Sınır ötesi operasyonu daha kapsamlı bir “savaş”a dönüştürme yolunda kamuoyunu hazırlama çabalarının devam ettiği görülüyor.Toplumların felaketlerle karşılaşmasına yol açan gelişmeleri yönlendirenler her zaman genel duygusal ortamlardan faydalanmıştır. Yakın tarih bu felaketler hakkında onca dersle doluyken ülkemizde de bu derslerden hiç nasibini almamış çevrelerin bulunması kendi başına bir tehlikedir.Gerilimi artırmayı başlıca siyaset malzemesi haline getirmiş olanların belirledikleri ilk hedefin DTP’lilerin Meclis’ten tasfiyesi olduğu da anlaşılıyor.DTP’li milletvekillerinin kendi içlerindeki mücadelelerde mevzi kazanmak uğruna dillerini zaman zaman fazla sivriltmeleri, yaygın bir gerekçe haline getiriliyor.***Türkiye, Kürt kelimesinin bile kullanılamadığı dönemlerden bugüne geldi. Ve bugün Meclis’te DTP’lilerin bir grup kurmuş olması dahi demokratik gelişmelerin boyutunu gösteriyor.DTP’nin Meclis’te bulunması ve her konuda sesini duyurma imkânına sahip olması birçok bakımdan önemli bir şanstır.Bu şansı, öncelikle demokrasi eksikliğinden yakınanlar iyi değerlendirmek durumundadır.Terörün Türk halkının sabrını taşırdığı bir dönemde DTP’nin dikkatle izlenmesi doğaldır. Bu, DTP’nin üzerindeki sorumluluğu daha da artırıyor.DTP’li milletvekilleri, yüzde on baraj meselesini aşarak seçime girmekle, oyunun kurallarına uymayı başından kabul etmiştir.Son olarak sınır ötesi operasyona ilişkin tezkerenin görüşülmesi sırasında DTP sözcüsü düzgün ve akılcı bir konuşma yaparak neden hayır diyeceklerini açık olarak bütün ülkeye anlatmıştır.Bu örnek, Meclis’te bulunmanın, Meclis’te konuşabilmenin, Meclis’ten bütün ülkeye seslenebilmenin önemini herhalde en başta DTP’ye göstermiş olmalıdır.***Eğer DTP’yi Meclis’ten çıkarmak için hazırlık yapanlar hedeflerine ulaşırlarsa bu partiye oy vermiş olanlar, Kürt kökenli bütün vatandaşlar bunu kendilerinin bir kez daha “kıyıya itilmesi” olarak göreceklerdir. Bunda haklı olacaklar ve bir kez daha PKK gibi radikal örgütlerin etkisine açılacaklardır.DTP, Meclis’te olan, Meclis’te konuşabilen DTP’li milletvekilleri terör belasını üzerimizden attığımız günlere daha hızlı ulaşabilmemiz için önemli bir şanstır. Bu şansı heba etmememiz, iyi kullanmamız şarttır.
