İsrail’den Türkiye’nin iç meselesine ilişkin sevimsiz bir ses yükselmesi kuşkusuz hem gereksizdir hem de ilişkileri yaralayıcı niteliktedir.Ancak bu durumun sorumlusu, İsrail’in Gazze saldırısının başından itibaren Hamas’ı kollayan nitelikteki ifadelerini, bütün uyarılara rağmen tekrarlamakta ısrar eden Tayyip Erdoğan’dır.Hamas’ın terörist faaliyetlerine karşı İsrail’in aşırı ve orantısız güç kullanması her bakımdan tepki gösterilmesi gereken bir durumdur. Ama bu tepkiyi Hamas’ı kollayan bir üslupla göstermenin de bir bedeli olacaktı...***Özellikle PKK ve Kürt meselesi söz konusu olduğunda Batı’dan gelen her türlü farklı tutuma karşı Ankara geleneksel olarak “çifte standart” uyguluyorsunuz şeklinde tepki gösteriyor: “Siz kendi ülkenizdeki teröristlere karşı en sert yöntemleri kullanıyorsunuz, ama konu bizim teröristimiz olduğu zaman onu kolluyorsunuz...” Bu tez, her seferinde çeşitli cümlelerle de olsa, Ankara’da binlerce kez tekrar edilmiştir.PKK’nın batı ülkelerinde belli imkânlardan yararlanmasını, demokratik hakların kullandırılması değil de terörün desteklenmesi olarak görmek mümkündür. Ancak bunu söylediğiniz, sürekli olarak başka ülkelerin siyasilerini çifte standart kullanmakla suçladığınız zaman dikkatli olmak zorundasınız.“İsrail işgalcidir” diye bağırdığınız zaman dünyanın sizi de Kıbrıs’ta işgalci olarak bellediğini hatırlamak zorundasınız.“İsrail soykırım yapıyor” diye bağırdığınız zaman sizin de kendi tarihinizle ilgili olarak benzer bir suçlama altında olduğunuzu hatırlamak zorundasınız.Hatırlamak zorunda olduğunuz bir başka çok önemli husus da halen sizi yıllardır bunaltmış bir terörün tehdidi altında olduğunuzdur.***“Benim teröristim kötüdür senin teröristin iyidir” bakış açısına girildiği zaman işin içinden çıkılması mümkün değildir.Ancak Hamas’ın terörist faaliyetlerini de İsrail’in orantısız güç kullanımını ve zaman zaman ırkçılığa varan politikalarını da aynı anda kınadığınız, her ikisine de aynı tepkiyi gösterdiğiniz zaman kendi terör sorununuzu dünyaya anlatmanız kolaylaşacaktır.Tayyip Erdoğan tehlikeli bir yol açmıştır. Bunun belki bir miktar oy olarak faydasını görecektir, ama Türkiye’nin uluslararası politika alanında yaşayacağı birçok güçlüğün kapısı şimdiden aralanmıştır.Eğer ABD Kongresi bu yıl Ermeni soykırımı kararını çıkarırsa bunun da Erdoğan’ın açtığı yolun bir sonucu olduğunu bileceğiz.
