Evrim teorisi devrim tarihi ve bitmeyen dünya kavgası

13 Mart 2009

İkinci kitap “Yalancı Tanıklar Ülkesi”nde ise 70’li yılların Türkiye’sindeki solculuk tartışılıyor. “Karanlıktakiler Gözükmez” ise büyük güçlerin dünyayı bölüşmesini anlatıyor.Herkes için DarwinBazı kitaplar zamanlama açısından “cuk” diye oturur. Bu haftanın ilk kitabı öyle bir kitap. “Darwin’in dünyayı değiştiren muhteşem gezisi”ni anlatan “Charles Darwin” tam zamanında geldi. Darwin’e sansür uygulayan kafaların bulunduğu bir toplum için bu çok değerli bir kitap. Yazarı Alan Gibbons, Darwin’in hikâyesini genç okurlara anlatmak için onunla aynı sefere katılmış bir genç denizcinin günlüğünü düşünmüş. Böylece anlatım biraz daha rahatlamış ve konuyla ilk kez karşılaşanların bile anlayabileceği bir kitap ortaya çıkmış. Charles Darwin, aynen kitapta anlatıldığı gibi, değişik türde canlıları inceleyerek “evrim” teorisini yarattı. Bu teori dinlerin “yaradılış” inancını sorgulamaya yol açtığı için iki yüzyıla yakın bir süredir her türden bağnazların hedefi ve düşmanı oldu. Bilimde yaşanan gelişmelerde de Darwin’in teorisini yalanlayan bir bulgu ortaya çıkmadığı için şu ana kadar “evrim teorisi” geçerliliğinden bir şey kaybetmiş değildir.Ustanın dönüşüVedat Türkali, ülkesi ve sorunları üzerine, dünya üzerine düşünmekten hiç vazgeçmedi. 60’lı yıllarda, o dönemde “sosyal içerikli” denilen birçok Yeşilçam filminin senaryosuna imza attı. 1974 yılında da çıkar çıkmaz büyük ilgi gören ve çok tartışılan “Bir Gün Tek Başına” ile romana geçti. İlk romanında 50’lerin Türkiye’sinin içinden çıkan aydınlık kafalı insanların sıkıntıları vardır. İkinci romanı “Mavi Karanlık”ta daha yakın zamanların Türkiye’sinin yine özel insanları vardı.Vedat Türkali’nin son romanı “Yalancı Tanıklar Kahvesi”nde 70’lerin Türkiye’sinde “solculuk-devrimcilik” tartışılıyor. Bu kuşağın insanları da ciddi travmalar yaşadı, travmalar onları olmadık süreçlere yöneltti. Bu zor yolda “neden” sorusunun cevabı da bazen anlamsız hale geldi. Türkali bütün bunları canlı kişileriyle tartışıyor. Kişilerin tümü, toplumun yaşadığı çalkantılar içinde savruluyor, bazen yazarın ağzından bazen de kendi kendilerine ne yaptıklarını tartışıyorlar. 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ile 12 Eylül 1980 askeri darbesi arasında Türk toplumu en büyük travmalarından birini yaşadı. Ve “esas soru” kanlarla görülmez, silah ve bomba sesleriyle duyulmaz oldu. O dönemi yaşayan ya da merak eden herkes “Yalancı Tanıklar Kahvesi”nde çok şey bulacaktır.Tanıdığımız SimmelÇoksatar kitapların kaderi kendi dönemlerini, hatta günlerini aşmalarındaki zorluktur. “Çoksatar edebiyatı” tıpkı televizyon gibi, sürekli olarak yeni figürlere ihtiyaç duyar. “Kalıcı” niteliği kazananlar pek azdır. Uzun bir aradan sonra Johannes Mario Simmel ile karşılaştık. “Karanlıktakiler Gözükmez”i Simmel 1985 yılında, yani 24 yıl önce, Soğuk Savaş’ın son muharebelerinin cereyan ettiği dönemde yayınlamış. O zamanlar büyük güçler dünyayı kendi aralarındaki itişmelere rağmen bölüşmeyi de bilirlerdi. Bu romanda o büyük bölüşmenin son sahnelerini buluyoruz. Avusturyalı Simmel’e gazetecilik deneyiminin kazandırdığı akıcı üslup bu romanda da egemen, Türkçesi de Ahmet Arpad’ın imzasıyla mükemmel. Macera ve hızlı roman sevenler için “Karanlıktakiler Gözükmez”, eskinin deyimiyle “bir solukta okunacak” kitaplardan.

