Irkçılığın çirkin suratı

17 Eylül 2007

Köken bakımından olağanüstü karmaşık bir yapıya sahip olan bu topraklarda sıradan ırkçılığın çirkin yüzünün ikide bir, hem de en insanlık dışı şekillerde ortaya çıkmasını herhalde ancak ruhbilimciler açıklayabilir.Son çirkin ırkçılık olayının başoyuncusu da sevimli bir Karadenizli türkücü oldu. Bu komik çocuğun ırkçı imalar yüklü ve Hrant Dink cinayetiyle ilgili, hele hele en çok kendine sanatçı diyen, kendisini sanatçı zanneden kişilerin uzak olması gereken bir ruh haliyle yaptığı şarkı, hemen daha başka çirkin suratların ortaya çıkmasına yol açtı.***Kimileri, bu türkücüye yönelik tepkileri “Karadenizli vatandaşlara” yönelik diye çarpıtarak yeni ırkçı tartışmaların temellerini atmak istiyor.Hayır, bu ırkçılığa tepkinin Karadenizli vatandaşlarla bir ilgisi yoktur. Bu surat ne yazık ki ülkemizin her yerinde ortaya çıkıyor. Samsun’da da çıkıyor, Trabzon’da da çıkıyor, Malatya’da da çıkıyor.Bitlis’teki ayı cinayetinde de çıkıyor.Bunlar aynı ruhun farklı kökenli insanlarda ama aynı surat şeklinde ortaya çıkmış örnekleridir.Bir yavru ayıyı çivili sopalarla, taşlarla öldürenlerle bir siyasi cinayeti destekleyenler aynı gerçeğin, aynı çirkin gerçeğin iki yüzünden başka bir şey değildir.***Aynı surat, tribünlerde futbol bahanesiyle cinayet işleyenlerin de sokakta köpek öldürenlerin de suratıdır. Ve bu çirkin suratlar ne yazık ki her imkân bulduğunda en çirkin, en insanlık dışı halleriyle ortaya çıkıyor.Çıkıyor çünkü bu suratların oluşmasını engellemekle, bu suratların ne kadar insanlık dışı durumlara yol açtığını anlatmakla görevli olanlar topluma karşı görevlerini yerine getirmiyor.Hrant Dink cinayetinin sanığına karakolda kahraman muamelesi yapanlara ceza vermeden, ceza verir gibi yapanlar, olayı böylece kapatanlar böyle türkücüleri doğuruyor, o türkücüler de ayı katillerini doğuruyor.Son haberlere göre bu türkücü için soruşturma açılmış, ama soruşturma türküye eklenen Hrant Dink cinayeti görüntüleriyle ilgili olarak açılmış, türkünün kendisi için açılmamış. Bu türkücü şahıs kendisinin bu görüntülerle ilgisi olmadığını söyleyecek, aslında teknik olarak bunun kanıtlanması mümkün olduğu halde konu bir yerde kapanacak ve aynı türkücü gelecek bir başka fırsatı beklemeye başlayacaktır. Bu arada yine insan ve hayvan cinayetleri işlenecektir.***Bugün bu türkücü ortaya çıkabiliyorsa, bunun birinci sorumluları karakoldaki kafası karışık kamu görevlilerine ceza vermeyen ve onları koruyan “yüksek” yetkililerdir.Sokakları giderek daha fazla kaplayan sokak ırkçılığını ve varoş kültürünü bastırmadığınız, bunun insanın en kötü halinin bir yansıması olduğunu söz ve hareketlerinizle anlatmadığınız sürece daha çok cinayet işlenecektir.