Susurluk davasında hapis yatmış, yakınlarda da Ergenekon’a transfer olmuş bir emekli polis müdürüne ait olduğu iddia edilen ifadeyi içeren haber, Genelkurmay’ın sert tepkisine yol açtı. Söz konusu haberde emekli polis, üst düzey bazı komutanlarla “yeniden göreve gelmesi”ni konuştuğunu ve “300 kişilik bir temizlik” hazırlandığını söylemişti. İddia buydu.Genelkurmay’ın açıklamasında 700 bin kişilik Silahlı Kuvvetler’in dışardan 300 kişiye ihtiyacı olmayacağı da belirtildi. Genelkurmay, bu tür haberlerin “kasıtlı” olduğunu düşünüyor ve söylüyor.Bu haberle ilgili yorum yapmak mümkün değil, çünkü bu haberin gerçekten bir “dezenformasyon” faaliyeti olarak yayılıp yayılmadığını bilemeyiz.Silahlı Kuvvetler’in kendisiyle ilgili haber ve iddialarla ilgili görüşünü bildirmesi son derece doğaldır. Ancak son tepkiye, Erdoğan’ınkileri andıran bir medya yorumunun eklenmesi ve haberi veren gazetenin akreditasyonunun iptal edilmesi doğru olmamıştır.***Hiçbir vatandaş Silahlı Kuvvetler’in yıpranmasını, görevini yerine getirmesinin engellenmesini istemez. Burada önemli olan, Silahlı Kuvvetler’in de bu saygının devam etmesini sağlamaya özen göstermesidir.Biraz geri gidersek, Silahlı Kuvvetler’in bazı mensuplarının karıştığı birçok olayı ve bunlarla ilgili soru işaretlerinin halen giderilmemiş olduğunu hatırlayabiliriz.Örneğin, Abdi İpekçi’nin katili olduğu iddia edilen Mehmet Ali Ağca, sıkıyönetim varken bir askeri cezaevinden, üzerinde askeri giysilerle kaçmıştır ve hâlâ bununla ilgili, bu olayın nasıl olabildiğiyle ilgili bir bilgi bulunmuyor.1980 sonrasında bir grup Silahlı Kuvvetler mensubunun Alpaslan Türkeş’i hapisten kaçırma girişimi için hazırlık yaptığı da biliniyor.Şemdinli’de kitabevi bombalanmasına karışan ve eylemlerini kabul eden astsubayların “korunma” şeklinin insanları rahatsız ettiğini Silahlı Kuvvetler’in üst düzeyi de biliyor.Hrant Dink cinayeti öncesindeki hazırlık faaliyetleri hakkında bazı asker kişilerin bilgi sahibi oldukları halde görevlerini yapmadıklarına ilişkin de kuvvetli bir iddia var.Son olarak Ergenekon davası ve aslında bu davanın parçası olması gereken darbe hazırlıklarıyla ilgili olarak da Silahlı Kuvvetler’in çeşitli düzeylerdeki emekli ya da muvazzaf mensuplarının bu olaylara karışmış olduğuna ilişkin bilgiler herkesin gözü önünde. Bunların belki de en önemlisi, gömülü olan ve evlerde çıkan silahlar, bomba ve mühimmatlardır. Tabii ki bunlarla ihtilal yapılmaz ama Danıştay baskınında tek bir tabanca kullanılmıştır. Uğur Mumcu’yu bir tek bomba öldürmüştür. Hrant Dink’i tek bir tabanca öldürmüştür.***Silahlı Kuvvetler kendisini kurum olarak bu olayların dışında tutmak durumundadır ve tabii ki kendisini savunacaktır.Yalnız, bugünkü durumda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisini korumasının ve savunmasının yolu, yapılan açıklamalarda “700 bin kişilik ordu varken 300 başıbozuktan mı medet umulacak” şeklindeki basit demagojik cümlelere yer verilmesi değildir.Türk Silahlı Kuvvetleri, siyasi görüşü, toplumsal mevkii, inancı ne olursa olsun bütün ülkenin silahlı kuvvetleridir ve her ülkede olduğu gibi bizde de cumhuriyetin en önemli kurumlarından biridir.Bu kurum, kendi temizliğini başkaları yerine kendi eliyle yapmaya giriştiğini halka, her kesimden insanlara gösterdiği takdirde başkaca bir savunmaya ihtiyaç kalmayacaktır.Genelkurmay’ın tepki gösterdiği Radikal Gazetesi’ne daha birkaç hafta önce Tayyip Erdoğan ateş püskürüyordu. Bunun anlamının da düşünülmesi gerekiyor.
