İstanbul’un ihtiyacı

27 Ocak 2009

CHP’nin İstanbul adayı olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu seçmesiyle ilgili olarak “CHP İstanbul’u terk etti” deyince çok değişik tepkiler aldık.Kemal Kılıçdaroğlu değerli ve deneyimli bir eski bürokrat, başarılı bir siyasidir. Buna kuşku yok. Ama Kılıçdaroğlu, eğer İstanbul’a başkan olursa İstanbul’u en başından öğrenmek zorunda kalacaktır.Kılıçdaroğlu, bazı AKP’lilerle ilgili olarak ciddi dosyalar hazırlamış, önemli bir muhalefet görevi yerine getirmiştir. Halk tarafından bu özelliğiyle tanınmış, sevilmiştir. Kılıçdaroğlu’nun İstanbul adayı olması da CHP’nin seçim kampanyasını “yolsuzluk” teması üzerine kuracağını gösteriyor. Nitekim Kılıçdaroğlu da dün Vatan’ın manşetinde yer alan demecinde “150 milyar dolar nereye gitti” sorusunu sormuş ve seçim kampanyası boyunca buna cevap arayacağını belirtmiştir.Nüfus itibarıyla İstanbul Türkiye’nin altıda biridir, dünyanın en büyük kentlerinden, her şeyiyle en önemli kentlerinden biridir. İstanbul’un başkanı, başbakandan sonra en önemli “seçilmiş”tir. Çünkü İstanbul’u yönetenin politikaları sadece İstanbul’u değil, bütün çevresini, hatta bütün ülkeyi etkiler.***İstanbul, zaman zaman unutsak da, halen büyük bir deprem tehdidi altında ve mevcut yönetimin buna karşı gerekeni yaptığı da söylenemez.İstanbul’daki yapıların üçte biri “kaçak” tanımına girer, yani beklenen depremde bunların hepsi yerle bir olacaktır.İstanbul’un su sorunu halen çözülmüş değildir ve şehrin nüfusu bu şekilde artmaya devam ettiği sürece çözülmesi de mümkün değildir.Bu şehre “sosyal demokrat” bir yönetim anlayışı gelecekse, en baştaki önceliklerinden birinin İstanbul’un göç almaya devam etmesini engellemek olması zorunludur.Susuz İstanbul’un daha büyük ve daha susuz bir İstanbul olmasını engellemek de birincil görevlerdendir.İstanbul’un şu anki yönetimi çok büyük ulaşım hamleleri yaptı. İstanbul’un yönetimine aday olanların İstanbullulara bu çalışmaların devam edip etmeyeceğini söylemeleri gerekiyor. Yoksa CHP’ye dönük en klasik eleştirilerden birinin konusu olan “kimse para kazanmasın diye hiçbir şey yapmayız” anlayışına mı dönülecektir?İstanbul’a sadece “dev bir rant” şehri olarak bakanlara karşı, bu büyük rantın tekrar İstanbul halkına dönüşünün nasıl sağlanacağını anlatmak da sosyal demokrat başkan adayının görevidir.***İstanbul’da “varoş” denilen bölgelerde yaşayanların İstanbul hayatına katılmalarını, “İstanbullu” olmalarını sağlamak da bir sosyal demokrat yönetimin en temel hedeflerinden bir olmalıdır.Seçime iki aydan daha az bir süre kaldı. CHP’nin adayı diğer yardımların yerine her ev kadınına ayda 600 TL vereceğini söyledi. Söylemesi gereken, o 600 liraların asıl değerini depremde yok olmamış, suyu akan, trafiği düzgün, hatta kaldırımları doğru yapılmış bir İstanbul’da kazanacağıdır.

