Bir gün Dinç Bilgin beni çağırdı. Zafer Mutlu’nun odasında haberi verdi: “Yeni Yüzyıl’ı köy satar gibi sizinle birlikte sattık.” Gazeteyi satın alan Korkmaz Yiğit’in adı o sıralar çok duyulur olmuştu. Ama her şey bir anda değişti. Çakıcı kaseti patladı. Türkiye’nin en ünlü iş adamlarından biriyken hızla zirveden yuvarlandı. Tabii Yeni Yüzyıl da...1998 yılında Yeni Yüzyıl Gazetesi iyi gidiyordu. Ama Türkiye iyi değildi. Susurluk olayı, 28 Şubat süreci derken yine gerilimli günler yaşanıyordu. Koalisyon hükümetinin başbakanı, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’dı. Tansu Çiller gitmeden önce bütün basına savaş açmıştı. Yılmaz’ın basınla ilişkileri daha iyiydi, ama onun da kaygıları vardı.Bir gün Dinç Bilgin beni çağırdı. Zafer Mutlu’nun odasında haberi verdi: “Yeni Yüzyıl’ı köy satar gibi sizinle birlikte sattık.” Gazeteyi satın alan Korkmaz Yiğit’in adı o sıralar çok duyulur olmuştu. Müteahhitlikte başarılıydı, daha büyük projelere yönelirken Bankekspres’i satın almıştı. Ama asıl, özelleştirilen Türk Ticaret Bankası’nı satın almasıyla adı duyulmuştu.Türk Ticaret Bankası’nın talibi çoktu ve bankanın satılış sürecinde çok fazla dedikodular çıkmıştı; sürece Başbakan’ın bizzat müdahale ettiği ve yeraltı dünyasının bilinen bir isminin de bazı iş adamlarını bankaya talip olmaktan vazgeçmeleri için tehdit ettiği konuşuluyordu.Korkmaz Yiğit bir süre önce can çekişen Kanal 6 televizyonunu almış, canlandırmak için çalışmaya başlamıştı.Aslında kısa bir süre önce bir dostum aramış, “Sizinkiler Korkmaz Yiğit ile fazla görüşüyor” ihbarında bulunmuştu. Sabah Gazetesi satılmayacağına göre satılacak olanın Yeni Yüzyıl olması ihtimali büyüktü.Durumu Yeni Yüzyıl’da birlikte çalıştığımız arkadaşlara bildirdiğimde tabii ki herkes üzüldü, tanımadığımız bir kişinin patronluğunda çalışma fikrine alışmak zordu.Korkmaz Yiğit aynı günün akşamı geldi, görüştük, nasıl devam edebileceğimizi konuştuk. Herhangi bir sorunumuz olmadı. Çalışmaya aynen devam edecektik, Sabah’a bunun için ödeme yapılacaktı, baskı ve dağıtım da yine eskisi gibi sürecekti.Yeni Yüzyıl’dan sonra gündeme Radikal, Posta ve Milliyet geldiSatış bedeli 70 milyon dolar olarak açıklandı, satışa Bugün Gazetesi de dahil edildi.Korkmaz Yiğit’in medyaya yönelmesinin nedeni aslında bir süre sonra açıklık kazandı. Başbakan Mesut Yılmaz iki büyük medya kuruluşunun biraz küçülmesini istiyordu, bunun için iki banka sahibi Korkmaz Yiğit iyi bir isimdi. Yiğit’in düzgün ve büyüyen bir iş adamı olarak medyaya girmesini kimse garipsemezdi.Yeni Yüzyıl devredildikten sonra gündeme Hürriyet grubu geldi. Önce Radikal ve Posta’dan söz edildi, ama görüşmeler esas olarak Milliyet üzerineydi. Bu satış da gerçekleşti, ama Milliyet’in çalışanları, özellikle yazarları satışa büyük tepki gösterdi. O günlerde bazılarının bir yandan gözyaşı dökerken bir yandan da gizlice Korkmaz Yiğit’le yakınlaşma çabalarını izlemek oldukça eğlenceli ve öğretici oluyordu.Milliyet’in satışının ardından Hürriyet’in üst düzey yöneticilerinden biri, Korkmaz Yiğit’in “medya grup başkanı” görünümüyle, unvanı demiyorum “görünümü” diyorum çünkü bu unvanı isteyen çok kişi vardı ve Korkmaz Bey fazla acele etmiyordu, göreve yeni gelmiş bir idarecinin konumunu sağlamlaştırma çabası olsa gerek, anlamlı anlamsız toplantılar yapıyor beni de sık sık Milliyet binasına çağırıyordu.O günlerde Korkmaz Yiğit, Yeni Yüzyıl’ın yazarları ve yöneticileriyle tanışmak için geniş bir akşam yemeği düzenlenmesini istedi. Çırağan’da akşam yemeği yeneceği gün Milliyet binasındaydım, ama tuhaf bir durum vardı. Bir süredir dolaşan bir dedikoduya göre Korkmaz Yiğit’in Alaattin Çakıcı ile bir telefon konuşmasının bandı Deniz Baykal’a ulaştırılmıştı.