Ülkesinin en güçlü, en önemli kişisi olan bir insan neden “asabi” olur? Kendi ülkesi yetmiyordur, birkaç ülkenin daha en güçlü kişisi olmak isteyebilir, hatta dünyanın en güçlü kişisi olmak isteyebilir.Başka nedenlerden ötürü de “asabi” olabilir.Hoşgörüsüz olduğu için olabilir... İnsanları dinlemekten hazzetmediği için olabilir...Her şeyi sadece ve sadece kendisinin bildiğini sandığı için olabilir...Belki de çözmek zorunda olduğu sorunları çözemediğini, eksik ve yetersiz kaldığını hissettiği için olabilir.***60 yıllık bir uluslararası sorunu çözebileceğini düşünür, sonra bakar ki, o sorun kendisinin sandığı gibi değilmiş ve yapabileceği pek bir şey de yok... O zaman üzerine bir asabiyet gelir.Mutlak güç tutkusu da insanı asabileştirebilir. Herkes karşısında “el pençe divan” durmaktadır, ama bir ya da birkaç kişi bu “biat” görüntüsünü bozmaktadır, o zaman da asabileşir.En uzman olanların bile içinden çıkamadığı bir sorun vardır, ama o, güçlü oluşu dolayısıyla bu sorunu kendisinin anladığını zanneder, sonra bir bakar ki anlamıyormuş. O zaman asabileşir.Kendisi güçlüdür ya, kendisinden daha az güçlü olanların daha akıllı, bilgili, görgülü olduklarını gördüğü zaman asabiyet insanın yüzünden fışkırabilir.***Böylelerinin asabiyetini gidermenin yolu henüz bulunmuş değildir, çünkü bir yol bulmak için asabiyetin kaynaklarını bilmek gerekir. Ama ortada tek bir neden bile yoksa nasıl teşhis edeceksiniz? Dolayısıyla hep asabi yaşamaya mahkûmdurlar. Asabiyete mahkûm oldukları için de gülemez, insanlara gülen gözlerle bakamazlar. Hatta giderek en yakınlarını bile “düşman” gibi görmeye varan ağır bir duruma girebilirler.Bunun da sonucu, asabi kişilerin insanlarla iletişim kurmalarında ortaya çıkan vahim güçlüktür. Karşınızda neye kızdığını bilmediğiniz birisi olduğunda iletişim imkânı sıfırlanmış demektir.İletişim sıfıra indiği zaman, güçle ilgili kavramlar da iyice karışır, diğer insanlarla ilgili yaklaşımlar da giderek daha dengesiz hale gelir.Böyle asabi kişilere “niye asabisin, asabi olman için gerçek bir neden yok” demek de mümkün değildir, çünkü o her zaman, her yerde ve her koşulda ve sadece kendisinin haklı olduğu bir dünyada yaşamaktadır.
