CHP ne olur?

2 Ağustos 2007

CHP’nin sonsuza kadar genel başkanı olarak kalması kesinleşen Deniz Baykal, en sevdiği ve ustalığını kanıtladığı alanda siyasi faaliyete devam ediyor.Baykal’ın konuşmalarına bakıldığı zaman, bir seçim yapılmış olduğunu, bu seçime DSP ile birlikte katılmış olan bu partinin 2002’ye göre oy kaybettiğini unutmak mümkün.Baykal, sonsuza kadar bu partinin genel başkanı olarak kalacaktır. Ama, bazılarının istediği ve uğraştığı gibi CHP’nin bir “sol” ya da sosyal demokrat parti olma ihtimali var mıdır?Bu yolda umudunu kaybetmemiş olanlar CHP’nin içinde ya da kıyısında siyaset yapmaya devam ediyor. Aralarında birçok saygın, deneyimli isim bulunuyor. Bu kişilerin hepsi de Baykal tarafından çeşitli yollarla parti dışına ya da kıyısına itilmiştir.***CHP Atatürk’ün kurduğu partidir ve 1965 yılına kadar bu partinin kendisini “sol” olarak görmediği bilinmektedir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, o günün koşullarında bu parti genç bir ülkenin inşasında en önemli rolü üstlenmiş ve başarılı olmuştur. Çok partili döneme geçildiği sırada da CHP’nin kimliğiyle ilgili bir tanım çabası olmamıştır.1965 yılında Türkiye İşçi Partisi’nin öncülüğünde, işçi sendikalarının büyük katkısıyla önemli bir “sol” dalga kendisini göstermiş, o güne kadar bir anlamda yeraltında yaşamak zorunda bırakılmış olan aydınlar da bu hareketin ülke çapında etkili bir hale gelmesini sağlamıştır.O dönemde Türkiye en geniş şekilde sol-sağ kavramlarını tartışmaya başlamıştı. Dönemin koşullarında İsmet İnönü bir gün “CHP ortanın solundadır” deyiverdi. Bu söz ilk seçimde CHP’ye oy kaybettirdi. Daha sonra Ecevit ve kadrosunun elinde CHP’nin ağırlıklı bir sosyal demokrat ya da demokratik sol veya ortanın solunda bir parti olması için büyük çaba gösterildi.***Bugün geriye dönüp bakıldığında, CHP’nin Ecevit dönemi de dahil olmak üzere, iktidarda ya da muhalefette olduğu bütün dönemlerde “sol” diye nitelenebilecek önemli politikalar izlediğini söylemek zor olur. 70’li yıllarda Ecevit’in “toprak işleyenin su kullananın” sloganıyla kapsamlı bir toprak reformunu savunması dışında dünyada sol ya da sosyal demokrat olarak nitelenen temel siyasi çizgiler hiçbir zaman CHP’nin asıl çizgileri olmadı.Buna karşılık CHP içinde “sol” bir kadro hep bulundu, bu partinin militan gücünü de hep soldan gelenler oluşturdu.Deniz Baykal’ın tam egemenliğinin kurulmaya başlamasıyla birlikte CHP içinde en önemli “temizlik” bu partinin sol kimliğini ciddiye alanlara yönelik oldu.CHP içinde siyaset yapmak Türkiye’nin gerilimli dönemlerinde, demokrasinin kör topal günlerinde özellikle Anadolu’da solcular için belli bir koruma sağlamıştı.Bugün CHP’yi, yeni geldiği radikal milliyetçi üsluptan ve Baykal’dan “kurtarıp” tekrar 60’lı 70’li yılların heyecanını taşıyan bir sol partiye dönüştürmenin imkânı kalmamıştır.Solcular, sosyalist ya da sosyal demokratlar CHP’yi bırakmadıkları, bu partiyle ilgili umut taşıdıkları sürece sadece zaman kaybederler.

