1961 Anayasası’nı askerler halkın önüne koydu. İstedikleri “evet”i aldılar. 1971’de askerler bu anayasanın fazla “bol” olduğuna karar verdi; sonraları pek demokrat olan sivil siyasilere talimat verdiler, istedikleri değişiklikleri yaptırdılar.1982’de de askerler bir danışma meclisi tayin ettiler, bu meclise istediklerini oturtup istedikleri anayasayı yaptırdılar. Halkın önüne koymadan önce de her türlü karşı görüşe yasak getirdiler ve yüzde 92 oranında “evet” aldılar.Biz de böylece buna alışmış olduk. Askeri yönetimler gelir, anayasa meselesini düşünür, önümüze koyar, biz de elimizi kaldırır “Peki abi, sağol abi” deriz.***Bugün yürüyen “yöntem” tartışmalarına baktığımızda yakın geçmişin acı gerçeklerini hatırlamadan edemiyoruz.Bugün hükümet ile kol güreşine devam eden YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) 1982 Anayasası ile hayatımıza getirilmiş ve üniversitelerin askeri disiplin içinde tutulması görevine sahip bir kuruluştur.Bugün anayasa tartışmalarına yüksek sesle katılan üniversitelerimiz 1982 yılında askerler tarafından iyice temizlenmiş, üniversitede kalanlar bu temizlikleri hazmetmiş ve askerin karşısında hazırolda durmuşlardı.Örneğin, dün bir üniversite açıldı ve rektörü yeni anayasa konusunda oldukça sert çıkışlar yaptı. Bu üniversitenin kurucusu sayılan kişi Cumhurbaşkanı Gül’ün yanında oturuyordu. 1982 yılında askeri yönetimin kayıtsız şartsız yanında olmuş ve YÖK’ün başmimarlığını yapmıştı.Dün yeni anayasa girişimini en sert şekilde eleştiren sayın rektörün 1982 yılında ne yaptığını bilmiyoruz, ama o kara günlerde Türk toplumuna hakaret niteliği taşıyan bir anayasaya karşı çıktığına ilişkin kayıt bulamadık.***1982 yılında askeri yönetimin her dediğini onaylamak dışında herhangi bir faaliyet gösteremeyen işveren örgütleri, bugün siyasi iktidarlarla her türlü tartışmaya girebiliyor.1982’de askeri yönetim bütün bu kuruluşların önüne, bugünün demokrasi şampiyonlarının önüne toplumu sürekli sıkıdüzen içinde yaşatmayı öngören bir anayasa koydu ve bu örgütler, hatta bugün sesi yüksek çıkan kişilerden birçoğu bunu hazmetti, yuttu ve 25 yıl boyunca bu sıkıdüzenin değişmesi için herhangi bir girişimde bulunmadı.Bugün ilk kez toplumun değişik kesimlerinin, 25 yıl önce askerlerin arkasında hazırolda duran ama aradan geçen süre içinde demokratik dönüşüme ayak uydurmuş olan örgütlerin katkısıyla bir anayasa hazırlanmak isteniyor.Bu işe öncülük eden iktidar partisi içinde bazı farklı niyetler de olabilir. Ama bütün bunların giderilmesi, gerçek ve yapıcı bir tartışma ortamından geçmektedir. ***YÖK’ün kaldırılmadığı, yargının bağımsızlığının güvence altına alınmadığı, insan hakları ve demokratik güvencelerin sağlam biçimde yer almadığı bir anayasanın demokratik olması mümkün değildir. Böyle bir anayasa olsa olsa biraz rötuşa uğramış 1982 Anayasası olur. Asıl konuşulması gereken bunlarken hâlâ kimileri “yöntem de yöntem” diye bağırıp hiçbir yapıcı katkıda bulunmamaya özen gösteriyor.Askeri yönetimlerin önlerine koyduğu anayasa metinleri için el kaldırıp “emrin olur abi” demeye alışmış bir toplumun demokratik bir anayasa yapmaya kalkışması da az iş değil. Ne yapalım, öyle alışmışız ve genlerimize henüz başka şeyler yerleşmemiş!
