CHP Genel Başkanı’nın dünkü konuşmasından söz ediyoruz. Baykal bir kez daha kendini aştı.Konuşmasına ağır bir “ayıp”la başladı: Ergenekon’da son olarak gözaltına alınan üst düzey emekli subaylar Genelkurmay Başkanı’nın gösterdiği tepki üzerine salınmıştı. Bunun doğru olup olmaması çok önemli değil, önemli ve şiddetle ayıp olan, Baykal’ın buna sevinmesi ve hükümeti bu iddia üzerinden sıkıştırmaya kalkmasıdır.Baykal Türkiye’nin gerçek bir demokrasiye gideceğine o kadar inanmıyor ki, sağda solda çıkan silah depolarının önemi olmadığı söylüyor.Baykal kendi sözleriyle “çetelerin hep varolduğunu, bundan sonra da varolacağını” ifade etti. Bu suç çetelerinin temizleneceğine inanmayan bir siyasi, kendi ülkesine, kendi yargısına güvenmeyen, kendisine güvenmeyen bir şahıstan ibarettir.Baykal silah depolarını “küçümseme”ye çalışırken birkaç kez “o silahları oraya kim koydu, ne zaman koydu, neden koydu” diye soruyor, “şahsen mi, örgüt olarak mı” diye ekleyerek de insanlarda başka kuşkular uyandırmaya çalışıyor. Bu kadar ayıp olur mu?*** Baykal Susurluk’a karşı mücadele verdiğini, bu yüzden hükümetten ayrıldığını söylüyor. Öyle mi, kim duymuş?İsteyen o günlerin 1996, 1997, 1998 yıllarının gazete arşivlerine girer ve Baykal’ın hükümetten ne zaman, nasıl, hangi gerekçelerle ayrıldığını öğrenir. Ayıp oluyor Baykal Bey.CHP Genel Başkanı, Ergenekon örgütünün varlığını gösterecek bir kanıt olmadığını bir kez daha söylüyor. Baykal Bey, davalar bunun için görülür; hakkında iddialar bulunanlar yargılanır, suçlularla suçsuzlar ayıklanır. Ama daha davanın bu aşamasında, hele birkaç gündür ortaya çıkan silah depolarıyla ülke sarsılmışken bu konuşmayı yapmak katmerli ayıptır.Deniz Baykal, Deniz Feneri gibi yolsuzlukların bu olaylardan daha önemli olduğunu düşünüyor ve söylüyor. Baykal Bey, tabii ki yolsuzluklar çok önemlidir, partinizin önemli bir belediye başkanı için daha yeni kendiniz suç duyurusunda bulundunuz. Ama “Ergenekon’u bırakın yolsuzuklara bakın” demenin ne kadar ayıp olduğunun, çünkü bu cümleyle silah depolarının, faili meçhul cinayetlerin, Hrant Dink’in katillerinin, Danıştay katillerinin savunmasını yapıyor olduğunuzun farkında mısınız?*** Baykal Bey, Avrupa Birliği’yle “müzakerelerin açık uçlu oluşuna” da değindi. Doğrudur, çünkü ülkemizde hâlâ toprak altından silah depoları çıkıyor, çoluk çocuk öldüren suikastlar yapılıyor ve bunların ortaya çıkmasını istemeyen Baykal’lar bulunuyor. Adamlar sizden korkuyor, sizin oraya taşıyabileceğiniz geriliklerden korkuyor Baykal Bey.Deniz Baykal, dönemin Genelkurmay Başkanı’nın bile doğru dediği belgelere “yalan” demişti, bugün silah depolarını önemsiz göstermesine, çetelerin üstesinden gelinemeyeceğini söylemesine, faili meçhul cinayetlerin aydınlanmasını istememesine de şaşmamak gerekiyor.Baykal Bey, sürekli kendini aşıyor ve “sol”u iğdiş etme, ülkeyi solsuz bırakma görevini başarıyla sürdürüyor.
