Haberin Devamı
Türban ve zorunlu din dersi meselesiyle ilgili olarak yeni bir kavram yarattık: Mahalle baskısı. “Çevre baskısı” kavramının yeni bir şekli olarak ortaya çıkan bu kavramı kullananlar, türbana yeşil ışık yakıldığı andan itibaren “mahalle baskısı” sisteminin devreye gireceğini, aynı baskının ayrıca okullarda din dersi almak istemeyen öğrenciler üzerinde de kurulacağını söylüyor.
Bu, öylesine ortaya atılmış bir iddia değildir. Türkiye’nin yarım yüzyılında yaşamış olanlar bu mahalle ya da çevre baskısının gücünü şu ya da bu şekilde görmüştür.
Siyasi İslamın bizdeki geleneksel çarpıtmalarından biri “dindarlara baskı yapılıyor” şeklinde olmuştur. Bu çarpıtmayı Erbakan ve partileri aşırı derecede sık tekrarlamış, böylece belki de birilerini buna inandırmışlardır.
Oysa gerçekte mahalle baskısı hep tam tersine işlemiştir. Yani baskı hep dinsel faaliyetlere katılmayanlara, din dersi görmek istemeyenlere yönelmiştir. Türkiye’de Ramazan ayında açık lokantalar bol bol taşlanmış, oruç tutmadığı görülenler dövülmüştür.
Son örnek, futbol dünyasında yaşanmaktadır. Yaptıkları iş gereği oruç tutmaması gereken futbolcular istedikleri gibi oruç tutmakta ve kimse onlara herhangi bir baskı yapamamakta, kulüp yöneticileri yasak getirememekte, teknik direktörlerin çabaları da sonuçsuz kalmaktadır.
Üniversitede türbanın serbest bırakılmasıyla birlikte büyük bir “mahalle baskısı”nın başlaması kaçınılmazdır. Bu “baskı”nın içinde ille de maddi bir şiddet unsuru olması gerekmez. Türbanı olmayan kız öğrencilerin dışlanması, bir bakış ya da arkadan bir fısıldaşma bile mahalle baskısının unsurları olarak yaşanacaktır.
Üniversite çatısı altında başlayacak bir çatışma ve baskı ortamının dalga dalga toplumun değişik kesimlerine, hayatın çeşitli yanlarına yansıması kaçınılmazdır.
Bu yönde fikir belirtenlere karşı yöneltilen ilk tepki “yasakçılık” şeklinde oluyor. Tabii ki yirmi birinci yüzyılda her türlü yasakçılık yasaklanmalıdır. Ama türban ve din dersi meselesindeki korku, bu serbestlikle birlikte başka türlü bir yasakçılık sisteminin başlayacağıdır.
Bir serbestliğin, bir özgürlüğün başka yasakları getireceği kuşkusunu besleyen en haklı gerekçe de son yarım yüzyılda yaşanmış olanlardır.
Not
Kafası karışıklar ülkesi
Fenerbahçe çok başarılı bir oyunla İtalyan Inter’i yendi. Maç sonrası futbol “uzmanları” bütün kanallarda konuşmaya başladı. Biri dedi ki: “Ulus olarak ne kadar övünsek azdır...” Bir diğeri dedi ki: “Türk olarak büyük bir kıvanç duydum...”
Bunları söyleyenler futbol yazarları. Ve bunlar Inter’i deviren Fenerbahçe’nin ilk 11’inde 8 yabancı futbolcu bulunduğunun farkında değil. Üç Türk futbolcudan ikisi de gurbetçi, Belçika ve Almanya’da yetişmiş, Fener’in golünü atan da yabancı, ona o muhteşem pası veren de yabancı. Fener’in 8 yabancısından biri de yakında Türk vatandaşı olan bir yabancı. Bu durumda “milli gurur ve övünç”ne kadar geçerli olabilir? Futbol yazarlarının bazıları da çok yaygın bir hastalıktan malul durumda, ezberlenmiş birkaç formülle hayatı idare etmeye devam ediyorlar.

