedir? Öğrencileri Konfüçyüs’e “bir devletin ne zaman iyi yönetilmiş olacağını” sordular. Konfüçyüs öğrencilerine şunları söyledi: “Yakındakiler sevinçli ve mutlu yaşıyor, uzaktakiler ise oraya gelmek istiyorlarsa...” O sırada bir beyin yanında memur olarak çalışmaya başlamış bir öğrencisi, “Peki, doğru yönetmek nedir” diye sordu. Konfüçyüs bu öğrencisinin sorusuna karşılık olarak da şu cevabı verdi:“Doğru yönetmek, her şeyde çarçabuk başarılar beklememek, küçük kazançlar peşinde koşmamaktır. Eğer alelacele başarılar beklenecek olursa asıl büyük başarılara hiçbir zaman erişilemez. Eğer küçük kazançlar peşinde koşulursa, hiçbir zaman büyük bir eser meydana getirilemez...” Konfüçyüs “kazanç”ın anlamını da şöyle açıkladı: “Seçkin insan, adam olmuş insan, ödev içindir. Bayağı insan ise sadece kazanç içindir... Bir insan; özellikle de yöneten bir insan, yaptığı her işte hep kendi kazancını arıyorsa, kendisine kalacak kârı kolluyorsa çok düşmanlık kazanmaya mahkûmdur...” Adamlık ölçüleri “Adamlık” olduğu zaman “ölçülülük” vardır. Konfüçyüs seçkin insanın, her durumda seçkin olabileceğini şöyle anlatıyor: “İnsanların istedikleri zenginlik ve şereftir. Ama bunlardan biri hak edilmeden elde edilecek olursa, ona bağlanmamalıdır. Yoksulluk ve aşağılanma insanların nefret ettikleri şeylerdir. Birinin başına, hak etmediği halde bunlar gelirse, kurtulmak için elinden gelen çabayı göstermelidir. Adamlıktan ayrılan bir seçkin artık seçkin olamaz. Seçkin kişi yemek yerken bile adamlıktan ayrılmaz. Öfke ve coşkunluk içinde bile, olduğu gibidir. Savaşta ve tehlikede yılmadan dayanır, çektiğini hissettirmez.” İnsan ilişkilerinde, toplum ilişkilerinde ölçülerin yerini ölçüsüzlük aldığı zaman, ölçüleri tekrar belirlemek, diğerlerine “ölçü”nün ne olduğunu göstermek “adamlığını” kaybetmemiş olanlara düşer. Ortalıkta, adamlıktan uzak çok fazla kişi olduğu zaman ölçüsüzlükler birçok kişiye gerçek ölçü gibi gelmeye başlar.Konfüçyüs örnek veriyor:“Yolsuz saygı dalkavukluk olur.Yolsuz ihtiyat korkaklık olur.Yolsuz cesaret isyan olur.Yolsuz doğru sözlülük kabalık olur.” Konfüçyüs bir de şunu söylemiş: “Yalnız en yüksekteki bilgelerle en aşağıdaki budalalar değişmezler.”