Ergenekon davası ilerledikçe demokrasinin değerini hatırladık. Demokrasi varsa silah yoktur, kan yoktur. Demokrasi varsa her şey konuşulur her şey tartışılır, ama kimse kimseye bir şeyi zorla kabul ettirmeye kalkmaz.AKP hükümetinin ilk iki yılında ciddi bir demokrasi programı ortaya çıkmıştı.Programın çerçevesi, Avrupa Birliği adaylığının getirdiği hedefle oluşmuş, bu da topluma ciddi bir moral vermişti.Sonra AKP o rotayı kaybetti. Kaybetmesinin nedenlerinden biri kuşkusuz, bu partinin de diğerleri gibi demokrasi ruhunu tam olarak sindirememiş olmasıdır.Demokrasi ruhunu sindirmenin anlamı da her konuda ve herkese özgürlükten gocunmamak, en ileri demokratik hakların herkesin hakkı olduğuna gerçekten inanmaktır.*** AKP eğer 2002-2003’teki rotada devam edebilseydi ne türban savaşı çıkardı ne de en tıkız siyasi tartışmalarla zaman kaybederdik.Demokratik gelişmelerin devam etmesinin, en başta Ergenekon gibi örgütlenme ve girişimlerin maddi kaynaklarını kurutacağını da AKP ya görmemiş ya da unutmuştu.Hemen yanı başımızda ama Batı yanımızdaki komşularımıza bakmak bile Avrupa Birliği rotasının nasıl bir toplumsal “temizlenme” yolu açtığını görmek için yeterlidir.Tam demokrasi üzerinde uzlaşmaya dayanan bir siyasi yapı kurabilen ülkelerin yaşadıkları gelişmeler gözümüzün önündedir, ama Ankara bunları görmemek için direnmeye devam ediyor.*** Ergenekon davası bazı gözlerin açılmasına vesile olarak en büyük faydayı sağlayacaktır. Her sorunun çözümünün sadece ve sadece demokrasi içinde bulunacağını gören, buna inanan, bu konuda toplumsal uzlaşmayı sağlayan ülkelerin de kendi Ergenekonları vardı. O ülkelerde demokratik kurumlaşmalar ilerledikçe bu tür bütün çıbanlar da kolayca tasfiye edildi.Bunu CHP de artık görmeye başlamak zorundadır. CHP Türkiye’nin kurucusu olan partidir, çok partili demokrasiyi getiren partidir, Mustafa Kemal’in ve İsmet İnönü’nün partisidir. Bu partinin bugünkü görevi en ileri demokrasi için çalışmak, iktidarı da en başta bu açıdan denetlemek ve zorlamak olmalıdır.Ergenekon davası bu açıdan bir kırılma noktası olabilir, yeter ki kamu vicdanını rahatsız edecek hiçbir uygulamaya sapılmasın ve hedefin demokrasi ve hukukun korunması olduğu sürekli olarak gösterilsin.
Avrupa ülkelerindeki Ermeni soykırımı ile ilgili hoşumuza gitmeyen her gelişme karşısında bağırıp çağırıyoruz.Bazı ülkelerde “Ermeni soykırımı olmamıştır” sözünü sarf etmenin, Yahudi soykırımını ret kanunları kapsamına alınmasına büyük tepkiler gösterdik.Neler dedik:- Siz ne biçim demokrasisiniz, dedik.- Soykırım var diyene özgürlük, yok diyene ceza; bu, fikir özgürlüğüyle bağdaşmaz, dedik.- Sizinkisi çifte standarttır, ayıptır dedik.Peki sonra ne yaptık. “Ermenilerden özür diliyorum” metnini yazanlara ve imzalayanlara soruşturma açtık...***Ne farkınız kaldı o kızdığınız kişilerden, siyasilerden, ülkelerden?Bütün o söyledikleriniz, tepkileriniz, kalkıp İsviçre’ye gitmeleriniz, Fransa’ya karşı düzenlenen gösteriler, ne oldu bütün bunlar?Bütün bunları yaptıktan sonra, o lafları söyledikten sonra şimdi sergilediğiniz bu davranış nedeniyle sizi hiç kimsenin ciddiye almayacağını anlamıyor musunuz?Başkalarına “çifte standartçı” dedikten sonra aynı şekilde davranmanın sizi düşürdüğü durumun farkında olmamanızın ne kadar üzücü olduğunu anlayabilir misiniz...Kaldı ki, o kısa bildiriyi yazan ve imzalayanlar “soykırım” sözünü kullanmıyor, o sıralarda savaşın tarafı olması mümkün olmayan insanların, fakirlerin, kadınların, çocukların yaşadıkları dram için özür diliyorlar.Bunun “Türk milletini aşağılama” olduğunu düşünmek için bayağı geri bir dünyada yaşamak gerekiyor.***Türkiye bu gerilikleri, o kafaları hak etmiyor.O kafalar bu ülkeyi her bakımdan geri bıraktı. Ruhen geri bıraktılar, maneviyat olarak geri bıraktılar.Ah o kafa, sen ne zaman bu ülkeyi, bu ülkede yaşayanları rahat bırakıp tarihin derinliklerine gideceksin?Bak, ileri dünyada senin gibiler çoktan tarih oldu; bazı kalıntılar var, ama onlar da artık toplumlara, insanlara zarar veremiyor.Haydi o kafa, sen de git, bu halk senin verdiğin zararlardan artık kurtulsun.