Devamını Oku

Yeniden yazılmalı

2 Ağustos 2007

AKP’nin seçim kampanyasında anayasa değişikliği vaadi de vardı. Bu gibi konuların geniş kitleleri aslında pek ilgilendirmediği her zaman söylenir.Ancak Türkiye’de anayasa tartışmaları sonucunda iki kez halkın onayı istenmiştir.1961 ve 1982’de iki kez halk, hazırlanan yeni anayasaya evet demiştir. Tabii bu iki anayasa birbirine taban tabana zıt iki anlayışın ürünüydü. Ama her ikisi de askeri müdahale dönemlerinin ardından hazırlanmış ve halk ikisine de evet demişti.***Bu iki halkoylamasını da demokratik birer uygulama olarak görmek mümkün değildir. 1961’de Demokrat Parti yöneticileri hapisteyken ve başta askeri yönetim bulunuyorken askeri yönetimin muhalifleri “hayırda hayır vardır” sloganının tekrarına dayanan ve amacı sadece halk desteğini sınamak olan bir kampanya yürütmüş ama başarılı olamamıştı.1982’deki askeri yönetim anayasaya evet çıkacağına fazla güvenemiyordu ve anayasaya hayır kampanyası yapılmasını yasaklamıştı. Böyle bir ortamda Türk halkı yüzde 92’nin üzerinde bir oranla anayasaya evet demişti.***Şu anda da yürürlükte olan Anayasamız, dönem dönem yapılan değişikliklerde rağmen 1980 askeri yönetiminin damgasını taşımaya devam ediyor. Özal, Demirel, İnönü, Ecevit, Yılmaz ve Çiller, yönetimde bulundukları dönemlerde bu anayasanın tümüyle değişmesi yolunda herhangi bir girişimde bulunmadı.AKP’nin bu konuda hemen adım atması; kim, arkasında ne gibi bir amaç ararsa arasın, çok olumlu bir adımdır. AKP’ye yeni katılan anayasa uzmanı, eski solcu hocanın Atatürk ilkeleri ile ilgili sözleri bu meselenin önemini azaltmıyor.1982 Anayasası’nda değişiklik yapmak yetmez, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş anayasası baştan aşağıya yeniden yazılmalı ve bu kez tam demokratik kurallara uygun olarak halkın onayına sunulmalıdır.***1982 Anayasası’nın temel mantığı her vatandaşın potansiyel bir “vatan haini” olduğu ve devletin bütün vatandaşlara karşı korunması gerektiğidir. Oysa anayasaların ruhu, vatandaşın, bireyin her türlü otorite istismarına karşı korunması, her türlü otoritenin sınırlarının tam olarak belirlenmesi ve vatandaşın her bakımdan gelişme yollarının açılması ilkeleri üzerine kuruludur.Yeni anayasayla ilgili olarak AKP içinde bazı çalışmalar yapılmış, bunlarla ilgili bazı ayrıntılar ortaya çıkmıştır. Ancak çalışmanın tümüyle ilgili bir açıklama yapılmadı.AKP içinde yapılmış olan çalışmanın mutlaka üniversitelere de ulaştırılması ve görüşlerinin alınması, hatta isteyenlerin tam bir metin yazması da yerinde olacaktır.Ancak gereken bütün şartlar yerine getirilir ve yeni anayasa çağdaş bir metin olursa Türkiye anayasa sorunundan tam olarak kurtulabilir. Anayasalar toplumun düzeyini ve hedeflerini gösteren metinlerdir ve Türk halkı kendisini en çağdaş anayasa ile yönetme hakkına sahiptir.

