Eksik bir zirve

20 Ocak 2009

Cumhurbaşkanı yasamanın başı olarak Meclis Başkanı’nı, yürütmenin başı olarak Başbakan’ı ve yüksek yargı organlarının başkanlarını bugün bir araya getiriyor.Bu önemli bir “zirve” toplantısıdır.Böyle bir toplantıda belki birçok konu açık açık konuşulmaz, ama böyle toplantılar topluma her zaman belli bir “rahatlama” verir.Türk toplumu uzun süredir gerilimle yaşıyor. Bu gerilim dönemini başlatan, aslında gerilim istememesi gereken bir konumda olan Başbakan olmuştur.Cumhurbaşkanı seçimi başka türlü olabilirdi, olmadı.Başbakan “velev ki...” ile başlayan bir “türban harekâtı”na girişti, olay AKP’nin kapatılma davasına kadar gitti.Bunların yarattığı yorgunluk devam ederken Ergenekon geldi. Bu arada Hrant Dink öldürüldü, başka cinayetler, bombalamalar oldu.Son iki yılımız böyle geçti ve Türk toplumu bir kez daha yoruldu. Bizim siyasilerin unuttukları bir gerçek var: Hiçbir toplum kavga dövüşten hoşlanmaz, her zaman daha sakin bir hayat ister.***AKP ve CHP iki yıldır Türk toplumuna istediğinin tam tersini veriyor.Türban kavgası çıkmayabilirdi. Cumhurbaşkanı seçiminde uzlaşma sağlanabilirdi. Çağdaş bir anayasa için el sıkışılabilirdi. Ergenekon gibi bir önemli temizlik öncesinde ve sürecinde bütün siyasi güçler temizliğe ortak edilebilirdi.Hepsi “olabilirdi” ama olmadı. Bugünkü manzarada iktidar ile muhalefet hiçbir konuda anlaşma içinde değildir. Siyasi iktidar ile yargının arasında sorunlar vardır.Çankaya Köşkü’nde bugün yapılacak toplantı, topluma belli bir “uyum” görüntüsü vermek için düzenlenmiş olmalıdır. Gül’ün bu “yemek daveti” en azından anlamsız bazı kavga görüntülerinin de geride bırakılması olarak görülebilir.Ancak zirvede, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da olmalıydı. Böylece bütün siyasi yapının belli bir sükûnet için uzlaşma durumuna geçebileceği görüntüsü de sağlanabilirdi.Deniz Baykal hiç mi düşünülmemiştir? Yoksa belli yoklamalar yapılmış ve alınan olumsuz izlenim üzerine mi dışarıda bırakılmıştır? Bunlar zaman içinde ortaya çıkar.Yorgun bir toplumu yine sonuçsuz ve kısır kavgaların içinde yormaya devam eden Erdoğan ve Baykal, topluma güven verecek bir siyasi diyalog ortamına girmemekte ısrar ediyor.Bugünkü zirve, eğer daha ileri “uyum” ve diyalog için bir hareket noktası oluşturabilirse Türk toplumu bundan ancak memnuniyet duyar.