Devamını Oku

Tabii ki soracaksınız

11 Mart 2009

Başbakan’ın ekonomik krizin başından beri takındığı, önce aldırmaz, sonra kavgacı tavrının nedenlerini anlamak oldukça zor.İlk önce “teğet” dedi, önceki gün “kriz var, eyvallah” dedi. Bir ara da “bu aslında 2007’nin krizi” diyerek Türk ekonomisindeki sorunların global krizden önce başladığını farkında olmadan itiraf etmişti.Son olarak söyledikleri de hâlâ meseleyi anlamadığını gösteriyor: “Hiç kimse zor durumda değil kardeşlerim, gerçekler başka, bakmayın.” İma ettiği “büyük işverenler” ve “bankalar”.Şimdi Tayyip Bey’e, Türk ekonomisi yarı yarıya küçülürken, dolar 1.80 TL civarında dolaşırken en büyük şirketlerin bile bir güvencesi olmadığını anlatmak da mümkün olmaz. Bütün şirketlerin değerleri yarıya inmiş durumdadır, dolarla borçlanmış olanlar yanmıştır.***Türkiye’deki bankaların, Avrupa ve ABD’dekilere göre henüz ciddi bir sarsılma yaşamadığı biliniyor, ama kriz devam ediyor ve bankalar da öyle Tayyip Bey gibi rahat olamıyor.Başbakan “Hiç kimse zor durumda değil” demekle, işsizliğin katlanarak arttığının da farkında olmadığı gösteriyor. Herhalde ağlaşıp çırağını kovan bakkal mantığının işverenler için de geçerli olduğunu zannediyor. Hangi işveren yüzlerce, binlerce işçiyi sevinerek kapının önüne koyabilirmiş, bunu da düşünmüyor.***Daha önce çeşitli şekillerde söylediği bir sözü de tekrarlamış Başbakan: “IMF ile anlaşmayı sana mı soracağım?” “Sana mı” derken kastettiği, IMF ile bir an önce anlaşma yapılmasını önerenlerdir. Bunların arasında bütün iş dünyası, bütün bankalar, iş dünyasını temsil eden bütün kuruluşlar var. Tayyip Bey’e göre bütün bunlar “yalandan ağlıyor”, çünkü IMF’den gelecek parada gözleri var!..Bu mantıkla, Türkiye gibi büyük bir ekonomiyi değil, bakkal dükkânını bile idare etmek zordur.Bu mantıkla düşünen bir bakkal, kendisine borç yazdıranları “hırsız” gibi görür, “paraları var ama bana vermiyorlar” diye düşünür ve öfkelenir. Tayyip Bey de işte o bakkal gibi düşünüyor, hissediyor.***Tayyip Bey belli ki gazetelerin ekonomi sayfalarına bile göz atmıyor. Kendisini destekleyen gazetelerin ekonomi sayfalarına bakması bile yeterlidir. Bu sayfalardaki fazla büyütülmeden verilmiş haberlerde gerçekleri bulabilir.“Sana mı soracağım” diyen birisinin konuya tam hâkim olması, kimseden akıl almaya ihtiyaç duymayacak kadar bilgili olması gerekir. Tayyip Bey’in böyle bir özgüveni var, ama bu, içi boş bir özgüven ve bu “özgüven” Türk ekonomisini çok daha kötü bir duruma sürüklüyor.

Devamını Oku

Darwin üzerinden mahalle baskısı!

