Siyaset dersi

25 Mayıs 2007

Cumhurbaşkanı Sezer’in son anayasa değişikliğiyle ilgili vetosunun gerekçesi bir “siyaset bilimi” dersi niteliğindedir.Sezer, cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesinin yaratacağı sakıncaları tek tek anlatmıştır.AKP yönetiminin bu dersi alıp almayacağı henüz belli değildir. Eğer anayasa değişikliği ikinci kez aynen kabul edilirse Cumhurbaşkanı’nın bir kez daha iade etmesi mümkün değildir, buna karşılık konuyu halkoyuna götürme hakkı bulunmaktadır.Bu durumda halkoyundan büyük olasılıkla “evet” çıkacaktır ve bu, AKP’nin siyasi tavrının onayı anlamına gelecektir.Çünkü konunun bütün boyutlarıyla en geniş kamuoyu önünde tartışılması, parlamenter rejim, başkanlık ve yarı başkanlık sisteminin farkları gibi meselelerin geniş şekilde ele alınması mümkün değildir. Konu halka “sen seçmek istiyor musun istemiyor musun” şeklinde sorulmuş olacak ve doğal olarak “evet” cevabı gelecektir.***Sezer’in gerekçesinde bulunan cumhurbaşkanı makamının “siyasileşmesi”ne dönük eleştiri ise sistemin temel mantığının dışındadır.Çok partili düzene geçildiğinden itibaren bütün cumhurbaşkanları, buna Sezer de dahildir, “siyasi” kimlik taşımışlar ve taraf olmuşlardır. İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay, Evren, Özal ve Demirel hep siyasi kimlikleriyle cumhurbaşkanı olmuşlar, belli bir siyasi kanadın adayı olarak seçilmişlerdir. Belki sadece Korutürk döneminde siyasi taraflık durumu olmamıştır. Ancak Sezer de bir siyasi uzlaşma sonucu Çankaya’ya seçilmiş ve görevinin getirdiği kararları alırken de “siyasi” olmuştur.*** İyice düşünülmeden ve tartışılmadan, sadece cumhurbaşkanını halka seçtirmek ve iki kez üst üste görev yapmasını sağlamak bu makamın tümüyle günlük siyaset içinde yer almasına yol açacaktır.Adayların zaten sadece milletvekilleri, dolayısıyla siyasi partiler tarafından belirlenmesi her adayın en az bir siyasi partiye yakın olması sonucunu kaçınılmaz olarak getirecektir. Bu adaylar için siyasi parti örgütleri çalışacak ve bugüne kadar alıştığımız “sözde tarafsızlık” tümüyle ortadan kalkmış olacaktır.Bunun da belli yararları olabilir. Ancak o yararların da en ayrıntılı şekilde tartışılması ve bütün olasılıkların gözden geçirilmesi şarttır.AKP yönetimi ise böyle bir düşünce içinde değil. Onlar için mesele basittir: Meclis’te seçtirilmeyen AKP adayını halk seçecek ve onlar “büyük rövanşı” almış olacaklardır.Ancak AKP “kriz yönetme” konusunda henüz rüştünü ispat etmiş değildir. Son krizlerde gösterdiği acemilikler bu konuda umudu olanları da yanıltmıştır.AKP’nin cumhurbaşkanı meselesini tümüyle yeni Meclis’e bırakması ve bu arada konuyu bütün toplumun enine boyuna düşünmesine ve tartışmasına zaman tanıması en doğru tavır olacaktır. AKP böyle bir “feraset” gösterebilir mi? Buna evet demek çok zordur.