Bir süredir aynı sorunun çeşitli unsurlarından oluşan bir tartışma alanına sıkışmış durumdayız. Yeni anayasa kısmen tartışılıyor, ama bu anayasada bulunacağı tahmin edilen türban açılımı dolayısıyla da hem türban hem Malezya hem İran modelleri tartışılıyor.Tartışmaların birçoğu ne yazık ki kulaktan dolma bilgiler ya da bilgi kırıntıları üzerine cereyan ediyor.Örnek, Malezya’da nasıl bir sistemin geçerli olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Bilgilerimiz gazetelerde yer alan yazılarla sınırlı. Bilgisayar sayesinde yabancı kaynaklara daha rahat ulaşabilenler belki biraz daha fazla bilgi sahibi olabilir. Ama şu anda genel olarak “Malezya modeli”nin ne olduğunu bildiğimiz söylenemez.Aynı çerçevede sık tekrarlanan bir formül de “İran’da da böyle geçiş yapıldı” benzeri bir cümlenin tekrarından ibaret. Yine aynı şekilde İran’da bugünkü düzene hangi koşullarda geçildiğini ve İran’daki yasal düzeni doğru dürüst bildiğimiz söylenemez.***CHP halen kendisini Atatürkçü ve sosyal demokrat olarak niteleyen ana muhalefet partisi. Gerçi bu iki sıfatı da kendisine yakıştırması tartışmalıdır, ama eninde sonunda ana muhalefet partisi.Bir süredir, bütün medyada ve toplumda alabildiğine sert yaşanan tartışmalar sanki CHP’yi hiç ilgilendirmiyormuş gibi görünüyor. Çünkü kendisini en sağlam şekilde bu tartışmaların dışında tutuyor, hangi nedenle olduğu bilinmez bir tarzda suskun puskun duruyor.Kendisini Cumhuriyetin sahibi olarak görme cesaretine sahip olan, üstelik sosyal demokrat olduğunu düşünen hem de Sosyalist Enternasonal üyesi bir ana muhalefet partisinin böyle bir ortamda yapacağı, yapması gereken birkaç görev vardır.***Bunlardan biri Malezya modeli ve İran’daki geçiş süreci üzerine toplumu tam aydınlatmaya çalışmaktır. Bu partinin mensubu olan bilim insanları vardır, doktora yapmışlar vardır, hatta adına bilim kurulu denilen kurullar vardır. Herhalde toplumu aydınlatacak çalışmalar yapabilecek durumdadırlar. CHP’de böyle bir faaliyet olduğuna, faaliyet bir yana, merak ya da kaygı olduğuna ilişkin bir işaret görülmüyor.Henüz asıl metni ortaya çıkmamış bir anayasa üzerine de doğru yanlış ama heyecanlı bir tartışma yürüyor. Bir ana muhalefet partisi tabii ki Meclis’e gelecek metni bekleyebilir, erken spekülasyonlara girişmeyebilir. Ancak tavrını topluma açıklamak durumundadır. Bu açıklamanın bir işlevi de, yeni anayasada yer alması ve almaması gereken konularla ilgili olarak partinin “olmazsa olmazlar” listesini kamuoyuna sunmak suretiyle tartışmaya yön vermek olacaktır.Bunlar kendisine Atatürkçü ve sosyal demokrat diyen bir ana muhalefet partisinin mutlaka yapması gereken işlerdir, “olmazsa olmaz” lardır. CHP bunları yapmadığı için de “yok”tur.
