Bir buçuk sadık insan

1 Temmuz 2007

Ülkesine egemen, adil ve halkı tarafından sevildiğini bilen bir sultan varmış. Ülkesinde olan biten her şeyi yakından izler, böyle yaptıkça da iktidarının daha da güçleneceğini bilirmiş.Bir gün vezirleri ona bir şeyhten söz etmiş. Ülkenin en ırak köşelerinden birinde yaşayan bu şeyhin çok güçlendiğini, sadık müritlerinin sayılarının neredeyse yüz binleri bulmaya başladığını ve artmaya da devam ettiğini anlatmış. Tabii sultan bu hikâyeden rahatsız olmuş. Birkaç gün düşünmüş, biraz daha araştırma yaptırmış ve anlatılanların doğru olduğunu görmüş.Sonra karar vermiş, şeyhi getirtmiş ve hemen karşısına almış:“Anlatılanlar doğru mudur? Senin için ölmeye hazır, bir işaretinle ölüme gidecek yüz binlerce müridin varmış...” “Hayır” diye cevap vermiş şeyh, “Müritlerimin sayısı sadece bir buçuktur...” Sultan sinirlenmiş:“Ne diyorsun sen! Herkes anlatıyor, istersen yüz binlerce kişiyi ayaklandırabilir, ülkeyi ele geçirebilirmişsin! Sen ise sadece bir buçuk adamım var diyorsun. Görelim bakalım kaç adamın varmış... Hemen haber sal, bütün adamların yarın sabah büyük çayırda toplansın!” Haberciler salınmış, bütün müritlerin ertesi sabah çayırda olmaları söylenmiş, şeyhin de orada olacağı anlatılmış.Sultan, çayırın kenarında biraz yüksekçe bir yere bir çadır kurdurmuş ve geceden, kimse görmeden içine birkaç koyunla iki adamını yerleştirmiş.Sabah erkenden, şeyhin on binlerce müridi çayırda toplanmış. Sultan, yanında şeyh ile çadırın önünde duruyormuş. “Bak” demiş şeyhe, “Sadece bir buçuk sadık insanım var diyordun ama on binlerce müridin, ne olacağını bilmediği halde buraya toplandı.” Şeyh ısrar etmiş:- “Hayır, yanılıyorsun, benim sadık müridim bir kişidir. De ki onlara, beni suçlu buldun ve kafamı kestireceksin... Eğer biri kendini benim yerime feda etmeye hazırsa beni affedeceğini söyle...” Sultan şeyhin dediğini yapmış. Tam sözünü bitirmiş ki şeyhin bir müridi öne çıkmış, sultana seslenmiş: “O benim efendimdir, öğretmenimdir. Ben her şeyi ondan öğrendim, onun için hayatımı vermeye hazırım!” Sultan müridi çadıra sokmuş, içerde bekleyen adamlarına işaret etmiş. Hemen bir koyunun boğazını kesmişler, çadırın eteklerinden kan akmaya başlamış.Sultan tekrar şaşkın duran müritlere seslenmiş:“Bir hayat vermek yetmez. Kendisini şeyhi için feda edecek bir kişi daha var mı?” Kalabalıkta birkaç dakika sessizlik olmuş sonra aralarından bir kadın ilerleyip sultanın önüne gelmiş ve ölmeye hazır olduğunu söylemiş.Sultan kadını da çadıra sokmuş ve yine işaret etmiş, bir koyun daha boğazlanmış, çadırın eteklerinden yine kan akmış. Ve kalabalık sessizce dağılmaya başlamış...Birkaç dakika sonra çayırda sultan ile şeyhten başka kimse kalmamış. Şeyh sultana dönmüş:- Gördün işte. Sadece bir buçuk insanım var.Sultan sormuş:- Adam tam sadık da yarım sadık olan kadın mı?“Tam tersine” demiş şeyh, “Adam başına ne geleceğini düşünmeden, bilmeden ortaya atıldı, yarım sadık olan o. Ama kadın çadırın eteğinden akan kanı gördü, boğazlanacağını bile bile geldi...” ***Yukarıdaki öykü, daha önce pazar yazıları dizisinde yayımlanmıştı. Öykünün özündeki insanlık durumlarını hatırlamamıza yol açan, içinde bulunduğumuz ortamdır elbette. Hesapların kalabalıklar üzerinden yapıldığı ve herkesin çok önemli bir seçimle karşı karşıya olduğu ortam. Bu yüzden tekrarlamakta yarar gördük...

