Mahalle adaleti

1 Şubat 2009

Yargı reformunun, hatta “devrimi”nin gerekliliği yıllardır konuşulur. Ne yönetenler ne de yönetilenler yargı sistemimizin işleyişinden memnundur.Meclis’teki “arabuluculuk” yasa tasarısı da AKP tarafından bu şikâyetleri gidermenin yolu olarak savunulacaktır. Ama tasarının ayrıntıları bunun bir “mahalle adaleti” düzeni kurmayı amaçladığını gösteriyor.Özel hukuk alanına giren konularda aralarında anlaşmazlık çıkan vatandaşlar yargıdan önce “arabulucu”ya gidecekler, dertlerini anlatacaklar. “Arabulucu” da mafya usulü bir “raconcu” olarak karar verecek.Bu kararı verirken yasalarla bağlı değildir, dolayısıyla yapacağı sadece “racon” kesmek olacaktır.***Yargıdaki sıkıntıların ortadan kaldırılması için bir “paralel” yargı sisteminin peydahlamanın yaratacağı sakıncaları görmek için hukukçu olmaya da gerek yok.Tasarıya göre “arabulucu” 4 yıllık yüksek öğretim yapmış olmak zorunda, herhangi bir düzeyde hukuk eğitimi almış olması gerekmiyor. Belli bir ücreti olacak, taraflar da “arabulucu”ya eşit olarak bunu ödeyecek.Bu “arabulucu”nun biraz daha “yüksek” ücret vereni kollamayacağının herhangi bir güvencesi yoktur. Çünkü bu şahsın “hukuki” bir sorumluluğu da yoktur. Verdiği karar mahkemede herhangi bir şekilde geçerli de değildir.Böyle bir “racon kesme” sistemi, “raconcu”yu maddi etkilerin dışında “mahalle baskısı”nın bütün etkilerine açık hale getirmektedir. Bu “raconcu” mahallede etkili olabilmek için genel kanaatlere uygun karar vermek durumundadır. “Arabulucu”dan mahallenin etkili şahısları aleyhine karar çıkamaz.Her türlü etkiye açık ve kararlarının hukuki sorumluluğunu taşımayan bu “arabulucu” sadece bir “kadı” olacaktır. “Mahalle” düzeninde bu kadının karar mantığında yine “dini referansların” etkili olması da kaçınılmazdır.***İmam hatip okulları “paralel” bir dini referanslı eğitim sistemi yaratmak için kullanıldı, hâlâ da aynı faaliyet devam ediyor. Eğitimin yanına bir “paralel” yargı sistemi getirildiği zaman ortaya çıkacak toplumsal ayrışmayı, bu tasarıyı hazırlayanların görmemeleri mümkün değildir. Bu sistemi savunurken Bangladeş ve Mısır örneklerini vermek de aslında tasarının fikir babalarının nasıl bir yargı amaçladıklarının açık kanıtıdır.Eğitim ayrılacak, yargı ayrılacak, yüksek öğretim türbanlı-türbansız olarak ayrılacak... Sonra herhalde sıra sağlığa gelecek, hastaneler ayrılacak... Peki sonra? Silahlı kuvvetler de mi ayrılacak?

Devamını Oku

Planlı mıydı?