İlgisizliğin boyutunu duvarları kaplayan AKP imzalı afişler gösteriyor. Kocaman harflerle “21 Ekim’de referanduma evet” yazıyor.Türkçede bunun anlamı şudur: 21 Ekim’de referandum yapılmasını destekliyorum, evet diyorum...Ama bu afişi basıp asanlar aslında “21 Ekim’de referandumda evet” demek istiyor.Halkı, yarın sandığa gidip evet oyu kullanmaya çağırmak istiyorlar.Ama bir tek “d” harfinin anlamı bütünüyle değiştireceği akıllarına gelmemiş.Belki de “referandum zaten yabancı bir kelime ve okunması zor” diye düşünüp, “....dumda” diye biterse daha da zor okunur fikriyle “d” harfini buharlaştırmışlardır...Hangisi olursa olsun, bu referandumdan AKP de pek bir şey beklemiyor. Beklemediği için de halka neyi oylayacağı anlatılmadı. Anlatılır gibi yapıldı; tam deyimiyle, yasak savıldı.***Türkiye uzun bir süreden sonra yeni ve çağdaş bir anayasaya sahip olmak için çalışıyor. Bu çalışma tarzının iktidara ait kısmıyla ilgili eleştiriler, kuşkular olmasına rağmen bu çok önemli bir projedir.Yarın referandumda oylanacak olan konular da yeni anayasada büyük olasılıkla aynen yer alacak ve bir kez daha halkın önüne gidecektir.O nedenle bu ara-referandum bir önem taşımayacaktır.Ama AKP, hükümet ve Çankaya Köşkü, “yeni anayasa çıkmayabilir, o yüzden hiç olmazsa bu birkaç meseleyi düzeltmiş olalım” diye düşündülerse vahim bir yanlış içindedirler.Yeni ve çağdaş bir anayasa Türk toplumunun ileriye gidişinin çok önemli aşamalarından biridir. Ve bu konuda AKP ilk ciddi adımı atmıştır. Eğer bu adımı tamamına erdiremez ve tartışmaların altında ezilip konuyu rafa kaldırırsa gerçek bir “yenilgi” almış olur.Böyle bir projeyi ortaya atmış, ama başaramamış herhangi bir siyasi partinin bir ülke yönetmesi mümkün değildir.***AKP tarafı bile yarın yüzde 50 dolayında bir katılım bekliyor. Bunun sağlanması için de AKP örgütünün olağanüstü çalışması gerekiyor. Eğer katılım yüzde 30 dolayında kalırsa, sonuç ne olursa olsun, isterse yüzde 90 evet çıksın yine kısır bir siyasi tartışma başlayacaktır. Referandum için ısrar edenler de o zaman “biz bunu niye istedik” diye düşünecek, boşuna başarısızlığa gerekçe üretmeye çalışacaklardır.Son olarak, bizim oyumuzu soranlara cevap: Sandığa gideceğiz ve zarfın içine hem evet hem de hayır pusulası koyacağız. “Evet” anayasa değişikliği içeriği içindir, “hayır” ise AKP’nin bu konudaki siyasi başarısızlığının altını çizmek için.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Meclis Grubu Başkanvekili Haluk Koç, genel başkan adaylığını açıkladı.Haluk Koç CHP’nin üst düzeyinde politika belirleyen isimlerden biri olarak bilinirdi. Meğerse Genel Başkan’la iletişimi en alt düzeyde imiş... Meğerse zaten Genel Başkan’la, en yakın çevresini oluşturan birkaç kişi dışında kimsenin doğru dürüst bir iletişimi yokmuş... Meğerse Baykal CHP’yi MHP çizgisinde radikal sağ pozisyona çekerken de kimseye danışmamış...Bu “meğerse”ler uzadıkça uzar, ama özeti CHP’nin çağdaş bir sosyal demokrat ya da sol parti olmakla hiçbir ilişkisinin kalmadığıdır.***Haluk Koç ve son aylarda, 22 Temmuz yenilgisinin üzerine seslerini çıkaran diğer potansiyel genel başkan adaylarının geçen yıllarda herhangi bir itirazları duyulmadı.22 Temmuz seçimleri öncesinde Deniz Baykal’ın aldığı siyasi tavırlara ve örgütsel yanlışlara karşı çıkan CHP’li olduğu da pek duyulmadı. Parti içinden geliyormuş gibi görünen birkaç küçük ses duyuldu, ama bu seslerin sahipleri sadece seçimde aday listesine giremeyecek, yani Baykal’ın isimlerini çizmiş olduğu siyasilerdi.