Devamını Oku

Diyanet ve işleri

28 Haziran 2007

Genellikle seçim dönemlerinde ortaya çıkan konulardan biri de ülkemizdeki Alevilerin durumudur. Propaganda dönemi geldiğinde bu mesele hemen parlar, Alevilerin oylarına göz dikmiş siyasi partiler Alevilere şirin görünecekleri nutuklar atmaya girişir ve listelerin görünür yerlerine adı bilinen Alevi vatandaşları yerleştirirler.Bu işler olurken yine Alevi vatandaşların cemevleriyle ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yapısı, çalışmasıyla ilgili şikâyetleri ortaya çıkar.Bunlar da genellikle haklı şikayetlerdir. Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı’nın geleneksel çalışma tarzı sadece Sünni Müslümanların temsiline ve onlara hizmet götürülmesine dayanmaktadır.Bunlar konuşulur ama yine asıl soruna teğet geçilir, o soru açık olarak sorulmaz. Soru şudur: Bugünkü yapısıyla bir Diyanet İşleri Başkanlığı’na gerek var mıdır?***2006’da devlet bütçesinden Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan pay 1.3 katrilyon liradır. Bu para yetmemiş, 145 trilyon daha fazla harcanmıştır.2007’de de Diyanet İşleri Başkanlığı 2.7 katrilyonluk bütçesi ile, aralarında İçişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da bulunduğu birçok bakanlığı “sollamıştır”.85 bin cami ile 100 binden fazla din görevlisi Diyanet’e bağlıdır. Bu, ciddi boyutta büyük bir örgüttür.***Bugün geçerli olan sistemde devlet cami yaptırmamakta, camileri bölge halkının kurduğu “cami yaptırma dernekleri” ya da yerel yönetimler yaptırmakta, böyle bir dernek kurulup faaliyete geçtiğinde kamuya ait bir arazi tahsis edilmekte ve cami tamamlandığı zaman Diyanet İşleri buraya din görevlisi tayin edip ücretlerini ve diğer giderlerini devlet bütçesinden karşılamaktadır.Adının anlamına ve kapsamına uygun olarak “din”le ilgili bütün hizmetleri yerine getirmesi gereken Diyanet İşleri’nin görev alanı içinde Aleviler gibi azınlık mezheplerinden ve Hristiyan ya da Musevi dininden vatandaşlara hizmet vermek yoktur.Bu yapının bugün cumhuriyetimizin temel ilkelerinden olan “laiklik” kavramıyla bağdaşmadığını savunanlar arada bir çıkar, ama bunlar da susturulur.O zaman asıl soruyu soralım ve başka bir öneri getirelim:İsteyen vatandaşlar, bugün olduğu gibi, ibadethanelerini kendileri yapsın, bu amaçla kurulan dernekler de gerekli araziyi devletten istemesin, kendisi bulsun. İnşa ettiği ibadethanenin zaman içinde bakımını, onarımını, yenilenmesini yine bu dernekler üstlensin. Görevlilerin ücretlerini ve diğer giderlerini bu dernekler karşılasın, uygulanacak standartları Diyanet İşleri belirlesin. Cami, cemevi, kilise ve sinagogları Diyanet İşleri denetlesin. Bunu yapabilmek için de bünyesinde gereken her din ve mezhepten uzmanlar çalıştırsın.Camileri yaptıran derneklerin istihdam edeceği din görevlilerinin mesleki niteliklerini, Diyanet İşleri Başkanlığı belirlesin ve bu görevlilerin belirlenmiş niteliklere uygun olup olmadığını denetlesin.Buna bağlı olarak; nitelikli din görevlisi yetiştirilmesi için imam hatip liseleri hemen asıl işlevlerine döndürülsün ve temel eğitimi sağlam, insanlara önderlik etme görevi de bulunacağı için sadece dini bilgilerle değil her bakımdan donanımlı, eğitimli görevliler yetiştirsin.***Diyanet İşleri tüm ibadethanelerin kurallara uygun ve düzgün yapılmasını, buralarda görev yapacak din görevlilerinin niteliklerini, çalışma koşullarını belirlesin ve denetlesin.Bu yapı ve öneri sanki bugünkü laiklik anlayışımıza daha uygun gibi geliyor, yani devleti büyük ölçüde din işlerinin içinden çekiyor. Laiklik bu değil midir?