1975 yılında, kısa dönem askerlik dönüşü bir rastlantı sayesinde Cumhuriyet Gazetesi’nin dış haberler servisinde işe başladığım günlerde, kendi kendime “Bir süre burada takılayım sonra ne yapacağıma bakarım” diye düşünüyordum. Şu anda, 34 yıl sonra gazetecilik mesleğinin nasıl olup da insanı bu kadar kendisine bağladığını çözmüş değilim.İşe başladıktan birkaç gün sonra yanıma İlhan Selçuk geldi. Koskoca İlhan Selçuk, benim gibi işe yeni başlamış genç birinin yanında! Tabii ki heyecanlandım. İlhan abi yanıma oturdu, sohbete başladı. Aslında anlamak istediği benim siyasi görüşlerimdi. Kimleri tanırdım, siyasi olarak neler yapmıştım... Böyle sorgulanmanın pek hoşuma gitmediğini şu anda da çok iyi hatırlıyorum. Siyasi geçmişi olanlar bu tür siyasi sorgulamalardan genellikle hoşlanmaz.O küçük sorgunun anlamını, Cumhuriyet’te geçirdiğim 17 yıl boyunca çok iyi anladım.Günler geçtikçe benim iyi bir gazeteci olabileceğimi düşünen yazı işleri müdürleri Çetin Özbayrak, Bülent Dikmener ve Orhan Erinç öğleden sonraları yazı işlerinde çalışmamı istediler. Böylece gazetenin “beynine” yaklaştım ve “İlhan abi dengeleri”ni görmeye erkenden başladım.Cumhuriyet’in köşe yazarlarının havası, kendilerinin “doğrudan” Nadir Nadi’ye bağlı oldukları, yazı işleri çalışanlarının ise genel yayın müdürü dahil, “çalışan” tarafı olduğu inancına dayanıyordu. Bu grubun tartışılmaz “reis”i tabii ki İlhan Selçuk’tu.İlhan Selçuk, köşe yazarlarının reisiydi, ama aynı zamanda da yazı işleri yöneticileriyle tek tek ilişkiler kurar, onları da “denetim” altında tutmak için elinden geleni yapardı.İşe başlamamdan birkaç gün sonra İlhan abi tarafından “sorgu”ya alınmama benzer durumları daha sonra defalarca gördüm ve her seferinde de bunun İlhan abi için ne anlama geldiğini gözledim.İlhan Selçuk’un kendisine göre bir “devrimci Atatürkçü” tanımı vardı. Bunun içine “Marksist” kökenli devrimciler giriyordu, ama örneğin Doğu Perinçek’in “Mao’cu” partisinde çalışmış olanlar girmiyordu. Bu arkadaşlar “hain” sıfatına layıktı ve İlhan abi için “karşı devrimci”ydiler, bu gibi kişilerin Cumhuriyet’e “sızmaması” gerekiyordu.Ben sınavdan geçmiştim, 1991’de başlayan kavgaya kadar İlhan abi ile aram hep iyi olmuştu.İlhan abi’nin “kara liste”sinde Cengiz Çandar, Şahin Alpay, Osman Ulagay, Kerem Çalışkan, Alev Er gibi arkadaşlar vardı. Her birinin Cumhuriyet’te önemli görev alması İlhan abi için ciddi bir “karşı devrimci sızma” anlamına geliyordu.Genel Yayın Müdürü Hasan Cemal ile birlikte hepsi çok nitelikli olan bu arkadaşları işe almamız, onlara önemli işleri emanet etmemiz yıllarca İlhan abi’nin ciddi sorunu oldu. Cumhuriyet’te İlhan Selçuk’un şefliğinde yazarlarla yazı işleri arasında kurulmuş olan denge aynı zamanda İlhan Selçuk’un şefliğinin de güvencesiydi. O nedenle hiçbir yeni köşe yazarının kadroya eklenmesine izin verilmezdi.Osman Ulagay zar zor ekonomi yorumcusu olmuştu. Ama Asaf Savaş Akat’ın ekonomi yorumu yazması, özel durumu nedeniyle mümkün olmamıştı.1992’deki kavganın çıkmasının nedeni de İlhan Selçuk’un şefliğinin “yara” almasıdır.Bu yarayı açan, ekonomi sayfasında ekonomi yorumları yazan Osman Ulagay’ın 1991 seçimleri sonrasındaki bir yazısıdır. Osman Ulagay, DYP ile ANAP’ın ekonomik programlarının aynı olduğunu ve iki partinin koalisyon kurması gerektiğini yazmıştı. Oysa aynı günlerde İlhan Selçuk, Erdal İnönü’nün SHP’si ile Demirel’in DYP’sinin koalisyona gitmesi için, yazılarının ötesinde bizzat çalışıyormuş. Bunu ben bilmiyordum, belki Hasan Cemal biliyordu. Osman Ulagay’ın yazısı o yüzden İlhan Selçuk’un şefliğinde büyük yara açmıştı.İlhan Selçuk’un o günlerdeki “devrimcilik” kriterlerinin neler olduğunu bilmek kolay değil, ama bugün “devrimci safta” gördüğü MHP, katil ülkücüler, hatta bazı dini tarikatlar o zaman “karşı devrimci”ydi. İlhan abi Cumhuriyet’in patronu oldu, AKP iktidar oldu; MHP, eski ülkücü katiller, işkenceci devlet görevlileri de “devrimci” oldu...
