Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın tutuklanmasının ardından ortaya çıkan günlükleri hakkında yazmak için bekledim. Nedeni, günlüklerin gerçek olup olmadığını anlamaktı.Aradan geçen sürede Balbay, avukatları ve Cumhuriyet Gazetesi bu günlüklerin gerçek olduğunu “zımnen” kabul etmiş oldu. Cumhuriyet de bunları yayınlayacağını ilan etti. Cumhuriyet’in yayınlayacağı günlüklerle Balbay’ın tutuklanmasına yol açan günlükler arasında bazı farklar olabilir. Ama bunlar esas olarak kabul edilmiştir.Günlüklerin “gazetecilik” faaliyeti içinde kalıp kalmadığını anlamak için bazı başka örneklerden yola çıkılabilir.Genç bir gazeteci arkadaş, polis muhabiri olarak polis müdürleriyle aynı türden konuşmalar yapmış olsa, polis müdürleri bu arkadaşımıza “bizden” gibi davranıyor olsa, gazete yöneticisinin yapacağı, o arkadaşı en azından polis muhabirliğinden almaktır.Bir gazeteci arkadaş, diyelim ki iş adamlarıyla bu kadar yakınlaşmış, onların kendi iç mücadelelerini tartışıyor ve “biz” olarak konuşuyor.Bu örnekte de o arkadaşın gazetecilik sınırlarını aştığı bellidir ve ne ölçüde aştığına bağlı olarak ya görev alanı değiştirilir ya da mesleki faaliyeti sona erer.***Konumuz olan günlüklerde ana konu, siyasi iktidarın nasıl uzaklaştırılacağı tartışmasıdır. Gazeteci ile bu tartışmaya girenler devletin üst düzey asker bürokratlarıdır.Gazeteci bu faaliyetleri izler, ama halka, kamuoyuna iletmek için izler, bunun için “gizli” toplantılara katılamaz, o toplantılarda “ne yapacağız” sorusuna cevap arayamaz.Gazeteci, gazetesine bu faaliyetlerin amaçlarına uygun şekilde manşet attırdığı için övünemez, bunun için tebrikleri de kabul edemez.Günlüklerin yazarına, bu nedenle hukuki bir sorumluluk yüklenmesi ayrı bir konudur. Ama günlüklerin içeriği, tarzı bir gazetecilik suçudur. Günlüklerin yazarının gazetecilik faaliyeti dışına çıktığının kanıtıdır.***Gazetecilik ilkeleri, gazetecilik işlevi ve etiği açısından Mustafa Balbay’ın durumu bu kadar açıktır. Umarız ki Balbay, bu gazetecilik suçunu başka alanlara taşımamıştır ve özgürlüğüne kavuşur.Ama eğer bir gazetecilik ahlakına inanıyorsak, Balbay’ın işlediği gazetecilik suçunun bu mesleğe devam etmesine engel olduğunu kabul etmek zorundayız.
Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin daha önce teröre karşı Türkiye ile işbirliği imkânlarını boşa çıkardığı, bazı barışı sağlama fırsatlarının kaçmasına yol açtığı biliniyor.Bu kez önemli bir haber verdi. Nisan ayında Kuzey Irak’ta yapılacak “Kürt konferansı”nda siyasi sorunların silahla çözümünün bu çağda mümkün olmadığı bildirilecek ve PKK’dan silah bırakması istenecek.Bu açıklamayı, Talabani’nin bu konuyla ilgili daha önceki karnesine bakarak kuşkuyla karşılayacaklar olabilir. Ama “barış” isteyenlerin, silahların artık susmasını isteyenlerin bu girişimi önemsemesi gerekiyor.***Çeyrek yüzyıldır süren, on binlerce kişinin canını alan, milyonlarca kişinin geleceğini karartan bu savaşa çoktan nokta konulması gerekiyordu. Türkiye’de yaşanan demokratik gelişmeler, Kürt vatandaşların hayatla ilgili şikâyetlerinin büyük bölümünü artık geçersiz kılmıştır.Bunları yeterli bulmayanlar, daha ileri ve kabul edilemez taleplerde bulunanlar olabilir. O tür talepler yine demokratik gelişmeler sayesinde geçersiz ve anlamsız kılınmış olacaktır.PKK içinde de savaşa devam etmek isteyen bir kesim olacaktır. Onlar için savaş çoktan bir hayat tarzı ve geçim kaynağı olmuştur. Terörle birlikte radikal tepkilerle, anti-demokratik tavırlarla kendisini var etmiş başka kesimler de savaşın sona ermesiyle “boşta” kalmış olacaklardır. Bunlar da çeşitli gerekçeler ve geleceğe dönük yeni korkular üreterek Türkiye’nin barış yolunda mesafe alınmasına katkıda bulunmasını engellemeye çalışacaklardır.