Devamını Oku

Gecikmiş bir hamle

19 Ocak 2009

Hükümetin ve Başbakan’ın aklına Avrupa Birliği ve reformları konusu birkaç yıl gecikmeyle geldi. Bu gecikmenin nedenleri çok tartışıldı.AKP’nin Avrupa Birliği meselesini algılama “eksikliği”nden başlayarak, demokrasi eğitimiyle ilgili sorunların da gecikmedeki etkisini biliyoruz.Başbakan Erdoğan birkaç gündür Brüksel’de soğumuş bir motoru tekrar ateşlemeye çalışıyor.En azından öyle bir niyetin varolduğuna, bunun da içeriye dönük bir gösteriş olmadığına inanmak istiyoruz.Eğer bu hamle de bu kadarla kalırsa, Avrupa’da Türkiye aleyhtarı siyasi çevrelerin tekrar seslerini yükseltmeleri kaçınılmazdır. Bu çevrelerin bir süredir işledikleri tema “Aslında Türkiye de üyelik istemiyor” şeklindedir...*** Türkiye’nin bu üyelik yolunu istemek zorunda olduğunu, son demokrasi tartışmaları ve demokrasi dışı siyaset yapanların tasfiye mecburiyeti tekrar gösterdi.Bir süre önce isimleri Ergenekon ile birlikte anılan bazı kişiler Türkiye’ye Tahran-Moskova hattı üzerinden bir yol haritası çizmeye kalkmıştı. Böylece Türkiye’nin önündeki seçenek sayısı da ikiye inmişti. Ya Batı ya Doğu.Olaya net bakabilenler için sorunun cevabı çok basitleşmiş bulunuyor. Dünyanın bugünkü yapısının gelişmiş yanını kim ne derse desin, Batı, Avrupa Birliği temsil etmektedir. Birliğin içinde farklı yapılanmalar olması, gelecekle ilgili farklı görüşlerin ortaya çıkması, Türkiye’nin önündeki ikili seçenek durumunu değiştirmiyor.Başbakan’ın Brüksel’e gidip “Biz hâlâ varız” demesinin arkasından ne geleceğini onlar da bekleyecek biz de bekleyeceğiz. Bu mesajın arkasından yeni ve daha hızlı bir reform sürecinin başlaması artık hayati önem taşıyor.*** Başbakan ve çevresi konunun önemine ikna olmak zorundadır. İkna olmayanları, ne orada ne burada duranları bekleyen seçenek, yeni silah depoları, cinayetler ve kandır. Bunların hepsini yaşayarak gördük. Halen de görmeye devam ediyoruz.Tahran-Moskova hattının Türkiye’yi cumhuriyetin kuruluşundan beri uzak durmaya çalıştığı bir savaş alanına götüreceğini biliyorsak bunun karşıtı olan yolu tercih etmemek için hiçbir neden yok demektir.Başbakan Brüksel’den dönünce, orada verdiği işaretleri içeriye dönük olarak tekrarlamakla ve bir süredir paslanmaya bırakılmış yapıyı hızla harekete geçirmekle yükümlüdür.

Devamını Oku

İnsan olmanın şartı

18 Ocak 2009

Bugün Hrant Dink cinayetinin yıldönümü. Bu cinayet ülkemizi geriye götürmek, toplumumuzu geri, ilkel bir topluma dönüştürmek isteyenlerin icraatıdır.Bu cinayetle ilgili yeni bilgiler ortaya çıktıkça yine bir karanlık örgütlenmenin ipuçları da görünmeye başlıyor.Cinayetin hazırlanması ve işlenmesi, hatta sonrası devlette ciddi sorunlarımız olduğunu, bazı devlet görevlilerinin bu kimliklerinin ötesinde “vazife” lere sahip olduklarını da gösterdi.Bu cinayet siyasi bir cinayettir. Her cinayet en büyük insanlık suçudur.Siyasi cinayetler de işlendiği toplumdaki zaafların, o toplumun içinde barındırmaya devam ettiği geriliklerin göstergesidir.***Hrant Dink cinayetini işleyenler çocukların bulunduğu bir dükkâna bomba atarak “sınanmış” , kısa hapis cezalarının ardından kendilerine daha önemli bir görev verilmiştir.Bu kişiler Hrant Dink cinayetini hazırlarken, kamu görevlisi olan üniformalı ve sivil şahıslar durumla ilgili bilgi sahibidirler, ama gereğini yapmamışlardır. Bir insanın öldürüleceğini bilmek, asıl görevi bu olduğu halde cinayeti önlememek bir kamu görevlisinin işleyebileceği en ağır suçlardan birisidir, aynı zamanda da insanlığın en yüz karası hallerinden birisidir.Öte yandan, bu kamu görevlilerinin uzun süredir “korunması” da “suça iştirak” ten başka bir şey değildir.***Cinayet sonrasında dava ilerlerken sanıkların, yakınlarının ve avukatlarının tavırları da dikkat çekicidir. Bunlar ortada vahim bir suç yokmuş gibi yapmakta, bir yerlerden “korunma” bekledikleri izlenimi veren bir güvenle hatta saldırganlıkla davranmaktadır.Bütün bunlar, birkaç küçük beyinli vicdansızın “kızdım, gittim vurdum” diyeceği bir durumun ötesinde bağlantılara sahip olduklarını da gösteriyor.***Ergenekon silahları ortaya çıkarken kimileri hâlâ “bu silahlar neden ordudan alınmış, sağa sola saklanmış, bu silahlar kime karşı kullanılacak” sorularına cevap vermemek için ıkınıp sıkınıyor, konuyu değiştirmeye çalışıyorlar.Ne yazık ki bu tür aymazlıkların da Hrant Dink cinayeti dahil, çok sayıda faili meçhul cinayetin unutturulması çabasına katkıdan başka bir sonucu olmayacaktır.Bu ülkede bundan böyle siyasi cinayet işlenmesini istemeyen, vicdan ve bilinç sahibi kişiler Hrant Dink’i unutmamak durumundadır.