Devamını Oku

Tuzağın adı bellidir

25 Mayıs 2007

Ankara’da patlayan bomba, başka şehirlerde yine bombalı eylem hazırlıklarının ortaya çıkması Türkiye’ye kurulan tuzağın boyutlarını gösteriyor.Tuzağın bir boyutu içeride diğeri ise Kuzey Irak’ta. Ama iki unsurun bir araya getirilmesi, Türkiye’nin önümüzdeki 15-20 yılda yine büyük sorunlarla boğuşması, her türlü toplumsal gelişimin durması anlamına geliyor.***Bombaların ucunda PKK’nın çıkması, DTP’nin seçim öncesi dönemdeki siyasal faaliyetleri açısından önemli zorluklar yaratabilir. DTP de diğer siyasi partiler gibi toplantılar, mitingler yapmak isteyecek, ancak her toplantı, her miting gerilim kaynağı olacaktır.Bu toplantılarda ortaya çıkabilecek bazı olumsuz olaylarla da gerilimin içerdeki boyutu iyice büyüyecektir.Tuzağın ikinci boyutu, birincisiyle sıkı sıkıya bağlı olan Kuzey Irak tuzağıdır. PKK’nın son eylemleri, yine ardı ardına gelen şehit cenazelerinin yarattığı haklı duygusal ortamda toplumun geniş bir kesiminde Kuzey Irak’a yapılacak bir askeri müdahale büyük haklılık kazanacaktır.***Aslında Türk askeri Kuzey Irak’ta defalarca operasyon yapmıştır. Üstelik operasyonlar bu bölgede bir yönetim boşluğunun olduğu dönemde, Kürt aşiretlerinin bugünkü gibi bağımsız bir askeri örgütlenmesinin olmadığı dönemde yapılmış ve Barzani ya da Talabani güçleriyle bir çatışma olmamıştır.Bugün Kuzey Irak Kürtleri egemen oldukları toprağı bağımsız Kürdistan olarak görmektedir. Ayrıca bu durum, resmen ilan edilmemiş olmasına rağmen dünya tarafından da bir oldu-bitti olarak kabul edilmiştir.Bunun anlamı Kuzey Irak’a Türk askerinin girmesinin sonuçlarının önceki dönemden farklı olacağı ihtimalinin yüksekliğidir. Yani Kuzey Irak Kürt yönetimi bu operasyonu kendi bağımsızlığına saldırı olarak görecek ve şu anda varolan Amerikan desteğiyle karşı koyacaktır.Bunun anlamını ve sonuçlarını da iyi düşünmek gerekir. Türk askeri Kuzey Irak Kürt kuvvetlerinin karşı koymasıyla bölgeden “çıkarılmış” durumuna giremez, dolayısıyla da çatışmaların ulaşacağı boyutu tahmin etmek güçtür.Böyle bir operasyona karşı, zaten yıllardır bunu bekleyen PKK’nın da tedbir alacağı bellidir. Bu tedbir ille de çatışma olmayabilir, ama üzerinde bu kadar konuşulan bir operasyonun hedeflerini ne ölçüde gerçekleştirebileceği de başka bir konudur.***Şunu düşünelim:Türk Silahlı Kuvvetleri Kuzey Irak’a girmiş... Peşmergelerle çatışmalar oluyor... Amerika Türkiye’yi bir egemen devletin topraklarını işgal girişiminde bulunmakla suçluyor... Türkiye, Birleşmiş Milletler’de suçlanıyor... Türkiye Avrupa Birliği’nde suçlanıyor... Çatışmalar devam ederken Türk topraklarında da bombalar patlıyor... Kuzey Irak’tan şehit cenazeleri gelirken büyük şehirlerde sivillerin; kadın, çocuk sivillerin bombalarla parcalanmış cenazeleri kalkıyor... Büyük şehirlerde kimse gece sokağa çıkmıyor, herkes koşarak işinden evine dönüyor, kapanıyor... Halktaki öfke büyüyor. Bu öfkeyi şiddete yönlendirmek isteyenler ortaya çıkıyor.Bu arada Türk ekonomisi de duruyor... Yabancı sermayenin gelmesi, işsizliğin azalması bir rüya oluyor; varolan sermaye de kaçıyor, işsizlik tırmanarak artıyor... Büyük şehirlerde asayiş sorunu da katlanarak artıyor...***İşte Türkiye’nin çekilmek istediği tuzağın boyutları bu kadar açıktır. Bu planı yapanlar herhalde Türkiye’de bu tuzağa düşecek safdillere ya da bu yolla Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırmak isteyenlere güvenmektedir ki bu büyük tuzağı kurmuşlardır.Böyle bir tuzağa bilerek, göz göre göre düşmenin hiçbir gerekçesi olamaz, düşenleri de tarih ve gelecek kuşaklar affetmez.