Devamını Oku

CHP İstanbul’u terk etti

25 Ocak 2009

Deniz Baykal, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olarak Murat Karayalçın ile anlaşınca, CHP’nin yerel seçime iddialı gireceği görüşü yayılmıştı.Ankara’da üç dönem seçilen Melih Gökçek’in tarzı, özellikle de son ekran “düellosu” ve sonrasındaki tutumu Karayalçın’a şans tanıyanları artırmıştı.Baykal İstanbul için oldukça geç ve güç karar verdi. Kemal Kılıçdaroğlu üst düzey bir bürokrat olarak görev yapmış, siyasi hayatında da başarılı ve etkili görünmüştür.Ama Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için aday gösterilmesinin nedenlerini anlamak kolay değil. Öncelikle Kılıçdaroğlu “İstanbullu” değil ve İstanbul’da yaşayan bir kişi değil. İstanbul’da yaşayanların ruh hallerini, beklentilerini bilmemesi doğaldır.Denilebilir ki, Kılıçdaroğlu bürokrasi ve siyaset deneyimiyle bu eksiklerini kapatabilir, iyi bir kadro kurabilir. Olabilir ama bu yine de İstanbul’da yaşayanların Kılıçdaroğlu’nun tercih etmeleri için bir gerekçe değildir.*** Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP İstanbul İl Başkanı Gürsel Tekin’in, eski bakanlardan Ercan Karakaş’ın da adları geçiyordu. Gürsel Tekin İstanbullu ve CHP’yi İstanbul’da “canlandıran” kişi olarak adını duyurdu. Karakaş da İstanbul’da yaşıyor ve sosyal demokrat politikalar üretmek için sürekli çaba gösteren bir kişi.Baykal’ın Kılıçdaroğlu ismini tercih etmesi, yerel seçim propaganda stratejisinin öncelikle “yolsuzluk” meselesi üzerine kurulacağını gösteriyor.Kılıçdaroğlu, yolsuzluklara dikkat çekmede ve yolsuzlukları teşhir etmekte başarılı olmuş olabilir, ama bu da “İstanbul’u yönetme” yetkinliği konusunda bir güvence olarak görülemez.İstanbul’da yaşamayan bir kişinin İstanbul’u yönetmek üzere aday gösterilmesinin bir açıklaması olmalıdır. ***Bazı CHP’lilere göre, Baykal Kılıçdaroğlu’nun fazla “öne çıkması”ndan hoşlanmamış ve onu bir seçim başarısızlığı ile “aşağı çekmek” istemiştir.Bunu bilemeyiz, ama Kılıçdaroğlu’nu aday göstermenin “İstanbul’u istememek” anlamına geldiğini biliyoruz.Peki CHP İstanbul’da oy kaybederse Baykal çıkıp yanlış seçim yaptığını söyleyecek mi? Tabii ki böyle bir şey olmayacak.

Devamını Oku

Kâbuslarımız

24 Ocak 2009

James Joyce “tarih kurtulmak istediğim bir kâbustur” demiş. Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin üzerinden 16 yıl geçtiğini düşünürken bu söz aklıma geldi.Kâbus...Uğur Mumcu’nun öldürülmesi de bir kâbustur. İnandığını, doğru bildiğini yazmaktan çekinmeyen bir gazeteci, bir sabah otomobiline binerken havaya uçuruluyorsa bu kâbustur. Hepimizin, bu toplumda yaşayan herkesin kâbusudur.***Uğur Mumcu neden öldürülmüştü? On altı yıldır bu sorunun cevabı verilemiyor. Ya da verilmiyor.Abdi İpekçi neden öldürülmüştü? Onu az çok anladık. Türkiye biraz daha kana bulansın diye öldürüldüğünü sonraki olaylardan çıkardık.Peki, İpekçi’yi öldürenlerden biri olan Ağca’nın sıkıyönetim altında, askeri bir hapishaneden kaçmasının hesabını kimse verdi mi?Muammer Aksoy’u, Bahriye Üçok’u, Ahmet Taner Kışlalı’yı, Hablemitoğlu’nu, Hrant Dink’i kimler, neden öldürdü. Neden öldürüldüklerini hâlâ bilmiyoruz. Bu cinayetlerin hangi amaçlarla planlanıp uygulandığını bilmiyoruz.***Birileri “korku toplumu” ndan söz ediyor. Yıllardır bir korku toplumunda, kâbuslarla yaşıyoruz.Ankara’nın ve İstanbul’un, Diyarbakır’ın kalabalık merkezlerine bomba atanların güdülerini, beyinlerinde ne olduğunu ve ruh hallerini bilmiyoruz.Elinde silah olmayan kişileri bombalarla havaya uçurmak için nasıl bir ruh haline sahip olmak gerekir?Deniyor ki, bu sıralarda iki Ermeni din adamı daha öldürülecekmiş?.. Neden? Türklerin kâbusları artsın, korksunlar diye mi, yoksa dünyanın insan insanları Türklerden uzak dursunlar diye mi?***On altı yıl önce Uğur Mumcu öldürülmüştü, iki yıl önce de Hrant Dink öldürüldü. Peki aradan geçen 14 yıl boyunca bu cinayetlerin peşine düşmeyen, bu cinayetleri görmezden gelen, ama kırmızı plakalı arabalarda afra tafra yapanların vicdanları hiç mi titremiyor? Onca başbakan, adalet bakanı, içişleri bakanı geldi geçti ama Uğur Mumcu’yu öldürenlere bir şey olmadığındandır ki Hrant Dink’i de öldürdüler.Fikirleri yüzünden insanların silahla, bombayla öldürüldükleri bir ülke “muasır medeniyetin” kıyısına ulaşamamış bir ülkedir.Uğur Mumcu’yu, Hrant Dink’i ve daha onlarca insanı öldürenlerin istediği de herhalde böyle olmasıdır.

