Medya aynadır. Toplumda ne varsa siyasette vardır, medyada vardır. Seçim öncesinde tırmandırılmış olan laik-anti laik ayrışması da olduğu gibi basına yansıdı.
Açık olarak AKP yanlısı gazeteler dışında tüm basının habercilik açısından tarafsızlığını koruduğunu, en azından korumaya çalıştığını söyleyebiliriz.
AKP yanlısı yayın organlarında herhangi bir “fire” olmadı. Hem haberleriyle hem bütün köşe yazarlarıyla AKP’ye destek verdiler. Destek verdiklerini de gizlemediler. Buna karşılık belli bir tarafsızlık kaygısı olan gazetelerde köşe yazarlarının yorumları, toplumdaki gerilimle birlikte sivrileşti.
Cumhuriyet mitingleri bu açıdan bir dönemeç oldu. O mitinglerin yarattığı heyecanla, biraz daha tarafsız durmaya, var olan gerçeğin fotoğrafını aktarmaya çalışan köşe yazarlarına yoğun bir saldırı başlatıldı. AKP yanlılarının sesleri çıkmıyordu, ama bu mitinglerde atılan bazı sloganları eleştirmek bile belli bir kesim açısından “AKP taraftarlığı” olarak görülüyordu.
Basınımızın bir kesimi de bu havanın etkisi altında kaldı, okur tepkileri AKP karşıtlığı üzerinde yükseldikçe onlar da bu havaya kendilerini kaptırdılar.
Sesi fazla çıkanların ille de çoğunluk olması gerekmediğini en iyi bilenlerin, bilmek zorunda olanların mesleğidir gazetecilik. Ama bir tarafın sesi yükseldikçe, sivrildikçe, temenniler tehditlere dönüştükçe medyada da kırılma başladı.
Köşe yazarlarının bazıları bu dalganın içinde yer alarak okur övgüsü beklerken bazıları da tam karşı tarafa geçmek, AKP koruyucusu olmak durumunda kaldı.
Böyle gerilimli, heyecanlı ortamlarda sağduyulu sesler her zaman cılız kalır. Hatta iki taraf da bunlara saldırdığı için ne söylendiği iyice duyulmaz hale gelir.
Bu durum 22 Temmuz öncesinde Türk basınında bir kez daha yaşandı. Seçim araştırmalarını gazetecilik mesleğinin gerektirdiği şekilde inceleyip yorumlamak yerine övgü ya da suçlamadan ibaret yazılar yazıldı. Bazı köşe yazarları beğenmedikleri araştırmaları yapanları karşı taraftan para almakla bile suçladı.
Bir tarafın mitingleri o alanlara sığması imkânsız insan sayılarıyla aktarıldı, karşı tarafın mitinglerine katılanlar “bindirilmiş kıtalar” diye nitelendi.
Bunları Türk basını ilk kez yaşamış değildir. Hatta bundan çok daha kötü deneyler yaşamış, prestijini en alta indirecek yanlışları yapmıştır. Bu kez yaşanan dalgalanmadan ders çıkarmak sadece basın çalışanlarına değil, onlardan mesleklerinin gereğini yerine getirmelerini beklemeyen, gazetelerin işlevini unutmuş okurlara da aittir.
Basın tartışması için bir not
Bülent Korman’ın 22 Temmuz öncesi ve sonrasında medyanın durumuyla ilgili bir notu da var. Onu da bu ilgili yazının altında aktarıyoruz:
“Bazı köşe yazarları bazı meslektaşlarına seçimlerdeki tutumu nedeniyle mesleği bırakmalarını öneriyor. Bazı köşe yazarları da ‘seçim tahminleri doğru çıkmadığı için’ eleştirildiklerini ‘tahmin ederek’ gazeteciliğin ‘falcılık mesleği’ olmadığını yazıyor.
Ne yazık ki bu tahmin de doğru değil. Çünkü sözü edilen okur eleştirilerinin doğru yorumu aslında bence şöyle olmalı:
Eleştirilen, ‘tahminlerin doğru çıkmaması’ değil; bazı tahminlere karşı takınılan tavır ve üsluptu, bu bir.
Evet, okur gazeteci-köşe yazarlarından noktası noktasına doğru tahmin beklemiyor olabilir. Ama herhalde doğru gözlem, güvenilir değerlendirme ve yeterli bilgilendirme bekliyor.
Ortaya çıkan bu konudaki yetersizliktir, bu da iki.
Ve üç: Bir kısım yazar ise daha da vahim bir duruma düştüğü için; ne yazık ki amigoluğa kalkıştığı için eleştiriliyor. Desteklediği partinin ya da liderin eleştirilecek pek çok yanını görüp, eşe dosta anlattığı halde aman seçmeni olumsuz etkilemesin diye yazmadığı için eleştiriliyor.
Reklamcılıkla ilgili şöyle bir söz vardır; ‘tüketiciyi aptal sanma o senin karındır!’ acaba şimdi şöyle mi söylemeliyiz: ‘Okura iyi davran. Çünkü sonuçta o da senin eşin, dostun, karın.’
İster doktor hastasını yanıltsın, ister satıcı müşterisini, ister yazar okurunu; fark etmez. Bu iyi bir şey değildir. Aferin denilmesi de beklenemez.”