***Bir sol partiyi diğerlerinden farklı kılan en önemli özellik, parti içinde sürekli ve geniş bir tartışma ortamının var olması ve partinin canlılığını bu fikir üretme ortamının sağlamasıdır.Hatta şu anda başarılı sol partiler, kendi ülkelerinde kamuoyunun tümünü de tartışmalara katmaya çalışıyor. Bugün, Avrupa’da İspanya, Portekiz, İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere’deki sosyal demokrat partilerin çalışma tarzıyla, fikir üretme alışkanlığıyla bizim sosyal demokratlarımızın hiçbir ilişkisi ve benzerliği olmadığı ortadadır.***Ecevit solun en güçlü lideri durumundayken tek başına çalışırdı, Baykal da aynı onun gibi çalıştı. Ecevit’in yakın çevresi sürekli değişirdi, Baykal’ınki ise sürekli küçülüyor. Küçülüyor çünkü parti ileriye dönük herhangi bir “ikbal” umudu da vermiyor. CHP’nin bu yapısıyla 4 yıl sonra yapılacak genel seçimde yüzde on barajın altında kalacağını CHP’liler de görüyor.CHP’nin dramının en büyük nedeni, kendi içinde yenilenme dalgası yaratacak bir yapıya sahip olmamasıdır.Atatürk’ün partisini radikal sokak milliyetçisi, fikir üretemeyen, halkla bütün bağlarını koparmış bir partiye dönüştürenlerin kurdukları yapı, bu partinin yavaş yavaş ölümünün garantisidir.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak topraklarında operasyon yapması için hükümete yetki veren tezkere Meclis’ten geçti. DTP’liler dışında hayır oyu kullanılmadı, daha önce tezkereye itiraz sesleri çıkartmış olan Kürt kökenli AKP’liler de hayır diyemedi.Dünya, Ankara’nın bu tezkere ile Kuzey Irak’ta “terörist yuvası vurma”nın ötesinde askeri faaliyetlerde bulunacağından kuşkulanıyor. Böyle bir durumda Türkiye açısından neler yaşanabileceğinin üzerinde defalarca durduk.Bunun özeti şudur: Türkiye, Kıbrıs’tan sonra bir kez daha “terör” gerekçesiyle başka bir ülkenin toprağını işgal etmiş bir devlet olarak görülecek ve uluslararası camiada büyük tepkilerle karşılaşacaktır.Meclis’te konuşan CHP ve MHP sözcüleri bunun göze alınmasını ve hedef olarak Kuzey Iraklı Kürtlerin de belirlenmesini istemişlerdir.***1974 Kıbrıs savaşını hatırlayalım. Türkiye birinci harekâtla Türk kökenli Kıbrıslıların güvenliğini sağlamış, ancak ikinci harekâtla Kıbrıslı Rumların topraklarını işgal etmiştir. O zaman bunun gerekçesinin güvenlik olduğu söylenmiş, ancak Türkiye o gün bugün bütün dünyada “işgalci” konumundan çıkamamıştır.Dünyanın korkusunun bir yanı budur, yani Türkiye’nin Kuzey Irak’taki operasyonunun bu bölgenin iç işlerine müdahale niteliği kazanması ve özerk Kürt yönetimi ile savaş durumuna geçilmesi.Batı medyasında günlerdir bu mesele önemli bir haber ve yorum konusu olmaya devam ediyor. Bu arada Türkiye’den oldukça uzakta yapılan yorumlar, tahlillerle dün Meclis’te yapılan konuşmalardaki basitlik arasındaki fark da dikkati çekiyor.Meclis böyle önemli bir karar alırken, mensupları bunun sonuçları üzerine herhangi bir siyasi tahlil yapmamış, “tribüne oynayan” konuşmalarla yetinmişlerdir.***Kıbrıs küçük bir adaydı, hâlâ da öyle, ama Irak, Orta Doğu’daki büyük savaşın alanlarından biridir. Bu savaşın tarafları arasında ABD vardır, radikal dinciler vardır, Şiiler, yani İran ve Suriye vardır, Filistinliler vardır, İsrail vardır. Lübnan da savaş alanının bir parçasıdır. Dünya bu alanın Kuzey Irak ve Türkiye’nin katılmasıyla çok daha büyümesinin getireceği büyük sıkıntıları görmeye çalışıyor. Ama bu durumda onlara düşen de Türkiye’nin canını acıtan terör sorunu konusunda farklı bir tavır almaktır.Türkiye’nin son derece haklı olduğu bir meselede çok ciddi bir adım atmış olmasını Batı daha yakından görmek ve anlamaya çalışmak zorundadır.Tabii ki bunu sağlayacak önemli unsurlardan biri de Ankara’nın göstereceği siyasi ve diplomatik performanstır.Tezkere kullanılmadan herkes kendi yanlışını görme zamanını doğru kullanır ve belli bir aşama sağlanırsa bundan en fazla Türkiye, Türk halkı ve Kuzey Irak Kürtleri kazançlı çıkacaktır.