Devamını Oku

Gerçekten laik olmak için

17 Eylül 2007

Cumhuriyetin başından itibaren benimsemiş olduğumuz laiklik anlayışındaki ciddi bir gedik hiç konuşulmuyor. Cumhuriyetin ilk döneminde, o günün koşulları içinde kurulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı bugünkü laik düzen içinde anti-laik bir kurumdur.Buradaki anti-laik nitelemesi, kurumun başındakilerin ya da mensuplarının irticai faaliyetleri bulunduğu anlamına asla gelmez. Kimse yanlış anlamasın.Kurumun varlığı laikliğe aykırıdır, çünkü devlet, bu kurum aracılığıyla din işlerinin tam içindedir.Bunun bir anlamı da söz konusu kurumun siyasi iktidara göre şekillenmesidir.***Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “maddi” durumunu kısaca hatırlayalım:2.7 trilyonluk bütçe (ki İçişleri ve Kültür-Turizm bakanlıklarının bütçelerinden büyüktür), 85 bin dolayında cami ve 100 binden fazla din görevlisinin yönetiminden sorumludur. Yani Sünni din görevlilerinin tümünün maaşını devlet vermektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı dev bir “dinsel” örgüt olarak devlet tarafından finanse edilmektedir.Bu durumun “din ve inanç özgürlüğü” açısından da doğru dürüst tartışılması gerekir.***Eğer “tam” bir laiklikten söz edeceksek düzenin nasıl olması gerektiği bellidir: Dernek ya da vakıfların cami yaptırma koşulları belirlenir. Bu örgütler kendi camilerini yönetir, din görevlilerine maaşlarını verir. Aynı durum Sünni mezhebi dışındaki İslam mezhepleri ve ülkemizde cemaatleri bulunan bütün dinler için geçerli olacaktır.“Diyanet İşleri Yüksek Kurulu” da bütün bu faaliyetlerin kurallara uygun yapılmasını denetleyecek ve temel yönlendirmelerde bulunacaktır. Yani mühendislik bakımından eksik ya da yanlış, mimarisi çirkin bir cami yapılmasını engelleyecektir, bakımsız bırakılmış camilerin bakımını üstlenmeyecek ama yapılmasını sağlayacaktır.***Özetle aktardığımız bu sistem “tam laiklik” için geçilmesi gereken sistemdir. Atatürk’ün o günün koşulları içinde oluşturduğu bir sistemin bugün vardığımız laiklik anlayışına uygun olmaması mümkündür.Bu konuyu tekrar gündeme getirmemizin nedeni yeni anayasa çalışmalarıyla birlikte “laiklik” ile ilgili bazı tartışmaların ortaya çıkmasıdır. Elbette konu her yönüyle tartışılmalıdır ama meselenin en temel noktalarını konuşmadığımız sürece yine çıkışı bulunmayan kavgalarla zaman yitirmiş oluruz.Öncelikle devletin, dolayısıyla da siyasetin din işlerinden tümüyle çekilmesini sağlamak üzerinde anlaştığımız zaman diğer tartışmalarda sonuca ulaşmak daha kolay olacaktır.