Erdoğan bugün Diyarbakır’da olacak. AKP’nin bu seçimde Diyarbakır’da “aşırı” iddialı olduğu uzun zamandır söyleniyor.Bir siyasi partinin her türlü seçime iddialı olarak girmesi doğaldır. AKP de bu hakkını kullanacaktır.Ancak Diyarbakır’ın “özelliği” belli.Tayyip Erdoğan birkaç yıl önce Kürt sorununun demokratik çözümü yolunda çaba göstereceğine ilişkin vaatlerde bulunmuş, kamuoyundan da önemli destek görmüştü.Zaman geçti, başka bazı konularda olduğu gibi, Erdoğan bu konunun da “ağırlığı”nı hissedince en basit deyimiyle “yan çizmeye” başladı.“Şahin” olmanın kendi tabanında ve çevrede daha çok puan sağladığı kanaati Erdoğan’ı Meclis’e girmiş ve grup kurmuş DTP’ye karşı olumsuz tavır almaya yöneltti.Bu sürede TRT’nin Kürtçe yayın yapan bir kanal açması bütün sorunların çözümü gibi sunularak basit bir siyasi taktik güdüldü.*** TRT 6, “kürt yok, kart kurt var”dan “Kürtçe diye bir dil var”a gelen bir sürecin sembolü olarak görülmelidir. Ama bir başına TRT 6’yla bu ülkenin Kürt kökenli vatandaşlarının duygularını anlamanın ve beklentilerini karşılamanın mümkün olamayacağı da ortadadır.Başbakan’ın bugünkü Diyarbakır gezisinde, DTP eğer bir önceki gezide olduğu gibi “şehre sokmama” tavrı alır, böylece gerilimi tırmandırmada Erdoğan’la yarışa girerse onun istediğini yapmış olur.Bölge halkı yorgundur, son 25 yılın acılarıyla, güçlükleriyle iyice beli bükülmüştür. Bu yorgun insanları tekrar büyük gerilimler içine çekmek önce onların tepkisine yol açar.*** DTP bugünkü yasalara göre, “legal” politika yapan bir parti olarak kökleşme konusunda sıkıntı yaşıyor. DTP’nin bu sıkıntıları aşmasına yardımcı olmak da asıl sorunun demokratik çözümüne katkıda bulunmakla eş anlamlıdır.Erdoğan’ın son dönemdeki tutumu ise tam tersine, DTP’yi “itmek” şeklinde. Gerçekten silahların susmasını, çocukların ellerinden taşları bırakmasını isteyenlerin yapması gereken, DTP’yi itmek değil, demokratik sistemle bağlarını güçlendirmesi için “çekmek”tir.Erdoğan, bugün Diyarbakır’da herhangi bir gerilim yaşanmadan seçim konuşmasını yapmalı, bölge halkının en çok merak ettiği konudaki “demokratik çözüm” konusundaki tavrını açıklamalıdır. Bu konuda Erdoğan’ı eksik ya da yanlış bulanlar gider oylarını tekrar DTP’ye verirler.*****Sevigen’in istifasıHatırlatalım, “etik”in tam kelime anlamı “ahlak”tır. Kimseye “ahlaksız” dememek için, yanlış anlama olmaması için “etik” kelimesi daha yaygın olarak kullanılıyor. “Etik”in azı çoğu da olmaz.Sevigen’in “etik” olmayan bir iş yaptığı kanıtlanmış, Baykal da onu korumayı başaramamıştır.Gelişmiş demokrasilerdeki “etik” anlayışı, böyle bir faaliyette bulunan kişinin tümüyle siyaset sahnesinden çekilmesini gerektirir. Sevigen, daha önce benzer durumda kalan AKP’liler gibi sadece partideki görevinden istifa etti. Eğer “siyasi etik”in tamamını istiyorsak, böyle durumlarda diğer siyasilerin yanlış yapmış olanları tümüyle siyasetin dışına itmelerini beklemek zorundayız.