Devamını Oku

Unutulanlar

23 Ocak 2009

İntihar eden emekli albayın cenazesi “unutulanlar”ı hatırlattı, çok da kuvvetli bir şekilde hatırlattı.Kollarını bacaklarını kaybetmiş gencecik insanlar, tekerlekli iskemlelerinde, ellerinde bayraklarla cenazeyi izledi.Silahlı Kuvvetler’in bütün üst kademesi de tam kadro cenazedeydi.İntihar eden emekli albayın, Güneydoğu’da görev yaptığı sürede bazı suçlamalarla karşı karşıya kalmış olmasını bir kenara bırakalım.Bu emeki albay, onlarca, yüzlerce diğerleri gibi evini aylarca görememiş olanlardan biriydi. Görevini yaparken suç işledi mi? Bilmiyoruz, bilemeyiz. Ama bir çatışmada aldığı yara dolayısıyla tekerlekli sandalyeye mahkûm yaşıyordu.***Bu emekli albay da onun cenazesini izleyen gaziler de aslında yeteneksiz, çapsız, ufuksuz siyasilerin kurbanıdır.Bu insanlar “vatan görevi” yaptı. Üstlerinin talimatlarına uyarak savaştılar. Savaştılar, çünkü siyasiler, anlı şanlı ve koskoca ülkeyi yönetirmiş gibi dolaşan her türden siyasiler görevlerini yapmamışlardı. Hâlâ da yapmıyorlar.Bir yanda Ergenekon soruşturması dolayısıyla rütbeli asker kişilerin ve emeklilerin de kovuşturulması, gözaltına alınması sürerken Silahlı Kuvvetler’in emekli albayın cenazesi dolayısıyla söylemek istediğini de anlamak zorundayız. İki mesaj verilmiştir. Suça karışanlar sonuna kadar izlenebilir, ama suçu kesin olmayanlara suçlu muamelesi yapılmamalıdır.***“Yargısız infaz” kavramı uzun yıllardır bu ülkedeki her türlü muhalifin çok kullandığı bir kavramdır. Bu kavramın ilk kez Silahlı Kuvvetler adına yapılan bir açıklamada yer alması da önemlidir.Ergenekon davasının bir yanında ne yazık ki bir “medyatik savaş” var. Gerçeklerle uydurmalar ve abartılı bilgiler sürekli birbirine karışıyor. Bu ağır bilgi kirlenmesinin ağına intihar eden emekli albay da düştü. Tekrar edelim, bu emekli albay ile ilgili herhangi bir kanıt yoktur, söz konusu gazete haberinde de açık bir kanıt bulunmamaktaydı.Bazen bir konunun bir tarafına yoğunlaşırken başka taraflarını gözden kaçırıyoruz, unutuyoruz.Evini, ailesini aylarca göremeyen, ölümle burun buruna yaşayanları unutmayalım. Onlarla başkalarını da karıştırmayalım. Eğer karıştırırsak, asıl suçluların, bu ülkenin geleceğine silahla, bombayla kastedenlerin ekmeğine yağ sürmüş oluruz.