31 Ocak 2009

Üç gündür kiminle konuştuysam, konu aynıydı. Birçoğu da yine aynı sorunun cevabını merak ediyordu. Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki gösterisi önceden planlanmış mıydı?Planlı olduğunu düşünenler, toplantıyla ilgili ön görüşmenin sağlam yapılmamış olmasını ve Erdoğan’ın “ajitasyon” konuşmasıyla böyle bir gerilimi öngörmüş olduğunu savunuyordu.***Toplantıdan önce, Erdoğan’ın danışmanı ya da danışmanları ile düzenleyiciler arasındaki görüşmede her şeyin ayrıntılı olarak konuşulmadığı anlaşılıyor.Erdoğan İsrail Cumhurbaşkanı ile aynı kürsüye çıkmayı kabul ettiğine, konuşmasını da siyasi olmayan, tribüne seslenen tarzda hazırladığına göre belli bir gerilimi öngörmüştü. Bu tür bir konuşmaya İsrail’in en tepesindeki kişinin cevap vermek zorunda olduğu da belliydi.Erdoğan ve yakınları eğer gerçekten bu gösteriyi, ana hatlarıyla da olsa önceden düşünmüş ve hazırlanmışlarsa amaçlarına ulaşmış oldular.*** Gazze saldırısıyla birlikte Erdoğan hem aşırı duygusal tepkilerle kendini ortaya attı, hem de Hamas’ı da içine alacak bir görüşme sürecinde arabulucu rolü oynamayı çok istediğini gösterdi.Bu hesaptaki yanlış, sadece İsrail’in ve ABD’nin değil, Avrupa’nın hatta Arap devletlerinin de Hamas’a hiç de iyi gözle bakmadıklarını unutmasıydı.Gazze ve genel olarak Filistin sorununa taraf olanlar ve dünya, şu anda Hamas’ı görüşmelere katmak niyetinde değil. Dolayısıyla Hamas’ı fazlaca kollayan üslubunda ısrar eden Erdoğan’ın gönlünde yatan arabulucu rolünü kapması da mümkün olmadı.O zaman geriye Filistin için “kavga eden” Müslüman lider rolü kaldı. Erdoğan bu role de razı olmuş olmalı ki İsrail Devlet Başkanı’na dünyanın gözü önünde “sen” diye hitap ederek “öldürmeyi iyi bilirsiniz” dedi.***Bu gösterinin Müslüman dünyanın liderliği için yeterli olacağı ise fazlasıyla kuşkuludur.Gazze’de Hamas’ın yeşil bayraklarının yanında Türk bayraklarının yer alması ve birkaç pankart, bu rolü kapmaya yetmez.Ama yeteceği bir alan var, o da yerel seçim öncesi AKP’nin asıl tabanından Saadet Partisi’ne kaçabilecek olanların tekrar geri dönmesi, hatta Saadet’ten 1-2 puan daha çalınmasıdır.Bu gösterinin getireceği bu kadardır, götüreceklerini ise zamanla göreceğiz, en başta da Erdoğan’ın kendisi görecek.