10 Mart 2009

Adamın adı Charles Darwin. Canlıların gelişimiyle ilgili büyük bir buluş yapmış ve bilime çağ atlatmış bir kişi. Darwin’in evrim teorisi, dinlerin yaradılış inancıyla uyumlu olmadığı için, inançlar üzerinden iktidar sağlayanları hep korkutmuştur. Bu yüzden Darwin, din-bilim çatışmasının sembol ismi olmuştur.TÜBİTAK’ın, adında “bilim” ve “teknik” kelimeleri bulunan kuruluşun yayınladığı “Bilim ve Teknik” Dergisi gerçekten ülkemizde bilime ilginin gelişmesi yolunda büyük katkıları olmuş bir yayındır.Daha önceki farklı iktidarlar ne TÜBİTAK’ı ne de yayınlarını bir iktidar alanı olarak görmüştür, yakın döneme kadar. TÜBİTAK’ın kendi alanındaki başarılı çalışmaları bir süre önce siyasi iktidar sahiplerinin dikkatini çekmiş ve bu kurum da “iktidar alanları” arasına dahil edilmiştir.***İşi bilimsel çalışma olan bir kurumun siyasi iktidarın kontrolü altında olmasının aslında bir anlamı olamaz. Böyle bir kurumun başına ancak kurumu yönetecek ehliyete sahip kişiler atanır ve onlar da görevini yapar. Görev alanları siyasetle, iktidar mücadeleleriyle ilgili bir alan değildir.Biz öyle sanırdık, meğer değilmiş. TÜBİTAK da bir iktidar alanıymış ve bu iktidar alanının önemi, bilimi dinsel denetim altında tutmakmış.***Bu yıl, Darwin’in 200’üncü doğum yılı olması dolayısıyla UNESCO tarafından “Darwin Yılı” olarak ilan edilmişti. Bilim ve Teknik Dergisi de yayıncılık açısından doğru ve doğal olarak son sayısında geniş bir Darwin bölümü hazırlamıştır. Sonuç, bilim tarihine geçecek rezilce bir sansür olmuş, kurumun yönetimi müdahale edip Darwin bölümünü dergiden çıkartmıştır.Darwin sansürü, bilime ve eğitime belli bir bakışın, akıl dışı bir bakışın ürünü, ülkemiz tarihinin de en karanlık noktalarından biri olarak kayıtlara geçecektir. Ve ne yazık ki bu kara noktanın sorumlularının isimlerinin başında “bilim adamı” unvanları da vardır.Bu olay “mahalle baskısı”nın boyutlarından birini daha ortaya koymuştur. Bilim adamı unvanlı kişilerin böyle bir sansür uygulamasına kalkmasının, “yukarıdakileri rahatsız etmemek” dışında bir gerekçesi olamaz.“Mahalle baskısı” bilim insanlarını, bilimci unvanı olanları; işleri bilim ve teknoloji olan aydınları da böyle icraatlara yönelttiği zaman gerçek mahallelerde neler olacağını açıkça göreceğiz. Orta öğretimde hoşuna gitmeyen ya da dini inancına uymadığını düşündüğü konuları atlayan öğretmenlerle karşılaşmamız da uzak değildir.

