Perşembe gecesi geç bir saatte Ali Kırca’nın karşısında emekli general Osman Pamukoğlu vardı.Bu genç emekli askerin anlattıkları, anlatırken yüzünden gelip geçen ifadeler, bazen düştüğü umutsuzluk, bazen coşku, ama hep bir acı kıvrımında ifadesini bulan trajediydi.Bu trajedinin bir adı da “orada olmak.” Orada, o dağlarda insan öldürmek için, ölmemek için, “vatan” adı verilmiş hayat kavramlarından birinin sahibi duygusuyla orada olmak...Bayram sabahı gencecikken ölmüş çocuklarının, şehit çocuklarının mezarları önünde boynu bükük duran ailelerle birlikte orada olmak...Son nefesinde “silahları bırakın” diyebilen Kürt yazar Mehmet Uzun ile birlikte orada olmak...*** Bir süredir bir ulus, bir halk bütün varlığıyla orada olduğunu çok güçlü bir şekilde hissediyor.Hepimiz, ama hepimiz orada olmalıyız ki, bu trajedinin son perdesinin oynanmasına katkıda bulunalım. Bu son perdenin ardından da “nihayet bitti” diyerek buruk bir iç huzuruyla kalkalım.Osmanlı’nın karmaşasının, büyük savaşların içinden yeni bir vatan doğmaktayken bugünün dünyasını ve insanını göremezdik. Görebildiğimizdeyse çok zaman olmuştu. Ama genç vatanın gençlerinin ve onlarla birlikte hepimizin sürüklendiği bu trajediyi daha fazla sürdüremeyiz.Her geçen dakika, akan her damla kan hepimizi suçlu haline getiriyor. Hepimiz orada olmak ve bütün silahların toprağın en derinlerine gömülmesi için elimize kazma kürek almak zorundayız.Boş hayallerin peşinde sürüklendiğimiz sürece orada olmamız sadece yeni mezarların kazılması, yeni nefretlerin, yeni acıların üst üste yığılarak yeni trajedilerin temellerinin atılmasına yarar. Düşünelim ki kazmalar, kürekler yeni mezarlar kazmak için kullanıldığı gibi silahların gömülmesi için de kullanılabilir.Her trajedide bir seçim anı vardır. Biz de hep birlikte, dağdaki çocuğun anası babasıyla birlikte bu kazma kürekleri, silahları gömmek için kullanabiliriz.***Kürtçe yazan Mehmut Uzun son nefesinde silahların gömülmesini isteyebiliyorsa, henüz sağ olan hepimiz de bunu isteyebiliriz, yapabiliriz.Orada olmak çok zor. Orada kanları yere akmış şehitlerin yanında olmamız insanlığımızın gereğidir, insanlığa borcumuzdur, çocuklarımızın geleceğini yeni trajedilerden koruma görevidir.Orada olmak çok zor ama hepimiz orada olmak zorundayız. Silahları en derine gömmek için.
Devam eden bir ayıbımızın son örneği dün yaşandı. Yine bazı kişiler Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesinden mahkûm oldu. Cezaları ertelendi, böylece siyasilere durumu “idare” imkânı da sağlanmış oldu.Bu meşhur 301’inci madde konusu her ortaya atıldığında, siyasi iktidar sözcüleri hemen “ama bu maddeden hapis yatan yok” şeklinde bir savunma yapıyor.Şimdi yok, ama her an olabilir.***Geçen yıl bir ara hep 301’inci maddeyi konuştuk. Yine komisyonlar toplandı, komisyonlar aralarında kavga etti, her kafadan ayrı bir ses çıktı, sorunu hiç anlamayanlar bile konuştu ve dosya rafa kalktı. Hükümete sorulduğu zaman kısık sesle “araya şu girdi bu girdi” diye bir cevap geliyor.Bugün gerek terör meselesinde gerekse Ermeni soykırımı meselesinde derdimizi dünyaya anlatmakta gösterdiğimiz zaafın kaynağı yakın dönemin demokrasi karnemizdeki zayıflardır. Kamu görevlilerinin Hrant Dink’in katiline kahraman muamelesi yapmasıdır, rahip cinayetlerinin üzerine gidiliş tarzıdır, PKK’lılara “Ermeni piçleri” diyen din görevlileridir, yavru ayı öldürenlerin cezasız kalmalarıdır.