Devamını Oku

Bombanın arkası

24 Mayıs 2007

Türkiye ne zaman siyasi ya da toplumsal gerilim ortamına girerse, bu gerilimi daha da derinleştirmek, sinirleri daha fazla germek için; mantıklı değil duygusal tepkilerin tırmanması için “şer güçleri” devreye girer.Her toplumda her zaman gerilimi artırmanın en sağlam yolu hâlâ “bomba”dır. Patlayan her bomba o ülkenin bütün vatandaşlarının yüreğinde büyük yangınlar yaratır, her insan o bombanın kurbanları arasında kendisinin ya da yakınlarının olabileceğini düşünür ve öfkeler kabarır.***Ankara’da bombayı patlatan kişi PKK bağlantılı çıktı. Ama bu bombayı Ankara’nın göbeğinde “patlattıran” güçlerin amaçlarını görebilmek ve bunun tedbirlerini almak da her sağduyulu vatandaşın görevidir.Bu bombayı patlattıranlar ne isteyebilir?Öncelikle seçim öncesi sinirlerin daha da gerilmesi, siyasi tartışmaların tonunun yükselmesi, insanların duygusal tepkilerini her mecrada dile getirmeleri...Örneğin çok kişi doğal olarak şunu düşünmüştür: “Ankara’nın göbeğinde bomba patlatan, insanları parça parça eden terör örgütüyle bağlantılı kişiler Meclis çatısı altına girebilir mi?” Bunun cevabını tabii ki büyük bir çoğunluk “asla!” diye verecektir.Ankara’da patlayan bombanın parçaladığı insanları gözlerinin önüne getirenlerin, bu insanların kendi yakınları olabileceği korkusuyla titreyenlerin, bombanın kendi evinin ya da iş yerinin hemen yakınında patlayabileceği endişesiyle yaşayan, yaşatılan insanların duygusal tepkiler olacaktır. Ancak bu tepkilerin, topluma daha da zarar verecek şekillere dökülmesini önlemek, yine bütün sağduyulu vatandaşların görevidir.Hiçbir toplum her an her yerde bir bomba patlayabileceğini düşünerek sağlıklı bir yaşam sürdüremez.İşte bu bombayı patlatanların birinci amacı da bu ülkenin insanlarının huzurlu yaşamalarını, mantıklı düşünmelerini engellemektir.***Kim attı, kim attırdı tartışmasının içinde boğulmak yerine patlattırılmasındaki amaçları tespit edebildiğimiz sürece bombaların bütün olumsuz etkilerine karşı korunabiliriz.Türkiye’yi gerilimli, istikrarsız, Türk halkını güvensiz ve tedirgin hale getirmek isteyen “şer güçleri” kim olursa olsun, bombayı atanların arkasında kim olursa olsun, umutsuzluğa kapılarak duygusal tepkileri sömürmek isteyenlerin arkasından sürüklenmek, düşülebilecek en büyük yanlış olur.Türk halkına bu oyunlar daha önce de oynandı. Bu oyunu oynayanlar birkaç kez başarılı da oldu. Artık olmasın.