Devamını Oku

İki gazetecinin MİT’çilik kavgası

23 Ocak 2009

Gazeteciliklerini unutarak bağırışmaya başladılar. Birinin ağzından ‘Sen MİT ajanısın’ sözü çıktı. Diğerinin cevabı, ‘Ben maaş almıyorum, sen alıyorsun’ oldu.Başarılı bir müteahhit olan Korkmaz Yiğit, işlerini büyütürken medya ile ilgilendi, önce Kanal 6 televizyonunu, sonra da 1998 yılında Yeni Yüzyıl Gazetesi’ni Dinç Bilgin’den satın aldı. Yeni Yüzyıl’ın Genel Yayın Yönetmeni olarak ben ve diğer arkadaşlar da böylece patron değiştirmiş olduk.Korkmaz Yiğit medyada hızla büyümek istiyordu. Aydın Doğan’dan da Milliyet Gazetesi’ni satın aldı. Aynı anda da bütün büyük projelerini finanse etmek üzere özelleştirilecek olan Türk Ticaret Bankası’nın ihalesine girdi, bu bankayı da satın aldı.Milliyet’in el değiştirdiği günlerde ortaya bir telefon kaydı çıktı ve ortalık birbirine girdi. Bu kayıtta Korkmaz Yiğit ile Alaattin Çakıcı’nın Türkbank ihalesi ile ilgili konuşmaları bulunuyordu.Konuşma kayıtlarının açıklanmasıyla ortalık birbirine girdi, önce Aydın Doğan Milliyet’i satmaktan vazgeçti. Hükümet ve o sırada Başbakan olan Mesut Yılmaz da “ihaleye fesat” iddialarına muhatap oldu. Yılmaz’ın bu suçlamadan yasal olarak aklanması yıllar aldı.O heyecanlı günlerde birçok gazeteci Türkbank olayının üzerine gitti. Mesut Yılmaz da konuyla ilgilenen gazetecilerle, olaya müdahil olmuş üst düzey bürokratları bir akşam yemeğinde Başbakanlık’ta bir araya getirdi.Yine o sıralar ağır darbe alan ve işleri bozulan Korkmaz Yiğit, Yeni Yüzyıl’ın da bu fırtınaya kurban gitmemesi için bir tedbir olarak gazete sahipliğini bana devretmişti.SEN GAZETE PATRONUSUN Başbakanlık’taki akşam yemeğine on kadar gazeteci, Merkez Bankası Başkanı, Özelleştirme İdaresi Başkanı, Ekonomiden Sorumlu Bakan olarak Güneş Taner ve dönemin MİT Müsteşarı katıldı.Bürokratlar, MİT Müsteşarı hariç, olayla ilgili bilgilerini ve savunmalarını anlattılar, gazeteciler de soru sordu.Mesut Yılmaz, “Sen gazete patronusun sağıma otur” demişti. Solunda da MİT Müsteşarı oturuyordu. Galiba bütün gece sadece ikimiz hiç konuşmadık.Tartışma devam ederken heyecanlı gazeteci arkadaşlardan ikisi aralarında tartışmaya başladılar. Aslında tartışma ve gerginliğin asıl nedeni hangisinin daha çok bilgi sahibi olduğuydu. İkisi de gazeteciliklerini unutarak bağırışmaya başladılar.O arada ikisinden birinin ağzından “Sen zaten MİT ajanısın” sözü çıktı. Diğerinin cevabı, “Ben ma-aş almıyorum sen MİT’ten maaş alıyorsun” oldu.Bir süre de bu cümleleri çeşitli şekillerde tekrarladılar.Kavga boyunca MİT Müsteşarı en ufak bir harekette bulunmadan önüne baktı. Mesut Yılmaz ise çok eğlendi.Bu iki “yarım” meslektaşımız birbirlerinin üzerine yürüyecekken birileri araya girdi ve kavga bitti.Her zaman “MİT’e çalışan gazeteciler”le ilgili dedikodular duyardık, ama ilk ve son kez böyle bir şeye tanık olmuştuk.O iki arkadaşın ilişkileri daha sonra nasıl oldu bilmiyordum, ama ikisi de gazetecilik mesleğinde ilerledi.Korkmaz Yiğit’in medyaya girişi ve çıkışı ise çok uzun bir hikâyedir, onu da bir gün anlatırız.