Uzun süredir hakaret olarak kullanılan bir kavram var. Cumhuriyet tarihiyle ilgili, demokrasinin mantığıyla ilgili soru sorup cevap arayanlar “ikinci cumhuriyetçi” sıfatıyla saldırıya uğruyor.“İkinci cumhuriyet” kavramını birkaç yıl önce bir yazar ortaya atmış ve bunu bir ölçüde “Kemalist geçmişten kopma” olarak tanımlamıştı.Birkaç yıldır, daha ileri bir demokratikleşme isteyenler, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini savunanlar da bu sıfatla anılıyor.Bu grubun son dönemde yine demokrasi adına AKP’yi savunur durumda olması, onlara “AKP destekçisi” unvanını da kazandırdı. Aslında dikkatli okurlar aynı grupta yer alan yazarların aralarında önemli görüş farkları bulunduğunu da göreceklerdir.Bu yazarlar arasında temel “referansı” demokrasi olanlar da vardır, kendilerini “sosyalist” olarak niteleyenler de vardır, bütün kariyerlerini “ne olursa olsun iktidara yakın olmak” duygusuyla yaşamış ve yaşamaya devam edenler de vardır.***Cumhuriyet, Fransa’da “numaralandırılmıştır.” Numaralama da esas olarak anayasal sistemle ilgili değişikliklerle bağlantılıdır. Farklı anayasalarla farklı idare biçimleri, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü cumhuriyet diye numaralanmıştır.Aynı mantıkla düşünür, ara rejimleri saymazsak bizim de “beşinci cumhuriyet” eşiğinde olduğumuzu söyleyebiliriz.Birinci cumhuriyet, tek parti dönemidir. 1946’da başlayan ve 1960’ta sona eren dönem de ikinci cumhuriyet olabilir. Üçüncü cumhuriyet 1961 Anayasası ile başlayan ve 1980 darbesiyle sona eren dönem olursa 1982 Anayasası’nın kabulünden şimdi yeni bir sisteme geçilecek olan güne kadarki dönemi de dördüncü cumhuriyet sayabiliriz.***Bu dört dönemin temel unsurlarından biri, her zaman “demokrasi” olmuştur.Atatürk’ün de çok partili demokrasi için iki kez denemede bulunduğunu, ancak o günün koşullarında, bir tür “karşı-devrim” olması ihtimaline karşı bu değişimden vazgeçtiğini de unutmamak gerekir.‘Beşinci Cumhuriyet’in niteliğini ve demokraside önemli bir aşama sağlayıp sağlamayacağını belirleyen, yeni anayasa olacaktır. Bu anayasa üzerinde bugüne kadar tartışılanların türban gibi tıkız bir mesele üzerine daralıp kalması olayın önemini hem azaltmakta hem de meydanı karanlıkta vuruşanlara bırakmaktadır.‘Beşinci Cumhuriyet’e geçeceğimiz yeni anayasanın bir tür “ılımlı İslamlaşma” sürecini başlatacağına ilişkin korkuları da bir kenara bırakmak ve yeni cumhuriyetin temel demokratik niteliklerinin güvencesine yoğunlaşmak şu anda bütün toplumun ve kurumların asıl görevidir.Bu anayasa ile ulaşılması şart olan aşama, eski ve yeni çatışma alanlarının üzerine çıkabilen bir uzlaşma ortamının yaratılmasıdır.Bu ortam yaratıldığı takdirde Beşinci Cumhuriyet, Türkiye’nin gerçekten “sıçradığı” dönem olabilir.