Devamını Oku

Kuzey Irak ısrarı

28 Haziran 2007

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt dün bir kez daha “Kuzey Irak’a askeri operasyon” konusunu gündeme getirdi.Genelkurmay Başkanı daha önceki görüşünü tekrarladı: Terörü zayıflatmak için Kuzey Irak’a harekât gereklidir.Konu gündeme geldiğinden bu yana ortada iki ana görüş vardır. Biri Genelkurmay Başkanı’nın tavrını destekleyen muhalefet partileri ve radikal milliyetçi çevreler, diğeri de böyle bir harekâtın götüreceklerinin getireceklerinden fazla olacağını söyleyenler.***İkinci görüşü savunanların ana dayanağı terörün kaynağının “içeride” olduğudur.Genelkurmay Başkanı’nın dünkü konuşmasında verdiği bazı örnekler aslında biraz dikkatle bakıldığı zaman “terörün kaynağı” konusunda askerin de farklı düşünmediğini göstermektedir.Orgeneral Büyükanıt, dağdaki her militan için aşağıda destek hizmeti veren en az on kişi olması gerektiğini söylemiştir.Verdiği bir diğer örnek de “mayın döşeyen imam”dır.Konuşmadaki en önemli unsur ise meselenin “siyasi” olduğunu, Kuzey Irak’a yapılacak operasyonun da “siyasi hedefin altında” olduğunu belirtmesidir.Kuzey Irak’a yapılacak operasyon siyasidir, çünkü bölgedeki Kürt yönetimi ile ilişkilerin “savaş” durumuna geçmesi ve ABD ile büyük siyasi sorunlar yaşanması sonuçlarını doğurması kaçınılmazdır.***Orgeneral Büyükanıt’ın sözlerinin tümüne baktığımız zaman siyasi otoriteye “bu faturayı üstlenin, siyasi sorumluluğu alın” mesajının verildiği de düşünülebilir.Genelkurmay Başkanı’nın seçim arefesinde bu konuyu kamuya açık olarak gündeme getirmesi bile hükümete baskı anlamına gelebilir. Çünkü Türk halkının “artık bu iş bitsin” diye düşündüğü ve böyle bir harekâta destek vereceği varsayılmaktadır.Diğer yandan da konuşmanın zamanlaması muhalefet partilerine, CHP, MHP ve Genç Parti’ye yeni bir “malzeme” sağlamış oluyor. Teröre çözüm meselesinde bu üç partinin tavrı bellidir ve konuyu hükümeti sıkıştırmak için siyasi malzeme olarak kulanmaktadırlar. Dolayısıyla bu partilerin sözcüleri yarın halkın önüne çıkacak, “Görüyorsunuz, asker istiyor ama AKP hükümeti askerin elini kolunu tutmaya devam ediyor” diyeceklerdir. Zaten söylüyorlar ama bugünden itibaren, daha da kuvvetle söyleyeceklerdir.Böyle önemli bir meselenin kaba siyasi sömürü malzemesi yapılması belki bazı partilere birkaç oy daha fazla getirir, ama Türkiye’nin yararına olmadığı da kesindir.

