Anayasa değişikliğinin halkoyuna sunulmasına aslında hiçbir gerek kalmadı. Çünkü yeni bir anayasa hazırlanıyor ve halkın onayına sunulan maddeler yeni anayasada yer alacak.Bu durumda 21 Ekim’deki anayasa referandumuna halkın katılımının düşük olması çok muhtemeldir.Buna karşılık AKP ve Erdoğan bu oylamayı kendi partisi ve hükümeti için bir tür güven oylaması tekrarı olarak görme eğiliminde.Erdoğan 21 Ekim’e kadar Meclis’in tatile girmesini, AKP’li vekillerin ve örgütün kendi bölgelerinde yoğun şekilde çalışmalarını istiyor.Seçim galibiyetiyle canlılığını koruyan AKP örgütü, halkı sandığa götürmeyi ve çok yüksek bir oranla değişikliğe evet denilmesini sağlamaya çalışacaktır. Ve 21 Ekim oylamasında “hayır” için faaliyet gösterecek herhangi bir siyasi güç de bulunmuyor.Katılım genel seçime göre daha düşük olmasına rağmen yüksek bir oranda “evet” çıkması kesin gibidir.Örneğin yüzde 70’in üzerinde bir “evet” oranı AKP hükümetinin genel seçime göre daha büyük halk desteğine sahip olduğunun kanıtı olarak kullanılacaktır. Karşıda bir rakip olmadan böyle bir başarı sağlanmış olması aynı zamanda muhalefetin etkisizliğinin göstergesi olacaktır.Malezya benzetmeleri ve korkuları bir yana, yakın gelecekle ilgili gerçek korkulu dönemin başlangıcı 21 Ekim günü olabilir.Halkın yüzde 70’lik 80’lik bir desteğine sahip olduğuna inanmış bir AKP’nin “iktidar hastalığı”na yakalanma olasılığı da o andan itibaren çok artacaktır.Genel seçimde yüzde 47 oy almış, kendi partisinden cumhurbaşkanına sahip, halkoylamasında yüzde 70’in üzerinde destek görmüş olan bir siyasi partinin bütün örgütü ve destekçileriyle bambaşka bir havaya girmesine şaşmamak gerekir.Bürokrasideki sorunlarını aşmış güçlü bir hükümet, yetkileri ne kadar azalırsa azalsın yine de “temsil”in ötesinde bir işleve sahip cumhurbaşkanıyla birlikte hiçbir muhalefet engeline takılmadan “hükmetme” imkânlarına sahip olacaktır. Kendisini olduğundan güçlü görmekten kaynaklanan iktidar hastalığını yaratacak bütün unsurlar böylece tamamlanacaktır.Demokratik düzende “yönetme” ile “hükmetme” arasındaki fark tam olarak anlaşılmayınca ortaya çıkan olumsuzlukların birçok örneğini çok partili dönemde defalarca yaşadık.Herhangi bir muhalefetin ya da sistemi dengeleyici unsurların bulunmadığı siyasi yapılar yozlaşmaya en uygun yapılardır.
On yedi gün sonra yapılacak olan referandumda halka sorulan soru şu: 11’inci cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğini kabul ediyor musunuz?Oysa bu kanunun çıkması ve halkın oyuna sunulması arasında geçen süre içinde 11’inci cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan bir kişi Meclis tarafından eski kurala göre seçildi.Eğer halk oylamasına bu şekilde gidilirse meselenin yine “mahkemelik” olması beklenmelidir. Çünkü halkın onayladığı şekilde bir 11’inci cumhurbaşkanı seçimi yapılırsa ülkemizin iki cumhurbaşkanı olacaktır. Zamanında birini bile seçemeyen, bu yüzden büyük krizlere giren bir ülkeye, birdenbire iki cumhurbaşkanı sahibi olmak da pek yakışır. Böylece 1979-80 ve 2007’de cumhurbaşkanı seçilememiş olmasını da telafi etmiş sayılabiliriz.***Ankara’nın kendisini ve bütün ülkeyi gülünesi hallere düşürmesi sıradan bir olaydır. Koskoca Ankara hâlâ cumhurbaşkanı seçimi sorununu çözememiştir.Şimdi bazılarının önerdiği gibi Meclis’te anlaşma sağlanıp yeni bir kanun değişikliği yapılır ve “11’inci cumhurbaşkanı” yerine “yeni cumhurbaşkanı” denilirse Yüksek Seçim Kurulu’nun yeni bir referandum takvimi belirlemesi gerekecek...Bu meseleyle ilgili olarak üniversite mensubu birçok hukukçu görüş beyan etti. Görüşler birbirinden öylesine farklı ki bu kördüğüm gittikçe daha karışacağa benziyor.