CHP’de son kavga

9 Eylül 2007

Seçim öncesi iktidar adayı olduğunu ciddi ciddi ilan eden CHP, o günden bugüne neden hezimete uğradığı konusunda bir çalışma yapmadı.Parti yönetimi bu yenilginin nedenlerini araştırmadı, araştıranlara da kızdı.Dün CHP’nin Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından kuruluşunun 84’üncü yıldönümüydü. Bunun için düşünülen Anıtkabir töreni, iyi düzenlenmiş bir gösteriydi. İzdiham yaratıldı, bazı partililer Baykal’a büyük sevgi gösterilerinde bulundu.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ve onu destekleyenler ise CHP Genel Merkezi’nin önünde Baykal’ın istifasını istedi.***Her iki gösterinin görüntülerine bakıldığı zaman, CHP’nin geleceğiyle ilgili iyimser sonuçlara ulaşmak iyice zor.Baykal CHP yönetimini bu şekilde sürdürmeye kararlılığını gösterirken kendisine tek seçenek olarak Sarıgül’ün ortaya çıkmış olması, bu partinin geleceğiyle ilgili en küçük iyimserliğe yer bırakmıyor.Sol ya da sosyal demokrat bağlantılarını tümüyle kesen, vasat bir devletçi ve kaba milliyetçi bir parti olarak halkın önüne çıkan CHP’nin küçülme sürecinin devam etmesi kaçınılmazdır.CHP’nin içinde yakın döneme kadar belli ağırlık taşıyan sol kadroların tümü tasfiye edildi. Ayrıca parti tüzüğü Baykal’ın demokratik yollarla görevinden indirilmesini imkânsız kılacak hale getirildi. CHP Baykal’ın partisidir ve istediği kadar partinin başında kalabilir. Bu partinin geleceğine ilişkin başka umutlar besleyenler hayal görüyor.***CHP’nin kaba milliyetçi bir parti olarak yeni kimliğine sarılması, aslında gerçek ve çağdaş bir sol partinin önünü açmaktadır.Siyaset sahnesinden silinmiş olan sosyal demokrasiyi tekrar ortaya çıkarmak, bunun fikirlerini ve örgütlerini oluşturmak tabii ki kolay bir iş değil. Ancak şu anda bunun CHP çatısı altında gerçekleşmesinin imkansızlığı da ortada. Dolayısıyla ancak bir “yeniden kuruluş hareketi” solu tekrar siyaset sahnesine sokabilir.Dünkü görüntüler Baykal’ı bir kez daha rahatlatmış olmalıdır. Bu partinin geleceğinin tümüyle kendi elinde olduğunu bir kez daha gördü.Sarıgül hareketi gibi muhalefet girişimlerinin kendisini etkileme imkânı bulunmayacağını da görmüştür.CHP artık istediği sürece Baykal’ın partisi olarak kalacaktır. Ondan geriye nasıl bir enkaz kalacağı ise kendisini ilgilendirmiyor.Gelecek seçimde CHP’nin başka partilerin yanında tarihin derinliklerine doğru gitmesi, AKP’nin göstereceği performansla yakından ilgilidir.Ve işte bütün bunlar, solun yeniden kuruluş hareketinin ortaya çıkmasını daha da gerekli kılıyor.