Devamını Oku

Adaylar ve nitelikleri

23 Mayıs 2007

Siyasi partilerin aday listelerinin kesinleşmesine daha bir ay süre var. Bunun on beş günü partilerin aday belirlemesi, diğer bölümü ise bu adayların Yüksek Seçim Kurulu tarafından kesinleştirilmesi ve eksiklerin giderilmesiyle geçecek.Partilerin halkın önüne çıkmaları ve kendilerini, adaylarını anlatmaları için de bir aylık bir süre kalacak.Şu ana kadar üç büyük partinin “vitrin” düzenleme çalışmaları yoğun biçimde sürüyor. Burada dikkati çeken en önemli nokta, bu üç partinin de kendi geleneksel seçmen alanlarının dışına çıkma çabası.Demokrat Parti, adını aldığı geleneği; DP-AP-ANAP-DYP çizgisini vurgulayacak nitelikte adaylar belirlemeye çalışıyor. Örneğin burada eski diplomat Mehmet Ali Bayar’ın bu geleneğin ve hatta Demirel’in mirasının doğrudan aktarıcısı kimliğiyle öne çıktığını söylemek mümkün.AKP de merkezin, hatta kendisine en uzak görünen sol seçmenin de ilgisini çekecek adlar peşinde. Bunlardan biri, ANAP ve Mesut Yılmaz’a yakın olarak bilinen Cem Kozlu’dur. Cem kozlu THY’nin başında olduğu dönemde gerçekten bu kuruluşa çağ atlatan bir yönetici oldu, uluslararası şirketlerde üst düzey yönetici olarak çalıştı. Şu anda kesin kararını vermiş gibi görünmüyor. Ancak Kozlu eğer aday olmaya karar verirse, onu daha bugünden Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu bakan adayı olarak sunacak olan siyasi parti kendi iktidar anlayışıyla hakkında çok önemli bir belirleme yapmış olacaktır.***AKP için en ilginç adaylardan biri de kuşkusuz uzun yıllar boyunca CHP’nin “sol kanat” siyasilerinden biri olan Ertuğrul Günay’dır.Ertuğrul Günay, CHP içinde siyaset yaptığı yıllarda sürekli olarak sol ve muhalif kimliğiyle görülmüştür. Kuşkusuz bu uzun siyasi geçmişin ardından siyasi İslam kökenli bir partiden aday olmasını insanlar yadırgayacaktır. Ancak Ertuğrul Günay deneyiminde bir siyasetçinin AKP içinde etkili bir isim olmasının farklı yansımaları da olacaktır.CHP ise daha çok radikal sağ seçmene, “ulusalcı” ve milliyetçi seçmene yönelik faaliyetler içinde. Yaşar Okuyan gibi eski MHP’li ve ANAP’lının, Atatürkçü Düşünce Derneği yöneticilerinin adaylıkları büyük ihtimaldir. Aynı şekilde, yine milliyetçi kökenli, daha sonra liberal sağ kesimde yer alan İlhan Kesici’nin adaylığı da yine sağ seçmene işaret niteliğindedir.CHP, şu ana kadar yaptığı aday belirleme çalışmalarıyla ana hedefinin, sol seçmeni toplamak ve birleştirmekten çok “ulusalcı” kesimi toparlamak olduğunu gösteriyor. ***Cumhuriyet mitinglerinin oylarının CHP-DSP ittifakına yönelmesine bu iki partinin yöneticileri kesin gözüyle bakıyor. Ancak propaganda dönemi ilerledikçe MHP ve Genç Parti de bu kesim için çekim merkezleri olabilir. Bunun işaretleri de meydanlarda verilmiştir.Şu ana kadar bütün siyasi partilerin aday adayı listelerine bakıldığı zaman MHP dahil nitelik açısından güçlü isimlerin öne çıktığı görülüyor. Genç Parti’nin adaylarıyla ilgili bir bilgi henüz yok.Meclis’e girmesi kesin olan AKP ile CHP’nin ve yine yüzde on barajını aşmaları büyük ihtimal olan DP ile MHP’nin adaylarının niteliklerini yüksek tutmaya özen göstermeleri önümüzdeki dönemde siyasetin itibarı açısından olduğu kadar, siyasi tartışmaların düzeyinin yükselmesi açısından da önemli olacaktır.