Devamını Oku

Irkçılık hortlaması

17 Ocak 2009

İnsanlığın en vahim hastalığı bazen en ummadık yerden çıkıyor, bazen de bizde olduğu gibi birkaç noktadan birden fışkırıyor.İsrail’in Gazze saldırısı, siyasi İslâm’a yakın duranlardaki Yahudi düşmanlığını bir kez daha ortaya çıkardı.Aslında onlar bunu gizlemiyor, kendi yayın organlarında Yahudi düşmanlıklarını her fırsatta, ırkçılığın en kaba şekliyle kusuyorlar.Gazze dolayısıyla yapılan son toplantılarda “dinci” liği en keskin şekilde vurgulayan kılık kıyafet içerisindeki gençlerin ve yaşlıların ellerindeki pankartlarda ırkçı sloganlarla yürümeleri üzerinde pek fazla durulmadı.***Irkçılık çok farklı kutuplarda bulundukları sanılanların da bazen ortak noktası oluyor.CHP’li bir milletvekili, Abdullah Gül’ün son derece demokrat bir sözüne kızarak, Gül’ün ailesinde Ermeni olduğunu söylemesi üzerine biraz tepki gördü, ama partisinden sadece “az konuş” uyarısı aldı. CHP bu vekilini “ırkçılık” yaptığı için eleştiremedi.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu CHP’li vekile dava açtı. Dava dilekçesi “hakaret” üzerineydi. Gül de o CHP’liden farklı bir tavır almadı, bir kişinin ailesinde Ermeni olmasını o da “hakaret” olarak görüyordu.Biri AKP’nin seçtiği cumhurbaşkanı, diğeri onun cumhurbaşkanı seçilmesinin ülke için büyük tehlike olduğunu düşünen ve bunu engellemek için sonuna kadar uğraşan parti ve milletvekillerinden biri. “Ermeni” kelimesiyle ilgili yaklaşımları esasta hiç farklı değil.***Ergenekon sanıklarının da aynı vagonun içinde oldukları önemli bir sanığın sözleriyle ortaya çıktı. O sanık, bir emekli general, Türkiye için “Kürtlerin değil Ermenilerin asıl tehlike” olduğunu savundu ve PKK’nın aslında bir Ermeni örgütü olduğunu anlattı. Böyle bir meseleyi “Kürtler” ve “Ermeniler” kelimeleriyle anlatmak en kaba ırkçılığın ürünüdür.Geçtiğimiz hafta Bir Anadolu şehrinde birkaç kişi ellerinde en vahim ırkçı sözler yazılı kâğıtlarla poz verdiler. Yaptıklarının insani bir suç olduğunun farkında değillerdi, tam tersine, övünç içinde kameraya bakıyorlardı. Bunlar için de kimse suç duyurusunda bulunmadı. Demek ki başka Anadolu şehirlerinde de birileri çıkıp aynı şeyi yapabilecek.***AKP’li cumhurbaşkanı, CHP’li milletvekili, Ergenekon sanığı, İsrail’i soykırımla suçlayanlar, siyasi İslâm’ın sözcüsü yazarlar, hatta bir Ermeni gazetecinin katiliyle hatıra fotoğrafı çektirenler, bir ilçenin önde gelenleri... Hepsi ırkçılığın bir köşesinden tuttuğu, kimse de onları ayıplamadığı zaman ne olacak?