Devamını Oku

Türk bayrağı ile Hamas’ın yeşil bayrakları

30 Ocak 2009

İki gündür hep birlikte meşgul olduğumuz Davos olayı üzerine fikir yürütmek için yakın geçmişten bir olay hatırlatalım.Mesut Yılmaz başbakan olduğu sırada, Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkileri üzerine Almanya Başbakanı ile yaptığı görüşmede, sert bir tepki gösterip toplantıyı terk etmişti. Bu fevri hareketin verdiği zararların giderilmesi yıllar aldı. Bugünkü Başbakan’ın “monşerler” diye aşağıladığı Dışişleri mensupları neredeyse yıllarca bu fevri tepkinin onarımı için çalıştı.*** Tayyip Erdoğan’ın, önceki günkü fevri davranışı ve bir ülkenin cumhurbaşkanına “sen” diye hitap etmesinin pek açıklanır bir yanı yoktur.Hele bunu açıklamak için “milli” kelimesini kullanmak o kelimeyi de ucuzlatmak olur.Bir başbakan böyle önemli bir toplantıya katılmayı kabul etmeden önce, belli düzeyde temaslar yapılır, toplantının süresi, konuşmaların süreleri ve değinilecek konular üzerine belli bir uzlaşma sağlanır. Böylece önceki gece tanık olduğumuz gibi durumların yaşanmasına yol açılmamış olur. Dün, akşam saatlerinde Erdoğan’ın bir danışmanı böyle bir düzenlemenin yapıldığını ancak moderatörün düzenlemeye uymadığını açıkladı. Böyle bir durumda da yapılması gereken, moderatörü zamanında uyarmaktır, kavga çıkarmak değil...Olaydaki önemli bir başka ciddiyetsizlik örneği de Peres’in Erdoğan’a telefonuyla ilgilidir. Perez’in telefonu medyaya hemen “özür” telefonu olarak bildirildi.Oysa o telefon, önemli bir siyasi tedbirdi.Kendisine “sen” diye hitap edilen cumhurbaşkanı bunu kişisel mesele yapmamış ve olayı büyütmemesi, onarımı çok daha zor durumlara götürmemesi için Erdoğan’ı “sakinleştirme” telefonu etmişti.*** Başbakan’ın “kazı çevirme” faaliyetleri içerisinde tekrarladığı bir başka “ayıp” daha var. Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatlarını hele o ülkenin Başbakanı’nın “monşer” diyerek aşağılama hakkı yoktur.Başbakan “benim bakanım”, “benim temsilcim” ifadelerini kullanmayı pek seviyor. Dışişleri mensupları da “onun diplomatları”dır ve en az onun kadar ülke çıkarları için çalışırlar.Başbakan’ın Gazze meselesini şahsi bir mesele olarak almasının yanlışlığı üzerinde duruyorduk. Oysa mesele “şahsi” değilmiş, bir “aile meselesi ymiş. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın eşi, bir başka ülkenin cumhurbaşkanının konuşması hakkında açıkça yorum yapmış, kameralara ağlayarak “hepsi yalan” demiştir. Böyle bir olayın benzerini biz duymadık.***Erdoğan’ın daha önceki konuşmalarında, son olarak da Davos’ta yaptığı konuşmada Hamas yanlısı bir tavır içinde görünmesinin yaratacağı zararlar da defalarca söylenmişti.Dün Gazze’de bir gösteri yapıldı. Hamas’ın yeşil bayrakları ile Türk bayrakları yan yana taşındı, sallandı. Bu görüntünün anlamını herkes bir kez daha düşünmelidir.