Devamını Oku

İlk sivil anayasa

2 Eylül 2007

Şu anda geçerli olan 1982 Anayasası, yapılan çeşitli yama ve rötuşlara rağmen en dar anayasamızdır. Mantığı, bütünüyle sivillerin yine her işi berbat etmesi ve ülkeyi krize sokması ihtimaline karşı tedbirler getirmek üzerine kuruludur.1982 Anayasası siyasi ya da siyasi olmayan sivillerin ülkeyi her an bölünme aşamasına getirebileceği kuşkusunun bir ürünüdür. Bu ruh halinin de tıpta isimleri vardır.***1921 Anayasası’nın mantığı, ulusal kurtuluş savaşının yürütülmesinin hukuki temelini oluşturmaktı.1924 Anayasası da henüz doğmuş cumhuriyetin kökleşeceği temelleri atıyordu.Bundan sonra gelen 1961, 1972, 1982 anayasaları üç askeri müdahalenin ardından, demokratik olarak nitelenemeyecek koşullarda hazırlanmış metinlerdir.1961 ve 1982 anayasaları her bakımdan birbirine taban tabana zıt oldukları halde ikisi de halkoyuna sunulmuş ve onaylanmıştır.1961’de anayasa oylanırken askeri yönetim vardı, 1982’de hem askeri yönetim vardı hem de anayasa oylaması öncesinde karşı görüş bildirmek yasaktı.Bu deneylerin ardından, uzun süredir Türkiye’nin çağdaş bir anayasaya; insan haklarını, vatandaşı koruyacak ve bunun için gerekli hukukî, demokratik güvenceleri sağlayacak bir anayasaya ihtiyacı olduğu defalarca belirtildi.Turgut Özal, en güçlü döneminde konuya el atmadı, Demirel-İnönü koalisyonu sırasında konuşuldu ama bir kenara bırakıldı.Türkiye’nin gerçek bir anayasaya sahip olmasının zamanı gelmiş geçmiştir. Buradaki “gerçek” sözcüğü. vatandaşın korunması, kollanması anlamını karşılamaktadır. ***AKP’nin bir grup bilim adamına hazırlattığı anayasa taslağıyla ilgili olarak son günlerde çok değişik iddialar ortaya atıldı. Yine aynı meseleye döndük: AKP’nin bu anayasaya ülkeyi İslamcı kurallara götürebilecek bazı “sıkıştırmalar” yapabileceğini düşünenler, ortaya herhangi bir metin çıkmadan uyarılarını sıralamaya başladı.AKP iktidarı boyunca da böyle olmaya devam edecektir. Ancak bu seslerin daha da büyümesi ya da duyulmaz hale gelmesi, yine AKP’nin icraatlarına bağlıdır.Bu icraatların ilki ve en önemlilerinden biri de çok partili demokrasiye geçtiğimizden bu yana ilk “sivil” anayasanın hazırlanmasıdır. Yeni anayasanın sivilliğini tartışmaların düzeyi ve katkıların boyutu da belirleyecektir. Ancak bunun tarihi bir fırsat olduğunu, tartışmaya katkıda bulunmak isteyen ve onları izleyen herkes bilmelidir. Yeni anayasa hem AKP’nin hem Gül-Erdoğan ikilisinin ilk büyük sınavıdır. Onların bu sınavdan başarıyla çıkmaları için de yeni anayasa çok sağlıklı ve önyargısız şekilde tartışılmalıdır.

Devamını Oku

Dışardan bakınca

1 Eylül 2007

Gül’ün Cumhurbaşkanı olması dolayısıyla Türkiye Batı medyasında iki gün boyunca haberlerin ön sıralarında yer aldı. Büyük gazetelerde Türkiye’nin geleceğine ilişkin yorumlar yayınlanmaya devam ediyor.Bu yorumların bazıları ilginç tahlillerden yola çıkarken birçoğu da son derece yüzeysel bilgiler ve kalıplarla Türkiye’yi “çözmeye” çalışıyor. Ancak tümüne baktığımızda, Batı’daki bize ilişkin soruların kolay kolay cevap bulamadığını söyleyebiliriz.Batı kamuoyunun bir kesimi için Avrupa Birliği’ne tam üye adayı olan bir ülkenin başında siyasi İslam kökenli bir parti ve siyasetçilerin bulunması, üstelik bunların AB üyeliği için çaba göstermesi kolay anlaşılır bir durum değil. Aslında bunu açıklamak, hele Türkiye gibi eşi benzeri bulunmaz bir ülkedeki kavramların farklılığını anlatmak da kolay değil zaten.Yine de Batı medyası son seçimler dolayısıyla bazı soruları açık açık soruyor ve cevaplarını görmeye çalışıyor.Bunların içinde en kısa vadeli olanı, sivil iktidar ile askerin ilişkilerinin nasıl gelişeceğidir. Ankara’da son yaşanan küçük olaylar da aslında bu sorunun tam cevabını vermiyor, yani sorunun ucu hâlâ açık...***Türkiye’de demokrasinin ne ölçüde kurumlaştığı ya da kurumlaşma yolunda olup olmadığı sorusuyla birlikte ortaya iki konu geliyor. Bunların birincisi ve en önemlisi Kürt sorunudur. Bu konuda AKP hükümetinin aldığı farklı tavırlar ya da kararsızlıkları dikkati çekiyor. Aynı çerçevedeki ikinci soru siyasi cinayetler ve çeteler sorununun halledilip halledilmeyeceğidir. Batı medyasında yer alan yorumlarda AKP hükümetinin bu konudaki samimiyetine inanç ağır basıyor.Bütün bu soruların arkasından Batı, bizde de hâlâ sorulmaya devam eden soruyu tekrar tekrar soruyor: AKP’nin Türkiye’yi doğuya çekme ya da yarı-İslamcı bir ülke haline getirme gibi bir planı var mı, yok mu...Batı medyası genel bir iyimserlik içinde olsa da bu soru sürekli olarak gidip gelmeye devam ediyor ve edecek...***Batı medyasındaki Türkiye yayınlarına bakıldığı zaman AKP’nin, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın sadece Türkiye’yi değil Batı’yı da bazı meselelerde ikna etmek gibi bir sorumluluğu olduğunu söyleyebiliriz.Siyasi İslam konusunda aşırı duyarlı olan Batı kamuoylarını ikna etmek Türk halkının en kuşkulu kesimlerini ikna etmekten daha zor olacak gibi görünüyor.