Devamını Oku

Futbola ara verilsin

22 Mayıs 2007

Futbol sahalarında, statlarda yaşananlar artık her türlü ölçüyü aşmış, tam bir rezilliğe dönüşmüştür.Ne yazık ki son birkaç yıldır bu süreç adım adım işlemiş, başından alınabilecek hiçbir önlem alınmadığı için bugünkü vahim duruma gelinmiştir.Türk futbolunu bu hale getirenler aslında bütün spor camiası tarafından biliniyor. Bunlar başta üç büyükler olmak üzere bütün kulüp yöneticileridir.Her kulübün çevresinde, yöneticiler tarafından oluşturulan, desteklenen çeteleşmeler artık kontrol edilemez durumu gelmiştir.Bu çetelerin bedava biletlerle, yol harçlıklarıyla, karaborsa imkânlarıyla maddi olarak beslendiği de defalarca dile getirilmiştir.Ve futbol kulübü yöneticilerinin bu çeteleşmelere son vermek yerine bunları desteklemeye devam ettikleri de görülüyor.***Son birkaç haftadır yaşanan örnekler rezilliğin boyutlarını ortaya koymuştur.*Fenerbahçe Stadı’nın garajında konuk futbolcu dövülmüş, dövenlerden birinin kulüp başkanına gidip olayı anlatışı bile görüntülenmiştir.*Yine Fenerbahçe Stadı’nda naklen yayın ana kabloları kesilmiştir. Böyle bir eylemin dışardan gelen kendini bilmezler tarafından yapılmış olacağını söyleyene kargalar güler. Nitekim Fenerbahçe kulübü yönetimi olayı “kaynatmaya” çalışmaktadır.*Son olarak Galatasaray-Fenerbahçe maçında yaşananlar, her olayın önceden planlandığını, örgütlendiğini gösteriyor.Böyle faaliyetlerin yönetimlerden ya da yönetimde bulunanlardan destek almadan yapılabileceğini söyleyen herkes de işin içinde demektir.***Beşiktaş’ın Fransız Teknik Direktörü Tigana’nın veda toplantısında söyledikleri de herhalde bu futbol “âlemi” içinde bulunan çok kişinin yüzünü kızartmıştır. Yüzü kızarmayanlar ise sadece bugünkü rezilliğin suç ortaklarıdır.Üç büyük futbol kulübünde yöneticilerin desteği ve korumasında yaşanan rezillikler bire bir bütün Anadolu kulüplerine de yansıyor.İstanbul’da üç büyük kulübü denetimlerine almış olan çeteler bütün diğer kulüplerin çete adaylarına da örnek oluyor, böylece olaylar dizginlenmez hale geliyor.Durum vahimdir, giderek de daha vahim hale gelmektedir. Bunun için liglerin tatil edilmesi, üç büyük kulübün ikinci lige düşürülmesi gibi en ağır tedbirler düşünülmek zorundadır.Bu tedbirleri alan; Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ı ikinci lige düşüren bir yönetim belki birkaç bin haydut ve haydut taslağının tepkisini alır ama onları bütün ülke alkışlar.Peki, bu olabilir mi? Uzak bir ihtimal, çünkü futbol dünyasını biraz izleyen herkes futbolu yönetenlerle kulüpleri yönetenler ve bazı siyasiler, bazı yerel siyasiler arasındaki karmaşık bile olmayan çıkar ilişkilerini bilmektedir.***Futbol dünyasını yönetenlerin “toptan” değişmesini sağlamak yine siyasetin görevidir. Siyaset bunu yapmadıkça da rezillik, boyutları artarak devam edecek ve Türkiye’de futbola veda edilecektir.Eğer bu ülkede gerçek bir spor kültürünün yerleşmesini istiyorsanız, milyonlarca kişi gibi futbolu seviyorsanız büyük kulüp, küçük kulüp dinlemeden gereğini yaparsı*****Yine futbolİstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin futbol takımı da birinci lige çıktı. Ankara Belediyesi’nin kontrolündeki Ankaraspor birinci ligde oynuyor. İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un harcamalarının nereden yapıldığını, birinci lige çıkabilecek nitelikte bir takıma ne kadar yatırım yapıldığını ve bunun kaynaklarını kimse sormuyor.BB. Ankaraspor’un kaynakları zaman zaman Belediye Başkanı’na soruldu ama bir cevap alınamadı. Bu kulüplere bağışta bulunan şahıs ve kurumların kimler olduğu, bunların belediyelerle iş ilişkileri açıklandığı zaman “temiz futbol” yolunda bir adım daha atılabilir. Ama herkes şuna güvenebilir ki böyle bir şey olmayacak.