Önemli bir özelleştirmede banka almış ve iktidara yakın görünen bir iş adamının üzerinden Mesut Yılmaz’ın yıpratılması için bu bandı kullanmak isteyenlerin olduğu da duyuluyordu.O gün akşam saatleri yaklaşırken haber patladı. Fikri Sağlar bandı açıklamıştı. Bantta gerçekten de Yiğit, Çakıcı’yla Türkbank ihalesiyle ilgili konuşuyordu. Yiğit, kibar bir dille Çakıcı’dan bu işe karışmamasını istiyordu. Ama bant yine de bir ilişki olduğunun kanıtıydı.Akşam saatlerinde Türkiye birbirine girdi. Çırağan’a gittik. Yaklaşık 40 kişilik bir yazar ve gazeteci grubuyla yemek yendi, konuşanlar günün olayına değinmedi.Ama çömlek patlamıştı ve tekrar yapıştırmanın mümkün olmadığını görmek için fazla akıllı olmaya da gerek yoktu.Gazeteyi küçülterek yaşatmaya çalışacaktımBundan sonra kâbus gibi günler yaşadık. Dinlenen telefonlar, silahlı mafya mensupları, polis aramaları derken ben gazeteyi yaşatmak için çırpınıyordum.Cumhurbaşkanı Demirel ile bile görüştüm, Deniz Baykal ile de görüştüm, Başbakan Yılmaz ile de “dolaylı” olarak görüşüyordum.Bu arada Milliyet çalışanlarının baskıları sonucunda Aydın Doğan satıştan vazgeçmişti.Türkiye’nin en ünlü iş adamlarından biriyken herkesin saldırdığı bir duruma düşmek tabii ki Korkmaz Yiğit’e ağır gelmişti. Yeni Yüzyıl da sürekli tiraj kaybediyordu. O yüzden gazeteyi bana devretmesini önerdim. Kabul etti. Adım künyede hem gazete sahibi hem genel yayın müdürü olarak çıkmaya başladı. Patron olmam dolayısıyla da arkadaşlarla çok eğlendik ama bu da durumu kurtarmaya yetmiyordu.Korkmaz Yiğit resmi devir işlemini yaptırmadığı için bir süre sonra yasa gereği adımı sahiplikten çıkarmak zorunda kaldım.Yeni Yüzyıl’ı yaşatabilmek için hukuken de bana devretmesini istiyordum. Gazeteyi küçülterek yaşatmaya çalışacaktım. Kolay değildi ama denemek zorundaydım. İki hukukçu her şeyin yasal ve Korkmaz Yiğit açısından güvenli olması için çalışıp bazı anlaşmalar hazırladılar. Benim için okul arkadaşım Cihan Yamaner çalışıyordu. Sonunda hukukçuların işi bitti ama Korkmaz Bey işi bitirmiyordu.O günlerde televizyona çıkıp konuşmak ve kendisini bir anlamda terk etmiş olan Başbakan Yılmaz’a cevap vermek istiyordu. Bunun yanlış olacağını düşünüyor ve söylüyordum. Ama Korkmaz Bey kararını vermişti.Nitekim bir gece Kanal 6’da bütün ülkenin izlediği bir konuşma yaptı, “Çakıcı her aradığında kimyam bozuluyordu” cümlesini o konuşmada söyledi ve “kimya bozulması” deyimi böylece hayatımıza girmiş oldu.Konuşma sertti ve büyük ölçüde Yılmaz’ı hedef alıyordu. Birkaç gün Türkiye’nin ana gündemi bu oldu. Kısa bir süre sonra Korkmaz Yiğit’in “ihaleye fesat karıştırmak” suçundan tutuklanması çoğu kişi için sürpriz olmadı.Tutuklandıktan bir süre sonra Yiğit’in beni görmek istediği haberi geldi, Kırklareli Cezaevi’ne gittim. Güvenliği için bir bölüm boşaltılmıştı, çalışma imkânları vardı, ama parlak ve başarılı bir iş adamıyken kendini cezaevinde bulmanın da kaldırılır bir tarafı yoktu.Kırklareli Cezaevi’ndeki görüşmede, hapiste olduğu sürece malının başında duracağımı, tahliye edilince de işi bırakacağımı söyledim.Korkmaz Yiğit’in tahliye olduğu gün işi bıraktım. Kerem Çalışkan gazeteyi birkaç ay daha çıkarmayı başardı, sonra kaçınılmaz son geldi.