***Dün yine bütün ekranlar ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı kararı üzerine atılan boş nutuklarla doluydu. Ve kimse çıkıp daha bugün insanların 301’inci maddeden ceza almalarının ABD Kongresi üzerindeki etkisinden söz etmedi.ABD’nin başkentine istediğiniz kadar milletvekili gönderin, dünyanın bütün başbakanlarına telefon edin, yapamayacağınız şeylerle tehdit edin, sonuç alamayacağınız ortadadır.Ama demokrasi karnenizdeki notlarınızı yükseltmek için uğraştığınızı gösterdiğiniz zaman sizi farklı bir şekilde dinleyeceklerdir. Dinlemeye mecbur olacaklardır.***ABD Kongresi’nde Ermeni soykırımı kararına olumlu oy verenlere yanlış yaptıklarını söyleme hakkınızı, 301’inci maddeden insanları yargılayarak kaybediyorsunuz.Dünya küçüldü, herkes her şeyi biliyor ve Ankara’nın kanguru taklitleri yaparak kimseyi kandırması da mümkün değil.301’inci maddeyi değiştirin, Hrant Dink’in katiline kahraman muamelesi yapanlara gerçekten ceza verin, önce kendi sicilinizi temizleyin sonra göreceksiniz ki derdinizi anlatmak yolunda büyük bir güç kazanmışsınız.Bu bayrama biraz buruk girdik, ama yine de Çetin Altan’ın sözüyle, “enseyi karartmayalım”.İyi bayramlar.
Terörün verdiği acı yükseldiğinde teşhisle ilgili önemli yanlışlar tekrar tekrar ortaya çıkıyor.Bu yanlışların en büyüğü, PKK’nın, adını koyamadığımız çok büyük bir güç tarafından Türkiye’nin başına bela açmak için kullanılan bir örgüt olduğudur.PKK da benzeri örgütler gibi değişik rüzgârlara ve kullanımlara açıktır. Çünkü zaman geçtikçe bu tür örgütlerin, bütüncül yapıları zayıflar, örgütün bir tarafı biri tarafından, bir başka tarafı başkası tarafından kullanılır hale gelir.Ama terör üzerine düşünürken, “Türkiye düşmanı bir büyük güç” ve “tümüyle maşa PKK” gibi kolaycı “inanç”lar ya da kahve edebiyatı ruhu üzerinden gidersek doğru bir teşhis koymamız iyiden iyiye zorlaşır.***İkinci büyük yanlış PKK’nın tabanına ilişkindir. Bu öyle bir yanlıştır ki, önceki gün bir şehit töreninde bir din adamının, devletten maaş alan bir kamu görevlisinin, dua ederken “Ermeni piçleri” demesine kadar gider.Bu yanlış tekrarlana tekrarlana “bunlar Müslüman olamaz, olsa olsa Ermenidirler” gibi en kaba ırkçı yorumlara varılır.Bu ırkçı yorumların bir yanı “Ermeni hain” aramaya giderken diğer yanı da “Bütün Kürtler haindir”e kadar gider ve asıl bölücülüğün temelleri böylece sağlam biçimde atılır.***Son dönemin en ısrarlı ve sürekli beslenen yanlışı da Kuzey Irak’a Türk askerinin girmesi ve kapsamlı bir “temizlik” yapmasıyla sorunun büyük kısmının çözülmüş olacağına dair yanılsamadır. Eğer böyle bir harekât yapılır ve kamuoyuna bunun başarıları aktarılır, ama üç beş gün sonra yine terörist eylemler tırmanırsa bu yanılgının sorumlusu halkı yanlış umutlar peşine takanlar olacaktır.***Bir başka yanlış da Demokratik Toplum Partisi’ni tümüyle PKK’nın “siyasi kanadı” gibi görme eğilimidir. Son seçim öncesinde bazı tartışmaları izleyenler ikisi arasında bağlar, bağlantılar olduğunu, ama bire bir “emir komuta zinciri” içinde olmadıklarını da görmüşlerdir.Bu konudaki yanlışın en ağır sonucu DTP’yi biraz daha PKK tarafına itecek tavırlar almak şeklinde ortaya çıkıyor. Şu sorunun sorulması gerekir:DTP’nin PKK’nın siyasi kanadı olması mı, yoksa PKK’ya silahı bıraktırmaya katkıda bulunacak ve demokrasi içinde faaliyet gösteren bir siyasi parti olması mı iyidir?Bazı çevreler, Tansu Çiller’in 12 yıl önce DEP’e yaptığının aynısının DTP’lilere yapılmasını, onların da yaka paça Meclis’ten atılmasını istiyor, bekliyor olabilirler. Ancak o günden bugüne yaşananları gözden geçirirsek, 12 yıl önce yapılan yanlışların neye mal olduğunu görmek zor olmayacaktır.***Terör gibi önemli ve Türkiye’nin hem bugününü hem de yarınını tehlike altında tutan bir olay karşısında doğruları bilerek, kasıtlı ya da kasıtsız yanıltmaları görerek tavır almadığımız sürece, sadece bu olaydan beslenenlerin değirmenine su taşımış oluruz.
Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı kapsamlı bir operasyon için gerekli yasal adımlar atılıyor. Meclis’ten yetki aldığı andan itibaren hükümet, sınır ötesi bir operasyon için Silahlı Kuvvetler’e talimat verebilecek.“Sıcak takip” ile “sınır ötesi operasyon” kavramları arasında herhalde askeri açıdan bir fark bulunmuyor. Bilindiği gibi Türk askeri, teröristleri sınır ötesinde, Kuzey Irak’ta kovalamış, burada sıcak çatışmalara da girmiştir.Şu anda gündemde bulunan “sınır ötesi operasyon” kavramının ise zaman ve araç açısından daha kapsamlı ve geniş bir durum ifade ettiğini varsayabiliriz.Hedef, PKK’nın üslenmiş olduğu Kandil Dağı’dır. Ancak aylardır bu konu görüşüldüğü için PKK’nın da kendi açısından bazı tedbirler almış olduğu öngörülebilir.Kapsamlı bir operasyon sonrasında, gizlenmiş PKK’lılar yerine aynı yörede kasıtlı olarak oturtulan köylülerin de istemeden hedef olmaları ihtimali vardır.Böyle bir operasyonun ardından dünya medyasında yaralı bebek ve kadın fotoğrafları yer aldığında operasyonun nedenlerini dünyaya anlatmak kolay olmayacaktır.***Son dönemde sınır ötesi operasyon ile “terörün belinin kırılacağı” mesajları veriliyor. Bu, PKK terörünün kaynağının “dışarıda” bulunduğu inancından kaynaklanan ve bu inancı besleyen bir tavır olarak ortaya çıkıyor.Oysa terörün kaynağı ülkemizin “içinde”dir. Zaman zaman Suriyeli ya da başka ülkelerden PKK militanlarının ele geçirilmesi büyük anlam taşımaz, şu anda dağda silahla dolaşanlar, üç gün önce Türk askerlerini öldürenler yine Türk vatandaşlarıdır.PKK’nın Kuzey Irak’tan sağladığı lojistik desteğin kırılmasıyla içerdeki terörist faaliyetlerde belli bir gerileme sağlanabilir. Herhalde askeri yetkililer somut hesapları yapmakta, bunu bilmektedir. Ama burada da “terörist öldürmek” ile “terörün kaynağını kurutmak” arasındaki büyük farkı görmek gerekiyor. Eğer her öldürülen ya da yakalanan teröristin yerine bir başkasını sağlayan bir kaynak varsa, önce bu kaynağın kaynak olmaktan çıkarılması gerekir. Bunun da ancak siyasi ve sosyal politikalarla olabileceği gerçeğini geçen 23 yıllık dönemde yaşadıklarımızla öğrenmiş olmamız gerekiyor.***Sınır ötesi operasyon, eğer Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin birlikleriyle çatışmaya yol açar ve Türk askeri Irak bataklığının bir köşesine saplanırsa bu, bir beladan kurtulmaya çalışırken belki daha da büyük bir belaya bulaşmak anlamına gelecektir.O durumda ise terörün kaynaklarının da daha fazla beslenmesi olasılığını da hesaba katmak şarttır.PKK terörü, ne kadar dış destek alırsa alsın Türkiye’nin bir iç sorununun yarattığı çıkmaz sokağın adıdır.Bu sokaktan çıkmak için akılcı yöntemlere başvurmak yerine daha büyük çıkmazlara saplanmanın maliyetini hesaplamak da zor değildir.