Devamını Oku

Yüzde hesapları

9 Mart 2009

Deniz Baykal, her zamanki ustalığıyla 30 Mart sabahı “aslında biz kazandık” diyebilmek için “AKP eğer yüzde 52 alırsa başarılı sayılır” sözüyle tedbirini almış oldu.Buna göre eğer AKP yüzde 51 alırsa “başarısız” sayılacak, Deniz Baykal meydana çıkıp “bakın 1 puan aşağı çektik” diye bağıracak. Tabii bu hesabın tutması için CHP’nin de yüzde 22’nin üzerine çıkması gerekiyor...Baykal, Ankara ve İstanbul adaylarının yarattığı rüzgâr ve İzmir’de oy kaybı yaşamayacağı güvencesiyle bu şekilde meydan okumuştur.***Diyelim ki Baykal’ın hesabı tuttu, AKP bırakın 52’ye çıkmayı, 47’de kaldı, CHP de 24’e çıktı. Şimdi bu seçimi kim kazanmış olur?AKP’yi durduracak tek kişinin Baykal olduğuna inananlar, “şu anda elimizde bir tek o var” diye düşünüp Baykal’ın eleştirilmesine tepki gösterenler kızacaktır ama 24-47 oranları yine de seçimin galibinin AKP olduğunu gösterir. Baykal’ın bir seçimde daha partisini hezimete uğrattığını gösterir. Baykal’ın çekilmesi ve CHP’nin AKP’yi gerçekten zorlayacak iktidar adayı bir parti olması gerektiğini gösterir.***Baykal’ı eleştirmenin AKP’ye destek anlamına geldiğini düşünen bir kesim var. Bu kesim zaman zaman sesini fazla yükseltiyor. Ama ne yazık ki bu CHP ve bu Baykal’ın, bu politikalarla devam etmesi, AKP’nin en büyük güvencesidir.Eğer Baykal’lı CHP bu seçimde yüzde 30 dolayında oy alır, AKP de yüzde 40 dolayında kalırsa bu gerçek bir başarı olur ve CHP’nin gelecek genel seçimde iktidar seçeneği olabileceğini gösterir.Yoksa yüzde 23-24’lük bir oy oranında kalacak olan CHP’nin Genel Başkanı eğer sahneye çıkar “oy patlaması yaptık” diye bağırırsa ancak kanmak isteyenleri kandırabilecektir.Buna karşılık AKP eğer yüzde 40 dolayına inerse bu, seçmenin ciddi bir uyarısı olarak görülmelidir. Siyasette bunun tercümesi şudur: Böyle devam edersen ve eğer ortaya düzgün bir seçenek çıkarsa seni aşağıya indiririm...Şu anda yaşadığımız ve herkesin daha da ağırlaşmasını beklediği ekonomik kriz ortamında, “teğetçi” Erdoğan’ın bu krizi yönetemeyeceği belli olduğu halde AKP’nin yine yüzde 40’ın üzerinde kalmasının sorumlusu sadece ve tek başına CHP’nin kötü yönetimi olacaktır.*****Manisa meydanıDünkü gazetelerde, AKP’nin Manisa mitingini daha kalabalık göstermek için hile yapıldığına ilişkin fotoğraflar yer aldı. Tayyip Bey konuyla ilgili bilgi sahibi olmadan yine basına yüklendi. Erdoğan’dan birkaç saat sonra AKP il yönetimi, bir teknik “yanlış” yapıldığını itiraf etti.Şimdi “delikanlı” Erdoğan’a düşen, basından özür dilemektir. Kendi basınını ABD Dışişleri Bakanı’na şikâyet eden Başbakan’ın yapması gereken budur. Göreceğiz.