Devamını Oku

Cumhuriyet’ten kovuluşum

30 Ocak 2009

1991 seçimlerinde Turgut Özal’ın ANAP’ı yenildi, Demirel’in DYP’si ile Erdal İnönü’nün SHP’sinin koalisyon tartışmaları başladı.Bu tartışma Cumhuriyet Gazetesi’ne çok ağır bir şekilde sıçradı ve gazetenin nasıl ve kim tarafından yönetileceği kavgasını tırmandırdı.İlhan Selçuk ve köşe yazarları, bir yayın kurulu faaliyeti ile “ortak” yönetim istiyor, Genel Yayın Müdürü Hasan Cemal ve Yazı İşleri Müdürü olarak ben, gazetenin yönetimi ve yapısıyla ilgili farklı düşünceleri savunuyorduk.Sonunda Cumhuriyet ortasından ikiye ayrıldı, İlhan Selçuk ile yazarların hemen hemen tümü ile bazı arkadaşlar gazeteden ayrıldı.(O dönemi Hasan Cemal “Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim” kitabında hemen bütün ayrıntılarıyla yazdı.)İlhan Selçuk’un “Cumhuriyet okumuyorum çünkü Cumhuriyet okuruyum” kampanyası başarılı oldu ve gazete sürekli tiraj kaybetmeye başladı.Tiraj kaybı gazetenin bizi destekleyen ortaklarının da telaşa kapılmalarına yol açtı ve Hasan Cemal de gazeteden ayrıldı.İyice daralmış bir kadro, ağır ekonomik sıkıntılar içinde, moralimiz diplerde gazeteyi çıkarmaya çalışıyorduk.Sonunda beklenen oldu. Bir sabah İlhan Selçuk’un odasına geldiğini söylediler. Biraz sonra da telefon geldi. İlhan Ağabey beni yukarıya çağırıyordu. Gittim. İlhan Ağabey “Dostlukları bazen dinlendirmek gerekir” dedi ve bildirdi: Gazetenin yönetim kurulu görevden alınmama karar vermişti.Ayrılmadan önce...Ben, “Yazıyı göreyim” dedim. Tabii elinde bir yazı yoktu, “Getirteyim” dedi, “Önemli değil” dedim. İlk sıkıntıyı böylece atlattık. Odada Füsun Özbilgen ile Celal Başlangıç da vardı. İlhan Selçuk benim görevimi artık bu iki arkadaşın yapacağını söyledi. Ben de onları öpüp kutladım. Sonra aklıma bir şey geldi; “Bugünkü gazetenin künyesinde Yazı İşleri Müdürü olarak ben bulunduğum ve sabahtan çalışmaya başladığım için yasal olarak 17’e kadar sorumlu benim, o saatte bırakırım” dedim. Böyle bir yasa yoktu. Ama İlhan Ağabey, ya bilmediğinden ya da benim mesele çıkarmamdan çekindiği için “Tamam” dedi.Yazı işlerine indim, arkadaşlara durumu açıkladım.Birinci sayfaya bir başyazı, bir “Olayların Ardındaki Gerçek” yazısı bir de yine imzasız bir yazı yazdım. Arka sayfaya, gazetedeki savaşla ilgili bilgileri vermek için bir köşe açmıştık, oraya da bir yazı yazdım, ikinci sayfaya da imzalı bir yazı yazdım. Hepsinde de değişik üsluplarla, gazetedeki gelişmelerle ilgili bilgiler ve terbiye sınırlarını aşmayan yorumlarım bulunuyordu.Saat tam 17’de Müessese Müdürü Emine Uşaklıgil ile kapıdan çıktık. Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olan, Kerem Çalışkan, Lütfü Tınç ve Gürsel Göncü de istifalarını verip aynı anda binadan ayrıldılar.Biz çıktıktan sonra tabii benim yazdığım bütün yazıları çıkarmışlar, başka yerlere de bir “sokuşturma” yapıp yapmadığım kuşkusuyla gazete baştan aşağı defalarca okunmuş. Sonunda Cumhuriyet ertesi gün öğleyin çıkabildi.İlhan Selçuk o gün bugündür Cumhuriyet’in tek “hâkimi” olarak çalışıyor. Yayın yönetmenleri, yazı işleri müdürleri sürekli değişti.Bu yazıyı yazdıktan sonra Cumhuriyet’in birinci sayfasının tepesinde, Fransa’daki genel grev hazırlığının haberini gördüm. Haberin fotoğrafında, ellerinde İspanyolca pankartlar olan birkaç kişi görünüyordu. İçim kötü oldu.