Devamını Oku

TRT’nin suçu

16 Ocak 2009

Aslında bu suçu uzun süredir çok sayıdaki yayın kuruluşu işliyor. Rekabet adına, hızlı haber verme adına denetlenmemiş bilgileri vermek yaygın bir alışkanlığa dönüştü.Sadece Ergenekon davası değil, birçok toplumsal olayda, siyasi gelişmede denetlenmemiş, doğrulanmamış bilgilerin en hızlı şekilde aktarılması “başarı” gibi görülür oldu. TRT’nin Tuncay Güney vukuatı da bu yanlışın son örneği.Bu kişi daha önce onlarca televizyon kanalında canlı ya da banttan yayınlanan programlara çıktı. Söylediği her şey aktarıldı. Ama bunlar eleştiri konusu olmadı.Yayıncı TRT olunca durum değişti. TRT yöneticileri de herhalde kendilerini aynı şekilde, “herkese konuştu” gerekçesiyle ve habercilik adına savunacaktır.Ancak TRT, özerkliği kâğıt üzerinde bir “kamu” kuruluşudur. Kâr etmez, masrafını bile çıkaramaz, sürekli zarar eder, bu zararları da devlet karşılar. Nereden karşılar? Hepimizin verdiği vergilerden karşılar. Bu nedenle TRT’nin tartışmalı herhangi bir konuda “taraf” olmaya hakkı yoktur. Tabii bu da bugüne kadar kâğıt üzerinde kalmış, olmadığı halde varmış gibi davranılan bir “sözde” durumdan ibarettir.***TRT her dönemde siyasi iktidara yakın olmuş, yönetimine her zaman iktidara yakın kişiler getirilmiştir. Bu da çoktandır alışılmış bir durumdur. Çok sayıda özel yayın kuruluşunun ortaya çıkmasıyla TRT’nin azalan etkinliği nedeniyle de uzun süredir kimse bu konuyla ilgilenmiyor.Tuncay Güney vakasıyla herkes, başta CHP olmak üzere TRT’nin “kamusal” niteliğini ve tarafsız olma zorunluluğunu hatırladı.Bir olay olana kadar sorunları unutma, en kolay düzelebilecek konularda bile öylece bekleme alışkanlığımız devam ettiği için TRT konusu da usun süredir “rafta” duruyordu. Bu olay kapanınca, unutulunca da tekrar rafa kalkacaktır. Halkın ödediği vergilerle çalışan bir “kamu” kuruluşunun yayıncılığının nasıl olması gerektiği üzerinde de durulmayacaktır.Tuncay Güney olayının yayıncılık açısından gündeme getirdiği bir sorun daha var. Bu da yayıncılığın hem gelişmiş hem de güçlü ilkelere sahip olduğu ülkelerde çok dikkatli kullanılan “canlı yayın” yöntemidir. “Canlı yayın” tehlikelidir, bu tehlikeyi herhalde Tuncay Güney olayı herkese öğretmiştir.Diğer yandan da; TRT’nin “suçunu” tartışırken, bir gün önce bütün kanallarda “aynen” aktarılan “ifade” kasetinin yayınını da tartışmak gerekiyor.