Devamını Oku

Beyaz eşya seçimi

9 Mart 2009

29 Mart yerel seçimi siyasi tarihimize “beyaz eşya seçimi” olarak geçecektir. AKP bir ilke imza atarak tarihe geçmeyi kesinleştirdi.Bir başka ilk de, Yüksek Seçim Kurulu’nun uyarısının dikkate alınmamasıdır.Yüksek Seçim Kurulu kararları, istenildiği kadar tartışılsın “kesin”dir, idare ve yargı bu kararlara uymak zorundadır. Başbakan da bu kararlara uymak zorundadır, vali de.Buna rağmen eşya dağıtımının devam etmesi açık bir suçtur.Ama köyün ağası bu kararı beğenmemiştir, hukuku çiğnemekte bir sakınca görmemiştir.Tunceli Valisi de “benim valim” değildir, kimsenin valisi değildir, devletin valisidir. O da köy ağası değildir, hukuka uygun davranmak zorundadır.***“Köy ağası” köyün muhtarını “kendi” muhtarı olarak görür. Köyün sahibi o olduğuna göre muhtar dahil herkes onundur. Bu mantık ve ruh, bir süredir Ankara’ya egemen oldu. O yüzden de Türkiye’nin Başbakanı, ülkenin bakanına “benim bakanım”, valisine de “benim valim” diyor.Demirel bir zamanlar, “benim işçim”, “benim köylüm”, “benim esnafım” diye konuşurdu. Ama Demirel’in “benim”i sahip olmayı değil sahip çıkmayı vurgulardı. Demirel, değişik grupların sorunlarına hâkim olduğunu ve o sorunları kendi sorunu gibi gördüğünü bu formülle anlatırdı.Erdoğan’ın “benim”i ise Demirel’in “sahip çıkma” vurgusundan çok farklı bir “sahiplik” işaretidir.“Benim valim”i bir mertebe yükselmesi gibi görenlerin o mertebeyi kazanmak için siyasi iktidara yakın durmaya kalkışmalarının yarattığı ciddi sorunları bu ülke defalarca görmüş, yaşamıştır.***Tunceli olayı ve “benim valim” halleri, AKP’nin bu seçimde oylarını artırması durumunda girebileceği vahim yolun vahim işaretleridir.O yolun ucunda rahmetli Menderes’in “odunu aday koysam seçilir” sözü vardır.Bu havaya erkenden giren bir AKP’li zaten Urfa için “ceketi aday koysak seçilir” lafını edebilmiştir.Eğer AKP bu seçimde oylarını artırırsa “köy ağalığı”nın yerini “padişahlığın” alması tehlikesi kapımızı çalacak demektir.“Hukuk benim” ruhuna kapılmış siyasiler toplumlarını her zaman büyük sorunların içine atmışlardır. Türkiye bir kez daha böyle bir sınavdan geçiyor.

Devamını Oku

Çıksa da bir çıkmasa da

7 Mart 2009

Her yıl bugünlerde yaşadığımız gerilim tabii yine gündemde. Konu büyük olasılıkla dün ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’a açılmış, Bayan Clinton da herhalde anlayışlı bir edayla başını sallamıştır.Konu, “1915 Ermeni Soykırımı” kararı tasarısının 24 Nisan öncesinde bir kez daha ABD Kongresi’ne getirilmesidir.İki unsur, bu yılki durumu önceki yıllardan farklı kılıyordu. Birincisi Barak Obama’nın başkanlık seçimi sürecinde bu konuda açık bir vaatte bulunmuş olması, ikincisi de, Erdoğan’ın Gazze sorununda Hamas’ı fazlaca kollaması ve Davos gösterisi üzerine ABD’deki Yahudi lobilerinde oluşan tepkidir.Bilindiği gibi ABD’deki Yahudi çevreleri önceki yıllarda daima kararın çıkmaması yolunda Türkiye’nin istediği desteği vermişti. Bunun bir nedeni de Yahudi çevrelerinin, Nazi Almanya’sının uyguladığı Yahudi soykırımının geçen yüzyılın tek soykırımı olarak kalması isteğiydi. Ancak bu konudaki “katı” tutumun bir süredir nispeten gevşediği yolunda bilgiler geliyordu.Dolayısıyla bu yıl ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı kararını kabul etmesi ve Obama’nın 24 Nisan mesajında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmesi olasılığı epeyce yüksek görünüyordu. Ancak Hillary Clinton’ın dünkü basın toplantısında ABD Başkanı Obama’nın 1 ay içerisinde Türkiye’yi ziyaret edeceğini açıklaması, Türkiye - ABD ilişkilerinde yeni bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu düşündürmüştür.***Aslında ABD başkanları 24 Nisan mesajlarında “soykırım” sözcüğünü kullanmıyorlardı ama aşağı yukarı aynı anlama gelen sözcüklere yer veriyorlardı. “Soykırım” sözcüğünün kullanılmaması artık bir tür kandırmaca olmuştu.Avrupa ülkelerinin çoğunda parlamentolar Ermeni soykırımı kararlarını kabul etmiş bulunuyor. Bu kararların çıkmış olması, bazı ülkelerde “soykırımı inkâr” suçunun 1915’e de uygulanması girişimlerine dayanak oluşturdu.Sürekli unutmaya çalıştığımız gerçek hakkında dünyanın her tarafında konuyla ilgili az ya da çok bilgi sahibi bütün çevrelerde, birkaç Amerikalı akademisyen dışında, karar verilmiştir. Bunun önemli bir nedeninin de Ankara’nın yanlış politikaları olduğu çok anlatıldı; kabul edilsin edilmesin, gerçek budur.ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın Erdoğan ve Babacan’la 1 saat 20 dakikayı bulan görüşmesinden sonra açıklanan bildiride yer alan hususlar ABD - Türkiye ilişkilerinde yeni gelişmeleri ve tabii hepsinden önce bir iyileştirme niyetini işaret etmektedir.Bu durumda Obama’nın Ermeni lobilerine seçim sürecinde verdiği sözü en azından bir iki yıllığına erteleyeceği düşünülebilir.Fakat bu neyi değiştirecektir? Türkiye yine bir süre için oh diyecek, Ermeni diasporası da bugün için pratikte karşılığı bulunmayan bir “teorik” zaferi yine elde edememiş olacaktır.Esas mesele ise Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde aslında gerçekçi olmayan ve çok daha önemli konularla yan yana ya da karşı karşıya konulan bir pazarlık unsurunun tamamen ortadan kalkmasıdır.