***PKK’nın silah bırakması karşısında, dağda ya da Kuzey Irak’ta bulunanlardan, elini kana bulamamış olanların evlerine dönüşünü hızlandıracak adımları atmakta Türk toplumu cesur davranmak, ayak sürüyenlerin tuzaklarına düşmemek zorundadır.“AB baskısı” diyenler, “Amerikan oyunu” diyenler, “teröre taviz” diyenler çıkacaktır; şehit acıları üzerinden kendilerine etkinlik sağlamak isteyenler olacaktır. Bunlar olacaktır ama asıl önemli olan, önce silahların susması, kanın durmasıdır.Daha önce bu yolda çok imkânlar heba edilmiş, barış istemeyenlerin oyunlarına gelinmiştir.Talabani’nin verdiği haber, Türk toplumuna yeni bir barış fırsatı geleceğinin haberidir. Ankara son durumu çok iyi değerlendirmek ve bu fırsatı kaçırmamak zorundadır.
On altı büyükşehir, nüfus ve seçmen sayısı olarak Türkiye’nin yüzde 60’ından fazlasını kapsıyor. Seçim araştırmaları da bu 16 büyükşehir üzerinde yoğunlaşıyor.Araştırmaları yan yana koyduğumuzda bazı sonuçlara kolaylıkla ulaşabiliyoruz.16 büyükşehir’in 8’i AKP’nin tam hâkimiyetinde: Antalya, Bursa, Gaziantep, Kayseri, Kocaeli, Konya, Samsun ve Sakarya. Bu şehirlerde AKP geçen seçimdeki farkları koruyarak rahat galibiyetler alacaktır.*** Adana’da bu seçime MHP’den giren Aytaç Durak ile AKP adayının başa baş gittikleri görülüyor. Burada sonucu MHP’den çok Aytaç Durak’ın kişisel ağırlığı belirleyecektir.Diyarbakır’da DTP az bir farkla önde görünüyor. AKP geçen seçimi de aynı şekilde, çok küçük bir oy farkıyla kaybetmişti. Farkın küçük oluşu Diyarbakır’da kesin bir tahmin yapılmasını imkânsız kılıyor.Farkın çok küçük olduğu iki Büyükşehir daha var. Erzurum’da CHP, AKP ve MHP adayları çok yakın oy oranlarıyla atbaşı giderken, Mersin’de de CHP ve MHP yine çok yakın oranlarla birincilik adayı.*** İzmir ve Eskişehir’de de bir tartışma yok. Eskişehir’de Prof. Yılmaz Büyükerşen adayı olduğu DSP’nin çok ötesinde bir konumda. İzmir’de de CHP adayı Kocaoğlu açık ara önde.Bu 14 büyükşehrin 8’inde tartışmasız favori olan AKP üç büyükşehirde çok geride, üçünde ise rakipleriyle aynı düzeyde.CHP 14 büyükşehrin sadece birinde favori, birinde iki rakibiyle yakın konumda birincilik adayı.*** 16 büyükşehrin 14’ündeki manzara budur. Geriye iki büyük “kilit” kaldı:İstanbul ve Ankara’da AKP yine “favori” durumunda. İstanbul’daki fark 9-11 puan arasında. Ankara’daki fark ise 8-12 puan fark arasında. İki “en” büyükşehir, eğer dengeler bu şekilde sürerse AKP’nin olacaktır.İstanbul’daki yüzde 8, Ankara’daki yüzde 20’lik MHP oyu, bu matematik durumda gerçekten belirleyici olacaktır.Türkiye genelinde bir ilerleme sağladığı görünen MHP’nin kendi seçmenine İstanbul ve Ankara’da “CHP adayına oy verin” demesi kolay değildir. Bunu sağlamaya yönelik herhangi bir pazarlık için de zaman kalmadı.Mevcut durumda toplam oy oranında azalma olsa bile AKP 16 büyükşehrin en az 10’unu en çok 13’ünü alabilecek.