Son şehitler bütün ülkeyi yüreğinden vurdu. Ne zaman daha iyi günler için umutlar yeşerse, yüreklerde bir ferahlık duygusu belirse böyle bir acı geliyor, hepsini süpürüp götürüyor.Acıların büyüklüğü zaman zaman insanları akıl dışına çıkartabilir, ama Türk toplumunun en hızlı şekilde çözmek zorunda olduğu terör meselesi akıl dışı yolların asla hoşgörülemeyeceği bir meseledir. Akıl dışı yol ve yöntemler bugüne kadar sadece ateşi beslemiş, yangını azaltamamıştır.Ülkenin başından bu belayı savmak için herkese, her kuruma ve her bireye aklın yollarında katkıda bulunmak görevi düşüyor.Ama birilerine de çok özel bir görev düşüyor.Demokratik Toplum Partisi Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerden birisidir. Aksi kanıtlanmadığı sürece de bir “Türkiye partisi”dir ve öyle kalmak durumundadır.Son acıyla birlikte DTP de bir yol ayrımına gelmiştir. Ve DTP için karar günü yarın değil bugündür.***DTP bugüne kadar PKK terörüne ilişkin olarak daha çok “ortadan” bir üslupla yetinmiş, dün olduğu gibi “silahlı çözümlere karşı olduğunu” söylemiştir. Tabii ki kimse “şu ya da bu mesele silahla çözülür” diyemez, bu kadar ağır bir gafleti savunamaz.Şu anda DTP sözcülerine ait çeşitli beyanlardan değişik bölümler alınarak bunların PKK ile “ruh ilişkisi” üzerine yorumlar yapılabilir. Ama DTP halkın oylarıyla, Türk vatandaşlarının oylarıyla Meclis’e gelmiş bir partidir.Ve sadece DTP’ye oy vermiş olanların değil, DTP’den kuşkulananların da bu partiden bir şeyler beklemeye hakları vardır.Beklenen bellidir: PKK’nın en kısa sürede silah bırakmasını sağlamak. Ankara’dan kaynaklanan bazı yanlışlar gerekçe gösterilerek bu görevden yan çizme hakkı çoktan kaybolmuştur. ***Türkiye’nin ana yapısı demokrasiden yana tavır almış ve bu partiyi özellikle ilgilendiren birçok meselede bundan birkaç yıl önce kimsenin hayal edemediği aşamalara gelinmiştir.Bu gelişmeyi sağlayan silah değildir; tam tersine, silahlar bu gelişmeleri engellemiş, geciktirmiştir.Eğer DTP de ana işlevini demokrasi içinde görüyorsa bugünden itibaren silahların susması, susması değil bırakılması için bütün varını yoğunu ortaya koymak zorundadır.DTP’den bugün, hemen bugün, bu yolda her şeyi yapmasını beklemek sadece bu ülkenin daha gelişmiş bir demokrasi içinde yaşaması, bu ülkenin Kürt vatandaşlarının sorunlarının demokrasi içinde çözülmesi için çaba göstermiş olanların değil, her Türk vatandaşının hakkı ve talebidir.DTP için karar günü bugündür. Bugün yollarını seçeceklerdir, yarın çok geçtir.
