Sezer’in son günü

27 Ağustos 2007

Onuncu Cumhurbaşkanı Sezer’in görev süresi bugün sona eriyor. Sezer, siyasi kimliği olmaması dolayısıyla, dönemin üçlü koalisyon iktidarı tarafından bulunmuş ve seçilmişti.Kendisinden beklenen ve istenen “siyasi” olmamasıydı. O yüzden adı herhangi bir siyasi tartışmaya karışmamış, önemli olaylarda taraf olmamış bir kişi aranmıştı.Ama Sezer, bütün görev süresini en açık siyasi tavırları alarak tamamladı.2001 ekonomik krizini başlatan “anayasa kitapçığı fırlatma” eylemi de siyasi duruşunun bir ürünü oldu.***Sezer’in tarih kitaplarına, “AKP’nin devletteki kadrolaşmasını engelleyen cumhurbaşkanı” ya da “tek kişilik ana muhalefet” gibi sıfatlarla geçeceğine ilişkin yorumlar yapılıyor. Tabii bunlar, Sezer’in AKP’ye karşı tavrını destekleyenlerin temennisi olarak da kalabilir.Ancak görev süresinin tümüne ve çeşitli beyanatlarına bakıldığında, onuncu Cumhurbaşkanı Sezer’in CHP’nin bugünkü yönetiminin siyasi çizgisine neredeyse “paralel” durduğu da açıktır. O “duruş” belki AKP açısından belli sınırlar getirdi ama Cumhurbaşkanlığı makamının gerektirdiği bazı işleri yerine getirmesini de engelledi.Bunun son örneği, Genelkurmay muhtırası dahil olmak üzere, üç ay önceki cumhurbaşkanı seçim sürecinde yaşanan büyük siyasi krizi tümüyle dışardan izlemesidir. Krizin büyümesini engellemek yolunda Cumhurbaşkanı’nın bazı girişimlerde bulunması kimse tarafından yadırganmayacaktı. Ancak Sezer, siyasi kişiliği ve kendisini “taraf” hissetmesi nedeniyle bu süreçte rol oynamamayı tercih etti.***Cumhurbaşkanlarının Anayasa’da yazılı görevlerinin ötesinde bütün ulusu temsil etmek ve bu temsil görevini her açıdan, zor günlerde yerine getirmek gibi bir işlevi de vardır. O işlev bazen deprem bölgesine ilk giden kişi olmakla, bazen ayı cinayetine tepki göstermekle, bazen zor anlarda ulusa moral konuşması yapmakla, bazen uluslararası başarı kazanmış sanatçıları kutlamaktan korkmamakla, bazen de siyasi kilitlerin açılmasına katkıda bulunmakla kendisini gösterir.Bu açıdan bakıldığı zaman, Sezer toplumun “dışında”! durmuştur.“Dışarıda” durduğu ve görevlerini sadece yazılı olanlar çerçevesi içinde gördüğü için sonradan neler olabileceğini düşünmeden, hesaplamadan anayasa kitapçığı fırlatabildi.Bazı görevler sadece yapılanlarla değil aynı zamanda yapılmayanlarla da değerlendirilir. Sezer’in uzatmalı görev süresinin tümüne de bu açıdan bakmak ve ondan sonra hüküm vermek gerekir.