Bazı günlük tartışmalar bizi zaman zaman tekrar Cumhuriyet’in kuruluş dönemiyle daha yakından ilgilenmeye yöneltiyor.Halide Edip de son dönemde tekrar hatırladığımız önemli bir “cumhuriyet kızı”. İmparatorluğun son döneminde İttihatçılarla da ilişkileri vardı. Ermeni tehcirinin vahim sonuçları hakkında Maliye Nazırı’na mektup yazmıştı. Sonra Mustafa Kemal’in yanında “Kurtuluş” ve “Kuruluş”un bütün aşamalarını yaşadı.Kitaplarının tekrar yayınlanması (Can Yayınları) da Halide Edip’i yeni kuşakların tanıması açısından yerinde oldu.Timaş’tan yayınlanan Kemal Öztürk’ün “Halide”si ise bu ilginç kişiyi yakından tanıyanların, tanımamış olsalar da bilenlerin tanıklıklarıyla iyi bir “portre” çalışması olmuş. “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nı orta öğretimden geçen herkes bilir, ama Halide Edip bu özel kitabının ötesinde bir kişiliktir.Kemal Öztürk, Halide Edip’i yaşadığı farklı dünyaların içinde ayrıntılı olarak tanıtırken, bir yandan da Cumhuriyet’in gelişme sürecinin fikrî gelişmesini de veriyor.“Halide”nin altbaşlığında “Tutku, Hüzün, İsyan” deniliyor. Bu üç kavramı, kitabın içindeki resimlerle birlikte düşününce ortaya çok tutarlı bir portre çıkıyor.Schlink ve terörBernhard Schlink’i Türk okuru önce yaşlı dedektif Selb’in üç macerasıyla tanıdı. Bu üç macerada Almanya’nın en karanlık döneminin bir yanı deşiliyordu.2007’de yayınladığı “Eve Dönüş”te yine Naziler, savaş ve sonrası acıları içinde “Alman insanı” vardı. Kişiler, Selb’e göre biraz daha farklıydı, dönemi içinden anlamak ve anlatmak için kurgulanmışlardı.Son romanı “Hafta Sonu”nda Schlink çok daha yakın dönemlere geliyor, Alman toplumunun hâlâ karanlıktaki terör günleri bu kez yeni deştiği alan. RAF yani Kızıl Ordu Fraksiyonu, 60’ların sonunda başlayan Avrupa’daki terörist tırmanışta en “katı” örgütlerden biriydi. İki kurucusunun adlarıyla “Baader-Meinhoff” grubu ya da çetesi olarak bilinen bu örgütü yönetenler daha sonra hapishanede enselerinden vurularak “intihar etti”. Bu grubun hapiste kalan bazı üyeleri de şu sıralarda tahliye ediliyor.Schlink’in kahramanı bu eski teröristlerden biri. Yirmi yıl önce insan öldürerek dünyayı değiştirme peşine düşmüş bir genç, orta yaşlarında hapisten çıkar, hem yeni bir toplumla hem de geçmişle hesaplaşmak zorundadır. Bernhard Schlink’in son kitabı ve bütün kitapları her zaman herkese tavsiye edilir.İletişimin “usta”sı70’lerden itibaren gazetecilik yapan herkes Alaeddin Asna’yı tanır. Bunca yıldır iletişim “sanatı”nın hem emekçisi hem duayeni olan Asna’dan iletişimin herhangi bir dalında çalışacak herkesin öğreneceği çok şey vardır.Alaeddin Asna, Deniz İnce Gökçeoğlu ile konuşmuş ve o konuşma “İletişim Hayattır” adıyla kitap olmuş. Asna, çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını anlatırken Türk toplumunun yarım yüzyılına da tanıklık ediyor. Önce “halkla münasebetler” denilirdi, sonra “halkla ilişkiler” oldu, bazıları “PiAr” demekte ısrar ediyor.Asna bu “iş”i Türkiye’ye tanıtanların başında gelenlerden olmasına rağmen bütün yaşadıklarını ve yarım yüzyıllık tarihi anlatırken oldukça tevazu gösteriyor ve birlikte çalıştığı herkesi de onurlandırıyor.Alaeddin Asna Mülkiyeli’dir, titizdir, hâlâ gençleri yetiştirmek için uğraşır. En azından onların bu kitabı okumaları gerekiyor