Devamını Oku

TÜSİAD, Hrant ve NTV Tarih Dergisi

23 Ocak 2009

Bu hafta seçtiğimiz iki kitap ve bir dergi olaylara ışık tutuyor. “TÜSİAD’ın İlk on Yılı” kitabı Türk zenginlerinin ilk örgütünün tarihini anlatıyor. “Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları”, Hrant Dink cinayetiyle ilgili tüm belgelerin gazeteci titizliğiyle toplandığı bir kitap. NTV Tarih Dergisi ise tarih dağarcığınızı besleyecek.En zengin örgütün ilk yıllarıTürk kapitalizmi tartışılırken hep “bizde burjuva var mı yok mu” sorusu da sorulur, birbirinin zıttı cevaplar verilirdi. Türk kapitalizminin, tek partinin devletçiliği altında geliştirilmesi çalışmaları nedeniyle Türk burjuvazisinin niteliği de hep tartışma konusu oldu. Sonuçta Türkiye’de şöyle böyle bir kapitalizm oluştu, burjuva sınıfı da, ne kadar gecikmiş olsa da sonunda belirdi. 60’lı yıllarda Türkiye ilk kez “siyasi liberalizm”i, “özgürlükler”i öğrenirken Türk zenginleri de örgütlenme ihtiyacı duydu.TÜSİAD (Türk Sanayici ve İş adamları Derneği) kuruldu, ama uzun bir süre “mütevazı” çalışmalar yaptı. Dar bir çevre dışında kimse bu örgütün farkında değildi. Ta ki 1979 yılında Ecevit hükümeti Türkiye’yi en büyük toplumsal ve ekonomik darlığa sokana kadar. Türkiye kan revan içindeydi, siyasiler havlu atmıştı, ekonomi çöktü çökecek bir haldeydi. Ve ilk kez Türk burjuvazisi gazete ilanlarıyla sesini yükseltti. Bu “ilk”in ardından TÜSİAD sadece ekonomik hayatta değil, her türlü toplumsal ve siyasal sorunlara yukardan bakmaya çalışan bir örgüt olarak hayatımızda varolmaya devam ediyor. Bu örgütte başından beri etkili olan iki isim; Feyyaz Berker ve Güngör Uras “TÜSİAD’ın İlk On Yılı” kitabında en heyecanlı yılları 1970-1980 arasını anlatıyorlar. Bizde heyecan tükenmez; ama o dönem, ülkenin pusulasını tam olarak kaybettiği bir dönemdi. Berker ve Uras, TÜSİAD dolayısıyla o karanlık dönemi en iyi anlatan kitaplardan birini ortaya çıkarmışlar, çok iyi etmişler.Çözülmek zorundaGeçen hafta Hrant Dink cinayetinin ikinci yıldönümünde bu özel insan bir daha anıldı. Hrant Dink cinayetinin aydınlatılmasının Türkiye ve Türk halkı için bir “vicdan” ve “namus” meselesi olduğunu hepimiz defalarca yazdık.Bu iki yıl boyunca öyle şeyler söylendi, öyle iddialar ortaya atıldı, kafalar öyle karıştırıldı ki kimileri olayın vahametini bile unuttu.Polis kişiler var, asker kişiler var, bilgiler var ve Hrant Dink herkesin gözü önünde öldürülüyor. Aslında her şey, bu cinayeti önlemekle yükümlü kamu görevlilerinin gözü önünde cereyan ediyor.Nedim Şener gazeteci titizliğiyle bu cinayetle ilgili bütün belgeleri bir araya toplayıp, söylenen yalanları ortaya koyuyor.“Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” adlı kitap cinayetin dışında bir de “devlet rezaleti”ni bütün unsurlarıyla anlatıyor.Bu cinayetle ilgili daha çok bilinmeyen var. Herhalde Nedim Şener de yeni bilgilerle kitabı geliştirecek ve bu kitabı her elimize aldığımızda utancımız daha da artacak.Tarih sevenlere yeni bir dergiBen “Hayat Tarih Mecmuası”na yetişmiştim. Elime geçen her sayısı da inanılmaz bir hazine gibiydi. Yıllar sonra yayınlanan tarih dergilerinin her biri çok önemli yayın organları olarak toplumumuzun tarih dağarcığını beslemeye devam ediyor.Şu anda yayınlanmakta olan tarih dergilerine (Tarih ve Toplum, Toplumsal Tarih, Belleten ve Türk Dünyası Tarih Dergisi) bir dergi daha eklendi, NTV Tarih Dergisi.İlköğretim ve lise müfredatlarındaki tarih dersleri, gençlere hayatımızdaki hemen her şeyin bir tarihi olduğu fikrini vermez. Oysa hayatımızdaki her şeyin, hatta bilgilerimizi edinişimizin bile tarihi vardır ve tarihle bu şekilde ilgilenmek hem zenginleştiricidir ve hem de son derece “eğlenceli”dir. NTV Tarih dergisi her tür okurun ilgisini çekecek şekilde hazırlanmış bir dergi olarak geçen hafta piyasaya çıktı. Her tür okurun ilgisini çekecek bir dergi çünkü çok tartışmalı konularla, otobüste ve her yerde okunabilecek rahat yazıların bir araya geldiği “zengin” bir içerikle hazırlanmış. Yanlış bilinenleri (yani bilinmeyenleri) ele almak gibi bir iddiası da var.Tarihle ilgili olanlar zaten edinecektir de tarihle pek ilgilenmediğini düşünenler de NTV Tarih’le tanışmalıdır; beğeneceklerdir, dünyalarına bir yenilik gelmiş olacaktır.