Devamını Oku

10 bin dolar

31 Ağustos 2007

Hükümet programları uzun ve sıkıcı metinlerdir. Bunların içinde her konunun yer alması, her konunun genel ifadelerle geçiştirilmesi ve her kesime mavi boncuk dağıtılması adettendir.Başbakan Erdoğan’ın dün Meclis’te okuduğu 60’ıncı hükümet programında bütün bunlar vardı. Ama fazlası da vardı. Bu metinde çeşitli konularda çok somut vaatler yer aldı.O somut vaatlerin en önemlisi, önümüzdeki 5 yılın hedefi olarak, kişi başına gelirin 10 bin dolar düzeyine çıkarılacağı vaadidir.Şu anda kişi başına gelirin 5 bin dolar dolayında olduğu düşünülürse, demek ki Türk ekonomisi tam anlamıyla ikiye katlanacak.Bunun ne ölçüde mümkün olduğunu ekonomi uzmanları tartışacaktır. Ancak üzerinde durulması gereken çok önemli bir unsur var. O da ülkemizde gelir dağılımındaki ağır eşitsizliktir.Dolayısıyla kişi başına gelirin 10 bin dolara çıkmasının yanında bu gelir artışının olabilecek en eşit şekilde bütün kesimlere, bütün yörelere, hatta daha az gelişmiş kesim ve yörelere daha fazla olmak üzere dağılması, refahın yaygınlaşması şarttır.Aksi takdirde eşitsizliklerin daha da arttığı bir toplumsal ilişkiler düzeninde yaşamaya devam ederiz ki, bunun somut sonuçları, herkes için kâbuslarla dolu bir toplumda yaşamak olur.***10 bin dolar hedefinin gerçekleşmesinin en temel şartlarından birinin ise Türkiye’nin Avrupa Birliği hedefi doğrultusunda en hızlı şekilde ilerlemesi olduğuna hiçbir kuşku yoktur.Ekonomik, toplumsal ve hukuki gelişmelerin eşit potalarda pişirilmesinin, hepsinin ileri bir demokratik düzen içinde bir araya gelmesinin adı hâlâ “Avrupa Birliği standartları”dır.Başbakan Erdoğan’ın okuduğu programda konuya lişkin güçlü vurgulamalar var. Elbette sorun bunların kağıt üzerinde kalmamasıdır. Toplumun da katılımıyla, hızlı bir devinim içinde ilerleme kaydedilmesi çok önemlidir.***Hükümet programında Avrupa Birliği standartları hedefinin güçlü bir şekilde vurgulanması ve ana çerçevenin bu bağlamda kurulması herhalde küçük bir politik manevra değildir. En azından şu anda öyle görmek için herhangi bir gerekçe yok.Hükümet, gücünü Ankara siyasetinin küçük dehlizlerinde ufalamaz ve koyduğu ana hedefler çerçevesinde, “kişi başına 10 bin dolar” sözüyle özetlenebilecek olan ortama ulaşmak için kullanırsa bugün sorun gibi gördüğümüz birçok mesele sorun olmaktan çıkar.Bütün başlangıçlarda iyimser olmanın hiçbir sakıncası yoktur. Sakınca, taraflardan birinin pusulayı şaşırmasıyla ortaya çıkar. Bunu da herhalde aklı başında kimse temenni etmez.