* Birinci ihtimal şu: 11’inci cumhurbaşkanı ifadesi değiştirilir, Yüksek Seçim Kurulu bunu “teknik bir düzeltme” olarak yorumlar ve 21 Ekim’de son derece düşük katılımlı bir halkoylaması yapılır.* İkinci ihtimal şu: Yüksek Seçim Kurulu referandum sürecini en başından başlatır, o güne kadar mesele de zaten iyice unutulacağı için katılımın en düşük düzeyde olduğu bir oylama yapılmış olur.* Üçüncü ihtimal şu: Kanunda 11’inci cumhurbaşkanı yazmasına rağmen 11’inci cumhurbaşkanı olarak Abdullah Gül seçilmiş olduğu için bu ibare kendiliğinden “bir sonraki” diye okunur. Ama o zaman da her vatandaşın, “kandırıldığı” gerekçesiyle mahkemeye gitme hakkı doğar.* Dördüncü ihtimal de şu: Halk değişikliği onaylayınca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “halk iradesinin uygulanmasını sağlamak” amacıyla görevinden istifa eder ve yeni kurallara göre bir cumhurbaşkanı seçimi yapılır, Gül tekrar aday olur.***Bu son ihtimal AKP’nin gücünü bir kez daha sandıkta sınaması ihtimalidir ki, buradan çıkacak sonuç her zaman hayırlara vesile olmayabilir
Bu ülke üzerine, bu ülkenin insanları üzerine oynanan oyunlar bir türlü sona ermeyecek.Son siyasal ve toplumsal gerilimleri aşamamışken, doğru dürüst bir anayasa hazırlamak yerine birbirimizle oynarken, türban meselesini yine içinden çıkılmaz en önemli mesele haline getirmişken... Yine birileri sahneye çıktı.Önce Beytüşşebap’ta vahim bir katliam yapıldı. Sonra İzmir Buca’da bombalar patladı, yine insan öldü. Her iki olayın ardından bütün gözler PKK ve destekçilerine çevrildi.***Türkiye’deki Kürtler için savaştığını iddia eden bir örgüt neden silahlarını çoluk çocuk, Kürtleri öldürmek için kullanıyor?Burada daha yerel bir hesaplaşma söz konusu olabilir ama aradan iki gün geçmeden İzmir’de çok sayıda insanı öldürmeyi hedefleyen iki bomba patlayınca hedefin daha büyük olduğunu düşünmek zorunda kalıyoruz.DTP’den çıkan sesler Beytüşşebap katliamını PKK’nın yapmadığına ilişkin iddialar içeriyor. En azından bu aşamada daha iyi araştırma yapılmasını istiyorlar.Şunu da bunca deneyden sonra iyi biliyoruz ki, PKK gibi örgütler başka güçler tarafından kullanılmaya çok uygun örgütlerdir. Geçen yarım yüzyıl, böyle “kullanılma” durumlarının sayısız örnekleriyle doludur.PKK’nın da çeşitli ülkelerin istihbarat örgütleriyle ilişkileri olduğuna dair birçok kanıt gösterilmişti. Bu örgütün liderinin Suriye’de korunması, Rusya, İtalya ve Yunanistan’da dolaşabilmesi ancak bazı güçlü korumalarla mümkün olabilir.***Katliamı yapanların, bombaları patlatanların hedefi bir tektir: Türkiye’yi gergin bir ortamda yaşatmak, halkta güvensizlik yaratmak ve tedirginliklerin artmasını sağlamak. Her türlü konuşma imkânını yok ederek toplumu düşmanlıklardan oluşan bir korku yumağı halinde tutmak.Bu hedefi bilmek zor değil. Çünkü bu oyun, bundan önce defalarca sahnelendi ve Türkiye siyasi-toplumsal istikrarsızlıklara sürüklendi. Bugününü ve geleceğini sağlıklı bir şekilde tartışması, herkesin herkesle konuşabilmesi engellendi.Bu oyunu sahneye koyanlar defalarca başarılı oldu ve Türkiye kısır döngülerde, acılarla, çaresizliklerle yaşamaya mahkûm edildi.Türk toplumu şu yaşanan katliamların, bombaların, cinayetlerin hedefini bilirse, üstesinden gelme imkânlarını da bulabilir. Bunu sağlama, toplumun güvenini kaybetmesinin önüne geçme görevi siyasi liderliğe aittir. Ancak ortada böyle bir liderlik görünmüyor ve görünmediği sürece de aynı tuzaklara tekrar tekrar düşmek gibi bir kadere razı olmak dışında yapılacak bir şey yoktur. Şer güçleri bir kez daha ülkenin geleceğini karartma işlevlerinde başarılı olurlar.