Bu hafta ilk kitabımız Hamas gerçeğini tüm çarpıcı ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor. “Militanların, Şehitlerin ve Casusların Anlatılmamış Öyküsü Hamas”, Hamas’ı öğrenmek isteyenler için çok iyi bir kaynak niteliğinde. “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”, deliler evinin eğlenceli, bir o kadar da deliye çevirici hikayesini anlatıyor. Son kitap “Yolda” ise keyifli seyahat izlenimlerinden oluşuyor.En moda terör örgütüTürk kamuoyu “Hamas” adını İsrail’in son Gazze saldırısının ardından iyice öğrendi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nü zayıflatmak için “ortaya çıkarılmış” olan Hamas, tümüyle barış karşıtı İslamcı bir terör örgütü olarak büyüdü.Bu örgütün FKÖ’nün rakibi olarak “konumlandırılması”, bütün Müslüman dünyada siyasal İslamın yükselişine bağlı olarak başarılı oldu. İngiltere’de gazetecilik yapan Filistin kökenli Zaki Chehab (Türkçesi Zeki Şahap olabilir mi) önceki yıl yayınladığı “Militanların, Şehitlerin ve Casusların Anlatılmamış Öyküsü Hamas” adlı kitabında bu süreci anlatıyor.Hamas’a gelişme aşamasında İsrail istihbarat servislerin, sağlam bir şekilde sızmış olduğu iddiası uzun süredir tekrarlanıyordu. Chehab’ın araştırmasından, bu olasılığın güçlü olduğu da anlaşılıyor.Kitap 2007’de yayınlandığı için son gelişmeleri, son savaşı içermiyor, ama Hamas’ı öğrenmek isteyenler için çok iyi bir kaynak niteliğinde.Chehab, Orta Doğu’da birçok önemli olayı izlemiş bir gazeteci olarak konuya son derece hâkim, dolayısıyla Hamas’ı bildiklerini düşünenler de bu kitabı okumalı.İkarus Yayınevi kitabın kapağına Amerikalı gazeteci David Ignatius’un övücü bir cümlesini almış. Ignatius, kısa süre önceki Davos olayında Tayyip Erdoğan’ı kızdıran “moderatör.” O da önemli bir Orta Doğu uzmanı gazeteci ve yazar.Bu hangi tımarhaneAyfer Tunç son romanı “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” adını taşıyor. Bu ad, “en uzun roman adları” diye bir sıralamada en tepelerde yer alabilir.Ama Ayfer Tunç, roman sanatının bütün imkânlarını kullanarak yakından tanıdığımız bir toplumun “her şeyini” anlamaya çalışıyor. Deliler evinin özelliği sakinlerinin bildik mantık düzenleri içinde yer almamaları. Bu mantık ortadan kalktığında kişiler de farklı boyutlara gidebiliyor, zaman da, mekân da.“Biz bize benzeriz” gibi sözler aslında bu deliler evine hoşgörüyle yaklaşma çabalarının delili olmaktan ibarettir. Deliler evi, bazen herkesi deliye çevirir, içindeki herkesten nefret ettirir, bazen de en eğlenceli şekilde vakit geçirmenin doğal mekânı olabilir. Yazar, beyninde ve vicdanında biriktiği her şeyi bu kitabın 464 sayfasına dökmüş gibi görünse de, kitabın örgüsünde öyle unsurlar ve durumlar kullanmış ki, bu romanın içinden birkaç başka roman daha çıkabilir. Deliler evi sonuçta “bizim” evimiz, onun için Ayfer Tunç’un son romanını okurken çok eğlenebiliriz, herhalde yazar da yazarken çok eğlenmiştir.Seksten ve danstan sonra...Sunuşun ilk cümlesi kitabın ruhunu anlatıyor: “Seyahat, seksten ve dans etmekten sonra insanların hayatta en fazla zevk aldıkları fiziksel aktivitedir.” Bu cümleyle başlayan bir kitabı sonuna kadar okumamak imkânsız. Buket Uzuner “Yolda” kitabına o cümleyle başlamış, sonuna kadar da aynen götürmüş.Seyahat izlenimleri, kimilerine kolay gibi gelir, ama en zor yazı alanıdır. Seyahat izlenimi yazarken önce göz gerekir ve gözün farklı bir şeyler görmesi. O gözün yeni bir yer, yeni bir şehir, yeni bir dünya gördüğü için heyecanlanması gerekir ki “seyahat izlenimi” denen şey sıradan olmasın. Buket Uzuner, yeni karşılaştığı her şehirde, yolda gördüğü kendisi için yeni her kişide, başkalarının çok zor görebileceği dünyalar ya da ayrıntılar görüyor. “Yolda”, seyahati “zevk”in üçüncü sırasında olmasa da önemli bir hayat faaliyeti olarak görenlerin çok seveceği bir kitap. Her bölümün sonuna konulmuş yemek tarifleri beni ilgilendirmedi, ama yemek yapmayı sevenlerin ilgisini çekebilir.