Devamını Oku

İktidar kaydırmaca

31 Ağustos 2007

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle “tamamlanan” AKP iktidarı, siyasi tarihimizin en “güçlü” iktidarlarından biri oldu. Böyle güçlü siyasi iktidarların kendi içinde filizlenmesi kaçınılmaz hastalıkların neler olduğu bellidir. Bunlara çok değinildi. En çok da Menderes örneği verilerek, Putin örneği verilerek uyarılar yapıldı.Ancak bu hastalıkların bir bölümünün tetikleyicisi her zaman “dışarısı” olmuştur, şu anda da öyle oluyor...Siyasi iktidar kendi içindeki hastalıkları teşhis edebilir, bastırmaya çalışabilir. İşte o zaman “dış kuvvetler” harekete geçer.Şu anda da, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olması ve büyük siyasi kriz ihtimallerinin ortadan kalkmasıyla “iktidar kaydırmaca oyunu” başladı.***Bu oyunu oynayanlar, iktidara, her türlü siyasi iktidara yakın olduklarında kendini iyi hissedenler, devletle ekonomik ilişkileri olanlar ve “bir gün gelir lazım olur” diye düşünenlerdir.Bunların iktidarı kuşatma faaliyetlerinin hedefi ayrı ayrı olabilir ama yöntemleri aynıdır. Önemli olan, iktidarın kıyısına şöyle ya da böyle ilişivermektir.Şu anda, koca koca adamların “Abdullah Gül’ün doğum gününün 29 Ekim olmasının sembolik bir anlamı vardır” demesi, bunların iktidara yanaşma yöntemlerinin nasıl sonsuz olabileceğini gösteriyor.Eğer Gül 1 Ocak günü ya da Ramazan’da doğmuş olsaydı ona göre “sembolik anlamlar” yüklenecekti.***Ve bu yapıldıktan sonra “iktidar kaydırmaca oyunu”nda ikinci aşamaya geçilir.İkinci aşama, iktidarın kaymaya başlaması aşamasıdır. İktidar sahiplerinin adları caddelere verilir, okullara verilir, çevrede binlerce kişi sürekli olarak onların büyüklüğünü anlatır durur.Egoları iyice okşanmış olan iktidar sahipleri de kaymaya başlar. Aslında kendi çevrelerine doluşmuş olanların bir önceki ya da birçok önceki iktidar sahiplerinin çevresinde de bulunduğunu unuturlar. Ya da unutmayı tercih ederler.***Bu “kayma sistemi”nde kendi zenginlerini yaratma faaliyeti de çok önemli bir yer tutar.Kaymaya başlamış iktidar, yaratılacak yeni zengin sınıfının bir sonraki iktidarın yanına hızla geçeceğini aklına bile getirmez.İktidar sahipleri, “doğum gününün bile sembolik anlamı var” diyenlerden sakınmaları gerektiğini söyleyenleri pek sevmez.Çünkü “kayma sistemi”ne kolayca uyum sağlamaya başlamışlardır. “Kayıyorsunuz” diyenlerden de nefret eder, onları hemen gözlerinin önünden uzaklaştırırlar.Siyasi iktidarlar ne kadar güçlü olursa o ölçüde “kaymaya” eğilimli olur. 22 Temmuz’daki seçim başarısının ardından 28 Ağustos Çankaya seçimi AKP’yi, Gül-Erdoğan ikilisini çok güçlü kılmıştır.

