Bizim basında uzun süredir bir gelenek oluştu, bu geleneğin gerekçesi, okurların pazar gününün rehaveti içinde ciddi konularla özellikle de politikayla ilgilenmek istemeyeceği...Bu tespitten yola çıkıldığı zaman da hafta içinde politika ya da politikayla ilişkili ciddi konularda yazanların pazar günleri farklı şeyler yazmaları, bir anlamda okuru “eğlendirmeleri” gerekiyor.Ancak dünkü gazetelerin ilk sayfalarında yer alan üç haberi yan yana okuduğumuz zaman, pazara gevşek hazırlanmanın şartları da kendiliğinden yok oldu.***Haberlerin biri, ülkemizi tehdit eden susuzlukla ilgili. Gerçi Başbakan bu konudaki bir soruya cevap verirken önümüzdeki kış yine yağışlarının belirleyici olacağını söylemişti, ama bu haber biraz farklı.Fethullah Hoca olarak bilinen ve önemli bir cemaat etkisine sahip olan Fethullah Gülen, Amerika’da bizim televizyon kanallarını izlerken yağmur duası haberlerini görmüş ve şova benzettiği bu dua şeklini hiç beğenmemiş. Kuraklığın asıl sorumlusunun “insanların bin türlü günah işleyip tövbe etmemesi” olduğunu söyleyen Hoca’ya göre “o mesele öyle olmaz”mış. Hoca, “İcabında orada yüreğin durur, bayılırsın. Yere yığılır, başını yerlere sürtersin” diyor. Demek ki dua edenler kendilerini parçalamalı ki bir sonuca ulaşılabilsin. Fethullah Hoca, uzaktan tarif etmek yerine Amerika’dan gelip bu duaları bizzat yönetmeyi de düşünebilir...Susuzluk tehlikesiyle ilgili olarak yetkili zevatın ne yaptığını, ne gibi acil önlemler aldığını ve hangi uzun vadeli planları geliştirdiğini henüz bilmiyoruz. Ama Fethullah Hoca’nın dua ederken “kendini parçalama” önerisi tutarsa kışa girerken bayağı telefat vereceğimiz söylenebilir.***İkinci haber, seçim öncesinde seçim kanunu dolayısıyla İçişleri Bakanı olan bürokrat ile ilgili. Bu bakan Bodrum’a gezmeye gitmiş, Muğla Valisi kendisini ağırlamış, ama yediği “risotto”nun şarapla yapıldığını öğrenen Bakan çok öfkelenmiş ve Vali’yi görevinden almış.Bu “risotto” denilen şey aslında İtalyan pilavıdır. Sayın Bakan Bodrum’a küçük bir keyif gezisine gitmişken demek ki bu bilmediği yemekten tatmak istemiş, üstelik pek beğenmiş ve tarifini istemiş, şarapla yapıldığını öğrenince de sinirden delirmiş. Sayın Bakan’a “bilmediğin şeyi neden yiyorsun” diye sormak abes kaçabilir. “Madem ki bu kadar hassassın, yemeden önce bu nasıl yapılıyor diye sorabilirdin” dersek de belki makama saygısızlık gibi alınabilir. Sonuçta, İtalyan mutfağının ülkemizde yaygınlaşması sayesinde bir de “risotto krizi” yaşamış olduk.***Üçüncü haber ise bir “seçmen davranışları araştırması”nın sonuçları arasında yer alıyor. CHP’ye oy verenlerin yüzde 12’si ramazanda lokantaların kapatılmasını istiyor, yüzde 14’ü de kadının denizde mayo giymesini günah olarak görüyor.Üçü birden gerçekten çok fazla oldu...