Devamını Oku

Varoş kültürünün futbolu

15 Eylül 2007

Geçen haftaki önemli meselelerimizden biri yine futbol oldu. Yine eğlenemedik; sinirledik, birbirimize kızdık.Ve bu böyle devam edip gidecek, çünkü futbol dünyamız tümüyle, baştan aşağı “varoş kültürü” nün etkisi altında.Futbol dünyasında bu “kültür”ün kolayca egemenlik kurmasının nedeni bir ölçüde bu alandaki insan kaynağıdır.Şehirde yaşamakla birlikte “şehirli” olmamış, bütün hedefi, “yırtmak” olan genç insanları kendi başlarına bıraktığınız zaman, içinden geldikleri varoş kültürü her yönüyle ortaya çıkıyor.Bu genç insanlar gibi, onları yönetmek durumunda olan yaşlı başlı insanlar da varoş delikanlısı gibi yaşamaya devam ediyor. Profesyonel olarak “çalışan”, çok para kazanan ama buna rağmen kendisini bir çalışan, bir emekçi görmeyen, üstelik mesleğini hayatının çok kısa bir bölümünde yapabileceğinin farkında değilmiş gibi davranan bu insanlar yine kendi frekanslarında olanlardan besleniyor, böyle olunca da sonuçta ortada ne spor ne de “iş” kalıyor.H H HNe pahasına olursa olsun “yırtmak” hedefine dayanan varoş kültüründe hesap vermek yoktur, küçük ya da büyük, bir iktidar sahibi olmak bu kültürle varolan herkesin en büyük amacıdır. Bu kültürde profesyonel çalışan olma bilinci, yaptığı işin ne olduğunu kavramak da yoktur.Bu kültürün egemen olduğu ortamlarda her şey bir “kişisel mesele”dir.En çok profesyonelce davranması gereken futbol insanlarının yaptıkları işi abartmaları ve aynı ruh halini gençlere de aktarmaları, bu kültürün en somut ürünüdür.Son milli maçta golden sonra kızdığı gazeteciye kol çıkaran genç futbolcu da işte bu kültürün içinde yaşadığı için yaptığının ne olduğunun farkında olma imkânına bile sahip değildir.Bir futbol eleştirmeni bu çocuğun hareketi üzerine şöyle bir cümle söyledi: “Sen alt tarafı bir topu tekmeliyorsun, hayatını yazıyla kazanan bir yazı emekçisine bunu yapamazsın...” Tabii ki hiç kimsenin bir başkasına böyle bir hareket yapmaya hakkı yoktur. Ama varoş kültürünün ürünü ve egemenlik alanı olan bu genç insanlar yaptıkları işi bu şekilde abartarak kimlik ve kişilik kazandıklarını hissedeceklerdir.H H HKendisini, futbol olmasaydı adını bile kimsenin bilmeyeceğinin farkında olan bir futbol emekçisi gibi görmek yerine “ben kralım, ben şuyum, ben buyum” diye düşünmek ve öyle davranmak bu genç insanların bazılarının yaşam şekli oluyor.Varoşta ne şekilde kimlik ve kişilik kazanılıyorsa, futbol sahasında ve tribünde de aynı şekilde kimlik ve kişilik kazanma peşinde olan binlerce genci ya da yaşlı insanı eğitmek tabii ki kolay değil. Bunun için belki bir kuşak daha geçmesi, bu insanların çocuklarının “şehirli” olması gerekiyor.Varoş kültürü, en kolay egemen olabileceği alan olan futbol dünyasını tam egemenliği altında tutuyor. Bu teşhisi koyamayanlar tarafından alkışlandıkça da o egemenlik sürecektir. En az bir kuşak daha.

Devamını Oku

Güçlü başbakan?