Devamını Oku

Resmi tarih, futbol ve bir cinayetin perde arkası

30 Ocak 2009

Tarih beyaz da siyah da değildir, tarih gridirEğitimin daha ilk adımlarından itibaren tarihimiz “şanlı geçmiş” sayfalarıyla kafamıza çakılmaya başlar. Buna öylesine alışırız ki “biz”in yani babalarımızın, atalarımızın asla yanlış yapmış olamayacağına dair inancımız sürekli olarak pekişir.Tarih, hiçbir ulusun tarihi siyah ya da beyaz değildir.Ama demokrasinin bulunmadığı hallerde iktidarı elinde tutanlar, tarihi kendilerine göre yazarlar. Yazdırana göre bazen bir dönemin kahramanları hain, o dönemin hainleri kahraman olabilir.Cumhuriyetimizin tek parti döneminde “resmi tarih” yöntemi çok sıkı şekilde kullanılmıştır. Resmi tarihte tarihi yazanların, yazdıranların yanlışı, eksiği olmaz, onların her yaptığı, her dediği doğrudur.Cemil Koçak “Geçmişiniz İtinayla Temizlenir” kitabında cumhuriyetin ilk dönemindeki “resmi tarih”i ele alıyor.Amaç bir “ulus devlet” kurmaktır, bu yolda kafa karışıklığı yaratmanın da bir anlamı yoktur. Dönemin zorlukları dikkate alındığında bu durum hoş görülebilir, anlayışla da karşılanabilir, ama tarihçinin görevi doğruları ortaya çıkarmaktır.Cemil Koçak, imparatorluk kalıntılarından ulus-devlet yaratmak isteyen kadronun “resmi tarih” faaliyetini oldukça ayrıntılı olarak ele alıyor.Tarihçi anlatır, okuyanlar kendine göre hüküm verir ya da vermez. Cemil Koçak görevini yapıyor, okuyucu da kendisine göre sonuçlara ulaşacaktır.Cinayet romanı değilHalide Edip Adıvar, İmparatorluğun son döneminde adını duyurdu. Dönemin “ilerici aydını” olarak cumhuriyeti hazırlayan fikirlerin içinde yer aldı. Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yanındaydı. “Vurun Kahpeye”, “Ateşten Gömlek”, “Türk’ün Ateşle İmtihanı” gibi kitapları o günlerin mücadelesini yansıtan eserleriydi.“Yolpalas Cinayeti”, Halide Edip’in yaygın olarak bilinen romanlarından değildir, ama o dönemin toplum manzaralarından farklı bir kesit verir.Roman, adında “cinayet” sözcüğü olmasına rağmen “cinai” ya da “polisiye”de değildir, bir cinayet çevresindeki insan hallerini sade bir üslupla anlatır.Halide Edip, kimilerine göre “resmi tarihçi” kimliğiyle öne çıktığı için “seçkin edebiyat” içinde görülmemiştir, ama “Yolpalas Cinayeti”ni okuyanlar iyi bir yazarla karşılaşacaklardır.Halide Edip’in, cumhuriyetin ilk aydınlanmacı kuşağının önemli bir kişisi olarak Batı edebiyatının ülkede tanıtılması için de çalışmış olduğunu hatırlatalım.Futbol güzeldirBen, farklı takımları tutan arkadaşların yan yana maç izledikleri kuşaktan geliyorum. Fenerbahçe ya da Dolmabahçe statlarında onlarca Fenerbahçe-Galatasaray maçını, Galatasaraylı arkadaşlarımla birlikte izledik. O zamanlar bu maçlara “derbi” denilmiyordu, ama “ezeli rekabet” sözü hep vardı.“Savaş” ortamına dönüşmüş bugünkü futbol dünyasını bizim anlamamız kolay değil.Şov dünyasının en büyük iş kollarından biri olan futbolda eski “naif” liklerden hiçbiri kalmadı.Murat Erdin’in “Yer Fener Gök Cimbom” kitabı bu “ezeli rekabet”in 100 yılını anlatıyor. Futbolu biraz da bilerek izlemek isteyenler kadar, eski günleri ananlar da bu kitabı sevecektir.Futbol bir daha o bizim bildiğimiz futbol olmayacak, ama bu kitap biraz da o eski dünyayı hatırlattığı, o günlerin kahramanlarını anmamızı sağladığı için benim çok ilgimi çekti.