Devamını Oku

22 Temmuz dersleri - 8 Basının zaafları

31 Temmuz 2007

Medya aynadır. Toplumda ne varsa siyasette vardır, medyada vardır. Seçim öncesinde tırmandırılmış olan laik-anti laik ayrışması da olduğu gibi basına yansıdı.Açık olarak AKP yanlısı gazeteler dışında tüm basının habercilik açısından tarafsızlığını koruduğunu, en azından korumaya çalıştığını söyleyebiliriz.AKP yanlısı yayın organlarında herhangi bir “fire” olmadı. Hem haberleriyle hem bütün köşe yazarlarıyla AKP’ye destek verdiler. Destek verdiklerini de gizlemediler. Buna karşılık belli bir tarafsızlık kaygısı olan gazetelerde köşe yazarlarının yorumları, toplumdaki gerilimle birlikte sivrileşti.Cumhuriyet mitingleri bu açıdan bir dönemeç oldu. O mitinglerin yarattığı heyecanla, biraz daha tarafsız durmaya, var olan gerçeğin fotoğrafını aktarmaya çalışan köşe yazarlarına yoğun bir saldırı başlatıldı. AKP yanlılarının sesleri çıkmıyordu, ama bu mitinglerde atılan bazı sloganları eleştirmek bile belli bir kesim açısından “AKP taraftarlığı” olarak görülüyordu.Basınımızın bir kesimi de bu havanın etkisi altında kaldı, okur tepkileri AKP karşıtlığı üzerinde yükseldikçe onlar da bu havaya kendilerini kaptırdılar.*** Sesi fazla çıkanların ille de çoğunluk olması gerekmediğini en iyi bilenlerin, bilmek zorunda olanların mesleğidir gazetecilik. Ama bir tarafın sesi yükseldikçe, sivrildikçe, temenniler tehditlere dönüştükçe medyada da kırılma başladı.Köşe yazarlarının bazıları bu dalganın içinde yer alarak okur övgüsü beklerken bazıları da tam karşı tarafa geçmek, AKP koruyucusu olmak durumunda kaldı.Böyle gerilimli, heyecanlı ortamlarda sağduyulu sesler her zaman cılız kalır. Hatta iki taraf da bunlara saldırdığı için ne söylendiği iyice duyulmaz hale gelir.Bu durum 22 Temmuz öncesinde Türk basınında bir kez daha yaşandı. Seçim araştırmalarını gazetecilik mesleğinin gerektirdiği şekilde inceleyip yorumlamak yerine övgü ya da suçlamadan ibaret yazılar yazıldı. Bazı köşe yazarları beğenmedikleri araştırmaları yapanları karşı taraftan para almakla bile suçladı.Bir tarafın mitingleri o alanlara sığması imkânsız insan sayılarıyla aktarıldı, karşı tarafın mitinglerine katılanlar “bindirilmiş kıtalar” diye nitelendi.Bunları Türk basını ilk kez yaşamış değildir. Hatta bundan çok daha kötü deneyler yaşamış, prestijini en alta indirecek yanlışları yapmıştır. Bu kez yaşanan dalgalanmadan ders çıkarmak sadece basın çalışanlarına değil, onlardan mesleklerinin gereğini yerine getirmelerini beklemeyen, gazetelerin işlevini unutmuş okurlara da aittir. *****Basın tartışması için bir notBülent Korman’ın 22 Temmuz öncesi ve sonrasında medyanın durumuyla ilgili bir notu da var. Onu da bu ilgili yazının altında aktarıyoruz: “Bazı köşe yazarları bazı meslektaşlarına seçimlerdeki tutumu nedeniyle mesleği bırakmalarını öneriyor. Bazı köşe yazarları da ‘seçim tahminleri doğru çıkmadığı için’ eleştirildiklerini ‘tahmin ederek’ gazeteciliğin ‘falcılık mesleği’ olmadığını yazıyor. Ne yazık ki bu tahmin de doğru değil. Çünkü sözü edilen okur eleştirilerinin doğru yorumu aslında bence şöyle olmalı: Eleştirilen, ‘tahminlerin doğru çıkmaması’ değil; bazı tahminlere karşı takınılan tavır ve üsluptu, bu bir. Evet, okur gazeteci-köşe yazarlarından noktası noktasına doğru tahmin beklemiyor olabilir. Ama herhalde doğru gözlem, güvenilir değerlendirme ve yeterli bilgilendirme bekliyor.Ortaya çıkan bu konudaki yetersizliktir, bu da iki.Ve üç: Bir kısım yazar ise daha da vahim bir duruma düştüğü için; ne yazık ki amigoluğa kalkıştığı için eleştiriliyor. Desteklediği partinin ya da liderin eleştirilecek pek çok yanını görüp, eşe dosta anlattığı halde aman seçmeni olumsuz etkilemesin diye yazmadığı için eleştiriliyor. Reklamcılıkla ilgili şöyle bir söz vardır; ‘tüketiciyi aptal sanma o senin karındır!’ acaba şimdi şöyle mi söylemeliyiz: ‘Okura iyi davran. Çünkü sonuçta o da senin eşin, dostun, karın.’İster doktor hastasını yanıltsın, ister satıcı müşterisini, ister yazar okurunu; fark etmez. Bu iyi bir şey değildir. Aferin denilmesi de beklenemez.”