İstanbul’un sorunlarından fazla söz edilmeye; trafikten, sudan, elektrikten yakınılmaya başlandığında hemen bir cin fikir ortaya atılır: İstanbul’a vize koyalım!Çok güzel, koyun! Ama şunu belirterek başlayalım ki İstanbul’a vize konmasına taraftar olanların kimileri de vizeye tabi olabilecek kadar yakın dönem İstanbullu.İkinci bilgi de bu “vize” konusunun büyük metropoller ortaya çıktığından beri konuşulduğu ama uygulamanın sadece Sovyetler Birliği döneminde Rusya’da mümkün olduğudur. Onlar da vize uygulamasıyla tam bir başarı sağlamış değildir.Tabii bir de şu var: İstanbul’a vize koymaya meraklı olanlar, nüfus planlaması konusunda “saldım çayıra Tanrı kayıra” mantığını benimsemiş olanlar. Bunlara göre nüfus planlamasının sözünü bile etmek mümkün değildir.***Bu vize işinin nasıl uygulanabileceğine gelirsek; önce vizeyi vermeye yetkili bir makam tespit edilmesi gerekiyor.Diyelim ki, Anadolu’da küçük bir kasabada yaşıyorsunuz; örneğin nişanlandınız, nişanlınız öğretmen ve İstanbul’a atandı. Devletin tayin ettiği yetkili makama gideceksiniz, İstanbul’a neden gideceğinizi açıklayacaksınız, o makam durumu inceleyecek, belki İstanbul’dan bazı bilgiler isteyecek, sonra vize verecek ya da vermeyecek.İstanbul’a sadece vize sahiplerinin geldiğini garanti etmek için de kentin çevresindeki bütün yollara barikatlar kurmak, gelenlerin vizelerini kontrol etmek gerekecektir. Hatta zaman zaman sokaklarda “vize polisi” faaliyet gösterecek, insanlara “vizeni göster hemşerim” diyecektir.Tabii bütün bunlara rağmen yine de İstanbul’a “sızmayı” başaran bir vatandaş, eğer devlet makamlarıyla herhangi bir ilişki kurmazsa sonsuza dek burada yaşayabilir. Muhtara kayıt olmaz, seçmen kaydı yaptırmaz, kaçak ve sigortasız çalışır, geçinir gider. Ondan sonra da İstanbul’un nüfusundan söz edilirken şöyle denilir: “Resmi kayıtlara göre 15 milyon, tahminlere göre 20 milyon...” Bugün İstanbul’a vize uygulamasının mümkün olamayacağının daha onlarca gülünç ya da ciddi gerekçesi bulunabilir. Ama en ciddi gerekçe “seyahat özgürlüğü”dür.Bir de, vatandaşlarımıza vize koyduğu için bazı ülkelerden nefret edenlerin kendi vatandaşına böyle bir “iç vize” konulmasını düşünmeleri var tabii... Bunun adına “çifte standartçılık” demek bile hafif kalır.***İşsizliğin azaltılması, her türlü yatırımın ülke geneline yayılması, insanların doğdukları topraklarda ekmek bulabilmeleri için gereken planları yapamayan, nüfus planlaması sözünden bile korkan siyasiler gerçek çözümleri üretemediklerinden, vize gibi uçuk ve anlamsız fikirlerle konu üzerinde “düşünmüş” gibi yapmaya devam edebilirler. Varsın şehirciler, bilim insanları bu meseleler üzerine onlarca araştırma yapsın fakat bunlar üniversite duvarını aşıp onların kulağına ulaşamasın.Bu arada İstanbul için vize koymayı düşünenler deprem meselesinde hangi aşamaya varıldığını da tam olarak öğrenmeli.
Türban tartışmasıyla ilgili her yazıya onlarca okurdan tepki geliyor. Bu tepkilerden önemli bir sonuç çıkıyor. O sonuç, konu her düzeyde tartışılırken sürekli olarak elmalarla armutların karıştırıldığıdır.Öncelikle hatırlanması gereken temel bir bilgi var. Defalarca yazıldığı halde tekrar etmek gerektiği anlaşılıyor. Bu tartışılamayacak gerçek, Türkiye’de türbanı bir “sorun” olarak ortaya çıkaranın siyasal İslam olduğudur.Siyasal İslam, Türkiye’de uzun süre Erbakan ve partileri tarafından temsil edildi. 70’li yıllardan itibaren türbanı bir dinsel-siyasal simge olarak kullanan da yine aynı siyasi harekettir.Türbanın bugünkü anlamı ve kullanım şekli üzerine kafa yoranların önce bu gerçeği bilmeleri gerekiyor.