Devamını Oku

Sınıfta kaldı

30 Ocak 2009

Tayyip Erdoğan’ın dün Davos’ta yaptığı konuşma en basitinden Hamas avukatlığı olmuştur.Konuşmada diplomatik bir dil kullanılmamış, Erdoğan bir parti toplantısında izleyicileri coşturmak ister gibi konuşmuştur.Delikanlılığın asla geçerli olamayacağı bir ortamda delikanlılık gösterisi yapmasının da savunulacak hiçbir yanı yoktur.Konuştuğu forum, dünyanın en önemli politik ve ekonomik karar vericilerinin izlediği bir forumdur. Burada yapılacak konuşma, konuşanın duygusal titreşimlerini değil, temsil ettiği ülkenin etkinliğini, konuya hâkimiyetini gösterecek bir konuşma olmak zorundadır.***Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak “Hamas avukatlığı” yapma hakkı bulunmadığını hâlâ anlamadığı gibi, kendisinden menkul siyasi çıkışların siyaset olmadığını da bilmemektedir.Yaptığı konuşma Türkiye’yi Filistin’in değil Hamas’ın yanına yerleştiren bir konuşmadır. Filistin içindeki siyasi denge ve çatışmalar da Erdoğan’ın sorunu değildir ama o, iki taraftan birini destekler bir üslupla konuşmuştur.Erdoğan Davos toplantılarında ilk kez böyle bir kavga çıkartmış kişi olarak hatırlanmak istiyorduysa, belki kendi “müşterisi”ni tatmin etmiştir, ama önemli meselelerde Türkiye’nin elini zayıflatan acemi bir siyasi olarak anılacağını da bilmelidir.***Dünkü tartışmaları izleyenlerin bazıları kendilerini gol atmış takım taraftarı gibi hissetmiştir. Ama aslında hepimiz Erdoğan sayesinde golü yiyen taraftayız.Filistin sorunu, bu sorunun dünyadaki etkileri ve insani sorunlar kimsenin şahsi sorunu değildir. “Davos’a bir daha gelmem” diye küsmesi de aslında yine her meseleyi “şahsi” meselesi olarak aldığının bir göstergesidir.Erdoğan dış siyasette fena halde sınıfta kalmış ve Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermiştir. En azından Türkiye’nin bölgede tekrar barış süreçlerine katkıda bulunmasının, etkin roller almasının yolları kesilmiştir.Başbakan dış politikada sınıfta kalmıştır. Hem de çok ağır bir şekilde sınıfta kalmıştır, bunun da bir cezası olmak zorundadır.Dışişleri Bakanı da, Erdoğan’ın tavrı üzerine dış politika ilişkilerini sağlıklı bir şekilde yürütemeyeceğini bildirerek istifa etmelidir.

Devamını Oku

Sorunların anası

28 Ocak 2009

Geçen yerel seçimde üç büyük kent, ana mücadelenin geçtiği alanlar değildi. İstanbul ve Ankara’nın AKP’de kalacağı, İzmir’in CHP’de kalacağı belliydi.Bu seçimde üç büyük kentte de heyecanlı bir mücadele yaşanacağı anlaşılıyor. Ankara’da Karayalçın, İstanbul’da Kılıçdaroğlu ile yarışa girecek olan CHP’de bu kez bir “silkinme” görülüyor. Benzer şekilde AKP de İzmir’de “silkinme”ye çalışıyor.***Bu üç büyük kentimizin de birbirine benzeyen, başta su ve ulaşım olmak üzere kesin çözüme kavuşmamış sorunlarını aslında herkes biliyor.İstanbul’un ise daha büyük bir sorunu var: Ne zaman geleceği belli olmayan deprem.Bu kentlerin sorunları birbirine benziyor, ama İstanbul’da aynı sorunlar daha büyük ölçekte yaşanıyor.Ankara ve İzmir’de daha ölçülü olan “göç” İstanbul’da aynı yoğunlukla devam ediyor.Nüfusu sürekli olarak olağanüstü ölçülerde artan bir kentin ne su ne ulaşım ne de diğer sorunlarına kalıcı çözüm getirmek kimse için mümkün değildir.İstanbul her yıl orta boy bir şehir kadar büyüyor. Büyüme devam ettikçe de ileriye dönük planlar göstermelik olmaktan öteye gidemiyor.***Göç olgusu elbette ki ülkenin genel sorunlarıyla ilgilidir. Sorunların en başında ekonomi, ikinci olarak da terör geliyor.Suçlu olan, hayat umutlarını büyük kentlerde aramaya çıkan insanlar değil, onları bu çaresizlik içinde bırakanlardır.Bu durumda İstanbul için hangi yönetim kentin sorunlarıyla ilgili tutarlı planlar yapabilir?O zaman da çıkmaz sokağa giriyoruz: İstanbul’a göçü azaltacak politikalar uygulamayacaksak hiçbir sorunu çözmemiz mümkün değildir.Bunun sonucu da adı ve siyasi eğilimi ne olursa olsun, her yönetimin yaptığı işlerin aslında bir ya da iki yıl sonra yetersiz kalacağını, eski sıkıntıya dönüleceğini bilerek İstanbul halkına karşı durumu “idare etmesi”dir.***İstanbul’a bundan önce gelen AP’li, CHP’li, SHP’li, ANAP’lı, AKP’li bütün yöneticiler “sorunların anası”nı bildikleri halde bilmezden geldiler.İstanbul’un şu andaki yönetimi de asla bu ana sorunla ilgili bir şey yapmadı, ona karşı çıkan CHP adayı da açık açık yapmayacağını söyledi.O zaman değişen ne olacak?