Orta Doğu... Alevi hiç sönmeyen, kimin, kiminle, ne zaman ve neden savaşacağı belli olmayan bir bölge. “Ortadoğu”yu Anlamak”, bu bölgede yaşananları Osmanlı’nın dağılma sürecinden itibaren anlatırken, “Ortadoğu Hakkında 100 Mit” ise yanlış bilinen gerçekleri gözler önüne seriyor. “Alfabe”deyse her harfin bir resmi karşınıza çıkacak.Bunları okumak da yetmezOrta Doğu için her zaman şu söylenir: Kimin kiminle, neden ve ne zaman ittifak yapacağı, kime karşı kiminle birlikte savaşacağı hiç belli olmaz.Çok yakına gelirsek, Hamas’ı Filistin Kurtuluş Örgütü’nü zayıflatmak için ABD ve İsrail destekledi, Hamas başlarına bela oldu.Osmanlı İmparatorluğu döneminde Orta Doğu’da bir kargaşa yoktu, ne zaman ki imparatorluk çökme sürecine girdi, Orta Doğu da en geniş çatışma alanlarından biri oldu.Ilan Pappé, İngiltere’de çalışan bir bilim adamı, “Ortadoğu’yu Anlamak” kitabından Osmanlı’nın dağılma sürecinden itibaren bölgede yaşananları, nedenleriyle birlikte anlatıyor. Hangi olay hangisini tetikledi, ittifaklar neden sürekli değişir?Orta Doğu’nun bugünkü haritasına, 1945 yılında kesinleşmiş gözüyle bakılıyordu. Avrupa’nın etkinlik alanlarına göre çizilmiş bu haritanın kesin şeklini aldığı düşünülüyordu.Ama İsrail hiç aynı fikirde olmadı.Saddam Hüseyin de bu haritanın değişebileceğini, değişmesi gerektiğini düşünüyordu. Ama şimdi de Irak haritası, değişmek için ABD kuvvetlerinin gitmesini bekliyor.Orta Doğu’da kabile düzeninin üzerine gelen Arap milliyetçiliği, Soğuk Savaş koşullarında Baas’çılık oldu, ama şimdi Baas’çılığın yerinde de yeller esiyor. Hepsinin yerini kendi aralarında da tam uyum sağlamamış siyasi İslamcı hareketler aldı.İlan Pappé’nin kitabı bugüne nasıl gelindiğini anlamak için temel bir kaynak.Selçuk’un Alfabe’siİlhan Berk, “A’lar, U’lar, V’lerle olmak, Paul Klee’de uyanmak” demişti.Selçuk Demirel de her harfin kendisindeki ilk çağrışımlarıyla birlikte alfabenin tümünü dolaşıyor.Her harfin bir resmi var, o resmin altında da birkaç kelime. Bu kelimelerden her biri herkes için başka çağrışımlarla dolu olabilir, zaten Selçuk da onu istiyor.Selçuk Demirel Fransa’da çalışmaya devam ederken Türkiye’yi hiç boş bırakmayan bir çizerimiz. Sürekli kitaplar yayınladı, gazetelerde çizdi.Doğan Kardeş dizisinden çıkan Selçuk Demirel’in “Alfabe”si, her yetişkinin çoktan unuttuğu bir dünyayı bugüne bağlayan şiir tadında bir çizgiler toplamı. Sadece çocuk ve gençlerin değil, çizgi ve Selçuk sevenlerin de zevk alabileceği, zihinleri açacak, dünyaları genişletecek bir kitap.Yanlış bilinenlerOrta Doğu öyle birkaç kitapla içinden çıkılacak bir coğrafya değil. İngiliz “yeni sol”unun önemli isimlerinden ve Orta Doğu uzmanı Fred Halliday “Ortadoğu Hakkında 100 Mit” adlı kitabında tersinden giderek Orta Doğu’yu anlatmaya çalışıyor.Kitabı oluşturan 100 bölümün her biri Orta Doğu hakkında bir “yanlış bilgi” ile başlıyor ve Halliday bu yanlışı düzeltiyor.Bir örnek, Yaser Arafat ile ilgili bölüm. Halliday, Arafat’ın son dönemdeki yanlış politikalarının