14 Eylül 2007

Yeni anayasanın ilk taslağı üzerinde AKP heyeti çalışmaya başladı. Bu çalışmadan çıkacak kararlar henüz bilinmiyor. Bilinen şu ki son metin, açıklanmadan önce partinin en tepesine, yani Tayyip Erdoğan’a anlatılacak, onun vereceği kararlar geçerli olacak.Şu anda tartışılan metin dikkatli okunduğunda “güçlü yürütme” ya da “güçlü başbakan” vurgusu dikkati çekiyor. Aslında Meclis’e ait yeni yetkiler, bizdeki siyasi yapı göz önüne alındığı zaman, fiilen başbakanın elindeki yetkilere dönüşebilir. Bunu ve diğer konuları doğrusu asıl hukukçuların tartışması ve bütün toplumu aydınlatmaları gerekir.Anayasa meselesinde de şu anda bize özgü bir “kakofoni” düzenine girmek üzereyiz. Bunu demokrasiye uygun sağlıklı bir tartışma ortamı olarak görenler de olabilir, ama hukukçu olmayanlar taslağın şurasını burasını çekiştirip kısıtlı yorumlar öne sürdükçe, her kafadan ayrı ses çıktıkça ve uyum sağlanması mümkün olmadıkça bunun adı demokratik tartışma değil, bir gürültünün ortama hakim olması yani “kakofoni” olur.***Daha önceki anayasa tartışmalarında ABD tipi başkanlık ve Fransa tipi yarı-başkanlık sistemleri çok tartışılmıştı.Yeni anayasa taslağını hazırlayan hukukçular da bir ölçüde bu görüşü benimsemiş ve güçlü yürütme-güçlü başbakan mantığını metine yansıtmışlardır.Elbette bu durum o metin üzerinden ülke yönetecek olan herkese cazip görünebilir. Ancak sadece anayasalarda değil bütün yasalarda asla “kişiye özel” bir mantığın egemen olmaması çağdaş hukukun temel ilkelerinden biri olmuştur. Ve durup dururken de olmamıştır; bu ilke dünyanın yaşadığı deneyimler sonucunda ortaya çıkmıştır.İlk taslağı görüşen AKP heyeti kaçınılmaz olarak bugünkü durumu ve başbakanlarını düşünecektir. Ama böyle yanlışlara düşülürse, çağdaş bir anayasaya sahip olma fırsatını bir kez daha kaçırmış oluruz. ***Anayasalar bütün toplumun, bütün vatandaşların ilişkilerini düzenleyen temel metinlerdir. Bu metinler onun ya da bunun değil, bütün toplumundur, çünkü bütün toplumsal ilişkilerin her türlü ayrıntısını düzenleyen ilkeler sonuçta bu metin tarafından belirlenir.Güçlü yürütme-güçlü başbakan sistemiyle bir tür yarı-başkanlığa geçişi bütün yönleriyle çok iyi tartışmalıyız.Uzman hukukçuların ve bilim adamlarının, yeni taslaklar üretmek yerine şu an ortada olan metnin içeriği üzerine bütün toplumu aydınlatmaları gerekir.Eğer farklı bilim çevreleri tarafından hazırlanmış birkaç teklif daha ortaya çıkarsa bunlar arasındaki farklar üzerine toplumu bilgilendirmek ve tepki oluşturmak çok daha zorlaşacaktır. Böyle bir “bilimsel kakofoni” ise sadece bu meselede kendini taraf hissedenlerin oyun alanı olarak kalır.Şu andaki ilk metnin üzerinden yürüyecek tartışmalar herkes için, siyasi iktidar için de daha aydınlatıcı olacaktır. Bu yüzden önemlidir. En önemlisi de “ne kadar güçlü bir yürütme ve başbakan” sorusunun cevabının ortaya çıkmasıdır.