Devamını Oku

Ergenekon’da gidişat

7 Mart 2009

Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın tutuklanması üzerine 60 yıllık gazeteci Cüneyt Arcayürek “Darbe düzenleyenler, darbe girişiminde bulunanlar ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, Balbay tutuklanıyor” demiş.Bu cümle Ergenekon davasının gidişatındaki yalpalamayı da açıklıyor.Bu dava hiçbir yalpalamayı kaldıramayacak önemdedir.Türk halkı bu davayla otuz yıllık bir geçmişimizin karanlıklarının aydınlatılacağını umuyordu. Abdi İpekçi cinayetinden Güneydoğu’daki faili meçhullere, bombalamalara, silahlı saldırılara kadar birçok kara lekenin bu soruşturma ve davayla aydınlanacağı ve Türkiye’nin bu kanlı geçmişle ilk ve son olarak hesaplaşacağı bekleniyordu.Soruşturmanın gidişatına baktığımız zaman bu umut ve beklentileri değiştirmemiz gerektiği görülüyor.***Ortada bazı ilişkiler var, muvazzaf ve emekli subaylar, görevli ya da emekli polisler var, gömülü silahlar var, karargâh evleri var, evlerde cephanelikler var ama Danıştay saldırısı dışında bir “eylem” yok! Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalarla ilgili iddialara karşı ters iddialar da ortaya çıktı.Eğer doğru dürüst bir polis araştırması, savcılık çalışması yapılmadan düğmeye basılmışsa bunu da sorgulamak gerekiyor.Hrant Dink cinayetinin bile bu oluşumla ilgisi tam olarak kanıtlandırılmamıştır. O zaman da kafalarda “yoksa bu bağlantılar kurulmak istenmiyor mu” diye bir soru beliriyor.Diğer yandan, soruşturma kapsamında gözaltına alınan ya da tutuklanan emekli generallerin tümünün hapisten çıkması, en azından hastanede kalmaları da herhalde kimsenin gözünden kaçmıyor.***Bu soruşturma, kim ne derse desin, yasalar ne olursa olsun, kamuoyunun gözü önünde ilerliyor. Dolayısıyla yapılan her işlemle, atılan her adımla ilgili olarak kamuoyu bilgilendirilmelidir. Böyle yapılmadığı sürece soruşturmanın ve davanın sağlığı ile ilgili kuşkular artıyor, “ne oluyor” diye soranlar çoğalıyor.Ergenekon davasının ve soruşturmasının sağlıklı yürümesinin önemini tekrarlamaya bile gerek yok.Bu dava ve soruşturma, darbeler, faili meçhul cinayetler, bombalı silahlı vatan kurtarıcılar çağının sona ermesi için hayatidir. Davayı ve soruşturmayı yürütenler de bu bilince sahip olurlarsa bir umut olabilir.