Devamını Oku

AKP’ye iki misyon

30 Temmuz 2007

Seçmenin önünde iki açık seçenek vardı. Birincisi AKP iktidarı, ikincisi CHP-MHP koalisyonu. Halk ikincisini istemedi. Eğer CHP’nin ve MHP’nin seçmene verdikleri mesajların tersinden gidersek halkın AKP’ye verdiği misyonu bulabiliriz.Birinci misyon, toplumsal huzur ve barış.Halk, “Kuzey Irak’a girmek”, “dünya ile savaşmak”, “idam sehpaları kurmak” gibi vaatlerde bulunanları istemedi. Dolayısıyla toplumsal huzur ve barışın daha kötüleşmesi ihtimalinin üzerini çizdi ve AKP’ye tam tersini yapması gerektiğini söyledi.Toplumsal huzur ve barış ortamı için en başta gelen, tabii ki terörün sona ermesi, erdirilmesidir. Halkın tercihi, bunun idam sehpaları ve komşu ülkelerde askeri operasyonlar yoluyla yapılmasına onay verilmemesi, çözümün siyasi yollarla aranması talebinin ortaya konulması yönündedir. Bu talebin hemen yanında da AKP’nin Güneydoğu illerinde DTP aleyhine sağladığı gelişme bulunuyor. Kürt kökenli vatandaşlar da aynı yönde bir irade göstermiştir.AKP erkânı farkında olsun olmasın, halk; sandığa gidenlerin yarısı, bunu beklediğini bir tek hareketle göstermiştir.***CHP-MHP seçeneğinde ekonominin bugünkü yönetim tarzını değiştirme vaadi de vardı. Bunun bir yanında özelleştirmelere yönelik sert tepki, diğer yanında da Avrupa Birliği karşıtlığı bulunuyordu. Halk bunları da reddetti. Bu tavrıyla da ekonomideki liberalleşmeden, dünya ile daha yakın ilişki kurma eğiliminden ve Avrupa Birliği hedefinden uzaklaşmamış olduğunu gösterdi.***AKP ilk iktidar döneminde birçok eksiğine yanlışına rağmen ekonomik ve hukuksal alanda Batı standartlarına yaklaşmayı sağlayacak birçok adım attı. Bu da seçmen tarafından AKP’ye verilen iki misyonun birleştiği alanı gösteriyor.Eğer AKP, seçmen desteğindeki tırmanışı sadece cumhurbaşkanı seçimi sürecinde yaşananlara ve Genelkurmay muhtırasına bağlarsa seçmenin verdiği misyonu doğru okuyamaz.AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın önünde seçmenin iradesiyle taleplerini doğru görüp görmediğini ortaya koyacak olan üç adım bulunuyor.Birincisi Meclis Başkanı seçimi, ikincisi yeni hükümetin oluşumu, üçüncüsü de tabii ki cumhurbaşkanı seçiminde eski yanlışlardan ders alınıp alınmadığını gösterme şansıdır.Geçen dönemin AKP’li Meclis Başkanı iyi bir sınav veremedi. Bu nedenle de Meclis Başkanı olacak kişi konusunda yapılacak seçim önem kazanıyor.Yeni hükümette sadece AKP’lilerin değil, Meclis dışından bazı uzman isimlerin yer alması da Erdoğan’ın önümüzdeki dönemde Türkiye’yi nasıl bir üslupla yöneteceğinin habercisi olacaktır.***Bu tür seçim başarılarının tehlikeleri ve insanlarda yarattığı hastalıklar üzerinde çok duruldu. Herhalde AKP erkânı da bu tehlikeleri hiç aklından çıkarmıyor, baş dönmelerinin yaratacağı sıkıntıları hep hatırlıyordur.