Başbakan, kendisine “bağlı” olmayan basından hiç hazzetmiyor, her sabah bütün gazetelerin kendisini övmesini, hoşuna gitmeyecek hiçbir haber ya da yorum yayınlanmamasını istiyor.On üç büyük gazetenin, bunları yayınlayan kuruluşların 6’sı Başbakan’ın “sevdiği” grubu oluşturuyor.Yeni Şafak hem kişisel yakınlık hem de iş ilişkileriyle AKP’ye öteden beri yakındır.Star Gazetesi sahibinin yine hem kişisel hem iş yakınlığı vardır.Akşam Gazetesi, sahibinin iş sorunları dolayısıyla hükümete herhangi bir eleştiri getirememektedir.Sabah Gazetesi bu gruba tek kişinin girdiği bir ihale ve kamu bankalarının finansmanıyla katılmıştır.Fethullah Gülen grubunun kontrolündeki Zaman ve Gülen’e olan yakınlığını sık sık dile getiren bir iş adamının sahibi olduğu Bugün gazeteleri de AKP’ye ve Başbakan’a “tam destek” politikasıyla yayınlanmaktadır.Bunların dışında kalan Hürriyet, Vatan, Milliyet, Posta ve Radikal, herhangi bir siyasi bağımlılığı olmadan yayın yapma çabasındadır.Cumhuriyet Gazetesi “ulusalcı” tarafta ve muhaliftir, Taraf Gazetesi de hükümetin ve Başbakan’ın özellikle Kürt sorunundaki anti-demokratik tavrı dolayısıyla mesafeli bir politika izlemektedir.6 günlük gazetenin açık açık AKP yanlısı yayın yapması, bu gazetelerde konu ne olursa olsun en küçük bir eleştiri yer almaması, Erdoğan’a yetmiyor, bütün gazetelerin “padişahın gazetesi” olmasını istiyor.***Bu gazetelerin yayıncılık anlayışlarının son örneği Sevigen olayında da görülmüştür. Olayın taraflarından biri Erdoğan’ın okul arkadaşı ve AKP’li çıkınca bütün bu gazeteler olayı gizledi.Başbakan seçim meydanlarında da sürekli olarak “o gazeteleri almayın” diyor, ama okur bu gazeteleri alıyor, buna karşılık Sabah, Başbakan’ın yakınlarına geçtikten sonra büyük tiraj kaybı yaşıyor. Zaman Gazetesi’nin yüksek satışı da elden dağıtımla sağlanıyor, kendi iradesiyle bayiden gazete alanlar, gösterilen satış sayısının yirmide birinde kalıyor.Anlaşılan Başbakan gazete okurlarının kendisini dinlememesine de sinirleniyor.Diyelim ki, Doğan grubuna yönelik saldırı başarılı oldu, bu yolla grubun ekonomik bağımsızlığı yok edildi ve grup küçülmek zorunda kaldı.Böyle bir ülke düşünülebilir mi?Böyle bir demokrasi düşünülebilir mi?Halkın haber alma hakkının yok edildiği, farklı yorumlarla beslenmesinin engellendiği bir ülkede demokrasi olabilir mi?Tayyip Bey yine kızacak ama yine de kendisine 1959’daki Adnan Menderes’i, 1989’daki Turgut Özal’ı, 1996’daki Tansu Çiller’i hatırlatalım.