Devamını Oku

Olmadı Sayın Başsavcı

13 Eylül 2007

Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, “367 hezimeti”nin ardından dün tekrar ortaya çıktı. “367 hezimeti” diyoruz, çünkü Sayın Başsavcı Meclis’in cumhurbaşkanı seçiminde bugüne kadar akla gelmemiş bir yorum ortaya koymuş, bu yorum CHP eliyle Anayasa Mahkemesi’ne götürülmüş ve bilinen siyasi kriz çıkmıştı.Krizin ardından “367 hezimeti” yaşandı, CHP oy kaybetti, AKP ise aklına bile gelmedik oranda oy artırdı.Sayın Kanadoğlu’nun bir demeci dünkü Cumhuriyet Gazetesi’nin manşetinde yer aldı. Kanadoğlu diyor ki: Yeni anayasayı Meclis yapamaz, ancak kurucu meclisler yapabilir.“Kurucu meclis” kavramı, 1961 Anayasası’nın hazırlanışı dolayısıyla ortaya çıkmış bir kavramdır. Bu kavram daha sonra yine bir askeri darbe ertesinde, 1981’de bu kez “danışma meclisi” adıyla ortaya çıkmış ve bugün kurtulmaya çalıştığımız 1982 Anayasası’nı hazırlamıştı.***1961’deki kurucu meclisi 27 Mayıs darbesini yapan askeri yönetim “tayin” etmişti. 1982 Anayasası’nı hazırlayan “danışma meclisi” de yine 12 Eylül askeri darbesini yapanlar tarafından “tayin” edilmişti.Burada durduğumuzda, Sayın Başsavcı’nın “demokrasi” kavramıyla ilişkisinin zayıflığını görüyoruz. Başsavcı, adeta anayasanın askeri yönetimler tarafından tayin edilmiş kişilerden oluşan meclislerce yapılması gerektiğini, halkın oylarıyla seçilmiş meclislerin anayasa yapamayacağını söylüyor.Bu kadar talihsiz bir beyanatın Yargıtay Onursal Başsavcısı tarafından yapılmış olması, Türk demokrasisi için büyük bir yaradır. Özgürlükleri ve demokrasiyi savunması beklenen bir makamda bulunmuş bir kişi böyle bir görüşü savunabiliyorsa sokaktaki sade vatandaşın en kaba ve budalaca otoriter görüşlerin peşinden gitmesine hiçbir şey söylenemez.***Askeri yönetimlerin tayin ettiği kişiler tarafından yapılan anayasaları, -1961 Anayasası’nın son derece ilerici bir yapısı olmasına rağmen- içine sindirebilmek, askeri dönemleri, demokrasinin şu ya da bu nedenle rafa kalktığı dönemleri özleyişin bir ifadesinden başka ne olabilir.Sayın Başsavcı, başlattığı 367 krizinin ardından, AKP’nin oy patlaması yapmasının nedenlerini de düşünmemiş olmalı. Çünkü aynı tarzdaki bir mücadele mantığıyla hareket etmeye devam ediyor. O mantık AKP oylarını yüzde 47’nin üzerine taşıyan mantıktır. Ve hâlâ aynı mantıkla siyasi mücadele verdiklerini zannedenler sadece AKP’nin değirmenine su taşımaya devam ediyor.***Prof. Mümtaz Soysal 1971 yılında “Her Şafakta Uyananlar” diye bir yazı yazarak askeri müdahale ve kendi istedikleri yönde askeri müdahale rüyası görenleri alaya almıştı. Ama bu rüyalara en uzak olması gereken kişilerin bile hâlâ aynı rüyanın etkisinde olduklarını görmek çok hüzün verici bir durum.

Devamını Oku

Türbana sarı ışık

13 Eylül 2007

Yeni anayasanın ilk taslağında türbanın yüksek öğretim kurumlarında serbest kalması öngörülüyor. Herhalde AKP heyeti de bu görüşü benimseyecek ve madde Meclis’e olduğu gibi gelecektir.Bu konuyu tartışırken “türban sorunu”nun ortaya çıkışını hatırlamak gerekiyor.Erbakan liderliğindeki siyasi İslamcı hareket yirmi yıl önce sorun olmayan, hiç kimsenin tartışma konusu etmediği türbanı siyasi eylem konusuna dönüştürmüş ve o andan itibaren Türkiye bölünmüştür.Erbakan’ın partilerinin denetiminde ve öncülüğünde türban eylemleri yapılmış, ancak Anayasa Mahkemesi’nin bir kararıyla üniversite kapısı türbanlı öğrencilere kapanmıştır.Yine hatırlayalım, üniversitede okumak isteyen ve türbandan vazgeçmeyenler peruk kullanarak bir çözüm bulmuş, bazı kız öğrenciler de bunu fırsat bilerek türbandan kurtulmuştur.Herhalde üniversiteye gitme imkânı olduğu halde bu nedenle öğrenimini yarıda bırakmış kız çocuklar da vardır. Yine de bu üç kesimin tam sayısı bilinmiyor.Şu da bir gerçektir ki, toplumun önemli bir kesimi türbanı sorun olarak görmüyor ve sıkıntının çözülmesini istiyor. ***Yeni anayasa taslağında üniversitenin türbana açılmasını bir “ilk adım” olarak görmek mümkündür. Türbanı siyasi eylem alanı yapanların üniversitenin ardından “kamusal alanlar”ın tümünün türbana açılmasını da talep edecekleri belli. Bu bir zamanlama meselesi.Herhangi bir kılık yasağı olmaması tabii ki özlenecek bir durum. Ancak türban siyasi İslamın eylem konusu, dayatma alanı olmaya devam ediyor.Mesele halen bir bireysel özgürlük konusu değil siyasi çatışma alanı.***Türban meselesi tartışmasında açık gerçeklerden biri de, toplumsal baskının sürekli olarak türban lehine çalıştığı ve çalışacağıdır. Üniversitede hiçbir genç kız türbanlı arkadaşına başını açması için baskı yapamaz, ama türbanı destekleyenler, özellikle henüz “taşralı hayat baskıları”nı üzerinden atamamış genç kızları çok kolay etkileyebilir.Şu andaki duruma bakarak üniversitede türbanın serbest bırakılması halinde başını kapayacak kız öğrenci sayısının ciddi şekilde artacağını öngörebiliriz. Tutucu kesimlerden gelen genç kızlar, türbanlı ve “dini bütün” kızlar tarafından “hafif” olarak görünmek istemeyecektir. Bunun aksini savunmak, türbanın serbest bırakılmasıyla bireysel özgürlüğünü kullanma imkânının tam tersine işleyeceğini zannetmek sadece saflık olur.Türban siyasi İslamın sembollerinden biri ve çatışma alanı olmaktan çıkmadığı sürece üniversitede serbest bırakılması erken bir girişim olacak ve yeni çatışma alanları yaratacaktır. Bu meselenin çözümü için biraz daha zamana ihtiyaç var.