Devamını Oku

22 Temmuz dersleri - 6 Solun sıfır noktası

29 Temmuz 2007

Türk solunun sıfır noktasında durduğu, 22 Temmuz’da bir kez daha ortaya çıktı. CHP ve DSP’nin solla bir ilgisi bulunmuyor. SHP “havlu atmış” durumda. Her biri binde birin altında oy almış olan küçük sol partilerin isimlerini de kendilerinden başka kimse bilmiyor.Ankara’da merkez sağ AKP hükümeti kurulacak ve bu hükümete iki radikal sağ parti, MHP ve CHP muhalefet edecek.22 Temmuz’da bu sıfır noktasından çıkmak için iyi niyetli bazı girişimlerde bulunuldu. İstanbul birinci bölgede Ufuk Uras, ikinci bölgede Baskın Oran, bağımsız sol adaylar olarak ortaya çıktı.Ufuk Uras seçildi, çünkü DTP o bölgede aday çıkarmadı ve Ufuk Uras’ı destekledi.Baskın Oran seçilemediği gibi, kendisine oy vermiş olanları da hayal kırıklığına uğratan bir oy sayısında kaldı. Yaklaşık 2.5 milyon seçmenin bulunduğu İstanbul ikinci bölgede bir bağımsız sol adayın sadece 31 bin oy almış olması solun sıfır noktasında durduğunun teyididir.***Baskın Oran’a oy vermiş olanların hesap soracağı bir merci yok, çünkü bu adaylık, bir siyasi örgüt ya da hareketin siyasi faaliyeti değil. Bir arkadaş çevresinin naif girişimini ya da çabasını, o çevrenin içinde bulunanlar siyasi faaliyet gibi görebilirler ama siyasette sorumluluk diye bir şey vardır ve bugün Baskın Oran’ın 31 bin oy almış olmasının hesabını verecek kimse yoktur.Arkadaş çevresi içindeki “etkinlik” ve “sözü geçiyor” olmak gibi durumlar belki adı bilinen solcuları tatmin ediyor. Ama bu da solun sıfır noktasından çıkamamasının ana nedenlerinden. Birilerinin solun sıfır noktasından başlanarak yeniden inşası faaliyetinin başını çekmesi gerekiyor. Oysa şu anda buna aday bir çevre bile görülmüyor. DİSK’in başını çektiği 10 Aralık Hareketi siyasi faaliyet olarak birkaç bildiri yayınlamış, DSP ile parti içinde bir ittifak sağlanması için pazarlıklar yapmış, sonra Rahşan Ecevit’in vetosuyla işin o aşaması da son bulmuştur.Mevcut siyasi partilerin birinin içinden yeni bir atılım ve heyecanın, yeni düşüncelerin yaratılması oldukça zor görünüyor. Çünkü potansiyel unsurların her biri kendine özgü bir “arkadaş çevresi” düzeni içinde varoluyor ve bununla yetiniyor.***Baskın Oran olayı, solun bugünkü sıfır halinin naif bir şekilde teyidinden başka bir sonuç yaratamadı. Siyaset, siyasi örgütlerle yapılır; yetkililerin, sorumluların belli olduğu ve hesap verdiği örgütlerle yapılır. Arkadaş çevresi siyaseti ancak bununla uğraşanlara hoş vakit geçirtebilir, bir görev yapmış olmanın huzurunu yaşatabilir. Ama onun adı siyaset değildir, sol siyaset hiç değildir.

Devamını Oku

22 Temmuz dersleri - 5 Merkezin çöküşü

27 Temmuz 2007

Demokrat Parti hareketi “merkez”i yeniden oluşturmak için başlatılmıştı. Bu hareket çöktü, merkez çöktü.DYP-ANAVATAN birleşmesini kimin kundakladığı artık önemli değil. Çünkü AKP’ye seçenek oluşturabilecek bir merkez partisinin ortaya çıkarılamamış olmasının cezası sandık tarafından şiddetle verildi.Terör ve Kürt sorunu dışında yeni projeler ve öneriler getiremeyen Demokrat Parti’ye olan seçmen ilgisi hızla en aşağı noktaya indi ve bunun yarattığı boşluk tümüyle AKP’ye yönelimi güçlendirdi.AKP’nin siyasi İslam kökeninin vurgusunu bu seçimde biraz daha azaltması merkezdeki seçmen için birinci ilgi konusuydu.Ekonomide yaşanan görece gelişmeleri ve AKP’nin verdiği barış mesajlarını da toplum bu partinin merkeze oturduğu şeklinde algıladı.***AKP’nin merkeze doğru yayılan bir politik aşama kaydetmeye aday olması bu alanı kendi geleneksel “malı” gibi gören siyasi partilerin işini çok daha zorlaştırdı.Demokrat Parti’ye yeni bir yönetim getirilmesi ve ANAVATAN’ın da katılmasıyla bu partiye ve çevresine yeni bir “ruh” verilmesi girişimlerinin en azından bugünkü koşullar içinde başarılı olması güç görünüyor.DP büyük bir seçim başarısızlığına uğramıştır ve bunun anlamı halkın bu partinin üzerine “çarpı” koyduğudur. Bu çarpıyı kaldırabilmek, AKP’nin yeni dönemde büyük yanlışlar yapmasına bağlıdır.***AKP, yeni yapısı ve ortaya koyduğu, fazla ayrıntılı olmasa da belli tutarlıklar gösteren politikalarıyla merkezi işgal etme ve kolay terk etmeme iradesini ortaya koyuyor. Bunun en önemli göstergelerinden biri de toplumda yaratılmış olumsuz etkilere rağmen Avrupa Birliği hedefinin seçim öncesinde ve ertesinde güçlü bir şekilde vurgulanmasıdır.Bu da demek oluyor ki, ortanın solunun terk ettiği demokratikleşme misyonu tek başına AKP tarafından üstlenilecektir.***AKP sadece radikal sağın eleştirdiği liberal ekonomi politikalarını sürdürmesini sağlayacak halk desteğini almıştır. Bu, seçmenin yarısının AKP’nin yeni yapısına yaptığı yatırımdır. AKP’nin bu temel çizgiden uzaklaşması iç ve dış koşullarda büyük değişiklikler olması durumunda bir ihtimal olarak ortaya çıkabilir. Ancak AKP’nin şu anda kapladığı alanın bilincinde olduğu görülmektedir.Demokrat Parti çevresinde yeni bir merkez hareketi oluşturulması ve bunun AKP’ye seçenek olarak ortaya çıkmasının koşulları ufukta görünmüyor, üstelik bu iş için eski ve yıpranmış isimlerin ortaya atılması, girişimlerin inandırıcılığını da azaltıyor.