Devamını Oku

Gerçek gündem

21 Mayıs 2007

Siyaset erkânı kendi aralarında karmaşık oyunlara giriştiklerinde, halkın da bu oyunlarla aşırı ilgilendiğini zanneder.Oysa Ankara’nın kendi kendine yarattığı gündem ne olursa olsun halkın gündemi bellidir.Seçim ortamına girilmesine karşın siyasi partiler halen kendilerine çekidüzen verme durumundan çıkamadı. Dolayısıyla da halkın gündeminden uzak durmaya devam ediyorlar.Halkın gündeminde uzun süredir üç ana konu bulunuyor.Bunlardan birincisi ekonomi ve işsizliktir. Ekonomide geçen dönemin ağır vurgunlarını gidermek için Kemal Derviş tarafından başlatılmış olan politika sürüyor. Bu politikanın sona ermesi için de biraz daha süre gerektiği anlaşılıyor.Ekonomide buna bağlı olarak beklenen sıçrama gerçekleşmediği sürece de işsizliğin azaltılması yolunda önemli adım atılamıyor.İşsizliğin halkın gündeminin birinci sırasında olduğu bütün kamuoyu araştırmalarında görülmektedir.***Halkın gündeminde durmaya devam eden ikinci konu da terör sorunudur.Terör sorununun çözümü için bugüne kadar uygulanan politikalardan bir sonuç alındığını söylemek mümkün değildir.Terörün sona ermesini sağlayacak siyasi çözüm önerileri geliştirmek de siyasete ait bir görevdir.AKP’nin 4.5 yıllık politikası, bir iki küçük ve göstermelik hamle dışında meseleyi yine askeri çözüm çerçevesi içinde bırakmak olmuştur.Halkın gündeminin üçüncü sırasında da daha çok büyük şehirlerde sürekli büyüyen bir asayiş ve güvenlik sorunu vardır.Bu üç sorun birbirine bağlı olsa da yakın dönemde büyük şehirlerdeki güvenlik meselesinde çözüm getirmek durumunda olan yine siyasi iktidardır. Bu meselenin, 1 Mayıs’ta İstanbul halkını hapseden “yasak-dayak” mantığı içinde çözülmesinin mümkün olmadığı da bellidir. Kalıcı ve halkın güven duygusunu yükseltici önlemleri belirlemek ve uygulamaya koymak yine siyasetin görevidir.***Halkın gündeminin en üst sırasında bulunan bu üç meseleyle ilgili olarak iktidar partisi de muhalfet partileri de ciddi bir şey söylemiyor.Dışarıdan daha çok sermaye gelmesini ve yatırımların artmasını sağlayacak bir planı bir siyasi parti ortaya koymamıştır.Terör sorununun tümüyle çözümü için sadece askeri değil, siyasi ve toplumsal boyutları bulunan bir plan da ortada görünmemektedir.Büyük şehirlerde güvenliğin nasıl sağlanacağını, büyük şehirlerde ve bütün ülkede artan suç oranının azaltılması yolunda ne yapılması gerektiğini de bilen varsa bile söyleyen yoktur.***Halkın gündemi ile siyasetin gündeminin arası yine açıldı. Açıldıkça ve açık kaldıkça da halkın siyasete bakışı sürekli olarak siyasetin aleyhine gelişecektir. Önümüzdeki seçimde halkın gündemini kavramış ve bunun için çözüm önerebilecek her siyasi partinin iktidar şansının büyük ölçüde yükseleceği bellidir.