Tayyip Erdoğan, siyasi yetkililer ya da kamu görevlilerinden söz ederken sık sık “benim bakanım”, “benim belediye başkanım”, “benim valim”, “benim temsilcim” diye konuşuyor.Doğrusu bu “benim” vurgusu son derece yerinde, çünkü bütün önemli atamaları bizzat en tepedeki kişi yapıyor.Yerel seçim yaklaşıyor, partiler belediye başkan ve meclis üye adaylarını tespit etmeye devam ediyor. Bütün kararlar sonuçta parti genel başkanları tarafından alınıyor. Genel başkanlar zaman zaman bazılarına danışabilir, kamuoyu araştırmaları da yaptırabilirler, ama kararları onlar veriyor.Bütün belediye başkanlarının, milletvekillerinin genel başkan tarafından belirlendiği bir sistemde, bu kişilerin tekrar aday olabilmelerinin tek şartı genel başkana “biat” etmeleridir.***AKP ve CHP adayları sık sık medyada görünüyorlar. Herhalde herkes dikkat ediyordur, ilk cümleleri hep kendilerini aday gösteren genel başkana bir övgü ve teşekkür cümlesidir.CHP’nin İstanbul büyükşehir adayı olan Kemal Kılıçdaroğlu gibi nitelikli bir siyasetçi bile Baykal’a teşekkür etmiştir.Partide, önemli görevler için aday gösterilenler ya da atananlar, genel başkanın “babasından kalmış miras” muamelesi görmesinden gocunmuyorlar, çünkü tıpkı genel başkanları gibi onlar için de partilerinin “demokratik” bir işleyişe sahip olmasının önemi yok. Önemli olan genel başkana “ulaşabilmek”, ona “bağlı” kalacağına kendisini ikna etmektir.Bu “bağlılık” ilişkisi kurulduğu anda o kişi için en güçlü koruma duvarı da inşa edilmiş oluyor.Şu anda CHP’nin üst yöneticilerinden biri hakkında ağır iddialar ortada dolaşmakta, bunlar basına da yansımaktadır. Ama CHP içinden tek bir kişi olsun, ağzını açıp “şu iddialara bir bakalım” dememektedir, çünkü o kişi Genel Başkan’ın çok yakınındadır, koruması altındadır.Bir CHP’li kalkıp demiyor ki “Kardeşim bunlar ağır iddialar, gel mesela grup toplantısında konuş, derdini anlat, mal varlığını açıkla...” Bunu kimse söyleyemez, çünkü Genel Başkan bunu söyleyenin üstünü “çizer”. Siyaset yapabilmenin birinci şartı da genel başkan tarafından isminin çizilmemesi için bütün tedbirleri almak, gerektiğinde konuşmak, gerektiğinde susmasını bilmektir.CHP’nin söz konusu yöneticisi hakkındaki iddialar birkaç gün sonra unutulacaktır, Hep böyle olur. Bu partinin bir milletvekilinin “ırkçı” sözleri hakkında da hiçbir işlem yapılmamış, konu çoktan unutulmuştur.Her şeyin bu kadar çabuk unutulduğu ya da her şeye böyle boş verilen bir yapıda genel başkanların birer küçük diktatör olarak parti yönetmeleri de çok kolay oluyor.