halkını Hamas’ın kucağına iten en önemli etken olduğunu söylüyor.Halliday Orta Doğu’yu “açıklarken” çeşitli komplo teorilerini çürütmeyi de görev edinmiş. Bunlardan biri “ABD’nin her şeye kadir olduğu”na ilişkin inanç. Halliday, Orta Doğu’nun yakın tarihinde ABD’nin birkaç kez açmazda kaldığını da gösteriyor.Kitap Batılı okuyucu için yazılmış olduğundan “yanlış bilgi”lerden biri olan “Tek bir Kürt halkı var” konusu da düzeltilmiş, iki Kürt lehçesinin birbirini çok zor anladığı da aktarılmış.Pappé’nin “Ortadoğu’yu Anlamak”ı ile Halliday’in “Ortadoğu Hakkında 100 Mit”i arka arkaya okunduğu zaman konuyu merak edenler için birçok kapı açılmış olur. Ama Orta Doğu’yu anlamak da öğrenmek de iki kitaba sığdırılabilecek işlerden değildir.
Şu anda yürürlükte olan yamalı bohçaya dönmüş 1982 Anayasası’nın yerine çağdaş bir anayasa için seçim sonrasında tekrar harekete geçileceği anlaşılıyor.Önceki girişim, üniversitede türban meselesine odaklanan tartışmalar yüzünden başarısız oldu. Bu başarısızlıkta CHP’nin hiçbir uzlaşma yolu açmaması kadar AKP’nin beceriksizliğinin etkisi de büyüktür.Tekrar aynı kısır tartışmalara dönüp zaman kaybetmemek için, bu kez yapılacak çalışmanın AKP’nin ya da hükümetin değil, Meclis’in girişimi olması şarttır.Meclis Başkanlığı’nın sahipliğinde başlayacak, belki de sıfırdan başlayacak bir çalışmaya CHP’nin de baştan itiraz etmesi zor olacaktır.***Yeni anayasa çalışması için Meclis Başkanlığı’nın deneyimli anayasa hukukçularıyla bir kurul oluşturması kavgasız bir başlangıcı sağlayabilir.Bunun için de üniversitelerin anayasa hukuku bölümlerinden birer öğretim üyesi görevlendirilebilir. Buna herhalde CHP’nin de bir itirazı olmayacaktır.Kurulun hazırlayacağı ve tartışmalı konularda seçenekler içeren metin, Meclis Başkanlığı’nın oluşturacağı bir ikinci “danışma kurulu”nda ele alınıp ardından yine Meclis Başkanlığı’nın girişimi olarak Meclis’e getirilebilir. Danışma kurulunda da temsil niteliği bulunan sivil toplum örgütlerinin geniş katılımı sağlanabilir.Danışma kurulundaki tartışmalar kamuya açık yapılarak en geniş tartışma imkânı sağlanır.Böylece kamuoyunun hassasiyetleri de erkenden ortaya çıkacak ve anayasa kavramının gerektirdiği “uzlaşma” elde edilmiş olacaktır.***Anayasa değiştirmek kolay iş değildir. 1924’ten sonra iki yeni anayasa 1961 ve 1982’de, askeri yönetimlerin isteklerine göre yapılmış, 1971’deki büyük değişiklikler de yine askerin baskısıyla sağlanmıştır.1961 ve 1982 anayasaları, ruhları bakımından neredeyse birbirine tümüyle karşı mantıkların ürünüdür. 1961 Anayasası, yazıldığı dönemin oldukça ileri demokratik unsurlarını içermesine rağmen Türkiye “sivil” ve meşruiyetini gerçek bir toplumsal uzlaşmadan alan yeni ve demokratik bir anayasa yapmak zorundadır.Bu süreç tabii ki kolay olmayacaktır. Cumhurbaşkanı’nın yetkilerinden üniversiteye kadar, parlamentonun oluşumuna kadar her şey, hatta eski senatoya benzer bir ikinci Meclis bile tartışılacaktır.Bu işi yapmak zordur, çok zordur ama artık mecburidir.