Türkiye’yi bekleyen tehlikenin büyüklüğünü, MHP Genel Başkanı bir “temenni” olarak söyledi. İstediği şu Devlet Bahçeli’nin:Kuzey Irak’ta operasyon yapacak Türk askerleri bölgedeki Irak Kürtleri’ni de hedef alsın. Gerekçesi, “PKK onların kanadı altında ve nasıl olsa bölgeye giren askerimiz onlarla da çatışmak zorunda kalacak” şeklinde.Ülkemizi Irak bataklığına sokarak savaşın parçası haline getirmek isteyenler ilk kez bu kadar açık konuşmuş oldu.*** Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğrudan Irak Kürtleri’ni de hedef almasını istemek, tam anlamıyla bir Türk-Kürt savaşını başlatmak istemektir. Böyle bir savaşı istemenin nasıl bir milliyetçilik olduğu bir yana, böyle bir savaşın Türkiye’nin bölünmesine gidecek en büyük adım olduğunu görmemek için bayağı saf olmak gerekir.***Kuzey Irak’ta Kürt peşmergelerle çatışacak olan Türk askeri, bölgede güvenliği sağlayan Amerikan askeriyle de karşı karşıya gelecektir.Bu, Türkiye’nin Orta Doğu savaşında yeni bir cephe açması ve İran, Iraklı Şiiler ve diğer radikal İslamcı güçlerle aynı safta yer alması anlamına gelmektedir.Bu, PKK’nın siyasi olarak elini güçlendirecek, uluslararası planda güçlenmesini sağlayacaktır.Bu, Türkiye topraklarının da fiilen ve Türkiye’nin iradesiyle “savaş alanı” olması anlamına gelmektedir.Bu, Türkiye’nin tümüyle savaş ekonomisine geçmesi, ekonomide güç bela sağlanmış ilerlemelerin sıfırlanması, işsizliğin tavana vurması anlamına gelmektedir.Bu, Türkiye’nin dünyada tecrit edilmesi, sadece ABD ve Avrupa ile değil Rusya ile de ilişkilerinin en olumsuz düzeye inmesi anlamına gelmektedir.***Devlet Bahçeli önemli deneyimi olan bir siyasidir. Böyle bir öneride bulunurken, önerisinin açık sonuçlarını görmemiş, bilmiyor olamaz. Buna rağmen öneriyorsa, bu sonuçları da istiyor; Türkiye’nin dünyadan ve Batı’dan tecrit edilmiş, içine kapanmış bir savaş alanı olmasını istiyor demektir.***Zaman zaman kendimizi en haklı gördüğümüz konularda bile dünya kamuoyuna derdimizi anlatmakta zorlanmamızın nedenlerini soranlar, dışarda düşman arayacaklarına Bahçeli’nin son önerisi üzerine düşünsün.PKK terörü konusunda Türkiye’nin bütün haklılığını kaybetmesini, dünyadan tecrit olmasını, topraklarında oluk oluk kan akmasını, en geri Orta Doğu ve Afrika ülkeleri arasına girmesini isteyenler MHP Genel Başkanı’nın önerisini desteklesin.