Devamını Oku

DTP’ye uyarı

27 Temmuz 2007

Kürt kökenli vatandaşların yoğun olarak yaşadığı iller ve büyük şehirlerdeki bölgelerde DTP zorlandı. Zorlayan da AKP oldu.Ülkemizin güneydoğusunda dinsel örgütlenmelerin etkisi halen devam ediyor. PKK ya da Kürt kimliği üzerine siyaset yapan çeşitli örgütler de bu etkinliği tam olarak kıramadı. Öyle ki, belli “desteklerle” ortaya çıkarılan Türk Hizbullahı yine aynı bölgede PKK’ya yönelik temizlik harekâtının kolayca bir parçası oldu.Kürt kökenli vatandaşlar üzerinde kesin bir etkinliği bulunduğunu düşünen Demokratik Toplum Partisi’ne de kendi tabanı açık bir mesaj verdi. Geniş bir kitlenin DTP’nin varlığına rağmen merkez sağ bir “Türk” partisine oy vermesi en azından bu kitlenin kendi kimliğinin yerini tespit ettiğini gösteriyor.***24 yıldır yaşanan kanlı olaylar, bir yanda PKK baskısı, diğer yanda çapsız yöneticilerin yanlışları, Kürt kökenli vatandaşlarımızı da yordu. 22 Temmuz sandığından çıkan sonuç bu yorgunluğu gösteriyor. İstikrarlı ve belli demokratik atılımları yapacağı vaadini tutabilen bir siyasi parti, kolayca DTP’nin alternatifi oldu. Bunun anlamı da şudur: Önümüzdeki 5 yılda bölgede, tabii ki bütün ülkedeki gelişmeye paralel olarak yaşanacak demokratik ve ekonomik gelişmeler DTP’nin biraz daha itilmesi sonucuna yol açacaktır. DTP’nin bu kesimin sözcüsü olarak siyasete devam edebilmesinin demokratik sisteme yapacağı katkıyla mümkün olabileceğini yöre halkı görmüştür.***22 Temmuz’da DTP’nin alacağı en önemli mesajlardan biri de PKK meselesine daha farklı bakma yükümlülüğünün ortaya çıkmış olmasıdır. Toplumsal huzurla birlikte biraz daha demokrasi ve ekonomik gelişme isteyen Güneydoğu halkı 22 Temmuz’da aslında PKK ve terör konusunda bir referandum yapmış ve tavrını almıştır.DTP sözcüleri, seçim öncesinde ve sonrasında oldukça ılımlı mesajlar vererek temel yapının içinde yer alma iradesine sahip olduklarını bildirdiler. Ancak gerçek iradeleri Meclis’teki faaliyetleriyle ortaya çıkacaktır. DTP artık yeni bir siyasi sorumluluğa sahiptir. Bu sorumluluğu kaldırabilecek durumda olup olmadıklarını kendileri göstereceklerdir. Bu sorumluluğun adı artık “bütün ülke için demokrasi ve gelişme”dir.DTP “bütün ülkenin partisi” kimliğine, özellikle Güneydoğu sorunları ve Kürt sorunu üzerinde durarak da ulaşabilir. Ulaşması gerekir, çünkü bütün toplum onlardan bunu talep ediyor. PKK terörü sadece radikal Türk milliyetçiliğine payanda olmakla kalmıyor, Kürt kökenli topluluk içinde de sağlıklı sesleri susturuyor.***22 Temmuz sandığı DTP’ye bir yol ayrımı göstermiştir. DTP “doğru” seçeneğe yöneldikçe bütün ülkenin her bakımdan gelişmesine katkıda bulunabilir. Tersi, DTP’yi haklarını savunduğunu iddia ettiği kesimden uzaklaştıracak ve PKK’ya yaklaştıracaktır.