Rahmetli Metin Toker her seçim arefesinde kendi oyunu açıklardı. Bu tavrı çoğu kez basının ve gazetecilerin sahip olması gerektiği düşünülen tarafsızlık haline aykırı bulunurdu.Aradan çok zaman geçti, gazeteciler ve köşe yazarları “ihsas-ı rey”den, oylarını açıklamaktan çekinmez oldu.Gazeteciler de diğer insanlar gibi içinde yaşadıkları toplumla ilgili fikirleri olan, tercihleri olan kişilerdir, “tarafsızlık”ları da mesleklerinin süreçleriyle ilgilidir.Gazeteciler de sandık başına giderken, mesleğinin gerektirdiği hassasiyetlerden kurtulmak ve herkes gibi düşünmek zorundadır...Seçimin sonuçlarına ilişkin çok fazla şey söylendi, çok mürekkep aktı, en kanlı tartışmalar yaşandı. Bunların ardından biz de genel manzaraya bakıp bir sonuca varacağız ve “tek” oyumuzu sandığa atacağız.Ama birden fazla oyumuz olsaydı ne yapardık, diye de düşünebiliriz... ***Bu seçimde sandıktan neyin, kimlerin çıkmasını istediğimizi en sade biçimde şöyle söyleyebiliriz:CHP İzmir adayı Güldal Mumcu’nun seçilmesini istiyoruz. Güldal Mumcu, rahmetli Uğur Mumcu’nun eşidir ve adı bir simgedir. Güldal Mumcu, bu ülkenin bazı karanlık ellerden temizlenmesi iradesinin simgesidir.Mesut Yılmaz’ın seçilmesi, seçim öncesinde DYP ile ANAVATAN’ın gerçekleştiremediği merkezin “toparlanması” ve AKP’ye bundan sonraki seçimde gerçek bir seçenek çıkabilmesi açısından önemlidir.Gündüz Aktan... Bu ismi söyleyişimizi, bizim radikal milliyetçilik ve sokak milliyetçiliği ile ilgili düşünce ve duygularımızı bilenler belki garipseyecektir. Ancak, son günlerdeki radikal milliyetçi hatta “düşmancı” çıkışlarına rağmen Gündüz Aktan seçilmeli, Meclis’e kendi bilgi birikimini getirmelidir.***DTP’nin desteklediği bağımsız adaylardan en az 20’si Meclis’e girmelidir. Türkiye’de Kürt sorununun artık terör bağlamının dışına çıkması için bu çok önemli bir adım olacaktır. Meclis’e girecek DTP’lilerin de bu ağır sorumluluğu taşıyacak bilinçte olduklarını düşünmek ve iyimser olmak zorundayız.İstanbul’daki 2 bağımsız sol adayın Meclis’e girmesi, CHP’nin terk ettiği solun tekrar canlanması için önemlidir.İkinci bölgede Prof. Baskın Oran, birinci bölgede Ufuk Uras mutlaka seçilmesi gereken bağımsız sol adaylardır.“İki kişiyle ne olur” diye düşünmenin ve karmaşık siyasi tahliller yapmanın artık bir önemi yok. Baskın Oran ve Ufuk Uras, Meclis’e önemli bir fark getirecek ve demokrasi eğitiminin hocaları olacaklardır. Hem Meclis için hem bütün siyasi partiler için hem de bütün halk için.Biz, İstanbul ikinci bölgede oy kullanacağız.
Tarhan Erdem’in yönettiği KONDA araştırma kuruluşunun son araştırmasının sonuçları, özellikle AKP karşıtları açısından sürpriz oldu.Tarhan Erdem dün Radikal Gazetesi’nde araştırma sonuçlarını ve sonuçlara dayalı tahlilleri yayınladı.Buna göre AKP’nin yüzde 44-49, CHP’nin yüzde 18-22, MHP’nin de yüzde 11-16 arasında oy oranlarına ulaşması öngörülüyor.Diğer partiler yüzde 5 ve altında kalıyor.Bu manzara AKP’nin rahatlıkla tek başına hükümet kurabileceği anlamına gelir.KONDA araştırmasında oy oranlarının milletvekili sayısı karşılığı da yer alıyor. AKP 310-340, CHP 100-120, MHP 70-90 arasında milletvekili ile Meclis’te yer alabilecek.Aynı araştırmada seçilmesi muhtemel bağımsız aday sayısı da 25-35 olarak verilmiş. Bu da DTP’nin desteklediği bağımsız adayların Meclis’te grup kuracak sayıya ulaşabileceği anlamına geliyor.***Araştırma sonuçları, seçmenin yaklaşık yüzde 90’ının iradesinin Meclis’e yansıması ve yüzde onluk barajın fiilen yok olması anlamını da taşıyor. DSP’liler CHP listelerinden 10-12 vekile sahip olacakları için CHP’nin milletvekili sayısının 100’ün altına inmesi muhtemeldir.Sonuçta yeni Meclis 5 partili olacaktır: AKP, CHP, MHP, DTP ve DSP. Bu da ülkenin siyasi yapısının bütünüyle Meclis’e yansıması anlamına gelir ki, önceki Meclis’lere yöneltilen temel bir eleştiri de böylece ortadan kalkmış olacaktır.***KONDA araştırmasının sonuçlarını “manipülasyon” olarak görenler hemen tepki göstermişlerdir. Burada aynı kuruluşun önceki genel seçim dolayısıyla yaptığı araştırmalardaki başarısını hatırlatmak gerekiyor.Toplumda son dönemde yaşanan kamplaşma, seçim öncesi her türlü siyasi tartışmanın da nesnel ölçülerin dışına taşmasına, duygusal tepkilerin yaygılaşmasına neden oldu.Bu araştırma da aynı duygusal tepkilerle karşılaşacaktır. AKP’ye ilişkin “laiklik” kuşkusunu fazlasıyla yaşayan kesimden çıkacak demokrasi dışı sesler de şimdiden kendisini gösteriyor. İki gün sonra ortaya konulacak sandıktan çıkacak toplumsal iradeye saygı göstermek herkesin görevi ve sorumluluğudur. Bu, yeni oluşacak siyasi iktidara boyun eğmeyi, onun da “halk bizi seçti” diyerek demokrasinin temellerini unutmasını gerektirmez. Tam tersine, güçlü bir siyasi iktidarı daha da güçlü kılan, toplumsal uzlaşmaya verdiği önemdir.Yeni Meclis’i oluşturacak çok seslilik önümüzdeki dönemde demokrasinin daha da kurumsallaşması için çok büyük ve önemli bir olanaktır. Bunu sandıktan çıkacak herkesin doğru görmesi ve değerlendirmesi şarttır.