Ankara’da Meclis’in açıldığı gün, İstanbul’da Genelkurmay Başkanı’nın siyasi içerikli bir konuşma yapması yeni bir muhtıra niteliğindedir.Bu konuşmanın içeriğinin bazı bölümlerine katılan da olabilir katılmayan da olabilir. Ama konuşma bütünüyle siyasidir ve yakın dönemin en önemli sorunlarına ilişkin olarak Genelkurmay’ın tavrını göstermektedir.Şu anda Meclis’te bulunan, seçimde aldıkları oylarla oraya gelmiş olan ve azımsanmayacak bir kitleyi temsil eden bir siyasi partinin doğrudan hedef alınması da konuşmanın kendi içindeki tutarlılığının bir sonucudur.***Genelkurmay Başkanı, yeni anayasa ile ilgili olarak kendi sorumluluk alanlarına giren konularda daha sonra fikir belirteceklerini söylemekte ama çizdiği çerçeve aslında anayasanın neredeyse tümünü ve mantığını kapsamaktadır.Orgeneral Büyükanıt’ın Kuzey Irak ve burada oluşmakta olan Kürt devleti ile ilgili görüşleri de tümüyle siyasi niteliktedir. Bu yeni devletin ister tümüyle bağımsız olsun isterse Irak’ın gevşek yapısı içinde federatif bir yapısı olsun, Türkiye için tehdit olup olmayacağı ve bu devletle olan ilişkilerin nasıl düzenleneceği tümüyle “siyasi” bir karardır. Genelkurmay Başkanı ise bu konuda bugüne kadar yürütülen politikanın devam etmesini talep etmekte ve böyle bir devlet oluşumuna sonuna kadar karşı konulması gerektiğini savunmaktadır.***Orgeneral Büyükanıt terörle mücadele konusunda hiçbir ülkenin bize destek olmadığını da belirtmektedir.Burada “neden” sorusunu sorarken kendi yanlışlarımızı gözden geçirmek de soruna gerçekten köklü çözümler bulmak için vazgeçilmez bir tavır olarak ortaya çıkıyor.Örneğin Susurluk rezaletleri patlak verdiğinde, örneğin Şemdinli’deki bombalama olayı herkesin bilgisine ulaştığında “neden” sorusunu, bir kez daha ve çuvaldızı kendimize batırarak sormak durumundayız.Terörle mücadele 24 yıldır sürüyor ve terörün kökü kazınamadı.Neden?Dost bildiğimiz ülkeler bize destek olmadığı için mi?Olayın bir yanında büyük maddi çıkarlar bulunduğu için mi?Her iki sorunun da cevabı “evet”tir. Ve hemen bu noktada “Peki biz hangi yanlışları yaptık ve bu yanlışlardan nasıl döneriz” sorusunu eklemezsek daha onlarca yıl aynı konuşma yapılır gider.***Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasının asla tartışılmayacak bir bölümü var:“Korkularınızla, korkularımızla yaşamamız lazım. Hiçbir güç Türkiye’yi bölemez. Kendimizi küçük görmeyelim. Kimsenin gücü buna yetmez. Türkiye’yi kim bölecek? Kimin ve hangi grubun böyle bir gücü var?” Bu cümleyi her türlü sorunun çözümü için çalışmaya başlamadan önce ilk cümle olarak aldığımızda, kendimize güvenimiz tekrar yerli yerine oturduğunda her meseleye başka türlü bakabiliriz.O zaman da Genelkurmay Başkanı’nın çeşitli şekillerde muhtıralar vermesine gerek kalmaz.