Devamını Oku

Hafıza

20 Mayıs 2007

Geçtiğimiz günlerde yaşananların önemli bir yararı oldu. Bayrağımızı kendi kendimize hatırladık. Yıllarca basmakalıp sözlerle, yasak savma gevşekliğiyle kutladığımız ulusal bayramlarımızın ne anlama geldiğini hatırladık.Hafızalarımız biraz olsun kendine geldi. Bu ülkenin kendi ayakları üzerinde durması gerektiğini; ulusal değerlerimizi evrensel değerlerle, insanlığın geldiği en gelişmiş aşamaların değerleriyle kaynaştırmamız gerektiğini de hatırladık.Toplumsal hafızamız canlanır gibi oldu.Bu hafızanın biraz daha dirilmesi, bayramlar geçip, seçimler tamamlanıp bittikten sonra da diri kalması gerekiyor. Bayrağımızın ayıran değil birleştiren simge olduğunun bilincinde olmamız gerekiyor.***Ulusal duygular canlandığında bir yanı doğal bir duygu dalgası kaplar. Bu duygu dalgasının üzerine oturup onu kendi küçük hesapları için kullanmak isteyenler de hemen ortaya çıkar.Vatanseverliği, bayrağı, Atatürk’ü kendi tekellerine almaya, kendi iktidar araçları gibi kullanmaya çalışırlar.Kimileri çok bağırarak, kimileri en duygusal ses titretmelerini kullanarak, kimileri de olur olmaz vatanseverlik gösterileri yaparak sahiplenme faaliyetini sürdürürler. Bu faaliyetlerin perde arkasından da insanlığın en büyük düşmanı, insanı insana kırdırma ve şiddet üzerine kurulmuş en aşağılık ideoloji olan faşizm zaman zaman sırıtır.Vatanseverliği sokak milliyetçiliğine, bayrağını sevmeyi insanlar üzerinde baskı aracına dönüştürmeye, Atatürk’ü en cahilce şekilde kullanmaya çalışan bu insanlık düşmanı ideoloji, her karmaşa döneminde yüzünü gösterir.Vatanseverlik duyguları yükselmiş fakat güçlü siyasal yönelimleri olmayanların çoğaldığı, toplumlarının bugününe ve yarınına ilişkin güven duygusunun zayıfladığı anlarda bu ideoloji en sinsi, en sahtekâr haliyle ortaya çıkar.İnsanları bölmek, herkesi herkese düşman göstermek ve düşman etmek, dünyadan korkmak ve insanları dünya ile korkutmak, korkan insanları karanlık mecralara doğru yönlendirmek bu insanlık düşmanlarının en iyi bildiği işlerdir.***Geçen yüzyılda bunu defalarca yaparak on milyonlarca kişinin ölmesine, sefalet çekmesine yol açtılar. İnsanların insan gibi, gerçek gelişmiş insan onuru ve sevgisiyle yaşamasını engellediler.Şu anda ülkemizde de yine burunlarını çıkarmış durumdalar. Gazeteci öldürerek, rahip öldürerek, Hristiyanların boğazlarını keserek toplumdaki güvensizlik duygusunu derinleştirme faaliyetlerini yürütüyorlar. Geçen yüzyılda da benzer işleri yaptılar ve zaman zaman başarılı oldular.Vatanseverlik onlara ait değil.Demokratik cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk asla onlara ait değil.Bu topraklarda yaşayan bütün insanları birleştiren en kutsal simge olan bayrak ise hiçbir şekilde onlara ait olamaz.