Siyasi iktidarlar bağımsız basından hiç hoşlanmazlar. Basının kendilerine bağımlı olmasını, “besleme” olmasını isterler. Kendi ayakları üzerinde duran, gazetecilik çabasıyla doğruları aramakla uğraşanlardan ise hiç hoşlanmazlar. Biraz geriye gidersek Demokrat Parti’yi hatırlıyoruz, biraz yakına geldiğimiz zaman da Özal’ı ve Çiller’i hatırlıyoruz.Kendine “ait” besleme basın oluşturma yolunda ise Tayyip Bey hepsini aşmıştır. Ekonomik saldırı ile bağımsız basını çökertmeye çalışmak ancak diktatörlük heveslerinin bir ürünüdür. Fransa’da merkez sağ bir iktidar vardır ve bu iktidar büyük çoğunluğu kendine muhalif olan basın organlarının bu krizi atlatabilmesi için 600 milyon euro’luk bir kaynak ayırmıştır. Bu kaynak doğrudan verilmeyecek insanların gazete okuması için harcanaktır. Bundan başka örnek vermeye gerek var mı?Tayyip Bey’in son “ekonomik” saldırısı, çok önemli bir farkı gösteriyor. Yazık bize, bu ülkeye, bu ülke insanlarının özgürce haber alma hakkına.*****Etik ve yasaBir icraat yasal olabilir ama “etik”, yani “ahlaklı” olmayabilir. Başbakan’ın damadının yönetici olduğu şirketin devletle büyük iş yapması yasaldır ama “etik” değildir.Eski bir bayındırlık bakanı Yüce Divan’da beraat etmişti. Devletle iş yapan bütün müteahhitlerin bir numaralı muhatabının yakınları inşaat malzemeleri satan bir iş yeri açmış ve dolar milyoneri olmuşlardı. Kamuyla işi olan bütün müteahhitler bakanın yakın akrabalarının dükkânından mal almak için sıraya girmişlerdi. Bunda da yasalara aykırı bir durum yok ama kimse “ahlaklı bir iş” olduğunu söyleyemez.*** CHP’nin üst düzey yöneticisinin “iş bitirici” faaliyetinin de yasalara aykırı bir yanı yoktur, ama “etik” olmadığı kesindir.Aynı şekilde AKP’nin üst düzeyindeki kişilerin, konumlarının gücünü ve etkisini kullanarak ticari faaliyette bulunmaları da “etik” değildir.Yine siyasi iktidarla bağlantısı, akrabalık ilişkisi olanların yerel yönetimlerle iş yapmalarının, bunun için araya paravan şirketler koymalarının da yasalara aykırı bir yanı yoktur, ama bunlar da “etik” değildir.***Bir ülkenin başbakanının, cumhurbaşkanının çocuklarının sürekli olarak ticari faaliyetlerini geliştirmelerini, sürekli yeni ortaklıklar kurmalarını yasaklayan bir kanun maddesi yoktur.Ama babası başbakan ya da cumhurbaşkanı gibi konumlarda bulunan kişilerin birileriyle parasal ilişkilere girmesinin savunulur bir yanı da yoktur.Amerikan demokrasisinin emekleme döneminde buna “spoil system”, “yağma düzeni” denilirdi. İktidardaki parti değişince bir önceki dönemde para kazananlar kenara itilir, bütün etkili mevkilere yenileri gelir, paranın aktığı yön değiştirilirdi. Demokrasi anlayışı geliştikçe bu “yağma düzenleri” ayıplı oldu, siyaset yapanların örnek temizlikte olmaları kural haline geldi.***Deniz Feneri rezaletini de unutmayalım. Olaya adı karışan bir kamu görevlisi, bu göreve gelmeden önce zengin olduğunu söyledi ve koltuğunda oturmaya devam ediyor.Başbakan bu kişiye telefonu açıp “görevinden ayrıl” diyemez, çünkü ya karşısındaki de ona “sen kendi çocuklarına, damatlarına bak!” derse...Ekonomideki asıl gücü ve parayı devletin elinde tuttuğu, “liberal, özgür ekonomi”nin yalan olduğu bir düzende yaşıyoruz ve “etik de neymiş”e alışmak zorundayız.