Bir evde el bombaları çıktı. Üç-beş el bombasıyla darbe mi yapılacak, denildi. Sağda solda ufak tefek silahlar çıktı. Yine olur o kadar, denildi. Sonra bir yarbayın evinde biraz fazla silah ve mühimmat çıktı. Birileri “adam subay, olabilir” demeye çalıştı.Peki Ankara’nın sağına soluna gömülmüş olan bu silahlar ne için kullanılacaktı? Birileri Ergenekon-Susurluk hattında ortaya çıkanları savunurken “gerillanın olduğu yerde kontr-gerilla da olur” diyorlardı. Ankara’da gerilla yok, o zaman bu silahların teröristlere karşı kullanılması söz konusu değil. Kaldı ki terörle mücadele halinde olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Ankara’nın orasına burasına silah gömmeye herhalde ihtiyacı yok...***Ergenekon davasını hafifsemek için ta en başından beri yürütülen bir iddia daha bu silah depolarının ortaya çıkışıyla yıkılmış oldu. “Adamlar görevdeyken darbe yapmamış, bu üç beş silahla mı darbe yapacaklar” deniliyordu. Tabii ki Silahlı Kuvvetler karşısına bu silahlarla çıkılıp darbe yapılamaz. Bu silahlar ne için gömülmüştür?Silahlara götüren yol, bir başka tartışmayı da sona erdirdi. On yıl önceki Susurluk olayı ile bugünkü Ergenekon olayı arasındaki bağlantıları gösteren güçlü kanıtlar ortaya çıkmış oldu. Ayrıca bir şey daha anlaşıldı: Susurluk kadroları emekli falan olmamış, yeni yapılanma ne ise bunun içinde de varolmaya devam etmişlerdir.***Ergenekon olayının derinleşmesini, bu yolla eski-yeni faili meçhul ya da bilinen cinayetlerin aydınlanmasını istemeyenlerin elinde bir tek gerekçe kalmıştır. O da, Yalçın Küçük, Kemal Gürüz, Sabih Kanadoğlu gibi isimlerin bu soruşturma kapmasına alınmış olmasıdır. Bu kişilerle ilgili kovuşturmaların çok hızlı yürütülmesi ve eğer bir yanlış varsa hemen düzeltilmesi şarttır.Ancak bunun için de yargı üzerinde baskı anlamına gelecek girişimlerin sürdürülmesine son verilmesi gerekiyor.Yargı sürecinin sağlıklı yürümesini istemeyenler, davayı çeşitli şekillerde sulandırmak isteyenler çabalarına devam edecektir. Yargı da kendisini her türlü baskının dışında tutmakla yükümlüdür. Bunları boşa çıkaracak olan da yargının en hassas ve en şeffaf şekilde çalışmaya devam etmesidir.