Devamını Oku

Yine aynı takıntı

27 Ocak 2009

AKP’nin Gaziantep Seçim Koordinasyon Merkezi toplantısında çekilmiş bir haber fotoğrafı, cumartesi günkü Radikal Gazetesi’nde son derece doğru bir şekilde kullanıldı. Alanın önünde devasa bir kan gölü vardı, Erdoğan için kesilen kurbanların kanı. İşte Erdoğan da fotoğrafın gazeteye konulmasına kızmış. Onu bu görüntü, koca kan gölü rahatsız etmiyor, oradaki kan gölünü seyreden çocuklar onu rahatsız etmiyor ama gazetenin fotoğrafı yayınlaması rahatsız ediyor.*** Erdoğan dönüp dolaşıyor yine aynı noktaya, “medya takıntısı”na geliyor.Dün partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada yine “yalan haber” yayınlayan gazeteleri almama kampanyası için çağrı yaptı.Bu “yalan haber” konusunda da, başbakanlık koltuğunda oturan kişinin iyi bilgilendirilmesi gerekiyor. AKP toplantısındaki kan gölü yalan haber filan değil, aynıyla vaki bir durumun fotoğrafı. Gazetenin görevi bu çirkin görüntüye dikkat çekmek. Başbakan buna kızacağı yerde parti örgütüne bir genelge yayınlatıp törenlerde, toplantılarda kurban kesiminin çirkin görüntü yaratmayacak şekilde yapılmasını isteyebilirdi.Gazete bir aksaklığa, çirkinliğe dikkat çeker, sorumlu kişi de bunu düzeltmek için çalışır.Aslında Erdoğan’ın sözlerinin arasına sıkıştırdığı bir cümle çirkinliğin farkında olduğunu gösteriyor. Ama çıkıp “bunu durduralım” diyemiyor, “vatandaş gelmiş kesmiş” diyor.*** Başbakan’ın medyaya olan son öfkesinin bir nedeni de, İsrail’in Gazze saldırısı dolayısıyla yaptığı açıklamalardaki “Hamas’çı” üslubunun eleştirilmesidir. “İlkeli tavrımız çarpıtıldı” diyor. Konuşmalar ortadadır, medya, içte ve dışta hiçbir şeyi çarpıtmamış, kullandığı üslubun yaratacağı sorunlara dikkat çekmiştir. Kaddafi ile aynı üslubu kullanan Başbakan’a herhalde medyanın “aferin” demesi mümkün değildi. Nitekim bu üslubunun olumsuz etkileri hemen ortaya çıkmıştır.Bu etkileri gidermek için Cumhurbaşkanı’nın bir “düzeltme” açıklaması yaptığının da Başbakan herhalde farkında değil.*** Basın takıntısı nice siyasiye yolunu şaşırtan bir “iktidar hastalığı”dır. Bu hastalığa yakalanan muktedirler girdikleri yollardan çıkamamışlardır. Birilerinin Başbakan’a bunu anlatması iyice şart oldu.Gerçi bu basın takıntısı da esasen Başbakan’ın başkalarını dinlememekte ısrarcı hale geldiğinin bir kanıtıdır.

Devamını Oku