Başbakan Erdoğan, 21 Ekim’de yapılacak referandumla ilgili eleştirileri yanıtlarken “referandum kültürüne alışın” dedi. AKP’nin diğer sözcüleri de önümüzdeki dönemde sık sık referandum yapılabileceğini, bütün önemli konuların halka götürüleceğini söylediler.“Kültür” meselesine girmeden önce referandumun zayıf merkezi hükümetlerin bulunduğu sistemlerde yaygın bir yöntem olduğunu söylemek gerekiyor. Federatif yapılarda sık uygulanan bu yöntemle halkın önem derecesi değişen konulardaki fikri sorulup politika belirleniyor.Güçlü merkezi hükümete dayanan parlamenter sistemlerde ise “temsil” mantığı dolayısıyla ancak önemli konularda referandum yoluna başvuruluyor.***Referandumun başarılı ve etkili bir yöntem olarak kullanılması için bazı şartlar gerekli. Bunlardan biri, öncelikle “demokrasi kültürü”nün yeterince yerleşmiş olmasıdır. Bugün toplumumuzun genel yapısına baktığımızda o temel kültürün yerleşikliği konusunda çok sayıda bulanık alan bulunduğunu görüyoruz.Bu temel şartın yanında referanduma sunulan konularının halka iyi anlatılması, konunun enine boyuna ve farklı açılardan tartışılmış olması da gerekiyor.Bunun için de toplumdaki tüm iletişim sistemlerinin bilgi aktarımı işlevlerini tam olarak yerine getirmesi şarttır.Eksik bilgilerle ve dünyada ne olup bittiği, benzer konularda insanlığın hangi deneyleri yaşadığını bilmeden gidilecek referandumlardan kimsenin ummadığı sonuçlar da çıkabilir.***Sık sık referanduma gitmeyi düşünenler bir örneği iyi düşünsün. Eğer Türkiye’de idam cezasının kaldırılması konusunda referandum yapılsaydı nasıl bir sonuç çıkardı? Hiç kimse hayale kapılmasın, kesinlikle olumsuz bir sonuç çıkardı. Çünkü idam cezasının kalkmasını isteyenler dertlerini uzun uzun anlatmaya çalışırken idam cezasının kalmasını isteyenler birkaç kaba örnekle halkı yönlendirebileceklerdi.***1961’de son derece ileri ve özgürlükçü bir anayasayı yüzde 70 dolayında bir oy oranıyla onaylayan Türk toplumu, 1982 yılında bir önceki anayasanın tam tersi bir mantıkla hazırlanmış, yasakçı bir anayasaya yüzde 98 oranında evet demişti.Yaşadığımız bir başka örnek de Turgut Özal’ın kendisini en güçlü hissettiği dönemde eski siyasileri kapsayan yasakların kalkması konusunu halka sormasıydı. Sonuç kıl payıyla yasakların kalkması yönünde çıkmıştı. Ama toplumun yarısı askeri yönetimin koyduğu yasakların devam etmesinden yana oy kullanmıştı.Sık sık referandum yaparak siyasi iktidar belki gücünü, etkinliğini sınamak isteyebilir. Böylece gücünü sürekli tazelemek ve kanıtlamak imkânını kulanabilir. Ama asıl referandum her zaman genel seçimdir.
Son krizlerin bir hayrı oldu. 12 Eylül 1980’den itibaren siyasetten bilinçli olarak uzak tutulmuş olan Türk toplumu bütün unsurlarıyla siyaset düşünmeye, siyaset konuşmaya başladı.Siyasete ilginin bu şekilde katlanarak artması bir yanda kakofoni ortamı yarattı ve bu karmaşa arasında en anlamsız tartışmalar da yaşandı. Ancak sonuçta toplumun böyle geniş bir katılımla siyaset düşünmesi ve konuşması ileriye dönük bir sağlık işareti olarak alınmalıdır.Şimdi bir soru soruluyor: MHP AKP ile aynı tabana ya da çok yakın tabana sahip, seçenek olması mümkün değil, CHP’nin ruhsuz milliyetçi-ulusalcı üslubu kimseyi kandıramadı, o da bir seçenek değil. Bu durumda AKP sonsuza kadar iktidarda kalamayacağına göre ortaya bir seçenek çıkması kaçınılmaz, bu seçenek nereden çıkacak?