Referanduma sunulmuş olan metinde Meclis şu ana kadar henüz bir değişiklik yapamamış olduğu için 5 gün sonra sandığa gidecek olanlar üç konuda evet ya da hayır diyecek:1- 11’inci Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi.2- Meclis’in bütün oturumlarının 184 üye ile açılabilmesi.3- Milletvekili seçimlerinin bundan böyle 5 değil 4 yılda bir yapılması.***Bu referandumun konusu asıl anayasa değişikliği, yani anayasanın tümüyle değişmesi faaliyeti ile karıştığından, pazar günü ne için oy kullanılacağı meselesi de karıştı.Çünkü henüz halka ne için oy kullanacağı söylenmedi.Başbakan bile “evet deyin” derken neye evet denmesini istediğini söylemedi.Bu oylamanın birinci maddesindeki “11’inci Cumhurbaşkanı” ifadesi yürürlükteki anayasaya göre Meclis tarafından seçilmiş olan Abdullah Gül’ün durumuyla ilgili bir hukuki tartışma yarattığı için halen Meclis buradaki “11’inci” ifadesini çıkarmaya çalışıyor.***Pazar günü oy kullanacak olanların bilmesi gerekenlerin özeti bu.Ancak bu oylamanın kendisine ilişkin soru işaretleri de giderilmiş değil.Öncelikle kapsamlı bir “yeni anayasa” çalışması var ve herhalde bu çalışma önümüzdeki yıl içinde tamamlanacak. Dolayısıyla 21 Ekim’de yapılacak referandumun bir geçerliliği de olmayacak.Bu, hukuki ve anayasal durum. Bunun ötesinde ise “siyasi” bir durum var. O da Başbakan’ın defalarca işaret etmesinden anlaşıldığı üzere, AKP bu oylamayı “kendisi için” bir referandum olarak görüyor. O yüzden AKP örgütü sandığa giden vatandaş sayısını ve evet oranını artırmak için çaba gösterecektir.Bu referandumun gereksiz olduğunu savunan muhalefet partileri de büyük olasılıkla “hayır” deyin ya da “sandığa gitmeyin” telkiniyle oylama sonucunun AKP için bir siyasi avantaj sağlamasına engel olmaya çalışacaktır.*** Yasal olarak referandumlarda da genel ve yerel seçimlerde olduğu gibi her vatandaşın oyunu kullanması zorunludur, oyunu kullanmayanlar için para cezası vardır.Gerçi bu ceza uygulanmıyor.Ama boykota çağırmak da suça çağrı niteliğindedir.Muhalefet boykota çağırmak yerine boş oy atmayı ya da zarfın içine hem evet hem de hayır pusulası konulmasını önerebilir.Ne olursa olsun, bu referandumda çıkacak sonuç, her durumda “siyasi” olarak kullanılacaktır.
Türk kamuoyu önemli gelişmelere hazırlandı. Terör eylemlerine tepki en yüksek noktada. Hükümet sınır ötesi operasyon için karar aldı. Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir operasyon için hazır. Terörist grupların büyük çapta bir operasyon karşısında direnmesi de mümkün değil.Bütün bunlara rağmen PKK ya da PKK içindeki bazı gruplar saldırılarına devam ediyor.O halde bunların, bunları kullananların amaçlarını görmek gerekiyor.Fazla uzun boylu tahlillere gerek yok. Amaçları, Türkiye’yi Irak bataklığına çekmek ve savaş alanını büyütmek.Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a girmesi ve başarılı operasyonlar yapması mümkündür, ama benzer örneklerde olduğu gibi sorun, girmek değil çıkabilmektir.Ayrıca Kuzey Irak’ta yaygın çatışmaların Türkiye içinde de yansımaları olması kaçınılmazdır. Nitekim, AKP içindeki Kürt kökenli milletvekilleri de buna dikkat çekip sınır ötesi operasyonlara karşı çıkıyor. Bunların da belli bir duyarlığı aktardıkları ortada.***Ancak bu hassas ortamda en tehlikeli meselelerden biri, sokağın heyecanının sorumluların kararlarını etkilemesi meselesidir.Şu anda “gidelim vuralım keselim, onurumuzu kurtaralım, derslerini verelim” sesleri iyice yükseldi. Bu seslerin tabii ki haklı gerekçeleri var; her şehit, milyonlarca insanın yüreğini yakıyor.Bütün bunlarla birlikte, Türk toplumunun karşı karşıya olduğu sorunun, tüm duygusal etkilerin ötesinde bir soğukkanlılıkla, sokağın tepkisini bile göze alarak, sağduyuyla yönetilmesi şarttır. Bundan sonraki gelişmelerde sokağın yönlendirmesi altında kalacak bir yönetim, her zaman büyük yanlışlara açık hale gelir.Türk toplumunun temel isteği bellidir:Kan dursun, terör dursun, şehit cenazeleri olmasın.Karşı tarafın hedefi de bellidir:Türkiye Irak batağına çekilsin, daha çok kan dökülsün, daha çok şehit cenazesi gelsin, Türk toplumu sağduyusunu tümüyle kaybetsin.Atılacak her adım bu iki amaca göre belirlendiği takdirde çözüme yaklaşmak mümkün olabilir.Sokağın tepkileri her zaman en duygusal etkilerle ortaya çıkar, yönetim sorumluluğunu taşıyanlar ise alacakları her kararı bu etkilerden sıyrılarak almak zorundadır.