AKP hükümetine aslında en ağır eleştiri eski bakan Abdüllatif Şener’den geldi: Yeni hükümet yeniliğin gerektirdiği bir başlangıç yapamamıştır.Bunun nedenlerinden biri belli. Bütün ülkeyi yoran tartışma konuları AKP’yi, başındakileri ve bütün hükümeti de yoruyor. Türban gibi bir konuya takılan ya da anayasa tartışmalarının ardından sürüklenen bir hükümetin kendisinden beklenen canlılığı göstermesi zordur.***Tayyip Erdoğan da yorulmuştur.O da bir “muhtıra” atlatmış, genel seçimde beklentisinin üzerinde bir yükseliş yapmış ve en daraldığı mesele olan cumhurbaşkanı seçimini de istediği gibi tamamlamıştır.Bu yorgunluğun atılması ve yeni hükümete oy vermiş olan ülkenin yarısının beklentilerinin karşılanabilmesi için en tepedekilerin, biraz geriye çekilip hep birlikte nerede ve nasıl durduğumuzu görmeye çalışması gerekir.Bunu yapsalar zaten türban gibi bir konunun bu kadar abes noktalara sürüklenmesini engelleme iradesini gösterebilirlerdi. Bunu başaramadıkları gibi konunun İran ve Malezya örnekleriyle daha da ısınmasını ve ülkeyi germesini önleyemediler.***AKP ve Erdoğan’a oy verenlerin temel saiklerinden birinin “huzur” olduğu çeşitli araştırmalara da yansımıştı. Bu, konu ne olursa olsun ülkenin gerginlikten uzak tutulması talebini içeren bir tavırdır. Burada PKK terörünün sona erdirilmesi de önemli bir talep olarak görünmektedir. Cumhurbaşkanı Gül’ün makamına oturduktan sonra ilk yaptığı gezi için Güneydoğu’yu seçmesi de önemli bir işaret olarak alınmış ve geniş bir destek görmüştür.***AKP’nin tepesindeki yorgunluğun açık sonuçlarından biri de çok daha iyi yönetilebileceği hade anayasa hazırlık sürecinde yaşanan topallamadır.Yorgunluk hızlı ve doğru karar vermeyi etkiler, tepkilerin yavaşlamasına ve sonuçta olayların peşinden sürüklenme durumuna yol açar.Abdüllatif Şener, geçen beş yıllık süreci içinde bulunarak yaşadığı için bugünkü durumu daha açık görme imkânına sahiptir. Dışardan gelen eleştirilere karşı fazla açık olmayan Başbakan belki Şener’in uyarılarını dikkate alabilir.Bunun karşılığı da sadece bir dönem önceki icraatıyla bir seçim kazanmanın ötesine geçebilmesi ve önümüzdeki beş yıl için Türkiye’nin önüne bir ana vizyon ve onun altını oluşturan diğer vizyonların konulmasıdır.Bu noktada da hükümetin elinde Avrupa Birliği gibi somut bir hedef ve araç vardır, tabii eğer gerçekten kullanmak isterse.
Bazı olayların ardından toplumlar ya ileri doğru sıçrar ya da geriye doğru. Kendi başına taşıdıkları önemin de ötesinde, bu olaylar nedeniyle toplumsal algıda ve insanların kendilerini tanımlama biçiminde büyük değişimler yaşanabilir.Tabii yaşanmayabilir de...Yaşanıp yaşanmamasında, toplumun bütününün çeşitli göstergeler açısından ulaştığı gelişmişlik düzeyi birinci belirleyendir.Ve tabii burada toplumun bireylerinin sadece o anda kendilerini nerede gördükleri değil, üç-beş on yıl sonra, ya da elli yıl sonra çocuklarını ve torunlarını nerede görmek istedikleri de önemlidir.Hrant Dink cinayeti bizim toplumumuz için böyle bir mihenk taşı işlevi görebilir.Bu cinayetin arkasındaki ırkçı örgütlenmelerin boyutlarına ilişkin bilgiler her gün ortaya çıkıyor. Bunlara bakıp, hepimizin tek tek “aynı toplumda mı yaşıyoruz” sorusunu sorması çok doğal. Kanadı kırık bir kuşa günlerce bakanlarla, yavru ayıyı çivili sopalarla öldürenler aynı toplumda yaşayabilirler, yaşıyorlar da...Fakat Hrant Dink cinayeti, toplumumuzdaki bazı hastalıkların hangi noktalara vardığını ve bu hastalıklara nasıl en hızlı şekilde neşter vurulması gerektiğini gösteren bir olaydır.