80’li yılların başında dünya kamuoyu iki ülke arasında zaman zaman benzerlik kuruyordu. Türkiye’de askeri müdahale olmuş, çok partili rejime ara verilmişti, o sıralarda Polonya’da tek parti yönetimi olmasına rağmen Komünist Parti işçi ve aydın muhalefeti karşısında çaresiz kalmış, asker yönetime el koymuştu. Polonya’da yönetimin başına General Jaruzelski geçmişti.Ancak dünyadaki demokratik gelişmelerin de baskısıyla Türkiye’de aksak da olsa yine demokrasiye dönüş süreci başlıyordu. Sovyetler Birliği’ndeki yeni süreç ise Polonya üzerindeki baskıları yoğunlaştırmıştı.1987’de Varşova’da “Doğu Batı Yumuşamasına Basının Katkıları” konulu bir toplantı düzenlendi, Batı ve Doğu Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gazeteciler davet edildi. Bu toplantıya Türkiye’den biz katıldık.Varşova’ya giden uçakta Batı Almanya’dan yaşlı gazeteci ile tanıştım, o da aynı toplantıya gidiyordu, eski gazeteciydi, çok neşeli ve esprili bir kişiydi.ZEHİR ZEMBEREK BİR KONUŞMAToplantı, ertesi gün 40 kadar gazetecinin katılımıyla küçük bir salonda başladı. Önce aynı basmakalıp “barışın erdemi” nutukları çekildi. Toplantı böyle sıkıcı bir minvalde ilerlerken Kıbrıs Rum kesiminden gelen gazetecilerden biri söz aldı ve Türkiye hakkında zehir zemberek bir konuşma yaptı.O zaman biz de söz istedik, buraya böyle konuşmaların yapılmayacağı bir ortamı hazırlamak için geldiğimizi söyledik.Sonra ara verildi; az önce konuşan oldukça kilolu Rum gazeteci elinde kahvesiyle yanıma geldi. Özür diliyordu, ama böyle bir konuşma yapmasa ülkesinde tepki görürdü, biz alınmamalıydık! Memur gazeteci zihniyetinin bir örneği de orada karşıma çıkmıştı.Toplantı devam ederken Doğu Alman heyetinin başındaki, sakalıyla Lenin’i andıran gazeteci sık sık söz alıyor ve aynı basmakalıp lafları tekrar edip duruyordu. Bu yaşlı Doğu Alman ülkesinin tek televizyonunda her akşam haberler sonrasında “komünist yorum” yapan gazeteciydi.Bu Doğu Almanyalı bir ara hızını alamadı ve “Batı Alman faşizmi” gibi şeyler söyledi. O zaman da uçakta tanıştığımız yaşlı Batı Alman gazeteci söz aldı ve şöyle dedi: “Bu sözler önemli değil, çünkü biz onunla eski dostuz, İkinci Dünya Savaşı’nda o teğmendi ben Doğu Almanya’nın en ünlü gazetecisi kıpkırmızı oldu, daha sonra da hiç söz almadı...O günkü Polonya’yı anlatan bir yazı yazabilmek için çeşitli kişilerle görüşürken Komünist Parti’nin bir yetkilisinden de randevu istedim. Merkez komitesinin dış ilişkilerden sorumlu üyesine gittim. Biz konuşurken yanımızda birisi sürekli not alıyordu. Komite üyesi de basmakalıp laflar ediyor, sorularıma cevap alamıyordum. Sonunda teşekkür ettim, gitmeye hazırlanırken ve kâtip de dışarı çıkmışken komünist parti yetkilisi beni durdurdu, konuştuklarımızı yazıp yazmayacağımı sordu. Gerçi söyledikleri önemsizdi ama kendisine “Tabii ki yazacağım” dedim. Adam gülümsedi ve “Bir ricam var” dedi, “Yazarsanız benim adımı kullanmayın, çünkü ben her yaz eşim ve çocuklarımla arabayla Antalya’ya giderim ve bir ay orada tatil yaparım, adım gazetede çıkarsa sorun olabilir.” Bu insani ricayı tabii ki yerine getirdim, adını hiç anmadım, umarım daha birçok keyifli Antalya tatili yapmıştır.