Devamını Oku

En rahat hükümet

29 Ağustos 2007

Altmışıncı hükümet cumhuriyetin en rahat hükümetlerinden biri olacak. Öncelikle arkasında sağlam bir Meclis desteği var, karşısında ise zayıf ve pusulasız bir muhalefet...Erdoğan ikinci hükümetini kurarken herhangi bir risk almadı, geçen dönemde başarılı olduğuna inandığı bakanları yerlerinde tuttu.Yerinde kalanlar arasında geçen dönemde bazı uygulamaları çok tepki almış olan Milli Eğitim Bakanı Çelik de bulunuyor. Erdoğan Çelik’i yerinde tuttu ama eski Meclis Başkanı ve AKP’yi kuran üç kişiden biri olan Bülent Arınç’ı hükümete almadı.2000 yılında Erbakan’dan koparak AKP’yi kuranlar, aslında üç kişiydi. Bu üçlüden Gül şimdi Cumhurbaşkanı, Erdoğan Başbakan, Bülent Arınç ise sade bir milletvekili.***Erdoğan’ın bu kararında kendi kendine yaptığı denge hesaplarının yanında herhangi bir “dış müdahale” olup olmadığı bilinmiyor. Ama sonuçta Erdoğan Çelik’i tuttu, Arınç’ı feda etti.Erdoğan, AKP’de iç kadroda bulunan Beşir Atalay’ı da feda etmedi ve en önemli bakanlıklardan birine, İçişleri’ne getirdi.Prof. Beşir Atalay 2002’de dönemin cumhurbaşkanının “veto”suna uğramış ve Milli Eğitim Bakanı olamamıştı. Atalay siyasi hayatında klasik bir siyasi İslamcı görüntüsü vermiş değildir ama Ankara’da bu yönde güçlü bir kanaat vardır. İçişleri Bakanlığı’na getirilmesini de buna bağlayanlar olacaktır. Doğru olup olmadığını zaman gösterecek. Ancak bazı önemli konularda, siyasi cinayetler ve çetelerle ilgili soruşturmalarda önceki İçişleri Bakanı önemli eleştirilere muhatap olmuştu. Prof. Beşir Atalay’ın bu meselelerde daha hassas olacağını bekleyebilir, umut edebiliriz.***Uluslararası sorunların bugünkü boyutlarına ve çevremizdeki ateş çemberine bakıldığı zaman siyaset ve devlet deneyimi az olan Ali Babacan’ın bu göreve getirilmesi eleştirilebilir. Ancak anlaşıldığı kadarıyla dış politikada direksiyon önemli ölçüde Cumhurbaşkanı Gül’ün elinde olacaktır.Eski ve yeni bakanlar tek tek değerlendirilerek birçok yorum yapılacak. Ancak altmışıncı hükümetin “ekonomi” kadrosunun oldukça güçlü kurulduğu görülüyor. Böylece belki önemli bir dinamizm elde edilecek, ekonominin farklı alanlarının uyum içinde hareket etmesi sağlanacak ama bir tehlike var, o da örnekleri daha önce birçok kez görülmüş olan “çokbaşlılık sıkıntısı”dır.***Altmışıncı hükümetin kilit bakanı ise Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül. Cumhurbaşkanı Gül’ün yemin törenine gelmeyen Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları ile Erdoğan’ın ve Gül’ün ilişkilerini normalleştirmek için en çok çabayı o gösterecektir.İki gündür Ankara’da yoğun şekilde hissedilen bu soğukluk dışında altmışıncı hükümeti rahatsız edecek bir şey yoktur. Bu rahatlığın kıymetini doğru şekilde algılamak da onların görevi ve sorumluluğudur.

Devamını Oku

Bu oyunun tek kuralı yok

28 Ağustos 2007

Cumhurbaşkanlığı makamını “son kale” olarak görenler için dün, 28 Ağustos, tabii ki bir kara gündü. 22 Temmuz da bir kara gündü.“Kara günler” üzerine siyaset yapmanın halk tarafından onaylanmadığını gösteren günlerdir bunlar.Bu günlerden birincisinde halkın çoğunluğu açık bir irade gösterdi. İkincisinde de bu iradenin gereklerinden biri yerine geldi.Abdullah Gül, artık Türkiye Cumhuriyeti’nin on birinci Cumhurbaşkanıdır.Tayyip Erdoğan da önümüzdeki dört ya da beş yılın Başbakanıdır.AKP oyunu kurallarına göre oynamış, çalışmış, kendisini halka anlatmış ve kabul görmüştür.***CHP ve onun siyasetini benimsemiş olanlar ise hem kurallara göre oynanamadı, “mızıkçılık” yaptı; bunu halka anlattı ve kabul görmedi.Bugünden itibaren oyunu kurallara göre oynamayanların, her fırsatta kavga çıkarma girişiminde bulunanların halk desteğini artıracaklarını sanmak da hayalden öte bir durumdur.***Abdullah Gül’ün ve Tayyip Erdoğan’ın halk desteğiyle devletin en tepesindeki iki göreve gelmiş olmaları onlara dokunulmazlık sağlayacak değildir.Hem Cumhurbaşkanı’nın hem Başbakan’ın bütün faaliyetleri sürekli olarak kamuoyunun denetim ve gözetimindedir. Bu da oyunun bir diğer kuralıdır.Bu koltuklara oturanın her aklına eseni yapamaması da oyunun bir başka kuralıdır.Bu koltuklara oturanların sürekli olarak bütün ülkedeki toplumsal dengeleri gözetmeye çalışması da oyunun bir başka kuralıdır.Eğer Gül ve Erdoğan oyunun kurallarını bozmaya kalkarlarsa bunun siyasi cezasını görürler. Oyunu kurallarına göre oynadıkları sürece de halkın desteğini almayı sürdürürler.***Abdullah Gül’ün Meclis’teki teşekkür konuşması, daha önce söylediklerini bir araya getiren yeni bir taahhüt konuşmasıydı. Oyunu kurallarına göre oynamaya devam edeceğinin taahhüdüdür bu.Konuşmanın en önemli unsurlarından biri, Avrupa Birliği hedefinin çok açık ve doğru şekilde vurgulanmış olmasıdır. Çünkü Avrupa Birliği standartları hedefi de oyunu kuralına göre oynamanın ve herkesi buna zorlamanın bir ifadesidir.***Oyunun dünkü son perdesinde Silahlı Kuvvetler ve YÖK’ün temsilcileri yerlerini almadı. CHP de öyle davrandı. Bu aşamada onlar da bu tavırlarının halk tarafından nasıl algılandığını düşünmek durumundadırlar.Yeni dönem herkes için bir sınav olacaktır ve herkes bu sınava, kazanmak için, Türkiye’nin kazanması için hazırlanmak ve sınavdan başarıyla çıkmak zorundadır.