Devamını Oku

Uzanan elleri anlamak

11 Eylül 2007

Cumhurbaşkanı Gül’ün ilk gezisi Van’dan başladı. Bu gezinin yöre halkı için ne kadar önemli olduğu da bu ilk durakta ortaya çıktı: İnsanlar ellerini uzattı ve karşıdan da ellerin uzanmasını bekledi. Uzanan ellerde silah yoktu, hatta birçoğunda bayrak vardı.Cumhurbaşkanı Gül, zırhlı aracının azıcık aralanmış penceresinden elini salladı, insanlar ancak elini ve gözlerini görebildi. Uzanan eller herhalde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın elini sıkmak, gözlerine yakından bakmak, taleplerini yüzüne söylemek istiyordu. Ama ancak elini ve gözlerini gördüler.Elini sıkacakları, gözüne bakacakları, doğrudan konuşabilecekleri bir gün gelecektir.***Gül’e uzanan eller, uzun savaşta en fazla acı çeken, en fazla bedel ödeyen insanların elleriydi.Bu insanların artık savaştan bıktığını, çektikleri acıların sona ermesini sağlayacak eller beklediklerini görmek ve bunu doğru anlamak gerekiyor.On yıl önce “şu şu olursa ülke bölünür” denilen gelişmelerin neredeyse tümü oldu, DTP Meclis’e bile girdi ve Türkiye bölünmedi.Türkiye’nin bölünmesi, bir parçasının koparılması mümkünmüş gibi gösterenlerin yarattığı korkular, dökülen kanların yarattığı travmalar çoğumuzu gerçek dünyadan uzaklaştırdı.Dün Gül’e uzanan eller, herkesi bu gerçek dünyaya çağırıyor. İnsanların çocuklarını okutabildikleri, isterse Kürtçe konuşabildikleri, Kürtçe televizyon izleyip müzik dinleyebildikleri, ikinci sınıf vatandaş ya da potansiyel terörist gibi görünmedikleri bir dünyanın gerçek olabileceğini nihayet görebildik. Bunun için çok fedakârlık yapıldı, ama Türk halkının son seçimde yağlı ilmik siyasetine yüz vermemesi bu fedakârlıkların amacına ulaştığını ya da ulaşmak üzere olduğunu söyleyen bir iyimserlik kaynağı oldu.***Demokratik kurallar içerisinde, herkesin düşünce ve kaygılarını anlatmaya çalıştığı bir ortama; her şeyin rahatça konuşulabildiği bir ortama ne kadar yaklaşırsak Cumhurbaşkanı’nın aracının penceresi de o kadar fazla açılacak, insanlar birbirlerinin yüzüne, gözüne rahatlıkla bakabilecektir.Cumhurbaşkanı Gül’ün ilk gezisini Güneydoğu’ya yapması çok yararlı oldu. Uzanan ellerin arkasındaki insan acılarını, insan taleplerini, insanca yaşama özlemlerini tekrar gördük. Bu görüntü Ankara’nın gözüne yerleşmelidir ki, adına Kürt sorunu dediğimiz büyük sıkıntıyı bir an önce geride bırakalım.Bu yol, Türkiye’nin her köşesiyle, her insanıyla demokrasi ve refahın tadını çıkarma imkânlarına kavuşmasının yoludur.