AKP, demokratik düzeni, ülkeyi ılımlı bir İslam toplumuna dönüştürmek için kullanıyor mu?AKP gerçek amaçlarını gizliyor, takıyye yapıyor mu?Cumhurbaşkanı makamına siyasal İslam kökenli bir politikacının gelmesi ve Çankaya’ya türbanın girmesi laik düzenden geri dönüşü simgeleyen bir adım mı?..Bu sorular AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002 yılından beri soruluyor. Toplumun bir kesiminin bu sorulara verdiği yanıt hep “evet” oldu ve o “evetler” Gül’ün cumhurbaşkanlığı söz konusu olduğu andan itibaren daha da katılaşmış görünüyor.Laik düzenden geri dönüş anlamına gelen adımlar, çok partili sisteme geçildiğinden bu yana çeşitli şekillerde atılmıştır ve bu adımların ardında kendisini sağ diye niteleyen partiler olduğu kadar sol diye niteleyenler de vardır.Arapça ezana geri dönüş, denetim dışı dinsel eğitime kapıların açılması, imam hatip okullarıyla paralel bir dinsel eğitim sistemi yaratılması, türbanın dinsel bir simgeye dönüştürülmesi gibi faaliyetler Demokrat Parti ile başlamış olsa da, askeri yönetimler dahil olmak üzere hemen bütün iktidarlar tarafından sürdürülmüştür. Örneğin devlet televizyonunda dini yayınlar yapılmasını solcu Ecevit başlatmıştır.***Geçen yarım yüzyıla bakıldığında, AKP hükümeti döneminde bu açıdan daha fazla faaliyet ve çaba gösterildiğini söylemek zordur ve haksızlık olur.Ancak özellikle yerel yönetimler eliyle yapılan dinsel içerikli “gösteri” niteliğindeki bazı faaliyetler ciddi şekilde dikkati çekmiştir.AKP ile ilgili kuşkular daha çok partinin yönetiminde bulunan siyasilerin ve liderlerinin kökenleriyle ilgilidir. Bu siyasi kadro Erbakan’ın siyasi İslam hareketleri ve örgütleri içinde yetişmiştir. O yüzden toplumun bir kesimi için önemli bir kuşku kaynağıdır, olmaya da devam edecektir. Son seçimde de dinsel kökenli örgütlenmelerin, cemaatlerin AKP’yi desteklediği biliniyor. Bu cemaatlerin ve siyasal İslam kökenli toplulukların da AKP’den bazı beklentileri olabilir. Hatta bu çevreler AKP hükümetinin kendilerine daha hoşgörülü davranmasını bekleyerek bazı güç gösterilerine de girişebilir, örgütlenmelerini daha da yaymak isteyebilirler.Ancak AKP’ye oy verenlerin tümünün bu çevrelerin etkisi altında olduğunu söylemek de mümkün değildir.***Tabii ki dinsel örgütlenmelerin faaliyetlerinin sınırları hem anayasal düzen hem de yasalar açısından bellidir. AKP’nin bunlara ne ölçüde destek vereceğini şimdiden söylemek zor. Ancak henüz işlenmemiş suçlar için suçlu tayin etmek temel insan haklarına aykırıdır.AKP’nin kadrolarında yaptığı yenilenme ve partiyi biraz daha merkeze konumlama çabaları en kuşkulu kesimin endişelerini gidermeye yetmedi.O endişeleri gidermek kolay değildir ama en başta Tayyip Erdoğan’ın ve Abdullah Gül’ün bunu sağlamak için her şeyi yapmaları şarttır.
Hükümetlerin kuruluşunda genel teamül, yeni başbakanın kabine hakkında cumhurbaşkanının da fikrini alması ve götürdüğü listenin itirazsız onaylanmasını sağlamasıdır.Erdoğan bu şekilde davranmaya gerek görmemiş, bunu da bir gün önce “seçilmişler” deyimini kullanmakla, Cumhurbaşkanı’nın onaylaması gerektiğini söyleyerek belli etmiştir.Sezer de buna cevabını dünkü “toptan veto”su ile verdi.Sezer’in listeye bile bakmadan “yeni cumhurbaşkanına onaylatın” demesinin bir “iyi niyet jesti” olduğuna ilişkin yorumlar fazlasıyla iyi niyetlidir.Yeni hükümet listesiyle ilgili son söz tabii ki Başbakan’a aittir. Ama bu son söz hakkı kullanılırken devletin en tepesinde belli bir “uzlaşma” durumu yaratılması da doğaldır. ***Cumhurbaşkanı bu “toptan veto”su ile yeni hükümete ilişkin herhangi bir sorumluluk almak istemediğini de ortaya koydu. Bu da gelecek hükümet dönemine ilişkin olarak “ağır” kuşkular içinde olduğunun ifadesi.Bu kuşkuların ne olduğu belli. Cumhurbaşkanı Sezer’in, çeşitli beyanları ve tavırları dolayısıyla AKP’ye ve hükümetlerine yönelik laiklik kaygılarını benimsediği biliniyor.Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasıyla bu yoldaki kuşkulara sahip olanların endişelerinin daha fazla artacağı da biliniyor.Sezer’in “toptan veto”su, aynı kuşku ve endişelere sahip olduğunun işaretidir. Cumhurbaşkanı tersine davranmış olsaydı, siyasal gerilimi düşürme yolunda önemli ve gerçek bir “jest” yapmış olacaktı. Ama Sezer öyle yapmadı ve öyle yapmayarak “gerilim cephesi” içinde yer aldığını gösterdi.***Cumhurbaşkanı, 2002’den bu yana AKP hükümetine “gerçek muhalif” olarak görev yapmış, yetkilerini hükümeti denetleme ve sınırlama yönünde kullanmıştır.Son “jest”i de bunun bir parçası; en sonuncusu ve hatta en ağırıdır. Erdoğan’nın yolladığı yüzlerce atama kararnamesini geri çeviren Sezer, son jestiyle bütün bakanların atamalarını geri çevirmiş oluyor.Yeni hükümetin hukuken ve siyaseten yasallığını onaylamayan Cumhurbaşkanı Sezer, uzlaşma ve yumuşama isteyen toplum çoğunluğunun bu arzusunun tersine davrandı.Uzlaşma ve yumuşama isteyen toplum çoğunluğu, sandıkta AKP’ye oy verenlerden daha da geniş bir kesimdir. Cumhurbaşkanı bunu dikkate almış olsaydı toplumun yumuşama isteğine uygun davranmış, yumuşama yollarını genişletmiş olacaktı. Böyle davranmaktan kaçındı.Tavrının doğruluğunu ya da yanlışlığını zaman gösterecek.
Seçim ertesinde eski cumhurbaşkanı Demirel’in “Baykal istifa etmemeli” demesi üzerine Latif Demirci Hürriyet’in birinci sayfasına bir karikatür çizmişti. Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül Demirel’i bir iskemleye bağlamışlar, teybe “Baykal yerinde kalsın” dedirtiyorlardı.AKP’nin seçim başarısının nedenleri üzerine çok fikir yürütüldü, çok yorum yapıldı. Ama şu anda bilinmeli ki bu nedenlerin en önemlilerinden biri Baykal’dır.Ve Baykal aynı şekilde yürümeye devam ediyor. Bu, yürüyüş mü emekleme mi debelenme mi neyse, her an Erdoğan ve Gül’e daha rahat bir alan yaratıyor.***CHP’nin Meclis Başkanlığı için Köksal Toptan’ı destekleyerek bazı ince mesajlar vermeye çalıştığına ilişkin yorumlar da yapıldı. Kimilerine göre Baykal “Böyle doğru dürüst bir adayı cumhurbaşkanlığı için de çıkartın, destekleriz” demek istemiş... Kimilerine göre “biz de gereğinde uzlaşırız” demek istemiş... Kimilerine göre de hiçbir şey demek istememiş, sadece politika üretmedeki beceriksizliğini örtmeye çalışmış...CHP henüz cumhurbaşkanı seçimi yapılmadan, ortada sadece tek aday varken, Gül’ün seçilmesini peşinen kabul ederek “cumhurbaşkanının davetlerine, gezilerine gitmeyeceklerini” ilan etti.Bu da politika üretememe, açık hedefi olmama halinin bir ifadesidir. Daha ilk andan itibaren “kavga çıkarırız haaa...” tehdidini siyaset yapmak olarak görenler, bunun halk tarafından hiç de olumlu karşılanmadığını bile görememişlerdir. ***Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül oyunu kurallarına göre ve sükûnetle oynadıkça CHP’nin oyun alanı daralıyor.CHP’nin cumhurbaşkanının davetlerine, gezilerine gitmemesi aslında başka bir çağrı içeriyor. CHP’lilerin bazı toplantı ve faaliyetlerde yer almaması kimsenin umurunda olmayacaktır. Herhalde bunu CHP’liler de biliyor. Bu boykot çağrısını yaparken açıkça söylemedikleri ama bekledikleri durum, aynı boykotu Silahlı Kuvvetler’in üst düzeyinin de yapmasıdır.CHP’lilerin Çankaya Köşkü’ne gitmemeleri bir kez haber olur, sonra herkes unutur gider. Ama ordunun üst düzeyinin bir kez bile gitmemesi başka bir anlama gelir.***CHP seçim öncesinde de kendisini bir anlamda ordu ile birlikte ya da sözcüsü gibi gösterme çabası içinde olmuştu. Bu tavrının halk tarafından onaylanmadığını unutarak aynı gerilim ve kriz kışkırtma çabaları içinde bulunması CHP’yi siyasi sahnede biraz daha “marjinal” hale getirecek, oyunun dışına düşmesine yol açacaktır.Latif Demirci’nin karikatürünü de anlamamış olan CHP yöneticilerine AKP erkânı ne kadar teşekkür etse az olur.