Bizim askeri darbe geleneğimiz eskidir. İmparatorluğun son döneminde İttihat ve Terakki darbeyle iktidar oldu, darbeyle muhalefeti temizledi.Cumhuriyet çok partili rejime geçerken, 1950 seçimini Demokrat Parti’nin kazanması üzerine bazı üst rütbeli subayların İsmet İnönü’ye gidip müdahale izni istedikleri, ama alamadıkları da biliniyor.1960 öncesinde de çeşitli askeri müdahale hazırlıkları yapıldı, sonra 27 Mayıs oldu. Sonra 9 Mart 1971’de “solcu” darbe girişimi son anda önlendi, bunun yerine karşı “kanat” 12 Mart 1971 müdahalesini yaptı. Sonra da 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Turgut Özal da bir askeri müdahale olacağı kuşkusunu taşıyordu, “benim iki gömleğim var, biri bayramlık bir idamlık” diyordu.***Son olarak AKP iktidarının ülkeyi irticaya götüreceği kaygısı içindeki bazı üst rütbeli askerlerin müdahale istedikleri, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın günlükleriyle ortaya çıktı. Dönemin Genelkurmay Başkanı da oldukça dikkatli bir dille bu olayları doğruladı.Ergenekon davasının son dalgasında iki emekli orgeneral ile albay, yarbay rütbesinde bazı muvazzaf subayların da gözaltına alınması, son darbe girişiminin ya da taleplerinin de bu davaya katılabileceği izlenim veriyor.Ergenekon davası, Türkiye’nin en önemli “siyasi” davasıdır. Bu davayla ilgili olarak kimileri “siyasi” nitelemesini “hukuki” olmadığını belirtmek kastıyla kullanıyor, davanın meşru olmadığı söylemeye çalışıyor. Bu dava siyasi bir davadır, çünkü önemli siyasi amaçlı faaliyetlerdeki suç unsurlarını kovuşturmaktadır. Bu niteliği, davayı “hukuk dışı” ya da “gayrimeşru” kılmaz.***Ergenekon davasının yakın geçmişin bütün karanlık olaylarını ortaya çıkarmasını beklemek fazla iyimserlik olabilir. Ama bu dava ile alınması gereken asıl sonuç, silah ve şiddetle siyaset yapmanın ve her türlü askeri müdahalenin tamamen gündemden çıkarılması olmalıdır.Bu dava bu yüzden çok önemlidir ve Türkiye’nin demokratik kurumlaşmasına katkı sağlayacaktır. Bunun da şartları vardır. Birincisi bütün dava sürecinin çok açık ve hukuki ilkelere uygun olarak yürütülmesi, ikincisi de her türlü sulandırma eğiliminden arındırılmasıdır. Bu iki şart yerine getirilmediği takdirde insanların kafalarında soru işaretleri uyanır.Ve böyle olursa, geçmişimizin karanlıklarını geleceğe taşımış oluruz. Buna da kimsenin hakkı yoktur.
Ergenekon davası, daha ilk soruşturma başladığı andan itibaren iki zıt tepkiyle karşılandı. Türkiye’nin yakın geçmişindeki karanlık noktaların aydınlatılmasını isteyenler ve umut edenler davayı olumlu karşıladı. Buna karşılık bir kesim bu davanın bir “Atatürkçüleri tasfiye” operasyonundan ibaret olduğunu savundu.Ergenekon davasında sanık ve zanlı durumundaki kişiler üç farklı grupta yer alıyor.Bunlardan biri, çeşitli şekillerde ve yıllardır, Susurluk da dahil olmak üzere çete faaliyetlerine karışmış ve bir şekilde devlet ya da devletin içinde bulunan kişilerle temasta olanlardır.İkinci grupta emekli askerler ve bunlarla ilişkili bazı siviller bulunuyor. Bu emekli askerlerden bazılarının birinci gruptakilerle ilişkileri de kendi ağızlarından doğrulanmıştır.***Dava sürecinde henüz bu iki grubun ilişkileri tam olarak çözülmüş değildir. Danıştay saldırısı ve bazı suikastlar dolayısıyla bazı “suç ilişkileri”nin belirtileri ortaya çıkmıştır, ama bunların kanıtlandığını söylemek için henüz erkendir.Üçüncü grupta ise, imkânları dolayısıyla AKP hükümetine en şiddetli şekilde muhalefet etmiş bazı kişiler bulunuyor. Bu gruptakilerin de diğer iki grupla örgütsel ilişkileri kesinleşmiş değildir.Deniz Baykal da ilk kez dün, bu dava dolayısıyla suç örgütü oluşturmuş kişilerle, tanınmış muhalif kişilerin yan yana konulduğundan söz etti.***Dava sürecinde asker kişilerin, görevde oldukları dönemdeki “darbe” girişimleri ele alınmamakta, bu kişilerin emekli olduktan sonraki kargaşalık ve darbe ortamı yaratmayı hedefleyen faaliyetleri soruşturulmaktadır. Ancak dünkü operasyonda bazı muvazzaf subayların da gözaltına alınması, eski olayların da davaya dahil edilmesi ihtimalini güçlendirmiştir.Bu davanın sağlıklı yürümesi için gözetilmesi gereken önemli bir husus, özenli davranma hususu dünkü operasyonlarda çiğnenmiş gibi görülüyor.Davanın konusu AKP’ye en şiddetli ve sert muhalefeti yapan kişiler değildir ve olamaz, Türkiye bütün siyasi faaliyetlerin serbest olduğu bir ülkedir. En azından öyle olmaya yaklaşmıştır. Bu durumu çiğneyerek siyasi görüşler üzerine kurulu davalar yaratmak demokratik düzende onarılmaz yaralar açar.***Dünkü operasyon, özellikle de kovuşturulan üç isim davayı sulandırma hevesinde olanların etkin olabildiğini gösteriyor. Prof. Yalçın Küçük, Prof. Kemal Gürüz ve Sabih Kanadoğlu’nun “çete” örgütlenmelerinin içinde yer aldıkları iddiasını inandırıcı bulmak güçtür. Eğer bu üç isim, muhalif kimlikleri dolayısıyla davaya katılmak isteniyorsa sadece Ergenekon davası en ağır şekilde sulandırılmış olmakla kalmaz, ülke de çok tehlikeli bir yola sokulmuş olur.Ergenekon davası ancak en geniş ve açık demokratik kurallar içinde yürütülürse yakın geçmişimizin karanlıklarını geride bırakabiliriz. Bu dava dolayısıyla başka hedefler yaratmaksa, ancak bu karanlıkları yarına da taşıyacaktır.