Devamını Oku

Bu da kitap mektubu

26 Ağustos 2007

Son zamanlarda “Başbakan’a mektup” başlığı altında yazı yazarak önerilerde bulunmak pek moda oldu.Bu modaya uyarak biz de ona ve müstakbel kültür bakanına çok açık isteklerde bulunan bir “mektup” yazıyoruz.Konumuz kitap.Sadece kitabın değil; gazetelerin, dergilerin de çok az okunduğu, az satıldığı bir ülkede yaşıyoruz.Bazen bizdeki gazete satışlarının hiç de fena olmadığına ilişkin “tahliller” yayınlanır. Bu tahlillerde eksik olan, bizdeki gazete ve dergi satış fiyatlarının dışarıdaki örneklerine göre “komik” düzeyde olduğudur. Aynı girdileri aynı fiyata kullanan, aynı vergileri ödeyen süreli yayınlar, dışarıya göre dörtte bir, beşte bir düşük fiyatla satılıyor.***Az kitap okunduğuna ilişkin her konuşmanın “olmazsa olmaz”ı “kitaplar pahalı” lafıdır.Bizim önerimiz şu: Hükümet kitaptan ve her türlü süreli yayından alınan KDV’yi sıfırlasın. Böylece fiyatları düşük tutmanın ya da düşürmenin bir ekonomik mantığı oluşabilsin. Böylece yayın kuruluşları bu kaynakları ya daha düşük fiyatlar için kullanır ya da okuru çekecek faaliyetlere yatırır.Kitap ve her türlü yayının üretimini teşvik edecek bir önlem de teliflerden alınan verginin yüzde 1’e indirilmesidir. Böylece yazı yazanlar daha çok üretecek, yayın kuruluşlarının üzerindeki yük azalacağı için bu düzenleme yine okurun lehine ve okuru teşvik faaliyetlerine kaynak yaratacaktır.***Yerel yönetimlerin büyük çoğunluğu AKP’nin elinde. Hükümet bütün bu belediyelere mutlaka kitaplık kurmaları, gezici kitaplıklar oluşturmaları için talimat verebilir. Bunların gerçekten yapılıp yapılmadığını; “yapar gibi” yapılıp yapılmadığını denetlemek hiç de zor değildir. Yerel yönetimler her türlü kahvehanede kitap bulundurulması için baskı yapabilir, bütün sinema salonlarında birer kitap satış merkezi bulundurma zorunluluğu getirilebilir.Daha büyük belediyelerin mutlaka yılda bir kez “kitap fuarı” düzenlemesi de hükümetin isteğiyle ve çok kolay yapılabilecek bir iştir. Böylece yazarlar da bütün ülkeyi dolaşır, kendilerini insanlara göstererek onların da okur olmasını sağlayabilir.Ayrıca kitapçı açılmasını teşvik için, örneğin sadece kitap satan dükkânlara büyük vergi indirimi, dükkânın en az yarısını kitaba ayıran dükkânlara da belli oranda vergi indirimleri getirilebilir. ***Bunlar ilk akla gelen öneriler. Bütün bunlar, hatta daha fazlası yapıldığında bile devlet, gelirinden büyük bir fedakârlık yapmış olmayacaktır. Bunlar devlet için büyük bir gelir fedakârlığı anlamına gelmez, IMF de bir şey söylemez.Yeni kültür bakanı böyle bir hamlenin sahibi olabilir, olmalıdır. Ağzımızı her açtığımızda bu ülkede ne kadar az okunduğundan yakınıyorsak gereğini de yerine getirmek zorundayız.Başbakan ya da müstakbel kültür bakanı bu mektubu okur mu okumaz mı bilemeyiz. Ama keşke birileri okusa da mektup, bu hamlenin ülkenin geleceği için ne kadar önemli olduğuna onları ikna edebilse.