Devamını Oku

Listelere bakarken

27 Haziran 2007

Partilerin ve bağımsızların milletvekili aday listeleri kesinleşti, her yerde yayınlandı. Her vatandaş listelere bir göz gezdirmiştir. Göz gezdirirken de tanıdığı isimlere bakıp “onun burada ne işi var” ya da “keşke milletvekili olsa” diye düşünmüştür. Tabii bu duyguların güçlülük derecesi sonuçta oyların yönünü de etkileyecektir.Listelere bu gözle ve parti ayırımı gözetmeden bakarken ilk kez milletvekili olacak isimler arasında “keşke olsa” dediklerimi not aldım. Çıktı 4 isim.Bu isimlerden ikisi emekli diplomat. Biri Demokrat Parti adayı Nüzhet Kandemir, diğeri Milliyetçi Hareket Partisi adayı Gündüz Aktan.Her ikisi de mesleklerinde üst noktalara gelmiş, önemli bilgi ve birikim sahibi olduklarını göstermiş kişiler. Bu iki emekli diplomatın yeni Meclis’te bulunmasının siyasetin genel kalitesi üzerinde yapacağı olumlu etki herhalde tartışılmaz.CHP listesinde böyle bir isim, insana hemen “keşke girse” dedirtiyor.***Rahmetli Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu bu kez adaylık önerisini kabul etti ve CHP listesine girdi.Güldal Mumcu’nun Meclis’e girmesi sadece simgesel açıdan önemli değildir. Çünkü “faili meçhul” cinayetlerin en önemli kurbanlarından birinin eşi olarak belli mihrakların üzerine gidebilecek birikime sahiptir. Güldal Mumcu’nun yeni Meclis’te yapabileceği çok iş vardır.***Yeni Meclis’te bulunması gereken isimlerden biri de kuşkusuz İstanbul 2. Bölgeden bağımsız aday olan Prof. Baskın Oran’dır. Baskın Oran birkaç monoton sesin egemen olduğu bir Meclis’te, kendi deyimiyle “ezberleri bozacak” bir cesaret ve kararlılığa sahiptir.Meclis’te “lacileri çekmiş”, liderlerinin gözünün içine bakan, göze girmek için uğraşan, hiçbir aykırı söz söylemeye cesareti olmayan çoğunluk arasında Prof. Baskın Oran gibi dobra dobra konuşacak, siyasilerin yüzüne her şeyi söyleyecek kişilere çok fazla ihtiyaç vardır.***“Keşke olmasa” sözü de en azından iki kez ağızdan çıkıyor. Birini açıklamak çok kolay. Eski milletvekili ve Susurluk arabasından yaralı çıkan Sedat Bucak’ın tekrar DP listesinde birinci sırada olmasını açıklamak kolay değil. Nitekim tam da bu konu konuşulurken aynı kişi bu kez Ankara’da bir çete oluşumu dolayısıyla gözaltına alındı. Sedat Bucak’ın Meclis’te bulunmasının Türk halkına bir yararı olacağını kimse söyleyemez.Gerçekten önemli bir ses sanatçısı olan İbrahim Tatlıses’in de Genç Parti’nin İstanbul adayı olması kimilerine göre sürpriz oldu. Ancak o “dünya”yı bilen birisi şu açıklamayı getirdi: “İbrahim Tatlıses Şanlıurfa’da bağımsız aday olsaydı hem AKP’liler hem de bağımsız DTP’liler kendisine çok yüklenecekti, onu çok hırpayacaktı. O yüzden bunu seçti. Ama onun da yargıyla başı dertte, bu yüzden milletvekili olmak istiyor.” Bu kadar basit bir açıklama. Ne kadar doğrudur? Ama bir İbrahim Tatlıses’in çok etkili olduğu Şanlıurfa’yı bırakıp İstanbul’a, üstelik barajı geçeceği kesin olmayan Genç Parti’de şansını denemesinin buna yakın bir açıklaması olmalıdır.Aday listelerine daha dikkatli baktıkça bu isimlerin sayısı artar, ama doğrusu da budur.