***Hrant Dink Ermeniydi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak doğmuş bir Ermeniydi. Okumuştu, sorular sormuştu, kendi geçmişini de bütün ülkenin geçmişini de merak etmişti.Hrant Dink öldürüldükten sonra on binlerce kişi “Hepimiz Ermeniyiz” diye sokağa çıktı. “Hepimiz hem Ermeniyiz, hem Türküz hem Almanız hem Kürdüz” de diyebilirlerdi.O “Hepimiz Ermeniyiz” sözü, aslında olaydan bir süre önce Almanya’da Türklerin ırkçı saldırılara uğramasının ardından Almanlar tarafından bulunmuş, on binlerce Alman tarafından söylenmiş bir sözdü.Doğma büyüme Almanlar, Almanya’da sokaklarda “Hepimiz Türküz” diye bağırırken o toplumun haşereleri, değil bunlara saldırmak, değil hakaret etmek, değil “zaten Türksünüz” diye aşağılamaya kalkışmak, kendi küçük ve karanlık yuvalarının içinde sinip kaybolmuşlardı.***Bizim haşereler, kımıl zararlıları (onlara bu masum yaratıkların adlarıyla seslenmek bile bu masumlara hakarettir, ama onları niteleyecek sıfat bulmak da kolay değil) göğüslerini gere gere bir cinayete sahip çıktılar, kendilerini ortalara attılar.Eğer bu kımıl zararlıları, haşereler, insan sıfatına hak kazanması mümkün olmayan yaratıklar, kendi karanlık deliklerine sürülürse Türk toplumu gerçekten ileriye doğru bir büyük adım atmış olacaktır.Ama kımıl zararlıları, haşereler ne yazık ki en olmamaları gereken yerlere bile sızmışlardır. Ve Türkiye’nin geleceği bunların temizlenmesi ya da temizlenmemesi ile belirlenecektir. Bu yaratıkların azaldığı ve denetim altında tutulduğu bir toplum ile bunların korunma altında ve özgürce zarar verebildikleri bir toplum arasındaki fark inanılmayacak kadar büyüktür. Bu farkı da sadece parasal değerler asla kapatamaz.
CHP’deki son hareketlenme belki bazılarında bir umut ışığı yaktı, ama bu çıkış bile seçenek bekleyenlere çözüm yerinin CHP olmadığını gösteriyor.AKP’nin yüzde 47’lik bir oranla ikinci kez iktidar olmasının ardından, aynı sorular, bitmez tükenmez bir şekilde ve ucu olmayan tekerlemeler halinde sorulmaya devam ediyor.Bu sorular ne olursa olsun, gerçek, AKP’nin siyaset sahnesinde tek başına kalmış olduğudur.***MHP’ye oy verenlerin ve DTP’ye oy verenlerin ikinci partilerinin büyük bir çoğunlukla AKP olduğu hem seçim öncesi hem de seçim sonrası araştırmalarda ortaya çıkmıştı. Güneydoğu’da ve Orta Anadolu’daki oy hareketleri bu iki partininin seçmeninin de her an AKP’ye kaçabilmesi ihtimalinin yüksek olduğunu gösterdi. Nitekim hem MHP hem DTP kendi seçmenini biraz daha AKP’ye yöneltecek çıkışlardan kaçınmaya devam ediyor.*** Böylesine boş bir meydan bulmuş olan AKP’nin karşısında denge sağlayacak bir siyasi güç görünmüyor.CHP’nin geçen dönem yürüttüğü politikalar, hem AKP’nin daha güçlenmesi hem de CHP’nin en azından yerinde sayması gibi bir sonuç getirmiştir. Bayatlamış temalar, içi boş ulusalcı nutuklar ve gerçek çözüm üretmedeki kısırlıklar hep AKP’ye yarayan unsurlar olmuştur.CHP’lilerin de kendilerine oy veren seçmenin bir bölümünün sadece AKP’nin “karşısında” durmaya çalıştıkları için bu tercihte bulunduğunun farkında olması gerekir. Uzun süredir Baykal’ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Haluk Koç’un, genel başkan adaylığını ilan ederek Baykal’a başkaldırması da buradaki umutsuzluğu gösteriyor.Bu siyasi yapı önümüzdeki 4-5 yıl boyunca devam ettiği takdirde ve karşısında denge sağlayacak bir siyasi oluşumun ortaya çıkmaması halinde AKP’nin üçüncü kez seçim kazanması asla sürpriz olmayacaktır.*** Yeni bir siyasi oluşumun adresi de kaçınılmaz olarak merkez sol olmak durumundadır. Ama komplekslerinden kurtulmuş, gerçekleri görebilen ve çözümler üretebilen, gerçekten alternatif politikalar üretebilen bir merkez sol, önümüzdeki dönemin tek siyasi denge unsuru olabilir.Böyle bir seçeneğin ortaya çıkmaması ise bütün tartışmaların ve siyasi çatışmaların yine en tıkız, en anlamsız alanlara sıkışmasına yol açacak, dolayısıyla AKP’ye yarayacaktır.Siyasette seçenek arayanların ya da böyle bir seçeneği oluşturmaya kendilerini ehil görenlerin bir an önce faaliyete geçmesi şarttır.Şu anda kesin olan ise CHP’nin bu arayışların merkezi olmadığı ve olamayacağıdır.