Abdullah Gül’ün on birinci cumhurbaşkanı olmasının önünde hiçbir hukuki ya da siyasi engel bulunmuyor.Peki o zaman neden o krizi yaşadık, muhtıra gördük, duygularının sivriliğiyle kuralları çiğnemek isteyenlerin öfkesiyle karşılaştık?Bu gerilimler, demokrasi kültürünün yerleşmesi açısından yeni birer ders olarak görülebilirse bir işe yaramış olur.Oyun kurallarına göre oynanmıştır, bir ara kuralların bozulmasını ise 22 Temmuz seçimi düzeltmiş, her şey olması gereken yola geri dönmüştür.Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı olarak görmeyi istememek de istemek kadar meşrudur, yasal ve siyasal bir haktır. Ancak kurallar işlemesi gerektiği gibi işleyince Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını isteyenler kazanmıştır.Artık herhangi bir itiraz yerinde olamaz. Ama bu, yeni cumhurbaşkanının icraatlarının ya da faaliyetlerinin eleştirilmeyeceği anlamına da gelmez.Abdullah Gül, dün resmen adaylığını açıklarken herkesin duymak istediği her şeyi söyledi. Dolayısıyla toplumun bütünü de sözlerinin gereğini yerine getirmesini bekleyecektir. Bu da demokrasi oyunun en temel kuralıdır.***CHP, kendi açısından Gül’ü neden cumhurbaşkanı olarak görmek istemediğini açıkladı. Bu da onların hakkıdır. CHP’nin görüşünü haklı bulanlar da olabilir haksız bulanlar da olabilir. Bu da demokrasinin en iyi yanlarından biridir.Ancak CHP Gül’e itiraz ederken nasıl bir cumhurbaşkanı istediğini, önereceği adayla göstermek durumundadır. Böyle yaptıkları takdirde itirazlarına ciddi bir gerekçe kazandırmış olacaklardır. O zaman kamuoyu da CHP’nin görüşlerinin derinliğini görebilir.Aslında bütün bunlar o kriz günlerinde çok konuşuldu. O süreçte CHP’nin dile getirdiği itirazlarla bugünküler arasında bir fark yok. Ama CHP, aynı sözleri tekrarlar, aynı katı tutumda ısrar ederken 22 Temmuz gününü de unutmamalı. Seçmenin yarısı AKP’ye onay verirken CHP’nin itirazlarını haklı bulan seçmen sadece yüzde 20’de kaldı.Bu noktada da Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasının meşruluğunu tartışma imkânı kalmıyor.“Çankaya’da türban” meselesinin de ne yönde gelişeceğini şu anda bilmek zor. Ama onu bile toplumsal barış için bir olanak olarak kullanmak mümkün. Bunu belirleyecek olan da en başta Gül’ün tavırları olacaktır.Demokrasi, insanlığın bugüne kadar bulduğu en iyi yönetim biçimidir. Bunu bir kez daha yaşayarak gördük, yeter ki ders almasını bilelim.