Devamını Oku

Son üç gün

24 Ağustos 2007

Üç gün sonra “Türkiye’de asla olmaz, olamaz” denilen bir olay gerçekleşecek. Eşinin başı kapalı bir siyasetçi, siyasal İslam kökenli bir siyasetçi Cumhurbaşkanı koltuğuna oturacak.“Atatürk’ün eşi ve annesi...” gerekçesi ile bugünkü duruma gerekçe aramak abestir.O dönemdeki başını örtme ile bugünkü (iki ayrı türde) başını örtme davranışının biri o dönemdekiyle aynı, diğeri değil. Biri geleneksel ve bireysel bir tercihin sonucudur, diğeri ise toplumsal bir tavırdır.“Başı kapalı eş” durumunun üç gün sonraki Türkiye’de ne gibi değişikliklere yol açacağını şimdiden söylemek mümkün değil. En karamsar görüşlere sahip olanların kendilerine göre gerekçeleri var. Buna karşılık, iyimser bir görüş de var. Bu görüş, Çankaya’daki görüntü değişikliğinin toplumsal barış ve diyalog açısından bir fırsat olabileceği...***Cumhurbaşkanlığı makamı, ülkenin ve ülkenin bütün insanlarının bir arada yaşama iradesinin simgesidir.Önümüzdeki üç gün, bir dönemin son üç günü. Bu herkes için böyle.Dördüncü gün gerçekleşecek olanı “Çankaya’nın fethi” gibi görenler de olacaktır.Çankaya meselesi ülkeyi ikiye değil üçe böldü: “Ülke elden gitti” diyenler, “Çankaya’yı fethettik” diyenler ve “Bu durumu toplumsal gelişme ve barış için bir fırsat olarak kullanalım” diyenler. Şu anda en yüksek ses “ülke elden gitti” diyenlerden çıkıyor. Üçüncü görüş sahipleri bu gürültü içinde sesini fazla duyuramıyor. İkinci görüş ise, kendi geleneklerine uygun olarak tamamen “sütre gerisi” durumunda.Belki bu son üç gün, herkesin kendi tutumunu fazla karamsar veya fazla iyimser mi kaçtığını ama her durumda tutumunun fazla duygusal olup olmadığını gözden geçirmekle değerlendireceği önemli bir süredir. ***Abdullah Gül, Türkiye’nin on birinci cumhurbaşkanı olacak. Peki bundan sonra ne olacak?Bu seçimle birlikte “iktidar kibri” nin etkisinin artması ve AKP’nin de “büyük zafer kazandık” havasıyla ölçüleri şaşırması mümkündür.Ama herhalde ülkenin çoğunluğunun beklediği bu değil. Ülkenin çoğunluğunun beklediğini, önceki gün emekliye ayrılan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert söyledi: “En büyük engelimiz, farklılıklarımızı vatan sevgisi potasında eritmemek ve birbirimizi yeterince anlamaya çalışmamak...” Üç gün sonra başlayacak yeni dönemi, bu sözün taşıdığı tespite uygun olarak değerlendirdiğimiz takdirde kimsenin kimseyi bu ülkeden kovmasının herhangi bir temeli de kalmayacaktır.

Devamını Oku

Ne insanı be!

23 Ağustos 2007

Korkunç görüntüler dün televizyonlarda yayınlandı. Suçu bu ülkede bulunmak olan bir zavallı ayı, kendilerini insan zanneden bazı yaratıklar tarafından taşla, sopayla, çivili sopalarla öldürüldü.O cinayeti işleyenler, kendi insanlıklarını, hepimizin insanlığını öldürdü. Biz de bu yaratıklarla aynı havayı soluyoruz, bu yaratıklarla aynı kimliği taşıyoruz.O görüntüler sık sık yayınlansın ve kendi yüzümüzü, gerçek yüzümüzü, nasıl insanlığa ulaşamamış olduğumuzu tekrar tekrar görelim.***Bu cinayeti işleyen yaratıklara kim bilir başka yaratıklar ne yapmış ki, onlar da bütün hınçlarını o zavallı ayıdan çıkardı.Bu cinayeti işleyenlerin varolduğu, soluk aldığı, insan pozunda dolaştığı bir ülkede yaşamaktan utanmak istemiyorsak, bu yaratıkları teşhir etmek zorundayız.Onlara, öldürdükleri zavallı ayıya yaptıklarını yapmak elbette söz konusu olamaz. Ama bu yaratıklar bütün televizyon kanallarında teşhir edilmelidir.Eğer bu ülkede insanların, insan sıfatını taşımaya hakkı olanların çoğunluk olduğunu düşünüyorsak bu cinayetin peşini bırakmamalıyız.***O yaratıklar büyük ihtimalle namaz kılıyor, oruç tutuyor, ellerini açarak Tanrı’ya yakarıyorlardır. Ama onların cezasını öbür dünyaya bırakırsak biz de onların işbirlikçisi oluruz.Bu ülkede hayvanların insanlar kadar yaşama hakkı olduğunu bilmeyen yaratıklara bunun öğretilmesi gerekiyor.Evet, cinayeti işleyen yaratıklar hemen bulunmalı, teşhir edilmeli ve yargı önüne çıkarılmalıdır.***Görüntüleri görüp öfkelenenlere “Ne olacak, alt tarafı bir ayı” diyenler de vardır. Onlar da cinayetin işbirlikçisi, insan sıfatını hak etmeyen yaratıklardır. Sopalarla o zavallı hayvana vurmamış olmaları onları kurtarmaz, katillerle aynı ruh hali içindedirler.Bu cinayeti işleyen yaratıkları yargı önüne çıkarmayan savcı da, onlara en ağır cezayı vermeyen yargıç da suç ortakları olacaktır.***O yaratıklarla aynı ortamda yaşamak, aynı nüfus kağıdına sahip olmak çok utanç verici bir durum.Topraklarımızda böylesine cinayetlere son vermedikçe, bu utançla yaşayacağız.Haydi savcılar, yargıçlar, hayvansever dernekleri, bu utançtan kurtulmamız için her şeyi yapın. Savunmasız bir hayvanı öldürmenin bir insanı öldürmekten farklı olmadığını gösterin.