Devamını Oku

Milliyetçi patlama?

26 Temmuz 2007

PKK terörünün uyandırdığı nefret 1999’da radikal milliyetçi kanada halk desteğinin patlamasına yol açmıştı. MHP ilk kez yüzde 18’in üzerine çıkmış ve hükümet ortağı olmuştu.Son dönemde yaşananlar, şehit cenazelerinin yarattığı üzüntüler MHP’nin yine böyle bir patlama yapacağı beklentisini yaratmıştı. Oysa böyle olmadı, bütün elverişli koşullara rağmen MHP yüzde 14’te kaldı.Bu hem MHP’de hem de ülke genelinde başarısızlık olarak anlaşıldı. Başarısızlık, çünkü 1999’a göre suların akışını fazla görebilen olmadı.MHP lideri miting meydanlarında idam ilmiği dolaştırır, hemen Kuzey Irak’a girilmesi gerektiğini söylerken en basit insani tepkilerin nasıl işlediğini bilmediğini de göstermiş oldu.İdam sehpalarının ortaya çıkması, PKK’lıların asılmasının yaratacağı sonuçları insanlar biliyor. Kuzey Irak’a girildiği zaman, oradan çıkmanın güçlüklerini de insanlar çok iyi biliyor. Üstelik bu ülkede her iki evden birinde askere gitme ihtimali bulunan yetişkin bir delikanlı yaşıyor.MHP bu iki tema dışında Türk halkına farklı bir şey söyleyemedi ve söyleyeceği herhangi önemli bir şey olmadığını da göstermiş oldu.***MHP Meclis’te üçüncü parti olarak Batı düşmanlığının, Avrupa Birliği karşıtlığının ve “savaşçı” bir ruhun temsilcisi olarak var olacak. Ama unutmaması gereken, Türk halkının yarısının bütün olumsuz gelişmelere rağmen sertlikten uzak durduğudur.Özelleştirmeler dolayısıyla yabancı sermayenin önemli Türk şirketlerini satın almasına tepki de CHP ile birlikte MHP tarafından dile getirilmişti. Oysa sandıktan bu özelleştirme politikasına onay çıktı. Türk halkının en az yarısı böyle bir ekonomik gelişmeye radikal milliyetçi tepki vermeyi reddetti.MHP şu anda içine kapanmış bir Türkiye öneren ve önemli sorunların esas olarak “kuvvet” le, askeri yöntemlerle, devlet otoritesinin daha da güçlenmesiyle çözüleceğini savunan bir partidir. Liberal ekonomiye soğuktur, Batı’ya soğuktur.Ama sandık, halkın sadece AKP’ye oy veren kesiminin değil, çeşitli nedenlerle CHP, DP ve DTP’ye oy veren önemli bir kesiminin de demokrasi ve liberal ekonomi politikalarına, barışçı çözümlere destek verdiğini göstermiştir.***MHP bugünkü siyasi çizgisini terk ederse, bu çizgiden uzaklaşırsa vasat bir merkez sağ parti olur, ama bugünkü çizgisini sürdürürse de halk tarafından sadece “huzur bozucu” sıfatıyla daha da marjinal noktalara itilir.MHP bugünkü gücünü ve halk desteğini de PKK’ya borçludur. Seçim öncesi miting meydanları da bunun açıkça göstermiştir. PKK eridikçe MHP de eriyecektir, PKK saldırdıkça da MHP güçlenecektir. Bu denklemin ne anlama geldiğini de halk açık olarak tespit etmiştir.

Devamını Oku