Ergenekon soruşturması dolayısıyla gözaltına alınan bir emekli orgeneralin eşinin gizli dinlenmesiyle ilgili iddia her bakımdan bir “dökülme” göstergesidir.Emekli orgeneral tutuklanmış, daha sonra hastaneye yatırılmış, sonra da dördüncü itirazın mahkeme tarafından kabul edilmesiyle tahliye edilmiştir.Birkaç taraftan “yanıltma” faaliyetleri sürdürenlerin bir tarafı tahliyeyi kararını sanki bir “beraat” kararıymış gibi sunmuştur. Öyle sunulmasındaki amaç bellidir. Bu tür faaliyetler yargılama boyunca devam edecektir.Genel Başkanı ve birçok yöneticisi tutuklu bulunan İşçi Partisi’nin yayın organında yer alan bir “Ergenekon şeması” bu “dezenformasyon” faaliyetinin bir parçası gibi görünüyor. O “şema” da on yıl önce ölmüş olan ve tanıyanların hiçbir siyasi formasyonu olmadığını bildikleri bir gazetecinin adı bile bulunuyor.*** Emekli orgeneralin eşinin dinlenmesi de ayrı bir vahameti işaret ediyor. Bir emekli orgeneralin eşinin, o kişi hangi suçlamalar altında olursa olsun dinlenmesinin açıklanabilir bir yanı yoktur. Emekli orgeneralin eşinin bütün konuşmalarını en ağır duygusal etkiler altında yapacağı bellidir.Bu konuşmaları dinleyenler ve yayanlar aslında suç işlemektedir.Diğer yandan da bir başka vahim durum o kişinin sözlerinin içindedir. Eğer bu konuşma doğruysa, ki şu ana kadar adı geçen kişiler tersine bir açıklama yapmadı, “filanca mahkemeler bizden” gibi bir söz sarfedilmesi toplumdaki ağır bölünmenin ciddi kanıtıdır.Olayın her tarafından kötü kokular yükseliyor. Bütün topluma yayılmış bu kötü kokuların etkilerinin giderilmesinin tek yolu, yargının gerçekten bağımsız çalıştığını göstermesidir.“O mahkeme onlardan, öbür mahkeme bizden” diye konuşulan bir ortamda yargıya güvenin yeniden tesis edilmesi çok güç olacaktır.*** Ergenekon davasına dönersek; askeri yargının devreye girmesinin birçok açıdan güven tesisi için yararlı olabileceğini söyleyebiliriz.Askeri yargının da çalışmaya başlamasıyla kamuoyundaki bazı soruların, örneğin gömülü silahlarla ilgili iddiaların da hızla açıklığa kavuşması beklenecektir.Şu andaki karmaşanın devam etmesinin kimler tarafından istendiği yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu karmaşayı da yine bağımsız yargı giderecektir, gidermek zorundadır.
A&G araştırma kuruluşunun yaptığı son anketin sonuçları dün yayınlandı. Halka üç ana konu hakkındaki fikri soruluyor.Sonuç iki büyük partinin, iktidardaki AKP’nin de ana muhalefet CHP’nin de halkın gözünde inandırıcılığını kaybettiğini gösteriyor.CHP’nin çarşaf açılımı soruluyor. Yüzde 52,6’nın cevabı: Seçim yatırımı.Yüzde 15,3 ise “CHP’ye yakışmıyor” diyor.AKP’nin Alevi açılımı soruluyor. Yüzde 46,9’un cevabı: Seçim yatırımı. “Seçim yatırımı olabilir ama olumlu” diyenlerin oranı da yüzde 23,8.***Bu cevaplar halkın, seçmenin aslında durumun şiddetle farkında olduğunu gösteriyor. CHP “mütedeyyin” seçmene yeni bir şey anlatmaya, bu seçmeni sosyal demokrat bir düzende daha mutlu olacağına ikna etmeye çalıştı, kolayından gitti.AKP de Alevi açılımını önemli bir demokratik gelişme gibi sunmak istedi ama halk bunun da bir seçim yatırımından ibaret olduğunu düşünüyor.İki büyük parti de önemli bir seçim öncesinde halkın büyük kesiminin gözünde inandırıcı olamıyor.İki parti de bir program, bir hedef gösteremiyor, “hele şu seçimi de atlatalım” tavrında birleşiyor.İki büyük partinin de inandırıcı olmadığı bir seçim ortamında halkın beklentileri de aşağıya düşüyor.Bu durumda da çarşaf siyasetinin hasını yapan, kömür dağıtmakla yetinmeyip beyaz eşya dağıtımına giren AKP kaçınılmaz olarak yarışa çok daha önde başlamış oluyor.