Devamını Oku

İktidar kibri

22 Ağustos 2007

Biraz hafızamızı yokladığımızda, Tayyip Erdoğan’ın dün bütün büyük gazetelerin manşetlerinden ilk kez böyle tepki aldığını söyleyebiliriz.Erdoğan, öfkesini kolay gizleyebilen bir kişi değil. Hatta bugüne kadar çektiklerinin bir bölümü “dili belası”dır denilebilir. Daha önce “Ananı da al git” gibi “veciz” bir ifade de kullanmış ve yine tepkiyle karşılaşmıştı. Ama bugünkü gibi bir tepkiyle değil.Bugün gördüğü tepkinin bir yanında Bekir Coşkun’un toplumun önemli bir kesiminin duygularını ustaca yansıtan bir yazar olması yatıyor.Yazarlar, duygu ve düşüncelerini en sivri şekillerde yansıtmak ancak hakaret unsurunu ve yasal sınırları gözetmek durumundadırlar. Dilin ifade imkânlarını zorlayabilirler.Bekir Coşkun Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı olarak tanımayacağını yazdı. Bu ifadenin yansıttığı duygu bellidir ve bu “meşru” bir duygudur.Buna karşılık Erdoğan’ın gösterdiği alınganlık ve “git” fiilinin bir şeklini kullanarak verdiği tepki meşru değildir.Dün bir açıklamayla, Başbakan’ın “kişiselleştirmeden, çoğul bir özne kullandığı, herhangi bir şahsı işaret etmediği” belirtildi ama bu açıklama asıl sorunu değiştirmiyor. Tersine, altını çiziyor. Meşru olmayan bir tepkinin muhatabı da olamaz.***Başbakan’ın Bekir Coşkun’a gösterdiği tepki, tarzının ötesinde, taşıdığı anlamlar dolayısıyla daha da önem taşıyor.Erdoğan mühim bir seçim kazanmış, ayrıca cumhurbaşkanı krizi dolayısıyla bir açıdan da referandum niteliği taşıyan bu seçimden büyük bir halk onayı alarak çıkmıştır.Böyle durumlarda en büyük tehlikenin ne olduğunu biliyoruz. Bu hastalığı yaşayan onlarca siyasetçi, başbakan gördük, yakalandıkları bu hastalığın bütün topluma verdiği zararları yaşadık...Bu bir hastalıktır, adına da “iktidar kibri” diyebiliriz. Bu kibir yüzünden insanlar ölçüleri çok kolayca kaçırır, “kendisi ve diğerleri” arasındaki ilişkinin niteliklerine ilişkin gerçeklik duygularını kolayca kaybedebilirler.İktidar kibrinin en veciz iki ifadesi, rahmetli Adnan Menderes’e aittir. O unutulmaz iki cümleyi, “odunu aday göstersem milletvekili seçilir” ve “siz isteseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” cümlelerini Menderes’e o hastalık söyletmiştir.***Erdoğan, önümüzdeki beş yıl Türkiye’nin başbakanlığını yapacak. “Herkesin başbakanı olmak” vaadi, 22 Temmuz gecesi kendi ağzından çıkmış bir taahhüttür. Bu taahhüdü yerine getirmemenin sonuçlarını da bilmek zorundadır.Başbakan’a son bir tavsiye: Basınla, gazetecilerle savaşmayın; onlara, benden olanlar-olmayanlar diye ayırıp farklı muamele etmeyin... Menderes bunu yaptı, hedef aldığı gazetecilerden bazıları hâlâ mesleğin duayenleri olarak çalışmaya devam ediyor... Özal yaptı, uğraştığı gazeteciler hâlâ çalışıyor... 28 Şubat’ta bazı gazeteciler “andıçlandı” ama o gazeteciler, yazarlar hâlâ çalışıyor, yazıyor...