Devamını Oku

Meslekteki altıncı yılımda yazı işleri müdürü oldum

6 Mart 2009

1980 yılı bütün Türkiye için olduğu gibi Cumhuriyet Gazetesi için de güç bir yıldı. Terör haberleri artık “dün şu kadar kişi öldü” diye adeta skor verilir gibi veriliyor, ülkeyi kaplamış karamsarlık bütün gazetelere de yansıyordu.O günlerin sokak savaşlarında Cumhuriyet sol kanatta görüldüğü için ülkücü gençler elinde Cumhuriyet Gazetesi gördüklerini, saldırıp dövüyordu, birkaç ölüm dahi olmuştu.Cumhuriyet ilan alamıyordu ve ekonomik sorunlarını atlatamıyordu. Bu sırada üst yönetimde de iç çatışmalar görülmeye ya da bize yansımaya başladı.O günlerde dış haberlerle ilişkim bitmişti, tüm gün yazı işlerinde çalışıyordum. Turhan Ilgaz’ın askere gitmesiyle de hem gece, hem gündüz çalışır oldum. Yazı işleri müdürlerinden Çetin Ağabey (Özbayrak) hiç de insaflı değildi, ne kadar çok çalışırsam işi de o kadar iyi öğreneceğim kanaatine sahipti. Genel Yayın Müdürü Oktay Kurtböke’nin hem yazı işleri müdürleriyle hem de patronla sorunları artarken gazetenin üç yazı işleri müdürü olması günlük çalışmayı da zorlaştırıyordu.Yazı işleri müdürleri Çetin Özbayrak, Bülent Dikmener ve Orhan Erinç (şimdi Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı) kendi aralarında işleri bölüşmüşlerdi, ama üçüyle de ilişkim iyiydi, üçü de beni seviyor ve yetişmem için çaba gösteriyordu. Sonra Bülent Dikmener’i kaybettik, askerden dönen Turhan Ilgaz bu kez üçüncü yazı işleri müdürü oldu.Derken 12 Eylül darbesi geldi. Cumhuriyet de ağır baskı altındaydı. Bu arada Çetin Özbayrak açıkça söyledi, hapse girmek istemediği için işi bırakacaktı.Genel Yayın Müdürü Oktay Ağabey ile ilişkilerim olumsuz gidiyordu. Olumsuzluk işle ilgili nedenlerden kaynaklanmıyordu, patron ailesi içindeki farklı ilişkilerin bir yansımasıydı. Nadir Nadi’nin gazetede çalışmasını pek istemediği Emine Uşaklıgil de Cumhuriyet’te çalışıyor, gazetenin gelişebilmesi için yönetimde sorumluluk almak istiyordu. Sonunda Nadir Bey, Emine Uşaklıgil’i Müessese Müdürlüğü’ne getirdi. Ama atadıktan sonraki ilk sözü de “Senin asıl görevin tuvaletlerin temiz olması” idi. Böylece yönetimde önemli sorumluluk vermeyeceğini açıkça belirtmiş oluyordu.Oktay Ağabey’in benimle sorununun nedeni de Emine Uşaklıgil ile arkadaş olmamdı. Bir arkadaşlığı dahi komplo teorilerinin kanıtı gibi gören gazeteciler çoktu.Gazetenin durumu kötüye gidiyordu. Ve her gazetede, her kötüye gidişte olduğu gibi, Oktay Kurtböke’nin ayrılacağı söylentisi hızla yayıldı. Bir genel yayın müdürü “gitme” durumuna gelince de herkes önce “onun yerine kim gelir”i, sonra “yeni gelenle benim ilişkim nasıl olur”u düşünür ve herkes birbiriyle uygun şekillerde bunları konuşur. O süreçte de adaylar ortaya çıkar ve yeni atamayla dedikodu zinciri sona erer.Oktay Kurtböke’nin yerine iki aday vardı. Yazı İşleri