***Türbanın bugünkü gibi bir siyasal mücadele aracı olarak kullanılması, bu giyim şeklinin bir bireysel özgürlük alanı olarak görülmesini zorlaştırıyor.Asıl korku da bu noktadan itibaren ortaya çıkıyor. Siyasal İslamın çeşitli kanatlarının türbanı bir mücadele ve toplumsal baskı aracı olarak kullanması, başka giyim tarzlarını tercih edenler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılabilir. Bunun en somut örneği 70’li yılların sonunda İran’da yaşandı, biraz farklı olsa da aynı sonuca ulaşan bir başka örnek de Malezya’dır. Siyasal İslamcı hareketlerin yoğun toplumsal baskı kurdukları başka Müslüman ülkeler de vardır.***Korku, bir özgürlüğün başka özgürlükleri yok etmek için kullanılmasıdır. İran’da Humeyni’nin dönüşü ve Şah’ın kaçmasının ardından kurulan geniş koalisyon hükümetinin başbakanı Mehdî Bazargan’ın iki sekreteri vardı, birinin başı sıkı sıkıya kapalıydı diğeri ise başı açık ve normal giyimliydi. Bunun da koalisyon açısından sembolik bir anlam taşıyıp taşımadığını sorduğumuz zaman Bazargan “doğru görmüşsünüz” demişti.Korku, başı sıkı sıkıya kapalı kadının diğer kadın üzerinde baskı kurup sonunda başını kapattırması, yine benzer baskılarla diğer kadını kendisinin hayat tarzında yaşamaya zorlamasıdır.***Batı’da üniversitelerde türban yasak değildir, çünkü herhangi bir çevre baskısı durumu olsa da etkileri çok sınırlı olacaktır. Fransız veya İngiliz ya da Alman genç kızlarının muhafazakâr Müslüman kızların etkisiyle kapanmaları diye bir tehlike ortada yoktur. Dolayısıyla Batı örneğinin bugün bizim için bir kanıt gibi gösterilmesi de sadece gülünçtür.Korkuyu doğru görmek bu meseleyi sağlıklı bir şekilde tartışabilmek için şarttır. Korku, giyim özgürlüğünün başkalarının giyim özgürlüğünü yok etmek için kullanılması ihtimalidir.
Türban ve zorunlu din dersi meselesiyle ilgili olarak yeni bir kavram yarattık: Mahalle baskısı. “Çevre baskısı” kavramının yeni bir şekli olarak ortaya çıkan bu kavramı kullananlar, türbana yeşil ışık yakıldığı andan itibaren “mahalle baskısı” sisteminin devreye gireceğini, aynı baskının ayrıca okullarda din dersi almak istemeyen öğrenciler üzerinde de kurulacağını söylüyor.Bu, öylesine ortaya atılmış bir iddia değildir. Türkiye’nin yarım yüzyılında yaşamış olanlar bu mahalle ya da çevre baskısının gücünü şu ya da bu şekilde görmüştür.***Siyasi İslamın bizdeki geleneksel çarpıtmalarından biri “dindarlara baskı yapılıyor” şeklinde olmuştur. Bu çarpıtmayı Erbakan ve partileri aşırı derecede sık tekrarlamış, böylece belki de birilerini buna inandırmışlardır.Oysa gerçekte mahalle baskısı hep tam tersine işlemiştir. Yani baskı hep dinsel faaliyetlere katılmayanlara, din dersi görmek istemeyenlere yönelmiştir. Türkiye’de Ramazan ayında açık lokantalar bol bol taşlanmış, oruç tutmadığı görülenler dövülmüştür.Son örnek, futbol dünyasında yaşanmaktadır. Yaptıkları iş gereği oruç tutmaması gereken futbolcular istedikleri gibi oruç tutmakta ve kimse onlara herhangi bir baskı yapamamakta, kulüp yöneticileri yasak getirememekte, teknik direktörlerin çabaları da sonuçsuz kalmaktadır.***Üniversitede türbanın serbest bırakılmasıyla birlikte büyük bir “mahalle baskısı”nın başlaması kaçınılmazdır. Bu “baskı”nın içinde ille de maddi bir şiddet unsuru olması gerekmez. Türbanı olmayan kız öğrencilerin dışlanması, bir bakış ya da arkadan bir fısıldaşma bile mahalle baskısının unsurları olarak yaşanacaktır.