Devamını Oku

Yirmi yıl iki frak

16 Ocak 2009

Kenan Evren de dış gezilere her gazeteden üst düzey bir gazeteci çağırırdı. Ancak Evren’in gezilerinde, askeri ynetim ile ilişkileri kötü gazeteciler için bir sorun vardı.Uçak havalandıktan yarım saat kadar sonra basın müşaviri Ali Baransel gazetecilerin bulunduğu bölüme doğru gelir, o sırada Evren’in sevmediği gazetelerin temsilcileri hafifçe gerilirdi.Ali Baransel birinin yanına gelip, tabii askeri yönetimle sıkı fıkı olmayan birinin yanına gelip bir göz işareti yapar, o gazeteci Evren’in bulunduğu ön bölüme geçip “fırçasını yerdi”.Kenan Evren’in ilk İngiltere gezisinin öncesinde ise ciddi bir sorunla karşılaştık. İki yemek ve bir törende gazeteciler de “frak” giymek zorundaydı. Frakın ne olduğunu, smokinden farkını biliyorduk tabii, ama meclis açılışlarında meclis başkanının üzerinde ve filmler dışında görmemiştik. Herkes birbirini arıyor, frak denilen şeyin nereden bulabileceğini araştırıyordu.O sırada Cumhuriyet’in sahibi ve başyazarı Nadir Nadi’nin evinde ben de Nadir Bey ve eşi Berrin Hanım’a bu konuyu anlatıyordum. Berrin Hanım birden, “Senin işin kolay” dedi, “Nadir senatör olduğunda bir frak yaptırmıştı, bir kez giydi, hâlâ duruyor, onu sana vereyim...” “Tabii efendim” diye atladım. Nadir Nadi’nin frakını giyecektim. Berrin Hanım frakı getirdi. Hemen Vakko’da çalışan moda yazarımız Necla Seyhun’u aradım, iki günde frak tam üstüme göre olmuştu.Londra uçağında kaçınılmaz olarak tek konu fraktı. Bir iki gazeteci İstanbul’da frak kiralayan yer bulmuştu, diğerlerin ellerinde de Londra’da frak kiralayan dükkânların adresleri vardı.O heyecan arasında ben çok sakin bir şekilde, Nadir Nadi’nin frakının bende olduğunu söyleyip bütün arkadaşları kıskandırdım.Londra’ya iner inmez herkes frak peşine düştü, bir tek ben rahattım. Ancak ilk gece Kraliçe’nin vereceği dar kapsamlı yemeğe katılacak gazeteciler için çekilen kurayı kaybedince keyfim kaçtı.Neyse ki ikinci gün Londra’nın merkezi olan ve Kraliçe’ye ait olan “City”nin belediye başkanıyla görüşme törenine ve kraliçenin bulunmayacağı ikinci yemeğe katılacaktım.Kraliçe dışında birçok prens ve prensesin katıldığı geniş yemek Buckhingham Sarayı’na dahil bir binanın büyük salonundaydı.Ana masada Evren ile prensler ve prensesler oturuyordu. Biz de ana masaya dikey yerleştirilmiş uzun masalardaydık.Biz ve bütün İngiliz erkekler frak, kadınlar da görkemli tuvaletler içindeydi. Ana masayı görebilecek iyi bir yerdeydim. Yanımda orta yaşın biraz üzerinde bir İngiliz çift vardı.Birkaç nezaket cümlesinden sonra hemen yanıbaşımızdaki prenses ve prensleri izlerken yanımdaki adam eğilip bana “Eşim size bir şey sormak istiyor” dedi.Kadın sordu: “Sizde resmi yemeklerde de böyle mi giyinilir...” Hemen “evet” dedim, “erkekler de böyle, kadınlar da sizin gibi giyinir...” kadın daha ilgilendi, “Yani resmi yemeklere kadınlar da katılıyor...” dedi.Eğlenceye devam ettik: “Tabii katılırlar ama bazen benim eşlerimden birinin işi olur, diğer üçü katılır, bazen ikisinin bazen de üçünün işi olur, hangisinin işi yoksa o katılır...” Kadın ve adam gözlerini iyice açarak baktılar, sonra aralarında fısıldaştılar. Şakayı anlamamışlardı. Hemen atladım, şaka olduğunu, benim hayatımda ilk defa frak giydiğimi, Türklerin dört kadınla evlenmediğini anlattım. Tabii gecenin devamı sıcak sohbetle geçti. Adam Kraliçe’nin yeğeniymiş, önemli görevleri varmış.O zamanlar bugünkü iletişim imkânları olmadığı için gezi boyunca ancak bir iki izlenim yazabilirdiniz, son derece tasarruflu konuşmak zorundaydınız.Gezinin benimle ilgili eğlence kısmının Zafer Mutlu sayesinde devam ettiğini döndüğümde öğrendim. O sırada Sabah Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni olan Zafer Mutlu haftalık köşesine frak hikâyelerini yazarken benim Nadir Nadi’nin frakını giydiğimi yazmış. Bu da herkesin ilgisini çekmiş.Döner dönmez ilk işim Berrin Nadi’ye uğramak oldu. Frak hikâyelerini anlattım, üstüme uyduğunu belirttim, “Bir ara getireyim” dedim. Berrin Hanım anlayışlı davrandı, “Getirme senin olsun, nasıl olsa yaptırdın, Nadir’in de bir daha giyeceği yok...” Yaklaşık 20 yıl boyunca dolabımda asılı kaldıktan sonra gün yine Nadir Nadi’nin frakının günüydü. Orhan Pamuk 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı, törene ben de katılacaktım. Aynı gece bir büyük davet vardı ve buna katılmak için frak şarttı. Ayrıca bu davete çok az sayıda gazeteci girebilecekti.Hemen Nadir Bey’in, artık benim olan frakını çıkarttım, tabii içine girmem mümkün değildi, üstüme göre yaptırmak da mümkün değildi.Mecburen Beyoğlu’nda bir yerden ceket ve pantolon kiraladım. Özel gömlek ve kravat uyuyordu. Orhan Pamuk’un ödül törenine hazırdım. Yirmi yıl sonra frak konusu bu kez de Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün ilgisini çekmişti. Üstümdekinin Nadir Nadi’nin frakı olduğunu sanmış, “Okay Gönensin Nadir Bey’in frakını giymiş” diye yazmıştı.Geçen 20 yılda iletişim imkânları inanılmaz ölçüde değişmişti. Sabahın erken saatlerinden itibaren telefonum çalmaya başladı. Herkes Nadir Nadi’nin frakıyla ilgili bir şeyler soruyordu. Çok dışımızda bir giysi olan frak, herkesin ilgisini, merakını çekiyordu. Yirmi yılda bir şey değişmemişti,Nadir Nadi’nin frakı hâlâ bende.