Bu soruyu biz sormuyoruz, uzun yıllardır CHP’nin içinde bulunan birisi bize soruyor.Soruyu sorarken birkaç gerekçe gösteriyor.Biri, üç büyük şehirdeki CHP adaylarının kampanyalarını neredeyse sadece kendi imkânlarıyla yürütmeleri.İkincisi, milletvekillerinin seçildikleri illerdeki çalışmalara katılmamaları ya da çok az katılmaları.Bir başka eleştiri de belediye ve il genel meclisi üye adaylarının seçimiyle ilgili.Adayların “müstakbel” belediye başkanlarıyla uyum sağlayacak kişiler olduğuna ilişkin kuşku var. Bu da “zaten partinin belediye başkan adayı seçilemez, ama meclislere girecek CHP’liler bizimle yakın olsunlar” gibi bir anlayışın kanıtı olarak gösteriliyor.***CHP Genel Merkezi’nin en iddialı oldukları şehirlerde bile kampanya harcamalarına katılmakta epeyce “cimri” davrandığını bazı adaylar oldukça “ince” imalarla doğruluyor. Tabii ki bu aşamada herhangi birinin kalkıp genel merkezi suçlaması mümkün değil. Eğer bu şehirlerde seçim kaybedilirse işte o zaman yine kızılca kıyamet kopacaktır.CHP’nin bugünkü yönetim anlayışı ve yerel seçime bakış tarzı bazı CHP’lilerin kafasında soru işaretleri uyandırmaya devam edecek gibi görülüyor. En azından bu CHP’liler yerel seçime iyice “asılan” ve iktidar olma iradesini tekrar halka göstermek isteyen bir parti beklentisi içinde.Beklentilerinin karşılığını görmedikleri için de “Acaba CHP yönetimi büyük şehirleri kazanmak istemiyor mu” sorusunu soruyorlar.***CHP’nin üst yönetimi aslında siyasi hayatlarının son birkaç yılı içindeki kişilerden oluşuyor. Bu kadro için önümüzdeki genel seçimde tekrar Meclis’e gelmek ve “ana muhalefet” sıfatını korumak yeterli olabilir. Hatta bunun için maddi kaynakları da bu yerel seçimde “heba etmek” yerine katılacakları son genel seçim için saklamak isteyebilirler.Ankara ve İstanbul büyükşehirlerini alıp, Kılıçdaroğlu ve Karayalçın ile “uğraşmak” istemeyebilirler. Ankara’da Çankaya, İstanbul’da Kadıköy onlar için yeterli olabilir. Böylece durumlarını “korumuş” olacaklardır.İktidar olmamak, iktidar istememek üzerine kurulu bir siyasetin halk tarafından desteklenmesini beklemek safdillik olur. İnsanlar oy verdikleri partinin ve adaylarının kazanma isteği ve iradesine sahip olduğunu görmek isterler.Bunu görmedikleri zaman da “CHP kazanmak istemiyor mu” diye sorarlar.