Üniversite çatısı altında başlayacak bir çatışma ve baskı ortamının dalga dalga toplumun değişik kesimlerine, hayatın çeşitli yanlarına yansıması kaçınılmazdır.Bu yönde fikir belirtenlere karşı yöneltilen ilk tepki “yasakçılık” şeklinde oluyor. Tabii ki yirmi birinci yüzyılda her türlü yasakçılık yasaklanmalıdır. Ama türban ve din dersi meselesindeki korku, bu serbestlikle birlikte başka türlü bir yasakçılık sisteminin başlayacağıdır.Bir serbestliğin, bir özgürlüğün başka yasakları getireceği kuşkusunu besleyen en haklı gerekçe de son yarım yüzyılda yaşanmış olanlardır. *** NotKafası karışıklar ülkesiFenerbahçe çok başarılı bir oyunla İtalyan Inter’i yendi. Maç sonrası futbol “uzmanları” bütün kanallarda konuşmaya başladı. Biri dedi ki: “Ulus olarak ne kadar övünsek azdır...” Bir diğeri dedi ki: “Türk olarak büyük bir kıvanç duydum...” Bunları söyleyenler futbol yazarları. Ve bunlar Inter’i deviren Fenerbahçe’nin ilk 11’inde 8 yabancı futbolcu bulunduğunun farkında değil. Üç Türk futbolcudan ikisi de gurbetçi, Belçika ve Almanya’da yetişmiş, Fener’in golünü atan da yabancı, ona o muhteşem pası veren de yabancı. Fener’in 8 yabancısından biri de yakında Türk vatandaşı olan bir yabancı. Bu durumda “milli gurur ve övünç”ne kadar geçerli olabilir? Futbol yazarlarının bazıları da çok yaygın bir hastalıktan malul durumda, ezberlenmiş birkaç formülle hayatı idare etmeye devam ediyorlar.
Anayasa tartışma ve kavgalarında doğrularla yanlışlar yine birbirine karıştı. Çünkü aynı taraflar yine mevzilerini aldı ve aynı noktalardan atışa başladı.AKP tarafında heyecanla beklenen, üniversitelerde türban yasağının kalkması ve bu alanda “en önemli gediğin açılması.” Onlar anayasa meselesine buradan bakıyor.Karşı taraf da aynı şekilde tam karşıda duruyor ve yeni anayasa ile gelecek tehlikelere erken atış yapıyor.Çağdaş anayasa için başlayan faaliyette kimse henüz anayasanın içeriğini tartışma girişiminde bulunmuş değil. Bu çabayı gösterenler iyice kıyıda kalmış durumda.Yeni ve çağdaş bir anayasa istiyor muyuz istemiyor muyuz?Bütün tarafların, ilgililerin ve vatandaşların kendilerine sormaları gereken birinci soru bu. Önce bunun üzerinde bir anlaşma sağlanması gerekiyor.***İkinci önemli konu, 1982 Anayasası’nın mantığından ve yapısından kesinlikle farklı bir anayasaya sahip olmamız gereğidir:Yeni anayasanın, çağdaş özgürlük anlayışını tümüyle yansıtan bir metin ve tekrar değiştirilmeye gerek kalmayacak bir yapıya sahip olmasıdır.Bunun ardından tartışmamız gereken, yargı bağımsızlığının sağlanması, yürütmenin yetkileri ve denetiminin güvence altına alınması gibi temel konulardır.Şu anda bunları da doğru dürüst tartışma aşamasına geçebilmiş değiliz, çünkü el birliğiyle türbana takıldık kaldık.Üniversite rektörleri dün bir açıklama yaparak üniversitede türban yasağının kalkmaması gerektiğini söyledi. Başbakan’ın buna cevabı ise “Size ne, yetkili olan Meclistir ve anayasayı halk oylayacaktır” şeklinde özetlenebilecek bir tepkiden ibaret kaldı.Oysa üniversitede türban kavgası ve yasağı üniversite rektörlerini birinci derecede ilgilendiren bir sorundur. Ve bu alanda atılacak her adım öncesinde üniversitelerin eğilimlerinin dikkate alınması şarttır. Bunun demokrasiye aykırı bir yanı yoktur. Başbakan da türban meselesine yoğunlaştığı için çok bilinen tarzda bir tepki gösterdi.***Yeni anayasa taslağının ortaya çıkmasından önce türban dahil bütün konuların enine boyuna tartışılması son derece yerindedir.Bu tartışmaya toplumun bütün kesimlerinin, siyasi örgütlerin, sivil toplum örgütlerinin ve “kurumlar”ın katılması da şarttır. Fikrini beyan edecek tek bir vatandaşa bile kimsenin “sana ne” deme hakkı yoktur.Yeni ve çağdaş bir anayasa hazırlığı sürecini eski usul kavga mantığıyla berbat etmeye de kimsenin hakkı yoktur. Şu anda yine böyle bir “berbat etme” durumunun kıyısına geldik, ama bir an önce buradan çıkmak ve yeni anayasayı bütün yönleriyle konuşmak gerekiyor.