CHP’li Mehmet Sevigen’in dünkü savunma konuşmasında dikkati çeken bir cümle vardı: “Her milletvekili gibi ben de arada iş yapıyorum...” Buradaki “iş” kelimesi herhalde doktorluk, avukatlık, öğretim üyeliği değil, o “iş” para işi anlamına geliyor.Bu cümle kendi başına yeterli bir itiraftır. “Her milletvekili gibi” iş yapmak bu özel durumda “imar” işlerini halletmek, satıcıya alıcı bulmak, sermaye bulmak gibi faaliyetleri işaret ediyor.Bir milletvekilinin, hangi partiden olursa olsun; bu tür faaliyetlerde bulunmasının, ettiği milletvekili yemininin özüne aykırı olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok. Ama Sevigen’in “her milletvekili gibi” demesi bu faaliyetlerin artık sıradan bir durum olduğunu gösteriyor.***İki AKP’li milletvekili ve parti yöneticisinin konumlarıyla ticari faaliyetlerde bulundukları ortaya çıktı, yöneticilik görevlerinden ayrıldılar, milletvekili olarak kaldılar.CHP’li Sevigen ise böyle bir niyeti olmadığını, Genel Başkan Baykal’dan da bu yönde bir istek gelmediğini söyledi.Anlaşılan Sevigen Baykal’ı ikna etmiş, ama kamuoyunu ikna etmesi o kadar kolay olmayacaktır.***Seçim meydanlarına erkenden çıkan Başbakan da sesini ve üslubunu sürekli sertleştirerek yolsuzluk ve AKP’ye yakın çevrelerdeki zenginleşme haberlerinden duyduğu rahatsızlığı ortaya koyuyor.Dün üç kişi arka arkaya haberlerde göründü...AKP Genel Başkanı ve Başbakan Erdoğan, miting alanında yolsuzluk iddialarına tepkisini avazı çıktığı kadar bağırarak gösterirken, CHP yöneticisi iş yaptığını aslında itiraf ediyor, AKP’nin tekrar aday gösterilmeyen Keçiören Belediye Başkanı da “kravatlı çetelerle kravatlı keneler”den söz ediyor ve kendisinin kimsenin belediye imkânlarıyla zengin olmasına izin vermediğini söylüyordu.AKP’li Belediye Başkanı herhalde CHP’den, MHP’den söz etmiyordu, kimleri kastettiği de çok açıktı.***Bu üç görüntü sıralandığında durumun ciddiyeti, herhangi bir tartışmaya imkân vermeyecek kadar açık bir şekilde ortaya çıkıyor.Tayyip Erdoğan da sesini yükselttikçe, üslubunun düzeyini indirdikçe hafiften kuşkulananları dahi durumun ciddiyeti hakkında ikna edecektir.1989 yerel seçimleri ile 1999 genel seçimlerini sık sık hatırlamak, halkın bu gibi ortamlardaki tepkilerini anlamak için faydalı olacaktır.
İşsizlikle ilgili son verilerin, üstelik resmi verilerin tercümesi şu: Çalışmak durumunda olan her dört gençten biri işsiz! Kriz döneminde son 3 ayda işini kaybedenlerin sayısı tam 524 bin.Bu, kasımdaki sayı, henüz aralık ve ocak sayıları belli değil. Ama bu aylarda da işsiz sayısının katlanmaya devam edeceği anlaşılıyor.Başbakan Erdoğan, ABD’de başlayan ekonomik kriz konusunda, tecrübe ve bilgi eksikliği vahim durumda olduğu için ne olup bittiğini anlamadığının bütün işaretlerini vermişti.Bunun sonucu, çok daha önce alınabilecek olan tedbirlerin gecikmesi oldu. İş hayatını temsil eden örgütler aylardır tam anlamıyla “ağlamakta”dır.Kendi elimizle, yine büyük beceriksizlikle yarattığımız 1994 ve 2001 krizlerinde işsizlik bu düzeye ulaşmamıştı. Üstelik bugünkü krizle ilgili en iyimser yorumcular bile 2009’da bir iyileşme öngörmüyor.***Başka toplumlarda böyle ağır bir ekonomik krizin faturasını siyasi iktidar öder.Siyasi iktidarın halkın karşısında bir mazereti olamaz, görevi insanların işlerini kaybetmesini, ekmeklerinin küçülmesini engellemektir. Bunu yapamayan iktidar gider, başkası gelir.“Başkası” kelimesi şu anda sadece CHP’yi ifade ediyor, ama bu parti de krizin başından beri hiçbir somut öneri geliştirmemiş, ekonomik konularda, IMF demagojileri dışında AKP’yi zorlayan bir siyaset gütmemiştir.AKP’nin büyük şansı bir kez daha ortaya çıktı: Ekonomik krizi yönetemeyen AKP hükümeti bunun faturasını ödemeyecek, çünkü karşısında faturayı ödetecek tutarlı bir siyasi güç yok.Ve Başbakan’ın seçim taktiği de her durumda dikkatleri ekonomiden, işsizlikten ve yolsuzluklardan çevirmek üzerine kurulu. Davos gösterisiyle kazandığı zamanı bu kez yeni “medya” kavgaları çıkararak uzatmak peşinde.Bu tür kavgalarla ve temel meseleler unutularak sandığa gidilmesi durumunda avantajlı olacağı da bellidir.***Seçime şunun şırasında 40 gün kaldı, yolsuzluklar ve haksız nemalanmalarla ilgili gazete haberleri üzerinden yapılacak kavgalarla bu süreyi de geçirmek mümkündür.Erdoğan ve AKP, Baykal ve CHP sayesinde elde ettiği şanslarla, böyle bir krizin altında, dünyada başka hiçbir hükümetin göremeyeceği bir rahatlıkla seçime gidiyor.