Devamını Oku

Sıradan ırkçılık

22 Ağustos 2007

Türk Tarih Kurumu Başkanı Profesör Yusuf Halaçoğlu’nun Anadolu insanının etnik kökenleriyle ilgili sözleri ciddi bir tepki yarattı.Halaçoğlu belki kendine göre Anadolu insanının geçtiği toplumsal süreçler içindeki şekillenmesini anlatmak istemiş olabilir. Aslında şu biliniyor: Türkler Müslüman olarak Anadolu’ya geldiklerinde burada yaşayan Hıristiyan nüfus Türklere göre daha büyüktü ve Anadolu Müslüman Türklerin egemenliğine geçtikçe bu topluluklar İslama “çevrildi.” Bu da bazen kılıçla oldu, bazen sadece korkuyla. Anadolu’daki bu değişim süreçleri bir köşe yazısının sınırlarını çok aşan boyuttadır.***Halaçoğlu’nun sözlerinin bu kadar tepki almasının nedeni, içerdiği “ırkçı” vurgudur. Bu vurgu hem Kürt kökenlileri, hem Alevi inancına sahip olanları hem de en başta Ermenileri aşağılayan bir üslupla ortaya çıkmıştır.Böyle bir üslupla tarih anlatan bir kişinin, özellikle Ermeni soykırımı meselesinde bugünkü Türkiye’ye yöneltilen haksız suçlamalar konusunda birinci yetkili olması hepimizin talihsizliğidir. Ermeni soykırımı meselesinde sürekli olarak güç durumda kalmamızın gerçek nedenini de belki Halaçoğlu’nun son sözlerini dikkatle okuyanlar anlamışlardır.Sıradan sokak ırkçılığından ve faşist etkilenmelerden kurtulmamış olduğumuzun, bu hastalıkların sık sık toplumsal hayatımızı zehirlediğinin son örneği Halaçoğlu’dur ama ilk örneği değildir.***Geçen hafta iş adamı Jak Kamhi’ye Çankaya Köşkü’nde yapılan bir törenle Cumhurbaşkanı tarafından devlet üstün hizmet madalyası verildi.O gün birçok televizyon kanalında ve ertesi gün birçok ciddi gazetede haber verilirken şu niteleme kullanıldı: “Musevi kökenli iş adamı” ya da “Musevi iş adamı.” Öncelikle “Musevi” sözcüğü konusundaki yaygın bir yanlış bilgiyi düzeltmek gerekiyor. Musevi, Yahudi’nin “kibarcası” değildir. Osmanlı’da bir dönem Müslüman azınlıklarla ilgili olarak iki kelime kullanılıyordu, “Musevi” ve “İsevi.” Ve bu iki kelime hiç de “kibarca” amaçlarla türetilmiş değildir; biri “İsa’ya bağlı olanlar” diğeri “Musa’ya bağlı olanlar” anlamına gelir. Zaman içinde Hıristiyan topluluklarının ulusal kimlikleri ağır bastıkça “İsevi” kelimesi ortadan kalkmış ama Musevi kalmıştır. Yahudi ile aynı anlama gelen bu kelimeyi kullanmak kibarlık falan değildir.***Jak Kamhi ile ilgili haberlerde “Musevi” kelimesinin kullanılması da etkisi altında bulunduğumuz “sıradan ırkçılığın” çok açık bir örneğidir.Bunun daha iyi anlaşılması için son günlerde Fransa’da yaşanan bir olayı örnek verebiliriz. Enis adında bir çocuk sabıkalı sapıklar tarafından kaçırıldı ve tacize uğradı. Çocuk aranırken adı çok telaffuz edildiği için bütün gazetelerde de adıyla yer aldı. Ancak çocuğun soyadının ilk harfi kullanılmadığı gibi hiçbir haberde “Türk kökenli” ya da “Türk” kelimesi kullanılmadı. Çünkü çocuk ve ailesi Fransa vatandaşı ve çocuğun Türk kökenli olmasının olayla hiçbir ilgisi bulunmuyor.Bizden iki örnek bir de bizi çok yaralayan bir olayla ilgili olarak Fransa’dan bir örnek...Sıradan ırkçılığın etkilerinden kurtulmamız daha çok zaman alacak, çok fazla eğitim çabası gerektirecek. Belki de birkaç kuşak boyunca.