En ciddi ve tarafsız araştırma kuruluşlarının ulaştığı seçim tahminleri bugün yayınlanmış olacak. Bunlar, AKP’nin tek başına hükümet kuracak bir çoğunluğu rahatlıkla elde edebileceğini gösteriyor.Siyasette doğru sonuçlara ulaşabilmenin birinci yolu kendi istek ve küçük gözlemlerini gerçek sanmamaktır.Bu araştırmalar, kendini şiddetle taraf hissedenler için “dehşet verici” bile olabilir.Şu anda yapılan bütün araştırmaların sonuçlarının ve tahminlerin ne ölçüde gerçekle uyuştuğunu görmemiz için çok kısa bir süre kaldı.AKP’nin rahat rahat bir tek parti hükümeti kuracağını varsayarsak, bu noktadan itibaren bazı “hayallere” de kapılabiliriz. Bu “hayaller” sözcüğünün kapsamında kâbuslar da var.Ve bu kâbuslardan biri, Erdoğan ve kadrosunun elde ettiği başarının üzerine tam bir diktatörlük hevesine kapılmasıdır. Bunun yaratacağı sonuçlar düşünmek bile insanı fena ediyor.***Bir de bu kâbusun tam karşısında duran bir “hayal” var.Tayyip Erdoğan tek başına AKP hükümetini kurmuş...Ama Avrupa Birliği çalışmalarını koordine etmekten sorumlu Başbakan Yardımcılığı’nı Mesut Yılmaz’a öneriyor...Güvenlikle ilgili bütün birim ve çalışmaları koordine etmekten sorumlu Başbakan Yardımcılığı’nı Mehmet Ağar’a öneriyor..Kültür Bakanlığı’nı, üniversiteden bir kişiye, örneğin Prof. Metin Sözen’e öneriyor... Kültürle ilgili farklı alanlarda daha etkili çalışma yapmak üzere bu bakanlığa daha geniş bir örgütlenme yetkisi veriyor...Turizm Bakanlığı’na, sektörün içinden ve bu sorunun çözümüne ömrünü harcamış bir kişiyi getiriyor...Yeni bir anayasa için Başbakanlığa bağlı özel bir komisyon kuruyor, bunun başına geçmesi için Prof. Mümtaz Soysal’a öneri götürüyor...İnsan haklarındaki gelişmeleri izlemekle yükümlü bir devlet bakanlığı kuruyor ve bağımsız milletvekili Prof. Baskın Oran’a bu görevi öneriyor...***Eğitim reformu için Başbakanlık’ta kurulan özel komisyona eğitimle ilgili sendika ve örgütlerin temsilcileri katılıyor, bu komisyonun getirdiği öneriler Başbakan tarafından Meclis komisyonuna götürülüyor...Ekonomiyle ilgili olarak Başbakanlık’ta özel bir danışma kurulu kuruyor, buraya Güngör Uras, Asaf Savaş Akat, Taner Berksoy gibi isimleri ve tabii ki TOBB, TÜSİAD gibi örgütlerin yöneticilerini davet ediyor...Seçim sonuçlarının belli olmasının ardından yaptığı ilk açıklamada, kampanya sırasında yaşanan bazı sertlikler için kendi adına bütün Türk halkından özür diliyor...Cumhurbaşkanı seçimi için düşünce ve önerilerini almak üzere Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli’nin yanısıra Meclis’te varolacak olan DTP ve DSP genel başkanlarına da gidiyor...***Bunlar safça hayaller mi yoksa bütün ülkeyi küçük gerilimlerden uzaklaştıracak ve güven havasını yaratacak gerçek bir siyasi atılım mı? İkincisi olabilse ne iyi olurdu...