Yeni bir kavramımız oldu, “çevre baskısı”nın yerini “mahalle baskısı” aldı. Bu, korkutucu bir kavram, çünkü mahalle baskısının hep geriye doğru, olumsuza doğru işleyeceğini düşünüyoruz.Geçenlerde zavallı yavru bir ayıyı çivili sopalarla öldürenlerin yaşadıkları bir kendi köyleri var, aileleri var, arkadaşları var, büyükleri var. Yani mahalleleri var. O “mahalle” bu cinayeti işleyenlerin yüzlerine tükürseydi, bu katillerle konuşmasaydı; okula gidiyorlarsa mahalle arkadaşları onlarla ilişkisini kesseydi... Bu tutum da bir “mahalle baskısı” olurdu.Bizde en yaygın “insan türlerinden” biri, herhangi bir nedenle evinde karısını, çocuklarını döven adamdır.Komşular, yani “mahalle” bir evden yükselen çığlıkları duyar, olay bazen karakolluk olur ama kadın her zaman şikâyetini geri alır.Sonra o adam kahveye çıkar. Ve “mahalle baskısı” durumuyla karşı karşıya kalır.“Mahalle baskısı” gelip adamın omzunu sıvazlayıp “geçmiş olsun” demek, ailesine yaptığı kötü muamelenin gerekçelerini üretmek, hatta bu adama kahraman muamelesi yapmak şeklinde ortaya çıkabilir.Tabii bu durumda da o adam birkaç gün sonra gider yine ailesini dayaktan geçirir.Mahalle baskısı başka türlü de olabilir. Adam kahveye çıktığında kimse onunla göz göze gelmek istemez, yarım yamalak selam verilir, bir masaya oturduğunda diğerleri o masadan kalkar gider. Bu da mahalle baskısıdır. Ama farklı bir zihniyeti, farklı bir anlayışı yansıtan mahalle baskısı.***Mahalle baskısının yönünü belirleyen, mahallenin içinde bulunduğu “kültür”dür. Mahalle baskısı hep vardır ve hep olacaktır. Tabii her zaman da bulunulan kültür düzeyini hayata taşıyacaktır.Şu anda yayılan ve yaygınlığını fazlasıyla hissettiren köy-kasaba kültürü olduğu için, mahalle baskısının hep geriye doğru işlemesinden çekiniyoruz.Kız çocuğunu okula göndermeyen bir babaya komşularının gidip, yaptığının yanlış olduğunu anlatmasını beklemiyoruz; tam tersine, kızlarını okula göndermeyenlerin gönderenlere kötü gözle bakmasını bekliyoruz.Çivili sopalarla ayı öldürenlerin köy kahvesinde tecrit edilmesini beklemiyoruz; tam tersine, cinayeti hikâye edip defalarca anlatmalarını, çevredekilerin de dinledikçe kahkaha atmalarını bekliyoruz.Mahalle baskısı, sadece türbanla ilgili bir durum değil.Köy-kasaba kültürü baskın çıktığı sürece mahalle baskısı sadece türbanda değil, hayatın birçok alanında geriye doğru işleyen bir sistem olarak devam edecek.Köy-kasaba kültürü giderek daha fazla alanda egemenliğini kurduğu sürece de türban, bu eski dünyanın unsurlarından sadece biri olarak kalacak.*****NOT: Pazar günü için bir soru: Reklamlarda Türk bayrağı, milli marşımız ve başka milli unsurlar biraz fazla kullanılmıyor mu?Reklam sonuçta ticari, ekonomik bir faaliyettir ve ekonomik sonuçlar hedefler. Milli marşımızın, bayrağımızın ticari bir faaliyette kullanılması doğru mudur?Bu soruların devamı da var: Bu milli unsurları kullanmayan şirketler daha az vatansever midir?