AKP hükümeti, anayasa tartışmasını kendi kendine türbana kilitliyor. Bunda şaşılacak fazla bir şey yok. AKP’nin “öz” tabanı türban meselesinin halledilmesini istiyordu. Ancak onların anladığı “hal tarzı”, üniversitede, ilköğretimde ve liselerde ve tabii bütün kamuda yasağın kalkması.Bu “öz taban”da yer almayan, ancak türban meselesinin ülkenin gündemindeki bir gerilim alanı olmaktan çıkmasını isteyen değişik görüştekiler de yasağın üniversitede kalkması yolunda görüş belirtmeye devam ediyor.Burada aslında bir tanım farkı var. Üniversiteye başı kapalı girebileyim diye uğraşan, bu uğurda her yola başvuran genç kızlar için bu bir bireysel özgürlük alanı mıdır yoksa bir dini aidiyet işareti midir?Türbanın dini işaret ya da simge ve bir siyasal çatışma alanı olduğu görüşünü kabul ettiğimiz takdirde üniversitedeki yasağın devam etmesini istemek durumundayız.Yasak kalktığı andan itibaren, başları kapalı kız öğrencilerle onları destekleyen erkek öğrencilerin üniversitenin tümünde yaratacakları hava bellidir. İyimser düşünen kimileri böyle olmayacağını varsaymaya devam ediyor.***Başı kapalı öğrenci hareketinin kendisini bu şekliyle bir siyasi unsur olarak yüksek öğrenim alanının ortasına yerleştirmesinin sonuçlarını herkesin tekrar düşünmesi gerekir.Bu hareket içindeki kız ve erkek öğrencilerin birinci hedefi, doğal olarak, kendi saflarını genişletmek olacaktır.Bu da başka tepkiler yaratacak, başka simgeler üzerinden rekabete hatta gerilimlere yol açacaktır. Örneğin radikal milliyetçi gençlerin de başlarına kalpak takıp gelmelerine bu durumda kimse itiraz edemez. Onlar da şöyle diyeceklerdir: “Nasıl Atatürk’ün annesinin ve eşinin başının kapalı olması sizin gerekçeniz ise Atatürk’ün kalpak giymiş olması da bizim gerekçemizdir...” Bunun arkası, kendilerini solcu olarak niteleyen öğrencilerin, hatta Kürt öğrencilerin de kendilerinin ayırt edilmesini sağlayacak simgelerle, bir varlık ve güç gösterisi yapacak şekilde ortaya çıkmalarıdır.Üniversitede türban yasağının kalkmasını ya da kendiliğinden ortadan kalkmasını sağlayacak bir rahatlık ortamına henüz toplum olarak ulaşmış değiliz.Tabii ki asıl hedef, paylaşılan bir hoşgörü içinde ve çatışma duygularının en aza indirildiği rahat bir ortamda yaşamaktır. Ama böyle bir ortam yok ve bugün üniversitede yeni çatışma alanları yaratacak hareketlerin de hiçbir anlamı yok.