Bir gün önce Hacettepe Üniversitesi Rektörü bir konuşma yaptı. Bu konuşma yeni anayasa tartışmalarına değiniyor, Başbakan ile doğrudan polemiğe giriyordu. Yeni anayasadan söz ederken üniversitenin, bilimin özgürlüğünün nasıl savunulması gerektiğine ilişkin güçlü sözler söyleneceğini bekleyenler kalakaldı. Çünkü Rektör o konulara değinmedi.Değinemezdi de. Çünkü tam karşısında üniversite özerkliğinin, bilimsel özgürlüğün yok edilişinin en büyük mimarlarından biri oturuyordu.*** Dün de İstanbul’da bir özel üniversitenin açılışı vardı. Bahçeşehir Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Arıboğan da bir konuşma yaptı. Bu konuşma tümüyle bilimin, bilginin savunulmasına, özerk üniversitenin, özgür bilimin savunulmasına ayrılmıştı.Prof. Arıboğan tarih boyunca bütün baskıcı rejimlerin nasıl üniversiteye, bilime düşman olduklarını, ama o baskıcı rejimler ve başındakiler nefretle anılırken, baskı yaptıkları, hapse attıkları, öldürdükleri bilim insanlarının adlarının nasıl insanlığın onuru olduğunu anlattı.Bir küçük bölümü aynen tekrarlıyoruz:“Üniversiteler, toplumu ve dünyayı ilgilendiren her konuda fikir sahibi olmak ve bunu ifade etmek sorumluluğunu taşırlar... Hiçbirimiz hükümetle, rejimle, siyasi bir partiyle, ideolojiyle ya da dini inançla bağlı olarak fikir üretmek zorunda değiliz. Tek zorunluluğumuz hakikat bildiğimizi ifade etmek ve ifade edenlerin özgürlüklerine sahip çıkmaktır...” *** Bu iki konuşma arasındaki fark aslında Türkiye’de hâlâ varlığını sürdüren iki zihniyet farkının somut göstergesidir.Birinci zihniyet, bilimi, bilimin özgürlüğünün ve özgürlükleri temel meselesi olarak almayan bir zihniyettir. Kendisine verdiği ad, İslamcı olabilir, solcu olabilir, ılımlı İslam olabilir, sosyal demokrat olabilir, hatta komünist olabilir, faşist olabilir. Ama kendine ne ad verirse versin o zihniyetin konuşması, kendi varoluşunun, kendi varlığının insanlığın gelişmesine yapması gereken katkının ne olması gerektiği konusunun çok uzağında kalmış bir konuşmadır. Ankara’nın tıkız kulislerinde yaşayan, tıkız siyasi fikirlerin etkisi altında bulunan ve gerçek özgürlük mücadelesinin ne olduğunun farkında olmayan bir zihniyetin konuşmasıdır.İstanbul’daki konuşma ise insanı savunan, insanın en yüce değerlerini savunan ve bu savunmada üniversitenin, ama özgür üniversitenin gerçek bir kale olduğunu anlatan bir konuşmadır.*** Zihniyetler arasındaki farkı bugünkü anayasa tartışmalarına taşırsak; türbanla ilgili (bizim de katıldığımız) haklı kuşkularda tıkanıp kalmış bir üniversite, görevinin bilincinde olmayan bir “yüksek okul”dan ibaret kalacaktır.Bugün, üniversitelerin, bütün rektörlerin, bütün bilim insanlarının hükümetin karşısına dikilip yeni anayasada bilimsel özgürlüklerin tam olarak güvence altına alınmasını istemeleri günüdür. Askeri yönetimin başlarına musallat ettiği sıkıyönetim kurumu olan YÖK’ten kurtulmak için bütün ağırlıklarını koymaları günüdür.Ankara’daki ve İstanbul’daki konuşmalar arasındaki büyük farkı anladığımız zaman, üniversitenin nasıl bir yer olması gerektiğini de daha iyi anlayabiliriz.