Başbakan “mahremiyet” kelimesinin anlamını bilmiyor. Oğlunun iş hayatına girer girmez gemi sahibi olmasını, damadının yönettiği şirkete ülkenin ikinci büyük medya kuruluşunun devlet bankaları kredisiyle satılmasını “mahremiyet” zannediyor.Bunlar “mahremiyet” değil, medeni bir ülkede o başbakanın siyasi hayatının bitmesine yol açacak fiillerdir.Özür basını olan bir ülkede bunlar haberdir.Özgür basın halkın bunları öğrenmesi için vardır.Nüfuz suiistimali yapan siyasileri bilmek için vardır.Siyasi sorumluluk sahibi olmasına rağmen asıl derdi zenginleşmek ve yakınlarını zenginleştirmek olanları teşhis etmek için vardır.Başbakan bunları mahremiyet sanıyor. Belki de sanmıyor, ama “mahremiyet”in ne olduğunu bilmeyenlere bunları “mahremiyet” gibi takdim ederek son savunmasını yapıyor.*** Doğrudur, Başbakan’ın oğlunun gemisini görmeyen, halktan gizleyen gazeteler vardır. Doğrudur, Sabah grubunun satışındaki sevimsizliği görmek istemeyen, buna gözlerini kapatan basın vardır. Ve Başbakan bu ülkedeki basının tümüyle öyle olmasını, canının istediğini yazmasını ve hep kendisini övmesini istiyor.Dün Yozgat’ta kendisini överken “Bu başbakan öyle küçük düşünen bir başbakan değil” demiş...Küçük düşünmeyen bir Başbakan, oğlunun gemi almaya kalktığını öğrenince “yapma, ayıp olur” der. Damadının başında bulunduğu şirkete kamu bankalarından büyük krediler verileceğini duyunca “yapmayın, laf olur” der.“Büyük düşünen” bir başbakan bağımsız bir basının halkın haber alma özgürlüğü için ne kadar önemli olduğunu bilir, medeni ülkelerde özgür basının işlevinin ne olduğunu bilir, sevmediği basını cezalandırmaya kalkışmaz. Bunu ancak “küçük düşünen,” ülkesinin büyüklüğünü ve ileri medeniyete ulaşmasının ne anlama geldiğini bilmeyen, kavramayan başbakanlar yapar.***Demiş ki: “Siz karşınızda el pençe divan duran başbakanlara alışmışsınız...” Bu başbakanlar kimlermiş, onu söylememiş. Ama kendisinin “karşısında el pençe divan duran” gazeteler ve gazeteciler istediğinin kanıtları ayan beyan ortada duruyor.Demokrasilerde başbakanların karşısında el pençe divan duran gazeteciler de yoktur, gazetecilerin karşısında el pençe divan duran başbakanlar da yoktur. Bunlar zaman zaman karşı karşıya gelebilirler, farklı düşüncelerde olabilirler. Ama bütün basından karşısında el pençe divan durmasını sadece kendisini padişah zannedenler bekleyebilir.
Adalet Bakanı aslında herkesin bildiğini açıkça söylemiştir. Siyasi iktidar ile aynı partiden olmayan yerel yönetimler güçlükler yaşar, iktidar partisinden olanların sorunları ise daha kolay çözülür. Ankara’da iktidarda olan partinin belediyeleri kolayca borçlanır, kaynak sıkıntısı çekmez.Böylece iktidar partisine oy vermemiş olanlar dolaylı olarak cezalandırılır.Bunu ilk itiraf eden de Turgut Özal’dır. 1989 yerel seçimlerinden önce gazetelere verilen bir ANAP ilanında, diğer partilerden seçilen belediye başkanları elleri kolları bağlı olarak gösterilmişti.Bu kampanya tamamen ters sonuç verdi, tehdide tepki gösteren seçmen büyük bir sürpriz yaptı. En büyük sürpriz de İstanbul’da oldu, herkesin seçileceğine kesin gözüyle baktığı Bedrettin Dalan kaybetti, CHP’nin adayı Prof. Nurettin Sözen kazandı.“Bana oy vermeyen hizmet alamaz” anlayışının bırakın demokrasinin ruhuna aykırılığını, en basit etik kurallara bile sığmadığı ortadadır.***Vatandaşı, seçmeni tehdit etmek, pek korkulan “bölünme”nin aslında tepe noktalarından biridir.