Devamını Oku

Daha çok soru var

22 Ocak 2009

Ergenekon davası başladığından beri birçok soru ortaya çıktı. Operasyon dalgaları devam ediyor, ama bazı sorular hâlâ cevaplanmış değil.Öncelikle Danıştay baskını dışında herhangi bir başka terör eylemi henüz davayla ilişkilendirilmiş değil. Yıllardır bu örgütle bağlantısı olduğundan kuşkulanılan faili meçhul cinayet ve bombalama eylemlerinden sadece biri, Üzeyir Garih cinayeti konusunda soruşturma yapılıyor.*** Ergenekon adlı bir örgüt hakkında kamuoyuna çeşitli bilgiler yaklaşık beş yıldır aktarılıyor. Bunların hangilerinin gerçek olduğu hangilerinin dezenformasyon faaliyeti olduğu da belli değil. Tuncay Güney adlı kişinin herhangi bir örgütsel bağlantısı da ortaya çıkmış değil. Bu kişi halen, “iyi yetiştirildiği” izlenimi verecek şekilde suçlamalara devam ediyor.*** Ergenekon örgütü hakkındaki suçlama “askeri müdahale ortamı yaratmak amacıyla terör eylemlerinde bulunmak”tır. Ve elbette ki böyle büyük bir hedefin ellerine silah verip birkaç radikal milliyetçi genci sağa sola ateş ettirmekle gerçekleştirilmesi zordur.Eğer ortada daha kapsamlı planlar varsa, bunlar da hızla iddianamesi hazırlanarak kamuoyunun bilgisine iletilmelidir.***“Soruşturmanın gizliliği” ve “yargıyı etkilememe” kuralları Ergenekon davasının başından beri herkes tarafından çiğneniyor.Bu kuralları sadece medya değil siyasiler de çiğniyor.O nedenle de dava sürecinin her aşamasının en şeffaf şekilde yürütülmesi zorunluluğu ortaya çıkmış bulunuyor.***Davayla ilgili olarak başından beri yapılan en ciddi uyarı, soruşturmanın “muhalefeti bastırma” görünümü almaması gerektiğidir.Yapılanın gerçek bir “temiz eller operasyonu” olması durumunda geçmişimizin önemli yüklerinden kurtulmamız mümkün olacaktır. Davaya öncelikle bu açıdan bakmalıyız, siyasiler de savcılar da yargıçlar da bu açıdan bakmak durumundadır. O yüzden de hızla her türlü kuşkunun giderilmesi, insanların kafalarındaki bütün soru işaretlerinin kaldırılması gerekiyor.Bu dava sadece Türk siyaseti için değil Türk yargısı için de önemli bir sınavdır. Türk toplumu hep birlikte bu sınavdan geçebilirse demokrasi de sınıf atlayacaktır.