Devamını Oku

Son durum

26 Haziran 2007

Aslında son durum diye bir şey de yok. Seçime dört haftadan daha az bir süre kaldı, ama 22 Temmuz akşamı sandıktan ne çıkacağını tahmin etmeyi sağlayacak fazla bir ışık görünmüyor.SONAR ve ANAR tarafından yapılmış son iki kamuoyu araştırmasına göre kesine yakın tek tahmin AKP ile ilgili. AKP birine göre yüzde 40 diğerine göre yüzde 43 oranında oy alacak. İki anket sonucuna VERSO’dan gelen bir gözlemi de ekleyebiliriz. Buna göre Tayyip Erdoğan’ın miting meydanlarında cumhurbaşkanı seçimi üzerinde durması ve “haksızlık” temasını basit bir şekilde işlemesi AKP’nin oylarını artırıyor.***Kamuoyu araştırmalarında hata payları yüzde 2 aşağı ya da yüzde 2 yukarı olarak hesaplanır. Araştırmacıların buna göre bazı düzeltmeler yapmaları, tabii ki objektif verilere göre mümkündür.Son iki araştırmanın sonuçlarını birlikte ele alarak iki puan aşağı ya da iki puan yukarı hata sistemini uyguladığımız zaman AKP’nin muhtemel oy oranı yüzde 38 ile 45 arasında çıkıyor. Yüzde 40’lık bir oran Meclis’te 276 çoğunluğu sağlamaya ve tek başına hükümet kurmaya yetebilir... Ama yetmeyebilir de...Bu hesapta araştırmacıların tahminleri epeyce değişiyor.***Aynı şekilde CHP’ye baktığımız zaman ortaya yüzde 18 ile yüzde 25 arasında bir oran çıkıyor. Yüzde 25 CHP yönetiminin umut ettiği en yüksek noktadır. Bu gerçekten yüksek bir hedeftir, çünkü CHP ne Güneydoğu’da ne de Orta Anadolu’da vardır.MHP’ye geldiğimiz zaman, yüzde 10 ile yüzde 13 oranlarını buluyoruz. DP ile Genç Parti de yüzde 6 ile yüzde 13 arasında bir kesime yerleşiyor.Bu oranlar aslında AKP ve CHP dışında üç partiye de yüzde on barajı aşma konusunda umut veren oranlardır. Ama üçünün birden barajı aşması mümkün görünmüyor. En azından çok düşük bir ihtimaldir diyebiliriz.Baraj sınırında gezinen üç parti arasında yüzde onun üzerine çıkması en muhtemel parti olarak MHP görünüyor. Ancak bu verileri ortaya çıkaran araştırmalarda BBP’nin bağımsız adaylarla girdiği bölgelerde ve ülke genelinde MHP’den ne kadar oy götüreceği tahmini bulunmuyor.***Son durum sözüne göre yapabileceğimiz tek özet şudur: AKP yüzde 40 dolayında bir oy oranıyla birinci parti olmaya adaydır, CHP de yüzde 20 dolayında bir oy oranıyla yine ana muhalefet partisi rolünde kalmaya adaydır.Bundan gerisi... Bundan gerisi, 22 Temmuz gününe kadar “taş da düşebülür ayı da çıkabülür” durumudur.

Devamını Oku

Terörü kınama mitingleri

25 Haziran 2007

Geçen hafta sonu İstanbul’da ve birkaç merkezde terörü kınama, lanetleme mitingleri yapıldı.Terörün en büyük sorunumuz olduğunu herkes, her fırsatta söylerken bu mitinglere katılımın çok düşük oluşunun dikkat çekmemesi mümkün değildi.Bunu ‘sıcak’la açıklamak zordur. Çünkü ülkemizin en sıcak bölgelerinde siyasi partilerin mitinglerine daha fazla sayıda kişi katılıyor.Ve katılımın azlığını havanın sıcak oluşuyla açıklamak da aslında insanlarımızdaki duyarlılık ve fedakârlık eksikliğini vurgulamak anlamına gelir.Sıcaktan ya da değil, sonuçta mitinglere katılım beklenenin çok altında olmuştur.Buradan bir duyarlıklık eksikliğini mi çıkaracağız?Toplumumuz her fırsatta teröre tepkisini dile getiriyor, ama bunu en güçlü şekilde ve toplu olarak yapabileceği bir toplantıya katılmıyor.Şu anda, terör sorunu bulunan ülkelerden biri olan İspanya’da her önemli olayın ardından yüz binlerce kişinin sokağa çıkmasını ve teröre tepki göstermesini hep imrenerek aktarıyoruz. Ama aynı şey, üstelik terör belasının boyutları çok daha büyük olduğu halde, bizde gerçekleşmiyor.***Terörü kınama mitinglerini düşünürken, bir süre önce yapılan cumhuriyet mitinglerini hatırlamamak da elde değil. O mitinglere olağanüstü katılım olmuş, milyonlardan bile söz edilmişti. Gerçekten de o mitingler yakın tarihimizin en büyük mitingleriydi.Onların amacı belliydi: Cumhurbaşkanı seçimi öncesinde büyük bir kitle tepkisini ortaya koyarak AKP’li bir cumhurbaşkanının seçilmesini engellemeye “katkıda” bulunmak.O mitingler açık ve belirgin bir siyasi hedefe odaklanmıştı ve çeşitli nedenlerle AKP’ye tepki duyan, AKP’nin laiklikle ilgili tutumundan kuşkulanan yüz binlerce kişiyi alanlara çekmeyi başarmıştı.Mitinglerde sahne alanlar, ayrıca kendi hedefledikleri, Batı dünyasından kopmuş ve içine kapanmış bir Türkiye özlemini de dile getirmişlerdi. Kürsülerde atılan radikal milliyetçi ve anti-demokratik nutukların alanlarda toplanmış olan yüz binler tarafından benimsenmiş olması düşünülemez. Ama sonuçta o kalabalıklar toplanmış ve AKP’li bir cumhurbaşkanı seçilmemiştir.Elbette AKP’nin cumhurbaşkanı seçimi yenilgisinin tek unsuru o mitingler değildi. Meclis’teki diğer partilerin tavrının ardından Anayasa Mahkemesi’nin kararı, AKP’li bir cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyen asıl unsurdur. Ama o mitinglerde toplanan kalabalıklar da önemli bir duyarlılığı dile getirmişler ve uygar bir siyasi görev yapmışlardır.***Tekrar hafta sonundaki terörü lanetleme mitinglerine dönersek; en azından cumhuriyet mitinglerine ağırlıklarını koyan örgütlerin aynı çaba ve çalışkanlığı göstermedikleri teşhisini vurgulayabiliriz.Neden?Türkiye’ye AKP’li bir cumhurbaşkanı seçtirmemek için bütün güçlerini ortaya koyanlar terörü lanetleme mitingleri için aynı çabayı göstermedilerse, en azından “bir bildikleri mi var” sorusunu sormak da herkesin hakkıdır. AKP’li cumhurbaşkanı seçtirmedikleri için görevini yapmış insanların huzuruyla tatile çıkmış da olabilirler.Ama ülkemizdeki terör sorununun cumhurbaşkanı sorunundan çok daha önemli olduğunu, 70 milyon kişinin çok daha güçlü bir şekilde dile getirmesi ve şu anda oy isteyen bütün siyasilere “nasıl çözeceksin” diye sorması şarttır.