Örneğin Demokrat Parti, vatandaşları Vatan Cephesi’ne “girenler-girmeyenler” diye ayırarak gerçek bir toplumsal bölünme yaratmıştı.Yerel ya da genel, herhangi bir seçimde iktidar adayı olan partinin seçimi kazanması halinde vatandaşlara farklı muamele edeceği izlenimi yaratmak, devlet imkânlarını seçimde kullanmakla eş anlamlıdır.Geçen seçim gecesi balkondan kendisine oy vermeyen vatandaşlara da teşekkür eden Başbakan’ın partisinin “ne kadar oy o kadar hizmet” noktasına gelmesi zor açıklanır bir durumdur. Çünkü zaten bütün araştırmalar bu partinin birkaç büyük şehir dışında önde olduğunu gösteriyor. Türkiye genelinde, geçen seçimdeki yüzde 47’nin üzerine çıkması da mümkündür. Bu rahatlığa sahip olanların; merkez iktidarı, Meclis çoğunluğunu rahat bir şekilde elinde tutanların, “daha fazlasını” isteme yöntemlerini açıklamak da gerçekten zordur.***Yerel seçim atmosferi giderek bir genel seçim havasına dönüşüyor.CHP’nin de yerel yönetimlerdeki aksaklıklardan, hatta yolsuzluk iddialarından faydalanarak ülkeyi genel seçim havasına sokması doğaldır. Ama yine de önümüzdeki bir yerel seçimdir, vatandaş günlük hayatına gelecek kolaylıklara ve kaliteye bakacak, bunu kimin daha iyi sağlayabileceğine göre oy verecektir.Kampanyayı gerginleştirmeyi yeterli bulanlar öncelikle vatandaşın beklentilerini göz önüne almak zorundadır.
Erdoğan’ın Diyarbakır’da yaptığı konuşmada, dört yıl öncesine dönüş izlenimi veren unsurlar çoğunluktaydı. “Sorunları biliyoruz, geçmişin acılarını biliyoruz” vurgusu kuşkusuz bölgede olumlu karşılanmıştır.Yerel seçimde AKP’nin Diyarbakır konusunda özel bir iddiası vardır. Şehrin yönetiminin DTP’den alınması, bu partinin “temsil” niteliğini tartışmalı hale getirecektir.DTP de kuşkusuz bu durumun farkındadır. Bölgede barışa yönelik her adım, ancak Ankara’nın siyasi iradesiyle mümkündür. Bugüne kadar çeşitli iktidarlar bu iradeyi gösterir gibi yapmış, ama hiçbiri arkasını getirmemiştir. AKP’nin bugüne kadarki icraatları da diğerlerinden farklı olmamıştır.Başbakan, dört yıl önce “Kürt sorunu”nu açıkça telaffuz etmiş, ama sonra rüzgâr başka yönden esmeye başlamış ve Erdoğan da klasik muhafazakâr bir üsluba dönmüştür.*** Erdoğan’ın bir önceki Diyarbakır gezisinde, şehre zorlukla girişinin yarattığı tepkiyi aşmış oluşu da önemlidir. O gezide yaptığı kısa konuşmadaki öfkeli tonun yerini “anlayışlı” denebilecek bir üslubun almış olması da her açıdan olumludur.Ancak soru, bu değişikliğin nedeninin sadece yerel seçim olup olmadığıdır. Erdoğan’ın bu tür olayları politik tavrın dışında “kişisel” bir sorun gibi algılama alışkanlığı biliniyor. Belki de ilk kez bu kadar kısa bir sürede Erdoğan bu “kişisel olarak alma” sorununu aşmış gibi görünüyor. Ama yine de bunun nedenin sadece yerel seçim ve Diyarbakır iddiası olduğunu düşünenler olacaktır.Bu kuşkuyu haklı kılan nedenler de vardır.En temel neden de Kürt meselesi dahil olmak üzere AKP’nin “demokratikleşme”yi içine sindirmemiş olduğunun belirtileridir.Demokratikleşme konusunda Avrupa Birliği reformlarının hayati önemde olduğunu herkes biliyor, buna rağmen AKP hükümetinin duraksamaları ciddi bir “bilinç” eksikliğini gösteriyor.*** Güneydoğu’da belli bir etkinliği olan hemen tüm sivil toplum örgütlerinin temsilcileri de Avrupa Birliği konusunu temel endeks olarak görmekte ve göstermektedir.Erdoğan Diyarbakır’ı DTP’nin elinden alamazsa ve son konuşmasındaki üslubu unutur, tekrar gerilimi körükleyen politikalara dönerse demokrasi dersinden sınıfta kalır. Eğer Diyarbakır AKP’ye geçer de seçimden sonra “işimiz bitti” tavrı takınılırsa yine sınıfta kalır.