Devamını Oku

Birleşmiş Milletler bitti

15 Ocak 2009

Sürekli olarak güçlünün lehine işleyen çifte standart dünyasına bir ölçüde de olsa çeki düzen vermek henüz mümkün olamadı...Şu anda İsrail Filistin’e göre çok güçlü ve bunun neredeyse “zevkini çıkarıyor”.Şu anda Gazze’de yaşanan Birleşmiş Milletler’in bitişidir.İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Cemiyet-i Akvam, sonra da Birleşmiş Milletler güçlünün güçsüzü ezmemesi için kurulmuş örgütlerdir.Birincisi Büyük Savaşı önleyemedi, ikincisi ise bugün Gazze faciasına seyirci kalmaktan başka bir şey yapmıyor, yapamıyor.Yugoslavya çözüldüğü sırada Balkanlar’da yaşanan kıyımlara karşı da Birleşmiş Milletler etkili olamamış, NATO askeri güç kullanarak Sırbistan’ı durdurmuştu.***İsrail’in Gazze saldırısı devam ettikçe, daha önce birçok olayda etkili olabilmiş İsrailli barışçılar da susturuldu. Ve ne yazık ki İsrail vatandaşlarının yaklaşık yüzde 80’i askeri operasyonları destekliyor, sonuna kadar devam etmesini istiyor.Bu, bir sonraki kuşağa da savaşı devretmek anlamına gelmektedir. Gazze “temizliğine” sevinen ana-babaların çocukları da herhangi bir çatışma ortamında yine silahların çıkarılmasını isteyeceklerdir.Hamas’ı şu anda destekleyen tek ülke İran’dır. Ama kimsenin kuşkusu olmasın ki, bütün Müslüman ülkelerde insanlar Hamas’ın “kahramanca” direnişini izliyor. Onların gözünde, devletlerin politikalarının ötesinde bir Hamas imajı güç kazanmaktadır.***Türkiye’nin başbakanının en duygusal, hatta en çok Kaddafi’nin çıkışlarına benzeyen sözlerle başlayıp aceleci bir arabuluculuk için koşturmasının bir işe yaramayacağı baştan belliydi.Savaşa karşı çıkmak ile, bunca karmaşık ilişkinin ortasına “paça kasnak” girmenin farkını bilmemek Ankara’nın anında devre dışı kalmasına yol açmıştır. Dünya kamuoyunda da Türk hükümetinin “Hamas destekçisi” konumuna düşmesinin yaratacağı zararları da ilerde göreceğiz.***Gazze kıyımıyla ilgili en iyimser senaryo, ABD’de Obama’nın başkanlık görevini devralması ve konuyla ilgilenmesi üzerine İsrail’in yeni başkana bir jest yaparak operasyonu durduracağı şeklinde. Bunun da bir dilekten öteye anlamı olup olmadığı henüz belli değil.Bu arada şunu da belirtmek gerekiyor ki, yürekleri acıya boğan Gazze katliamına tepki için küçük çocukları kullanmak, dini referanslı ya da ırkçı nitelikte gösterilere yol açmak da savaşın bize verdiği ilk zararlar olarak ortaya çıkmıştır.