Devamını Oku

Oylar boşa gitmeyecek

23 Haziran 2007

Küçük partilerin Meclis’e girmelerini engellemek ve koalisyonlardan kurtulmak için konulan yüzde onluk baraj bu seçimde fiilen yok oldu.Yüzde 10 baraj önemli bir seçmen kesiminde “oyum boşa gitmesin” duygusunu yaratmıştı.Seçmen küçük bir partinin görüşlerini benimsiyor fakat o partinin Meclis’e girmesinin mümkün olamayacağını düşündüğü için oyunu değiştiriyordu. Böylece Meclis’e girme ihtimali olan partiler, “oyum boşa gitmesin” diyenlerin oylarını da alabiliyordu.Bu seçimde ise oylar boşa gitmeyecek; çünkü her seçmen en azından bir bağımsız adayın Meclis’e girmesi için oy kullanabilir ve böylece Meclis’te “temsil” edilebilir.***Seçmenlerin “kerhen” oy kullanmasına neden olan baraj sisteminin bağımsız adaylarla yok edilmesi, en azından yüzde 10’luk bir seçmen kesiminin de oylarının amacına ulaşmasını sağlayacaktır.Bu imkânın ortaya çıkması oylarını sadece tepki aracı ve “bir partiye karşı” olarak kullananların da tekrar düşünmesini sağlayacaktır.Şu anda sadece AKP’ye karşı olup “bari CHP’ye oy verelim” diyenler için de ciddi seçenekler ortaya çıkmıştır.CHP’nin sol ve sosyal demokrat kimliğini kaybettiğini düşünen ama “mecburen” bu partiye oy vereceğini söyleyenlerin önünde bağımsız sol adaylar da bulunmaktadır.Aynı durum radikal sağda BBP’lilerin bağımsız aday olmasıyla “mecburen MHP” diyenlere yeni bir seçenek yaratmıştır.DTP’nin yüzde 5-6’lık oyu da boşa gitmeyip Meclis’te temsil edilmiş olacağı için bağımsız adaylar sayesinde Meclis’te temsil edilecek oyların oranı yüzde 10’u bulmaktadır.***AKP’nin muhtemel oy oranı kamuoyu araştırmalarında yüzde 40 dolayında görünüyor.Böylece basit bir hesapla CHP, DP, MHP ve Genç Parti de oyların yüzde 50’sini paylaşacaktır.CHP’nin yüzde 10’un üzerinde oy alması kesindir. Diğer üç partiden en az biri, bazı hesaplara göre de ikisi barajı aşıp Meclis’e girebilecektir.Bu durumda seçmenin yaklaşık yüzde 80’inin Meclis’te temsil edilmesi kesinleşmiş olacaktır.Seçmenin “kerhen” ya da “oyum boşa gitmesin” düşüncesiyle hareket etmesi aslında demokratik parlamenter sistemin “temsil” mantığına aykırıdır.Bağımsız adaylar sayesinde daha geniş ve tatmin edici bir temsil düzeyine ulaşılması bu seçimin getirdiği en önemli gelişme olmuştur.