O sırada, askeri yönetim “gençler komünist olacağına mütedeyyin olsun” politikası güdüyor ve İslamcı örgütlenmelere bazı müdahalelerde bulunuyordu.Adı duyulmaya başladığında Fethullah Gülen’in daha çok Kürt İslamcılar’ın elinde olan Nurcu cemaatinin bölünmesi ve Türkleştirilmesi için destek gördüğünden söz ediliyordu.Gülen cemaati ile ilk karşılaşmamız Zaman Gazetesi’nin yeni bir yüzle yayına başlaması sırasında oldu. Zaman’ı alan, Gülen cemaatine mensuptu. O sırada Cumhuriyet’te de önemli bir görünüm değişikliği yapılmıştı. Bir arkadaşımızın vasıtasıyla, Zaman’da çalışmaya başlayan gençler için Cumhuriyet’te staj isteği geldi. Tabii ki kabul ettik, gayet düzgün ve meraklı gençler geldi, çalışma düzenimizi incelediler.90’lı yıllarda Fethullah Gülen cemaati büyük bir gelişme sağlarken yanında bulunan iş adamlarından biri, babamın akrabasıydı.Cemaat büyürken çeşitli kesimlerden önde gelen kişiler de bazen kendi istekleriyle bazen davet üzerine Kadıköy yakasındaki bir evde Fethullah Gülen’i ziyaret ediyor, dinliyorlardı.Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin en etkili olduğu günlerde, babamın akrabası aradı ve beni Fethullah Hoca’ya götürmek istediğini söyledi. Önce kibarca reddettim, ısrarcı olunca da çeşitli bahaneler buldum. Telefonlar sıklaşmaya ve akrabamız da kızmaya başladı, bense bahaneler bulmayı sürdürdüm.Böylece telefonlar kesildi. Ama bir süre sonra cemaatin bilinen isimlerinden biri aradı. Fethullah Gülen, Yeni Yüzyıl’ın da bulunduğu Sabah binasında öğle yemeğine gelmek istiyordu. Tabii ki memnun olacağımızı söyledik. Bu arada Fethullah Hoca, Ali Kırca ile de tanışmak istiyordu, yemeğe katılmasını sağlayabilir miydik? Ona da peki dedik. Bir rica da sigara dumanı bulunmayan bir yerde buluşulmasıydı. Sabah ile bitişik olan ATV binasının en üst katında, grubun üst düzey yöneticileri için ayrı bir yemekhane vardı, burada yiyenler mönüden yemek seçebiliyordu. Dinç Bilgin sigaradan hiç hoşlanmadığı için zaten burada pek sigara da içilmiyordu.Fethullah Gülen, konuşulan günde yanında birkaç kişiyle geldi, lokantanın bulunduğunu en üst katın asansöründe Kerem Çalışkan ile karşıladık. Biraz sonra Ali Kırca da geldi.Fethullah Gülen binayla ve çalışmamızla ilgili birkaç şey sordu, sonra konu bitti. Yemek seçilirken kendisinin sağlık durumunu ve hangi yemekleri yiyebildiğini de öğrendik. Dikkatimizi çeken, konu ne olursa olsun Fethullah Gülen’in aynen kasetlerinde gördüğümüz ifadeyle konuşmasıydı. Konuşulacak konular çabuk bitti, ortak bir sohbet frekansı tutturamıyorduk. Sonuçta havadan sudan söz edilerek yemek yendi ve nezaket cümleleri teati edildikten sonra kalkıldı. Yine asansörün kapısında yolcu ettik.Fethullah Gülen ile tanışmamızın ve az konuşmalı bu yemeğin nedenini biz de anlamadık, Kerem hâlâ arada bir bana bu konuyu hatırlatıp soruyor.