İlk delikanlılığı Deniz Baykal yaptı. “Başarılı olmazsak Rodos’a kadar yüzerim” dedi.Tabii Baykal bu tür söz oyunlarında en usta siyasilerden biri olduğu için vaadinin içine iki belirsizlik kondurdu. Biri “başarı” kavramı. Geçen seçimde yüzde 20’ye yakın oy almış olan Baykal’ın “başarı” ve “başarısızlık”tan ne anladığı belli değil. Yüzde 20’nin altına düşmeyi mi başarısızlık sayacak, tekrar yüzde 20 almayı başarı mı sayacak, bilemeyiz. Ayrıca Baykal Rodos’a kadar yüzeceğini söylüyor, ama yüzmeye nereden başlayacağını belirtmemiş durumda. Yani bir gemiye biner, Rodos’un yakınına gider, orada suya atlarsa sözünü yerine getirmiş olabilir.***DP lideri Mehmet Ağar da Baykal’ın yüzeceğini öğrenince “Biz de Edirne’den Hakkari’ye kadar yürürüz” demişti. Ağar da bu yürüme işi için açık bir koşul koymadı, ama Baykal’a cevap verdiğine göre, onun da bir başarı ve başarısızlık ölçüsü olacağını, buna göre yürüyeceğini varsayıyoruz. Ağar’ın vaadi Baykal’a göre en azından başlangıç noktasını belirttiği için daha açık görünüyor. Ayrıca vaadini yerine de getirebilir, dinlene dinlene bir yılda Hakkari’ye ulaşabilir.***Başbakan Tayyip Erdoğan meseleye geç daldı ama biraz daha açık bir vaat getirdi: “AKP tek başına iktidar olmazsa siyasetten çekilirim.” Aynı olay 1999 seçiminde CHP’nin barajın altında kalması üzerine Baykal’ın başına gelmiş, ancak bir süre sonra Baykal sözünü unutup tekrar CHP’nin başına geçmişti.MHP lideri Bahçeli de 2002 seçiminde yüzde 10 dolayında puan kaybederek yüzde 9 oyla Meclis dışı kalmaları üzerine istifa etmiş, ancak baskılar üzerine tekrar yerinde kalmıştı.***Erdoğan’ın seçime dört gün kala böyle bir söz vermesini sadece diğerleriyle delikanlılık yarışına bağlamak gerçekçi olmaz. Bu vaadin nedeni bellidir, Başbakan’ın önüne getirilen seçim araştırmalarında AKP’nin yüzde 40’ın üzerinde oy alacağı yazılıdır. Ve Erdoğan bu araştırmalara güvendiği için böyle bir çıkış yaptı. Bu ayrıca kendi kadrolarına moral verecek, belki ortadaki seçmen grubu üzerinde de etkili olabilecektir.Bütün bunların ne kadar doğru olduğunu öğrenmemize çok az zaman kaldı. Biraz daha sabır; sonra göreceğiz kim evine gidecek, kim yürüyecek, kim yüzecek.notReha Muhtar için (2)Reha Muhtar, dün artık kendisini okumak zorunda olduğumuzu yazmış. Mesleğimizin gereği her gün birçok köşe yazarını okur, bir kısmına de ne yazmış diye bakarız. O yüzden kendisine güzel başını uzmanlık alanı dışındaki işlerle yormamasını, kendi alanında yazmayı sürdürmesini tavsiye etmiştik. Dünkü yazısıyla bu konuda ne kadar haklı olduğumuzu göstermiş oldu. Tavsiyemizi bu vesileyle tekrarlıyor, böylece meseleye son noktayı koyuyoruz.