AKP de kendisini hiç kandırmasın, siyasetin kirliliği konusunda dünyanın hakkımızda verdiği hüküm değişmemiştir. Ülkemiz maalesef dünyanın yolsuzluklar açısından en kirli ülkelerinden biri olarak görülüyor.İstanbul gibi bir şehrin tabii ki taşı toprağı altındır, her köşesi bir nemalanma imkânı verir.Nema düzenini de siyaset yönetir ve siyaset böylece tepeden aşağıya, parti farkı gözetmeden kirlenir.***Türkiye’de merkezi yönetim çok güçlüdür, siyasi iktidarlar istediklerini zengin edebilir, istediklerini batırabilirler. Kendilerine bağlı yeni zenginler grubu yaratır ve her türlü nemanın bu grup içinde kalmasını, paranın bu çevrede dönmesini sağlayabilirler.Gelişmiş dünyanın siyasi ahlak ölçülerine göre bu düzen tümüyle “kirli” dir.Gelişmiş dünya bu yüzden, ülkenin başbakanının damadının başında olduğu şirketin devletle iş yapmasını bile “kirlilik” olarak görür.Toplum olarak bunları öyle kanıksadık ki, gözümüzün önünde olan bitenleri umursamıyor, yasaları zorlayarak nemalanan siyasetçilere bile oy veriyoruz.***Türk siyasetinin tepesindekilerin “ayıp” noktasını aşmaları toplumun tümünde neredeyse sınırsız boyutlarda çürümeye yol açar.Ülkenin en sorumlu mevkilerinde bulunanlar, en yakınlarının her türlü ticari işin içinden çıkmasından rahatsız olmadığında, onların yönetmek ve denetlemekle yükümlü olduğu vatandaşlar da bu sistemden kendi paylarını almak ister.Bu paylaşıma, siyasi iktidarı denetlemekle yükümlü olanların katılmasıyla da en büyük güvence sağlanmış olur. Çeşitli belediyelerde, meclislerin bütün partilerin ittifakıyla büyük çıkarlar sağlayan kararlar aldıklarının yüzlerce örneği bulunmaktadır.***Aslında bütün vatandaşların bu sistemi bilmelerine rağmen oylarını yine gidip bu partilere vermelerinin nedeni de “kim gelse aynısını yapacak” inancıdır.“Hiç olmazsa bunların karnı biraz doydu, gelen tam aç gelecek” ya da “yesinler ama iş de yapsınlar” gibi “pratik mantık” ları bu değişmezlik inancı yaratmıştır.Siyasetle ticareti aynı anda yapmaya sıvanmış kadrolar; karşılarında bir seçenek, gerçek siyasi ahlakın savunucusu olan bir seçenek de yoksa, meydan tümüyle onlara kalmış demektir.Bu gerçeği biz de biliyoruz, dünya da biliyor.