Devamını Oku

Kriz müjdesi

23 Haziran 2007

Tayyip Erdoğan dünkü konuşmasında seçimden sonra siyasi krizin devam edeceği müjdesini verdi.Anayasa değişikliklerinin suya düşmesiyle bu ihtimal güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştı, ancak ilk kez bu şekilde açıklanmış oldu.AKP kendi yaptırdığı araştırmalara bakarak yüzde 40 ve üzerinde bir oy alacağını hesaplıyor. Ancak 20’nin üzerinde bağımsız adayın seçilmesi ve MHP’nin de yüzde on barajı aşması durumunda, tek başına hükümet kursa bile Meclis’te üçte iki çoğunluğa ulaşması mümkün görünmüyor.Yeni Meclis kendi başkanını seçtikten sonra cumhurbaşkanı seçimini yapmak durumunda. Tayyip Erdoğan’ın dünkü sözleri, bu seçimde de AKP’nin yine Abdullah Gül ya da başka bir AKP’li üzerinde ısrarcı olacağının işaretini verdi.Bu durumda CHP ve MHP’den destek alması imkânsız olacağına göre AKP’nin 367 eksiğini tamamlayabilecek tek parti DTP’dir.Eğer Erdoğan’ın adayı DTP desteğiyle seçilirse de bütün muhalefet partilerinin AKP’yi ve yeni cumhurbaşkanını nasıl suçlayacakları bellidir.***Erdoğan AKP dışından ve CHP ya da MHP’nin ya da ikisinin birden desteğini alacak bir cumhurbaşkanı adayı için uzlaşma aramazsa muhalefet partileri geçen seçimde yaptıklarını yapacak ve Meclis’e girmeyeceklerdir. Böylece Anayasa’ya göre Meclis tekrar seçime gitmek zorunda kalacaktır.Erdoğan böyle bir siyasi krizi göze aldığını dün söyledi. Ancak bu durumda Erdoğan’ın dikkate alması gereken birçok unsur ortaya çıkacaktır. Bunlardan birincisi ve belki en önemlisi cumhuriyet mitinglerinin tekrarlanması ve gerilimin artmasıdır.Geçen cumhurbaşkanı seçiminde yaşananlar halkın bir kesiminin AKP’yi “mağdur” olarak görmesine neden olmuştur, ancak aynı olayın tekrarlanmasında aynı kesimin ne düşüneceği belli değildir.***Siyasi krizleri derinleştirme politikalarının sonuçlarını kestirmek mümkün değildir.Erdoğan “seçimden sonra kriz devam edecek” derken Türkiye’nin aylarca siyasal dayanağı olmayan zayıf bir hükümetle ve Meclis’siz yönetilmesini göze aldığını söylemektedir.Böyle bir iktidar boşluğu ortamında da siyasi krizin nerelere sürekleneceğini kimse kestiremez, kriz ortamlarında ortaya çıkacak kitlesel tepkiler de her an yön değiştirebilir.AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan bir önceki krizi yönetemedi. Ufuktaki krizi yönetebileceğini düşünmesi kendisine aşırı güven duymasından kaynaklanabilir. Ama buna hakkı yoktur. Halk gereksiz krizleri yaratanlara hiçbir zaman iyi gözle bakmadı. Erdoğan kriz müjdesini tekrarlamadan önce bunu da iyi düşünmeli, yakın geçmişi gözünün önünden ayırmamalıdır.

Devamını Oku