Devamını Oku

İlk gezi

10 Eylül 2007

Cumhurbaşkanı Gül’ün ilk yurt gezisini Güneydoğu’ya yapması yeni bir açılım beklentisini getiriyor.DTP’nin Meclis’e girmesi ve grup kurmasıyla birlikte iki taraflı beklentiler doğal olarak arttı. Gül’ün ilk gezisini de bir işaret olarak görmek gerekir.Kürt sorunu ve terörün kaynaklarının kurutulmasıyla ilgili yeni siyaset geliştirme çabaları bugüne kadar hep yarıda kaldı ya da ikinci bir adım atılamadan terk edildi.Bunun nedenlerinden biri, halen Kürt sorunu ile ilgili her türlü yeni adıma ilişkin güvensizliklerin sürmesidir.Meseleye “kürt sorunu yoktur sadece terör sorunu vardır” cümlesiyle özetlenebilecek bir açıdan bakanların etkisi devam ediyor.Ancak bu olumsuz etkinin hüküm sürmesinin sorumluluğunu taşıyanlar sadece Ankara’daki dar ufuklu çevreler değildir. Kürt kökenli vatandaşlarımızı temsil ettiklerini ve onların taleplerini dile getirdiklerini söyleyen siyasiler de sürekli olarak çıkmaz sokaklara girilmesinin sorumluları arasındadır.DTP’li milletvekillerinin son günlerdeki beyanları, o kesimin de önemli bir zihniyet değişiminden uzak olduğunu gösteriyor.***“Savaşçı” zihniyet bugüne kadar Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki ciddi engellerden birisini oluşturmuş, “biraz demokrasi”yi yeterli görenlerin ellerini güçlendirmiştir.DTP’li vekillerin ve belediye başkanlarının dillerini tutamamalarının, ikide bir tepki çeken beyanlarda bulunmalarının kimseye bir faydası olmadığını önce kendilerinin görmesi gerekir.Onlara oy vermiş kesimden ve radikal çevrelerden “Meclis’e girdiniz, yumuşadınız” eleştirisi almaları dolayısıyla “biz değişmedik” izlenimi verecek konuşmalar yapılması, hiçbir zaman yarar sağlamayacak küçük ve anlamsız siyasi ayak oyunlarının örnekleridir.***Cumhurbaşkanı Gül, ülkenin en önemli meselesiyle ilgili bir mesaj vermek için ilk gezisini Güneydoğu’ya yaparken bir DTP’linin çıkıp “başkomutan olarak mı geliyor yoksa cumhurun başkanı olarak mı geliyor” gibi bir soru sorması sadece o soruyu soranın kafasının takılmışlığını gösterir. Böyle sorularla güvensizlikleri kışkırtmak akılcı bir siyaset değil, tam tersine, kendi tabanının en radikal unsurlarından alkış almaktan başka amacı olamayacak bir ufuksuzluğun ürünüdür.Küçük köylü siyasetleriyle kürt meselesinin çözülemeyeceğini öncelikle onların görmesi gerekir.Ve de “onlar bizim kardeşlerimiz” diyenler birinci görevlerinin, o “kardeşlerinin” dağdan inmelerini sağlamak olduğunu göremezlerse her şeye rağmen sağlanan demokratik gelişmelerin tıkanmasına yol açacaklarının farkına varmak zorundadırlar.Demokrasinin gelişmesi, önce eski köylü zihniyetinin değişmesi ve etkisinin giderilmesiyle mümkündür. DTP’liler de bunu iyi anlamalıdır ve gereklerini yerine getirmek için cesaret göstermeye hazırlanmalıdır.

Devamını Oku