Devamını Oku

Herkes içerde CHP dışarda

20 Ağustos 2007

Cumhurbaşkanı seçiminin ikinci döneminin birinci turunda bir sürpriz olmadı. Her şey beklendiği gibi oldu.MHP, DTP, DSP, ÖDP ve BBP ile diğer bağımsızlar oturuma katıldı. Sadece CHP katılmadı.Seçimin krizle tamamlanan ilk döneminde CHP’nin Meclis’i boykotu krizin en önemli tetikleyicisi olmuştu. CHP’liler için tekrar edelim, bu krizin ardından seçime DSP ile birlikte giren CHP’nin boykot ve engelleme siyaseti halk tarafından onaylanmadı.CHP yönetimi yine aynı çizgide ısrar ediyor. Bu ısrardan umudu, halkın bir kesiminin “CHP ne kadar istikrarlı bir çizgi izliyor, aferin onlara” demesi olabilir. Böyle bir umut peşindeyseler seçimde aldıkları oy oranının aslında bir önceki seçime göre azalmış olduğunun bile hâlâ farkında değiller demektir.***CHP boykotçu tutumuyla kendisini yasal demokratik sistemin dışına atma eğiliminde. Bu tutum, siyasi mücadelenin başka “güçlere” dayanılarak yapılması konusundaki çabalarının iyice kurumlaşması sonucuna ulaşacak.MHP, DTP ve DSP’nin Meclis içindeki siyasi faaliyetlere, kurallara uyarak katılma eğiliminde olduklarını cumhurbaşkanı seçimiyle açıkça göstermeleri CHP’nin oyunu “dışarda” oynama eğilimini güçlendirmiş olabilir. Böylece ana muhalefet partisi kendisini “meclis dışı muhalefet” konumuna çekiyor.Bu politika halkın küçük bir kesimi tarafından onaylandığına göre CHP’lilere sorulacak bir soru vardır: Amacınız, hedefiniz nedir?Bu sorunun herhangi bir cevabı henüz CHP cenahından gelmiş değil. Üstelik sorunun cevabını bulmak üzere yapılan bazı tahminler, CHP’nin demokrasiyle ilişkisini koparması ihtimalini de gündeme getiriyor.Kendisini Meclis dışına çekmiş olan CHP’nin bu yoldaki sonu, sadece siyaset sahnesinin dışına düşmesi değil, giderek “marjinal” hale gelmesi olacaktır.***CHP’nin kimliğinin en önemli unsurlarından biri, cumhuriyetin kurucusu olmasının yanında ülkeye demokrasiyi, çok partili düzeni getiren parti olmasıdır.CHP bu çizgisini sürdürdükçe inandırıcılığını iyice kaybetmeye, küçük bir seçmen grubunun tepkilerini yansıtan ve sistemin kıyısına sıkışmış bir parti olmaya mahkûmdur.Siyasi sistemin tümüyle merkezin sağında yapılanmasına kızan, AKP’nin kazandığı seçim başarısına hayret etmeye devam edenlerin hesap soracakları bir tek adres vardır. Bu da CHP ve ebedi Genel Başkanı Deniz Baykal’dır.Abdullah Gül’ün ve AKP’nin bugün oldukça geniş bir desteğe sahip bulunması da önemli ölçüde CHP’nin politikalarının sonucudur. Bunun dışında nedenler arayanlar sadece kendilerini kandırırlar, tıpkı 21 Temmuz günündeki gibi.