Devamını Oku

Vitrin ve cila

18 Mayıs 2007

Her seçim arefesinde “vitrin” sözü ortaya çıkar. Bu, siyasi partilerin halk önüne çıkarken kendilerini daha “cilalı” göstermelerinin kısa adıdır.“Vitrin”e, o partinin bünyesinde bulunmayan, yaptıkları işlerle kamuoyunda olumlu izlenim bırakmış, genellikle daha önce aktif siyaset yapmamış kişiler yerleştirilir. Vitrin, aday listeleridir. Burada amaç o siyasi partinin geleneksel seçmeninin dışında kalanlara da seslenmek, onların da ilgisini çekmek ve oylarını alabilmektir.Bugüne kadarki uygulamalar “vitrin”e konulan kişilerin, seçilseler, milletvekili olup Meclis’e gelseler bile kısa sürede “bünye” dışına atılması şeklinde olmuştur.Siyasi partilerin bugünkü, genel başkanın diktatörlüğü çevresinde oluşmuş bürokratik yapıları, yeni isimlere geçit vermez. Sadece yeni isimlerin seçimlerde biraz daha fazla oy alınabilmesi uğruna aday gösterilmesini kabullenir. Bundan daha fazlasını kabullenmez.***Örneğin CHP’nin geçen seçimde “vitrin”e koyduğu isimlerin bazıları son anda zaten seçilmesi mümkün olmayacak şekilde alt sıralara itilmiş, seçilip Meclis’e gelenler de hızla dışlanmıştır.Siyasi partilerin ebedi liderleri, vitrinlerini cilalayıp birkaç oy daha fazla almayı “yenilenme” gibi göstermeye, halka böyle sunmaya çalışır. Vitrinin yeni süslerini mitinglerde yanlarında dolaştırırlar. Bu durum vitrin süslerini yanıltır, başka bir havaya sokar. Sonra da hızlı hayal kırıklıkları gelir. Vitrin süsü olarak siyasete girenler aradıklarını bulamama ya da kandırılmış olma duyguları içinde “siyaset bana göre değilmiş” beyanatları verirler.***Şu günlerde de iddialı siyasi partilerin hepsi yoğun vitrin düzenleme çalışmalarına koyuldu.Adı geçen ünlü kişilerin ya da üst düzey bürokratların hangilerinin seçilebilecekleri sıralardan aday listelerine girebileceği şimdiden belli olmaz.Ancak AKP ve CHP’nin vitrin düzenleme faaliyetlerini hangi güdülerle yaptığı belli oldu.*AKP kendisinin siyasal İslam kökenini unutturmaya yönelik ve merkezde yer aldığını gösterecek isimler üzerinde duruyor. Bunların arasında kendini sol hisseden seçmenin de olumlu bakacağı isimler de var. Amaç, AKP’nin daha fazla merkeze konumlandığı duygusunu yaratmak ve siyasi İslama uzak duran seçmenin de bu partiye oy vermesini sağlamak.*CHP de son cumhuriyet mitinglerinin ortaya çıkardığı duyarlığın kendisine oy olarak yansımasını sağlamak üzere bu mitingler dolayısıyla ortaya çıkan bazı isimlere listelerinde yer verecektir.*DSP ile yapılan seçim anlaşmasını “solda birlik” gibi sunarak da ikinci bir vitrin çalışması yapılmaktadır.“Solda birlik” bekleyen ve bu olmadığı sürece kendisine sosyal demokrat diyen bütün partilere ve bunların liderlerine tepki duyan seçmenin de DSP’lilerin CHP listelerinde öne çıkarılmalarıyla kazanılması umut edilmektedir.Siyasi partiler cilalı bir vitrine sahip olmayı sadece seçimler yaklaşınca hatırlar. Sonra vitrinler hızla tozlanır, yerleştirilmiş süsler bir bir dökülür, kaybolur. Bir sonraki seçimde ise yine aynı temizlik ve süsleme faaliyeti yeniden başlar.

Devamını Oku