***AKP’nin merkeze doğru yayılmış politikalarına bakıldığında, bu politikaların merkez sağdaki seçmeni geniş şekilde kavradığı ortada olduğuna göre önümüzdeki dönem için seçeneğin adresi merkez sağ değildir.Merkez sağdaki bütün siyasi örgütler ellerinde ne varsa ne yoksa hepsini AKP’ye kaptırmışlardır.Merkez sağın en alışık olduğu dinsel temalar artık tümüyle AKP’nin elindedir.Serbest piyasa ekonomisi AKP’nin elindedir.Adnan Menderes ve Süleyman Demirel’in “büyük kalkınma ve inşa hamleleri” de artık AKP’nin elindedir.Yeni bir merkez sağ hareketin bütün bu unsurları AKP’nin elinden alabileceğini düşünmek oldukça zor. AKP ikinci kez iktidar olmanın sağladığı avantajla bunları kolay kolay yeni bir merkez sağ harekete bırakmaz.Aslında yine AKP’nin elinde olup da ne şekilde değerlendirecekleri belli olmayan tek önemli politika aracı ise Avrupa Birliği üyeliğidir.Bu unsur aynı zamanda hem hızlı bir demokratikleşmeyi hem de yeni sosyal politikaları içeriyor.Ama AKP Avrupa Birliği projesi içinde eksiksiz bir hukuksal, toplumsal ve ekonomik demokratikleşmeyi içine tam olarak sindirmiş bir parti de değildir. Bu açığın farkında oldukları için de soldan transferler yapmakla en azından görüntü olarak eksikliği kapatmaya çalışmışlardır.Bu görüntünün ne kadar süre etkili olacağını şimdiden bilemeyiz. Ama AKP’nin, ana yapısı ve asıl seçmeni belli olduğuna göre bu isimlerle de fazla ileri gidemeyeceğini varsayabiliriz.***AKP’ye seçenek arayanların adresi, abuk sabuk milliyetçilik ve ulusalcılık hastalıklarından arınmış, Avrupa Birliği hedefini en somut alanlara indirebilen bir sol hareket olmak durumundadır.Böyle bir hareketin “ne olmaması gerektiği” biliniyor. Ve böyle bir hareketi inşa ederek gerçek bir seçenek haline getirmek de tabii ki kolay değildir, ama imkânsız da değildir.
Amerikan Kongresi yine “Ermeni soykırımı” kararını çıkarmak istiyor, Başbakan telefon görüşmeleri yaparak sorunu atlatmaya uğraşıyor.Fransa Dışişleri Bakanı Ankara’da, konulardan biri de Fransa’da şimdilik askıda olan “soykırımın reddini” yasaklayan kanun. Bu kanun İsviçre’de çıktı ve uygulanmaya başladı.1915’te yaşanan trajediyi, Nazilerin Yahudi soykırımıyla ilgili genel kabulün yanına yerleştirme girişimleri kolay kolay sona ermeyecek.Biz de her yıl aynı korkularla yaşamaya devam edeceğiz. Dünyadaki yaygın kanı, bizim meseleye yaklaşımımızla ve kendimizi savunma tarzımızla, 1915 olayının sorumluluğunu vicdanen taşıdığımız yönünde.Durum bu kadar açık ve Türkiye’den bu meseleyi savuşturma yönünde atılan her adım da tam tersine, dünyadaki yaygın inancı besliyor.***Her yıl aynı faaliyetlerle içimiz sıkılırken bir kez daha kendimize dönüp “nerede yanlış yapıyoruz” sorusunu sormayı sürekli erteliyoruz. Bu soruyu sorduğumuzda, 1915 olaylarıyla ilgili duruşumuzu sorgulamaya başlayacağız. O zaman belki bu meselenin yarattığı ağırlıktan kurtulma yönünde adım atabileceğiz. Oysa bugün en basitinden, Ankara’da meselenin “takipçisi” olarak görevlendirilmiş olan kurumun başındaki kişilerin her beyanları bütün ülkeyi biraz daha “sorunlu” hale getiriyor.“1915 öncesinde Ermeniler daha fazla Müslüman öldürdü” gibi bir iddiayı kanıtlama yolunda en olmadık girişimlerde bulunulduğu sürece kimseyle herhangi bir tartışma içine girmeniz mümkün değildir.Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin 1915’te yaşananlar konusunda bir sorumluluğu ve vicdani yükü olmadığını göstermek üzerine kurulu bir politikada ilerleme sağlanamadığı sürece Türkiye ve Türk halkı sürekli suçlamalara muhatap olacaktır.***Amerikan Kongresi’nin soykırım kararı belki bu yıl da atlatılır, ama gelecek yıl mesele yine aynı şekilde yaşanacaktır. Fransa’da o kanun belki çıkmayacak, ama Fransızların ve dünyanın konuyla ilgili görüşü bu nedenle değişmeyecektir.Dünyanın 1915 olaylarıyla ilgili kanaatini değiştirmek için önce bu olaya kaba milliyetçilik ve “suçluluk telaşı” olarak görülen anlamsız kanıtlarla bakmaktan vazgeçmek zorundayız. Belki böylece bu topraklarda yaşanmış onca trajediden birinin bugün hâlâ kabus olmaya devam etmesini önleyebiliriz.