Devamını Oku

Herkes için sınav

27 Ağustos 2007

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Atatürk’ten sonra gelen 9 cumhurbaşkanının 5’i asker kökenli: İnönü, Gürsel, Sunay, Korutürk ve Evren. Bunlardan üçü askeri müdahale dönemlerinin cumhurbaşkanı.Arada Celal Bayar var. O sivildi ve askerler tarafından yargılandı, hapse atıldı; ama cumhuriyetin kurucu kuşağındandı. Sezer de sivildi. Ama belli bir bürokrat yapının içindeydi, öyle bir cumhurbaşkanı oldu.Tümüyle “sivil” koşullar içinde seçilmiş iki cumhurbaşkanı var: Özal ve Demirel. Bugün onlara üçüncü bir isim eklenecek. Her üçünün de ortak özelliği sağ kanat politikacıları olmaları.Turgut Özal’ın radikal İslama yakın olduğuna ilişkin kuşkular hep varolmuştu.Demirel’in başbakanlık dönemleri dolayısıyla da iki kuşak, onun o koltuğa oturmasını içine zor sindirmişti.***Bugün geriye dönüp baktığımızda Özal ile Demirel’in Çankaya’da bulundukları süre içinde, kendilerine yönelik kuşkuların herhangi birini haklı çıkaracak bir davranış içinde olmadıklarını söyleyebiliriz.Halk, ikisine de bu makama gelebilmelerini sağlayacak oranda destek vermişti. Bugün de Abdullah Gül’e aynı desteği verdi. Bunun tartışılır hiçbir yanı yok. Bunu tartışmaya çalışmak, seçim sonuçlarıyla ilgili abuk sabuk iddialarda bulunmak, hatta AKP’ye oy veren yüzde 47’yi bazı sıfatlarla aşağılamak demokrasiye hakarettir.***Abdullah Gül’ün Atatürk’ün koltuğuna oturmasını içine sindiremeyenler olabilir. Ama bu görüşler ne kadar meşru ise Gül’ün bugün cumhurbaşkanı olması da o kadar meşrudur.Artık önemli olan bugüne kadar olup bitenler değil, bundan sonrası. Abdullah Gül’ü içine sindiremeyenlerin onun her hareketini, her cümlesini izlemesi doğaldır, meşrudur.Uzun ve sancılı seçim süreci içinde Gül önemli taahhütlerde bulundu, bütün ülkenin cumhurbaşkanı olacağı sözünü defalarca verdi. Eğer bu taahhütlerinin tersine tavırlar içine girerse tabii ki bugün onun meşruiyetini tartışanlar da tartışmayanlar da her türlü eleştiri hakkına sahip olacak.***Abdullah Gül’ün on birinci cumhurbaşkanı olması, Türk demokrasisinin ne ölçüde kökleşmiş olduğunu gösterecek önemli bir sınavdır.Bu sınav sadece Gül için değil, onu beğenen beğenmeyen, içine sindiren sindirmeyen; ona oy veren vermeyen herkes için geçerlidir.Hep birlikte bu sınavdan geçebilirsek ülkeyi biraz daha ileriye taşıyabiliriz.Şu anda herkes “hayırlı olsun” demek ve gerçekten hayırlı olmasını istemek durumundadır.

Devamını Oku