Devamını Oku

Dünyanın geleceği ve biz

20 Ağustos 2007

Yıllardır bazıları “küresel ısınma” diye bir şeyden söz ediyor. İnsanlığa ve insanlığın geleceğine yön verdiğini düşünenlerse o söylenenleri duymuyor.Sonunda dünyanın ısındığını kendimiz hissettik ve durumun farkına varır gibi olduk. Dünya kirlendi, kirlendikçe doğal dengeleri bozuldu ve “kıyamet” ihtimali görünmeye başlandı.***Uyaranların konuşmalarını izledikçe, yazılanları okudukça “biz ne yapıyoruz” diye sormamak elde değil.Evet, biz ne yapıyoruz, nelerle ilgileniyoruz?Biz kendimizi kapatmış, türban savaşları yapıyoruz.Dünyayla ilişkimizi kesmişiz, kendimize yapay bir dünya yaratmışız ve bu kendi küçük dünyamızda kendi kendimize vakit geçiriyoruz.Küresel ısınma dünyanın sonunu gösterirken, en başta bizim susuz kalacağımızın yeni farkına vardık. Aslında tam da varmadık, çünkü meseleye günlük tedbirlerle çözüm getirmeye çalışıyoruz. Daha doğrusu, çözüm getirmeye çalışmıyoruz yine vakit geçiriyoruz.Susuzluğun ne anlama geldiğinin tam farkına varmıyoruz, çünkü bu kadar suyun ortasında bulunduğumuzu daha yeni anladık.***Olağanüstü hal ilan edilmesi gereken asıl meselenin susuzluk ve eli kulağındaki İstanbul depremleri olduğunun bilincine varmış değiliz. 1999 depremi ve daha önceki onlarca deprem bile bizi uyandırmaya yetmedi.Susuzluk konusunda ve deprem konusunda yapılabilecek olanların hiçbirini yapmamış olduğumuzu görmedikçe gelecek kuşaklara bir ülke bile bırakamayacağımızı da anlamış değiliz.***Susuz bir ülkede, yıkılmış bir ülkede, ekonomisi bitmiş bir ülkede bugün atılan nutukların hiçbirinin bir anlamı kalmayacak, “Bir Türk dünyaya bedel” de olmayacak, sadece dünyanın yardımını bekleyen bir topluluk halinde kalacağız.Kadınların türban ya da mayo giymesinin de bir anlamı kalmayacak. Susuz bir ülkede, yıkılmış bir ülkede ne yaptığımızı bile anlayamayacağız.***Bu ülkeyi kendi elimizle susuz bıraktığımızı, aslında kendi elimizle yıktığımızı anlamayacağız ve yine “ilahi güçler” diyeceğiz, Tanrı’nın bizi neden bu kadar ağır cezalandırdığını tartışacağız.Gerçek sorunlara, gerçek büyük sorunlara kulaklarımızı tıkayarak günü kurtarmaya bir kere alışmışız; ne susuzluğa karşı gerçek planlar yapabiliriz ne de İstanbul ile birlikte yok olabilecek ülkemizi gerçekten kurtarmanın yolunu düşünebiliriz.

Devamını Oku