Müdürü Orhan Erinç ve Ankara Temsilcisi Hasan Cemal. Benim ikisiyle de iş ilişkim düzgün olduğu için çekinecek bir şeyim yoktu.GeRgİn ve duygusal bİr yemekAncak nihai kararda Nadir Nadi’yi ikna edecek olan İlhan Selçuk’tu. İlhan Selçuk bir süre ortada durdu, sonra ibreyi Hasan Cemal’e doğru çevirdi.Hasan Cemal’in gazetenin modernleşmesiyle ilgili fikirleri olduğunu biliyorduk ve Cumhuriyet’in ancak öyle, bir atılımla yaşayabileceği de belliydi. Emine Uşaklıgil de benzer görüşler taşıyordu.Soru biraz daha netleşmeye başladı: Cumhuriyet o şekilde devam edip küçük ve aşırı angaje bir gazete olarak mı kalacak, yoksa batılı ölçülerde, her şeyiyle modern bir gazete mi olacak?O günlerde İstanbul yazı işleri büyük ölçüde herkesin çok sevdiği Orhan Erinç’ten yanaydı. Ancak Orhan Ağabey yumuşak kişiliğiyle, kimseyi incitmeyen iyi bir insan ve bir ağabey gazeteci olarak bu atılımın başında bulunabilir miydi? Tabii bu arada ben, Orhan Ağabey mi Hasan mı diye düşünürken kendi geleceğimi de düşünüyordum.Nihayet o gün geldi, Nadir Nadi’nin Hasan Cemal’i tayin ettiğini öğrendik. Hasan Cemal İstanbul’a gelmiş, Nadir Nadi’nin odasının yanındaki odaya oturmuştu. Ancak bizimle hiç temas etmemişti. Kafamız başka yerde, gazeteyi çıkarmak için uğraşırken önümdeki telefon çaldı: Hasan Cemal yukarı çağırıyordu. Lafı uzatmadan söyledi, Orhan Erinç ve Turhan Ilgaz ayrılıyordu, yazı işleri müdürü olur muydum, Nadir Bey de bunu onaylamıştı. Tabii ki evet dedim. Bir şartım vardı, tek başıma olmak. İki ve üç yazı işleri müdürünün yönetiminin yarattığı sorunları görmüştüm ve tek çalışmak istiyordum. O da öyle düşündüğünü söyledi. İstediği, bunu kimseye söylemememdi.Aynı akşam gergin ve duygusal bir yemekte giden ve gelen genel yayın müdürleriyle çalışanların bir bölümü bir araya geldi. Ancak ortam biraz gergindi. Yemek sona ererken bazı arkadaşlar “İlhan Selçuk’a gidip konuşalım” diye tutturdu. Aslında konuşacak bir şey yoktu. Gittik. İlhan Ağabey durumu idare etti. Ben ağzımı açmadım. Oradan Turhan Ilgaz’ın yakınlardaki evine gittik, mesele uzadı, Turhan kesinlikle kalmayacağını söylüyordu. Laf fazla uzayınca konuştum. Hasan Cemal’in yazı işleri müdürlüğü teklifini kabul ettiğimi açıklayınca konuşmalar bitti.Ertesi sabah Hasan Cemal’e durumu söyledim, o da “önemi yok, şimdi aşağıya gelip açıklayacağım” dedi.30 yaşında, gazeteciliğimin altıncı yılında Cumhuriyet’in Yazı İşleri Müdürü olmuştum, kabıma sığamıyordum.Ancak o günlerin heyecanı içinde bir şey yaptım. Diğer gazeteler artık, sadece mahkemeye gitmekle görevli bir “sorumlu müdür” atamaya başlamışlardı, o heyecanla “bunun yanlış olduğunu” düşündüm ve sorumlu müdür atanmadı.Bunun bana maliyeti ise 12 yıl boyunca askeri ve sivil mahkemelerde yüzlerce dava, bir tutuklanma, bir gözaltı oldu.Hasan Cemal ile 12 yıl dip dibe yaşadık...

Devamını Oku