Devamını Oku

Hamas mı Filistin mi?

21 Ocak 2009

Tayyip Erdoğan’ın İsrail’in Gazze saldırısı sonrasında yaptığı duygusal ve dengesiz konuşmalar sonuçlarını vermeye başladı. Siyasi tahlillerde aynı soru sık sık gündeme geliyor: Ankara Hamas’ı destekliyor mu?Erdoğan Gazze saldırısının başından beri siyasi yorumlarla duygusal tepkileri birbirinden ayırt etmeden konuştu. Üslubu, bir tek Arap ülkesinin liderine, Libya’nın Kaddafi’sine benziyordu. Bütün Arap ülkeleri Hamas konusunda belli bir mesafe koymaya dikkat ederken Erdoğan bu dikkat ve özeni göstermeden “arabulucu” rolüne soyunarak ciddi bir siyasi acemilik örneği verdi.***Filistin’de Filistin Kurtuluş Örgütü ile Hamas arasında da kıyasıya bir mücadele devam ediyor. Erdoğan’ın bu çatışmayla ilgili olarak “halk seçti” gerekçesiyle Hamas’ı “kollayan” ifadeler kullanması da herkesin dikkatini çekti.Bu tavrı, Erdoğan’ın “demokrasi” konusundaki yanlış kavrayışının ürünüdür.Bir siyasi iktidar halktan yüksek oy almış olabilir, ama yüksek oy almış oluşu o iktidarın yanlışlarının söylenemeyeceği iddiasına gerekçe olamaz. Halkın oyuyla geldi diye kendi halkına zarar verenlere eleştirme yasağı konulamaz. Erdoğan, FKÖ-Hamas meselesinde de aynı yanlışı tekrarlıyor.***Demokrasi sadece halkoyu, seçim demek değildir. Seçimle gelenin de farklı “kuvvetler” tarafından denetlenmesi, sınırlandırılması ve halkın kendisini her gün eleştirme-denetleme yollarının açık tutulması demektir. Seçimle geldiği için eleştirilemeyeceğini ileri süren bir iktidar, seçimle gelmiş bir diktatörlükten başka bir şey değildir.Erdoğan İsrail’e tepkisini ortaya koyarken yine iç politika dolayısıyla iyi tanıdığımız bir konumlama yapıyor, sorunu “kendi sorunu” gibi gördüğünü anlatıyor. Filistin sorunu kimsenin şahsi sorunu olmadığı gibi, Türkiye’nin Başbakanı’nın şahsi sorunu hiç değildir.***Sorun Erdoğan’ın sorunudur. Ama her şeyi kendi sorunu gibi görme sorunudur. Mahalle delikanlısı mahallesinde olan biten her şeyi kendi sorunu gibi görebilir, ama Başbakan öyle göremez.Erdoğan’ın son yanlışları Batı’da da eski bir soruyu tekrar hatırlatmıştır: Türkiye’nin yüzü nereye dönük, Batı’ya mı Doğu’ya mı?Dosyaya hâkim olmadan yapılan her çıkış döner, o çıkışı yapanı yaralar. Bu kez de aynı şey oldu, üstüne üstlük Erdoğan’ın sorunu Türkiye’nin sorunu haline geldi.

Devamını Oku