Türkiye’nin erken seçime gitmesine yol açan siyasi krizin kaynağı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin engellenmesiydi.CHP gerilimi artırdı, seçimi imkânsız kılan hukuki bir gerekçe bulundu; Genelkurmay aslında AKP’li ve eşinin başı kapalı bir cumhurbaşkanı istemediğini açıklayan bir bildiri-muhtıra yayınladı.Sonra sandığa gidildi ve halka soruldu. Sandıktan çıkan sonuç, her iki seçmenden birinin AKP’ye ve Abdullah Gül’e desteği anlamına geliyor.Zorlama gerekçeler ya da hayali tespitler üreterek döne döne bu sonucu tartışmak çoktan gereksiz ve anlamsız hale geldi.Karmaşık hukuki tartışmalar da geride kaldı, Gül’ün adaylığına tepki gösteren mitinglerin ağırlığının ölçümü de geride kaldı.Sandık AKP’ye, Tayyip Erdoğan’a tekrar yetki verdi, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığının engellenmiş olmasına tepki gösterdi.Abdullah Gül olayının seçmenin ne kadarı için önemli olduğunu ölçmek mümkün değil. Ancak yine ciddi araştırmalara bakıldığında, seçim kampanyası sırasında Erdoğan bu olayın üzerine gittikçe AKP’ye yönelimin arttığı da belirlendi.***Erdoğan, seçimde büyük başarı kazanmış bir siyasi partinin lideri olarak cumhurbaşkanı seçiminde asıl söz sahibi olma hakkını edinmiştir.Erdoğan’ın ikinci iktidar döneminin başında bir krize yol açmamak için başka adaylar üzerinde durmuş olması da mümkündür ve doğaldır. Siyasette her durumda başka arayışlar, başka seçenekler üzerinde durmak doğrudur. Anlaşıldığı kadarıyla Erdoğan da böyle bir arayış sürecinden geçmiştir, ancak Abdullah Gül’ün adaylığını istememenin aslında tek bir gerekçesi kalmıştır. O da geçen seçim sürecine müdahale eden Genelkurmay’ın tepkisine ilişkindir.***Kuşkusuz, Çankaya Köşkü’nde eşinin başı tümüyle kapalı olan ve Türkiye’yi türban nedeniyle Avrupa Mahkemesi’ne şikâyet etmiş bir siyasetçinin oturması, çok fazla sayıda kişinin içine sindirmekte zorlanacağı bir durumdur.Ancak demokrasi, istemediğin şeyleri, sandıktan çıkması ve düzenin temel ilkeleriyle oynamaması koşuluyla hazmetme rejimidir. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını ülkenin yarısı onayladı, diğer yarısı da bu onaya saygı göstermek zorundadır.Gül, başbakanlık ve dışişleri bakanlığı yapmış, devletin en önemli görevlerinde bulunmuş bir siyasetçidir. Onun Çankaya Köşkü’ne çıkmasını ilerde gelecek “felaketlerin” en önemli habercisi olarak görmek abartılı ve aşırı duygusal bir tepkiden ibarettir. Gül, devletin en tepesinde görevini yaparken hakkındaki kuşkuların doğru olup olmadığını gösterecektir.Bu seçim sürecinde de herhangi bir dış müdahalenin ortaya çıkması ihtimalini düşünmek bile istemeyiz. Demokrasi gerçek bir “hazım”, birbirini dinleme ve anlama rejimidir. Bayan Gül’ü Çankaya Köşkü’nde görmek içimizi ne kadar burkarsa burksun esas olan Bay Gül’ün görevini nasıl yaptığıdır.
Futbolun dönüşüne çok az kaldı. Hafta sonları bütün dünya gibi biz de bu eğlenceli olayın keyfini yaşayacağız.Geçen sezonu da ağır şiddet olaylarıyla, futbolun keyfini yok eden suçlamalarla kapatmıştık.Gazetelerin spor sayfalarında daha şimdiden yer alan bazı haberler, televizyon programlarında dile getirilenler, futbol dünyasındaki “pisliklerin” aynen devam ettiğini gösteriyor.Bunun fazla şaşılacak bir tarafı yok, çünkü futbola bütün bunları bulaştıranlar, bir sürü karanlık ilişki içinde olanlar, şikeden çete kurmaya kadar, bahis oyunları içinde yer aldıkları iddia edilenler olduğu gibi yerlerinde duruyor.Geçen yıl Spordan Sorumlu Devlet Bakanı’nın zaman zaman bazı sert çıkışları görüldü; Bakan, futbol işinin başında olanları tehdit etti ama değişen hiçbir şey olmadı. Çünkü futbolu futboldan başka her şeye benzetenleri, kendilerini imparator zanneden kulüp yöneticilerini, adları defalarca şike olaylarına karışmış kişileri temizlemeyi kimse başaramadı. ***Çıkarlar üzerine kurulmuş olan bu sağlam yapıyı çözmek ve futbol dünyasını bir anlamda yeniden inşa etmek için bayağı bir irade ve cesaret gerekiyor.Futbol dünyasının irili ufaklı mafyalarla ilişkisini kesmek için Ankara’daki en yetkili kişilerin yetkilerini kullanamamasında ya da kullanmayı başaramamasında kötü niyet dışında belki beceriksizlik unsuru daha ağır basıyor.Ne var ki bu çirkin yapıya bir an önce balta vurulmadığı sürece çirkinlikler sürecek, bu unsurlar zaman zaman ortadan kaybolmuş gibi yapacak ama futbolun keyfini kaçırma faaliyetlerine devam edeceklerdir.***Yeni hükümette de herhalde yine spordan sorumlu bir devlet bakanı olacak. Geçen dönemdeki bakan bu işin üstesinden gelemedi, herkesin beklediği temizlikleri gerçekleştiremedi. Bu kez gelecek yeni bakan umarız ki daha becerikli ve daha kararlı çıkar.Futbolun yeniden başlayacağına sevinen milyonlarca kişi futbol dünyasında temizliği gerçekleştirecek yetkililerin arkasında duracaktır. Bundan Ankara’dakilerin kuşkusu olmasın.Yeter ki bize temiz futbolu ve temiz futbolun büyük keyfini geri versinler.NOTYıllık izin hakkımızın küçük bir bölümünü kullanacağımız için bir süre bu köşede olmayacağız. Haftaya tekrar görüşmek üzere.O. G.