Yüksek Öğretim Kurumu’nun varoluş nedeni üniversiteleri, yüksek öğretimi sıkı düzen içinde kontrol etmektir. Askeri yönetim YÖK’ü bu amaçla kurmuştu.YÖK bu görevini her dönemde, askeri yönetim döneminde, ama aynı zamanda Özal, Demirel, İnönü, Çiller, Yılmaz dönemlerinde de layıkıyla yerine getirmiştir. Askeri yönetim için zaten başka türlüsü düşünülemezdi, ama sonraki bütün sivil ve “demokrat” siyasiler YÖK’le sadece bu “gücü” ellerinde tutmak için ilgilenmişlerdir.Böyle bir sıkı yönetim kurumunu elde tutmayı her siyasi iktidar kendisi için bir “güç” olarak görmüş, attıkları bütün demokrasi nutuklarını unutmuşlardır.***Son olarak YÖK’ün başına AKP iktidarına yakın ve yakın oluşu gizlenmeyen bir kişi geldi. Yeni YÖK Başkanı da bol bol üniversite özerkliği, bilim özgürlüğü, bilim insanlarının özgürlüğü gibi konularda konuştu.Birisi bu konularda konuşuyorsa kendisinden beklenen, bütün bu alanlardaki şikâyetleri gidermek için çalışmasıdır. Yeni Başkan’ın ilk önemli faaliyetinin üniversitede türbanın serbest bırakılmasına ilişkin olduğu hatırlardadır.Ne demişlerdi bu girişimleri sırasında?“Üniversite özgürlük kurumudur” demişlerdi, “üniversitede yasak olmaz” demişlerdi.Aynı YÖK bir genelge yayınladı ve üniversite mensuplarının sivil toplum örgütlerinde görev üstlenmeleri için izin almaları şartını getirdi.“Sivil toplum örgütü” denildiğinde bunun içine her türlü araştırma vakfı da girer, sendikalar da girer, tabip odaları gibi meslek örgütleri de girer. Hatta siyasi partiler de bu izin kapsamına girebilir.***YÖK kurulduğu zaman ilk icraatlarından biri üniversite mensuplarının siyasi partilere üye olmasını yasaklamaktı. Düşünmüşlerdi ki, üniversite siyasetle uğraşmadığı zaman bazı dertler biter. O dertler de -her türlü çağ dışı kafa için- okumak, düşünmek, tartışmak, toplumla ilgili fikirlerini açıkça söylemek ve buna uygun örgütlenme hakkını kullanmaktır.O günün YÖK’ü ile bugünkü türbanla ilgili ağır özgürlük nutukları atanların YÖK’ü arasında zihniyet açısından bir fark yok.Bir üniversite asistanı, doçenti, profesörü sendikada görev almak için izin isteyecek! Hiç yanılmayalım, bu sendika ya da meslek örgütü ya da dernek “uygun” görülürse izin hemen çıkar, yoksa çıkmaz.Bu zevatın askeri sıkı düzen zihniyetinden bir zihniyet farkı yoktur, bunların özgürlükten, üniversite özgürlüğünden, her türlü örgütlenme ve düşünce özgürlüğünden anladıkları hiç farklı değildir.Onlar türbansız ve iç boş kafalar istiyordu, bunlar da türbanlı ama yine içi boş kafalar istiyorlar.