Devamını Oku

Esas olan demokrasiyi korumak

14 Ocak 2009

Ergenekon davası dolayısıyla hep birlikte bir ayrıntı yığınına boğulduk. Bu türlü bir boğulma halinin sonucu da meselenin esasını kaçırma tehlikesidir.Şu anda olayla ilgili değişik görüşleri olan herkes, hep birlikte aynı tehlikenin sınırında dolaşıyoruz.Meselenin esasında anlaştığımız takdirde ayrıntılar da daha sağlıklı tartışılabilecektir.Meselenin esası demokrasinin korunmasıdır. Bütün siyasi partilerin, bütün vatandaşların; siyasi eğilimleri farklı olmakla birlikte demokrasinin korunması konusunda sorumluluk hisseden herkesin bu esasta birleşmesi durumunda ormanın bütününü görmüş oluruz.*** Bu davanın bütün unsurlarının en hassas demokratik usullerle, insan haklarına en hassas şekilde özenle, en hassas olanları da dahil, hukukun bütün ilkelerine saygıyla yürütülmesi bu yüzden önemli.Hiç kimsenin başına bastırılarak otomobile sokulmaması da bu yüzden önemli. Çünkü böyle bir ayrıntının insanları rahatsız etmesi doğaldır.Gözaltına alınacak kişilerle ilgili faaliyetlerin, örneğin gözaltına alıp salmak yerine “ifadeye çağırmak” şeklinde yürütülmesi de mümkündür ve bu şekilde şu anda yaşanan birçok rahatsızlık da giderilmiş olur.Bir yanda silah depoları diğer yanda sonuçsuz gözaltılar, bir yanda suikast planları diğer yanda bunu onaylaması mümkün olmayan kişiler olduğunda tabii ki insanların kafası karışır.Davayı sulandırmak isteyenlerin üzerinde oynadıkları alan da budur. Üstelik böyle bir alanın yok edilmesi, biraz daha özen, biraz daha siyasi bilinçle kolayca sağlanabilir.*** Siyasi uzlaşma, en tepeden en aşağıya kadar demokrasinin bütün unsurlarıyla korunması üzerine sağlandığında dava sonucuna ulaşabilecektir.Bunun yollarından biri de herkesin, ama herkesin davanın ayrıntıları üzerine tartışmayı keserek, esas üzerinde durmasıdır.Yasa dışı oluşumlardan bu ülke çok çekti. 27 Mayıs 12 Mart’ı, 12 Mart 12 Eylül’ü, 12 Eylül 28 Şubat’ı yarattı. 28 Şubat da ülkenin yarısının oyunu alan bir AKP iktidarını doğurdu.Sona ermesi gereken, bu zincirdir. Eğer Ergenekon davasına bu bilinçle yaklaşırsak hepimiz gerçek bir “vatan görevi” yapmış oluruz.

Devamını Oku