İçinden çıkılamayan konulardan biri, güvenlik güçlerinin, emniyet memurlarının görevlerini yaparken kullanacakları “yetki” meselesi...Yasalarda birçok çağdaş değişikliğin gerçekleştirildiği bir süreç yaşadık. Bu sürece sürekli olarak “ama biz farklıyız, bizim şartlarımız farklı” gibi bir demagoji ile tepki gösterildi, karşı çıkıldı.Ama neden farklı olduğumuzu, bizim güvenlik güçlerimizin de neden ileri ülkelerdeki güvenlik güçlerinin görev yaptığı koşullarda görev yapamayacağını açıklamak mümkün değil.Zaten bu gerekçelerle karşı çıkanlar ne yazık ki ciddi bir aşağılık kompleksini tekrarlamış oluyor.***AKP hükümetine de uzun süre polisin yetkilerinin artırılması yönünde baskılar yapıldı. “Memur” kişiler zaman zaman çıkıp AB yasaları yüzünden görevlerini yapamadıklarını iddia etti. Hükümet bu baskılara uzun süre direndi, ancak terör olaylarının artması ve büyük şehirlerdeki asayiş sorunlarının fazla konuşulur olması dolayısıyla sonunda baskılara boyun eğdi ve fazla dikkat çekmeden “Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu”nda bazı değişiklikler yaptı.Örneğin birkaç sivil ya da resmi giysili kişi arabanızı durdurdu ve kimliğinizi istedi. Üzerlerinde üniforma varsa onlara kimlik sorma hakkınız yok, söyleneni yapacaksınız. Eğer kimlik soran ve polis olduklarını söyleyen kişilerden kimliklerini göstermelerini ister ve onlar göstermeden kimliğinizi göstermeyeceğinizi söylerseniz yeni kanuna göre “polise direnmek” suçundan gözaltına alınabilirsiniz.Ve son değişikliklere göre bu uygulamayı yapan polis haklıdır. Polis yolda insanları durdurabilir, tavırlarından şüphelendiğini söyleyerek yere yatırıp üzerlerini arayabilir, üzerlerinden bir suç unsuru çıkmasa bile şüphesinin devam ettiğini belirterek ellerini kelepçeleyip emniyete götürebilir.***Bu örnekleri rastgele vermedik. Bunlar son haftalarda sık sık meydana gelen, şikâyet konusu olan olaylardan örnekler.Polisin görevini yaparken vatandaşların haklarına azami saygıyı göstermesinin görevini yapmasına engel olduğu iddiası çağdaş bir toplumda insan hakları kavramının ne olduğunu anlamamış kimseler tarafından o kadar çok söyleniyor ki büyük bir çoğunluk da buna inandırılmış oluyor.***“Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu”ndaki son değişikliklerin hemen geriye alınması gerekiyor. Yoksa istenmeyen olaylar çoğalacak, yine haklı haksız suçlamalara uğrayacağız. Medeni olmaktan kimsenin zarar görmediğini, görmeyeceğini önce güvenlik sorumlularına anlatmak ve de iyi anlatmak şarttır. Sadece genel eğitim düzeyinden şikâyet ederek bu sorunun çözülmesi ya da uyumaya bırakılması gerçekten “ayıp” listesine giren bir zaafımızdır.