***Toplumun büyük kesiminin CHP’nin çarşaf açılımını inandırıcı bulmamasından daha doğal ne olabilir. Çünkü CHP zaten bu açılımı açıklamak zahmetine de katlanmamış, Genel Başkan’ın söylediği birkaç cümlenin dışında tavrını halka açıklamaya çalışmamıştır.Alevi açılımının sahibi AKP’nin de “demokratlığı” tartışma konusudur.Böyle bir açılım demokrasi adına, özgürlükler adına yapıldığı takdirde inandırıcı olmaması mümkün değildir.Siyaset bir kez daha en alt düzeye indirilmiştir, iktidar ve ana muhalefet partilerinin el birliği, ruh birliğiyle.*****Ağar adresi gösterdi Susurluk olayından itibaren en çok tartışılan isim Mehmet Ağar olmuştur.Bu süre içinde emniyet genel müdürlüğü, bakanlık, parti genel başkanlığı yapan Ağar sonunda yargı önüne çıktı.Söyledikleri arasında herhangi yeni bir şey yok ama Ağar ilk kez “adres” gösterdi. Bu adres, o dönemin birinci derecede siyasi sorumlusu olan eski başbakan Tansu Çiller’dir.Susurluk’la başlayan, Jitem’le devam eden, Ergenekon’la büyük bir dava konusu olan olaylar zincirinin gerçekten aydınlatılması isteniyorsa, birinci adres herhalde Ağar’ın işaret ettiği dönemin başbakanıdır.
Süleyman Demirel’e haksızlık yapılmış. Yeğeni vardı, hayali ihracat işine girdi, ama hapse de girdi.Turgut Özal’a da haksızlık yapılmış. Oğlu, babasının başbakanlığı sırasında iş yaptı, para peşine düştü diye halk cezasını verdi ve iktidardan indirdi.Bugünse devletin ve siyasetin en tepesinde bulunan kişilerin bütün çocuklarının ticarete girdiklerini; yirmili yaşlarında zengin olduklarını gördükçe “siyasi etik” kavramından ne kadar uzaklaştığımızı anlıyoruz.*** AKP, muhafazakâr, ahlaki değerlere sahip çıkan bir parti olarak ortaya çıktı ve siyasetteki türlü çeşitli “kirlenmelere” karşı kendisini “Ak” parti olarak ilan etti.Ama bu “ak”lık, siyasi güç sahibi kişilerinin yakınlarının “ticari” başarılar peşine düşmelerini anlaşılan kapsamıyor.Bu kadronun da siyaseti sadece bir zenginleşme aracı olarak gördüğünü söylemek belki fazla olur. Ama siyasi güç sahibi olmuşken, para peşine düşmekte herhangi bir “etik” ya da Türkçesiyle “ahlaki” sakınca görmedikleri de ortada.Anlaşılan hızla yayılan “kasaba ahlakı” bu meseleye daha farklı bakıyor...*** Yine gelişmiş dünyadan örnekler sıralayıp bizdeki siyasi etik anlayışının geriliğini tekrarlamak abes kaçacak olsa da hatırlatalım: Daha geçen hafta biri ABD’de, diğeri de Fransa’da iki olay oldu.Obama’nın iki bakanının vergi sorunu olduğu ortaya çıktı ve görevlerinden ayrıldılar. Fransa’nın şu andaki dışişleri bakanının, Afrika’da insani faaliyetler yaptığı sırada bazı ilaç şirketlerine yüksek ücretle danışmanlık yaptığı ortaya çıktı, ülke birbirine girdi.Fransız bakanın görevini bırakması gün meselesedir.*** Türkiye gibi bir ülkeyi yönetmekte olanların çocukları, eşleri, dostları para peşine düşerken “bize yakışmaz, biz ülkenin en tepesinde ve herkese örnek olması gereken kişileriz” diyememelerini açıklamaları mümkün değildir.Ülkenin en güçlü kişisinin bir yakınının iş hayatına başlamasının birinci yılında büyük bir şirketin en tepesine getirilmesini, bu gencin “yeteneği” ile açıklamaya kalkana kargalar bile güler.Günlerdir, aylardır süregelen bu “nüfuzu paraya çevirme” faaliyetlerinin hiçbiri yasal olarak suç olmayabilir.Ama ülkeye ve dünyaya nizam verme peşindeki kişiler “bize yakışmaz, ayıp olur” demedikleri sürece de “imam-cemaat” sistemi çalışacaktır.