Bazı olayların ardından toplumlar ya ileri doğru sıçrar ya da geriye doğru. Kendi başına taşıdıkları önemin de ötesinde, bu olaylar nedeniyle toplumsal algıda ve insanların kendilerini tanımlama biçiminde büyük değişimler yaşanabilir.
Tabii yaşanmayabilir de...
Yaşanıp yaşanmamasında, toplumun bütününün çeşitli göstergeler açısından ulaştığı gelişmişlik düzeyi birinci belirleyendir.
Ve tabii burada toplumun bireylerinin sadece o anda kendilerini nerede gördükleri değil, üç-beş on yıl sonra, ya da elli yıl sonra çocuklarını ve torunlarını nerede görmek istedikleri de önemlidir.
Hrant Dink cinayeti bizim toplumumuz için böyle bir mihenk taşı işlevi görebilir.
Bu cinayetin arkasındaki ırkçı örgütlenmelerin boyutlarına ilişkin bilgiler her gün ortaya çıkıyor. Bunlara bakıp, hepimizin tek tek “aynı toplumda mı yaşıyoruz” sorusunu sorması çok doğal. Kanadı kırık bir kuşa günlerce bakanlarla, yavru ayıyı çivili sopalarla öldürenler aynı toplumda yaşayabilirler, yaşıyorlar da...
Fakat Hrant Dink cinayeti, toplumumuzdaki bazı hastalıkların hangi noktalara vardığını ve bu hastalıklara nasıl en hızlı şekilde neşter vurulması gerektiğini gösteren bir olaydır.
Hrant Dink Ermeniydi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak doğmuş bir Ermeniydi. Okumuştu, sorular sormuştu, kendi geçmişini de bütün ülkenin geçmişini de merak etmişti.
Hrant Dink öldürüldükten sonra on binlerce kişi “Hepimiz Ermeniyiz” diye sokağa çıktı. “Hepimiz hem Ermeniyiz, hem Türküz hem Almanız hem Kürdüz” de diyebilirlerdi.
O “Hepimiz Ermeniyiz” sözü, aslında olaydan bir süre önce Almanya’da Türklerin ırkçı saldırılara uğramasının ardından Almanlar tarafından bulunmuş, on binlerce Alman tarafından söylenmiş bir sözdü.
Doğma büyüme Almanlar, Almanya’da sokaklarda “Hepimiz Türküz” diye bağırırken o toplumun haşereleri, değil bunlara saldırmak, değil hakaret etmek, değil “zaten Türksünüz” diye aşağılamaya kalkışmak, kendi küçük ve karanlık yuvalarının içinde sinip kaybolmuşlardı.
Bizim haşereler, kımıl zararlıları (onlara bu masum yaratıkların adlarıyla seslenmek bile bu masumlara hakarettir, ama onları niteleyecek sıfat bulmak da kolay değil) göğüslerini gere gere bir cinayete sahip çıktılar, kendilerini ortalara attılar.
Eğer bu kımıl zararlıları, haşereler, insan sıfatına hak kazanması mümkün olmayan yaratıklar, kendi karanlık deliklerine sürülürse Türk toplumu gerçekten ileriye doğru bir büyük adım atmış olacaktır.
Ama kımıl zararlıları, haşereler ne yazık ki en olmamaları gereken yerlere bile sızmışlardır. Ve Türkiye’nin geleceği bunların temizlenmesi ya da temizlenmemesi ile belirlenecektir. Bu yaratıkların azaldığı ve denetim altında tutulduğu bir toplum ile bunların korunma altında ve özgürce zarar verebildikleri bir toplum arasındaki fark inanılmayacak kadar büyüktür. Bu farkı da sadece parasal değerler asla kapatamaz.