Seçim arifesinde genel manzara büyük ölçüde belli olmaya başladı. Sonucu belirleyecek kilit, MHP seçmeni ve İstanbul ile Ankara’nın sonuçlarıdır.Diyarbakır’da ve Kürt kökenli vatandaşların çoğunluk olduğu şehirlerde DTP ile AKP’nin birbirine çok yakın olduğu anlaşılıyor. Bölgeyi iyi tanıyanlara göre DTP yine küçük bir farkla önde görünüyor.Anadolu şehirlerinin büyük çoğunluğunda aslında sonuçlar büyük ölçüde bellidir. Adana ve Mersin’de durum tartışmalıdır.İzmir’de de tartışma yoktur, CHP’li Kocaoğlu’nun rahatça kazanacağı anlaşılıyor.***Bu seçimin asıl arenası İstanbul ve Ankara oldu. Ankara’da Karayalçın, İstanbul’da Kılıçdaroğlu çeşitli nedenlerle CHP’ye küskün seçmeni de harekete geçirdi.Ancak bu iki şehirde de AKP adayları, mevcut başkanlar önde görünüyor. Aradaki fark, değişik araştırmalarda 8-10 puan arasında çıkıyor.Bu durumu değiştirme ihtimali olan seçmen kitlesi MHP’dedir. Devlet Bahçeli yoğun ve etkili bir kampanya yürütüyor, partisinin oy oranını artırmak için çalışıyor.Buna rağmen Ankara ve İstanbul’da MHP adayları üçüncü sırada ve farkı kapatmaları mümkün değil.MHP’nin Ankara adayı iddialıdır, ama İstanbul için aynı şey söylenemez. Seçmenleri, hem Ankara’da hem İstanbul’da aynı soruyla karşı karşıya kalacaktır.MHP seçmeni eğer önceliği bu iki şehrin AKP’den alınması olarak görür, bu yönde oy kullanır ve bu amaçla CHP adaylarını desteklerse seçim sonucunu değiştirebilir. Nitekim Ankara’da Karayalçın aleyhine yürütülen “belden aşağı” kampanya da MHP seçmeninin ona yönelmesini önlemeyi amaçlıyor.İstanbul’daki CHP adayının çeşitli nedenlerle MHP seçmenine “çekici” gelmesi mümkündür. Eğer MHP İstanbul’da daha ileriye dönük bir strateji izler ve Kılıçdaroğlu’na destek verirse AKP bu seçimin en büyük mağlubu olur.***İstanbul’da AKP aleyhine çalışan önemli bir etken de Saadet Partisi’dir. Bu parti de Bekâroğlu adıyla AKP’nin seçmeni üzerinde etkili oluyor.Seçime 12 gün kala ortaya çıkan bu dengeler her an değişebilir. Ülkemizin en önemli özelliklerinden biri budur. Örneğin SP’li Bekâroğlu, iddia ettiği gibi seçime birkaç gün kala önemli bir yolsuzluk belgesi açıklarsa AKP’yi birkaç puan daha aşağıya çekebilir, böylece Kılıçdaroğlu “potaya girer”.29 Mart yerel seçimleri artık bir genel seçim havasına girmiştir, bu da şu anda muhalefet için mümkün olan en olumlu ortamdır.
Erdoğan-Baykal ikilisinin karşılıklı laf oturtma gösterisi seçim kampanyasını belirliyor. Biri sabah konuşuyor, diğeri hemen cevap veriyor, sonra öteki ona cevap veriyor, böylece heyecanlı bir gösteriyle zamanı geçiriyorlar.İnsanlar her fırsatta “iş” diyor, ekonomik kriz içinde gelecek umudu için çırpındıklarını söylüyor; bu ikili başka bir âlemde. Kendi ikili âlemlerinde yaşayıp konuşuyorlar.Bu durum ikisini de rahatlatıyor, çünkü Başbakan geleceğe dönük umut verecek herhangi bir şey söyleme imkânına sahip değil, ekonomik krizi normal vatandaş gibi izliyor ve kızıyor.Baykal da bu seçimi başarıyla bir tür hükümet referandumuna çevirdi ama, “onlar gitsin”den sonra “neden ben geleyim”in cevabını vermemekte ısrarlı davranıyor.***Yerel seçim kampanyası, son genel seçimlerden daha sert geçiyor, ama içeriği boşalmış bir sertlik bu. Politika üretemeyenler, vatandaşa net bir şey söyleyemeyenler durumdan memnun.Vatandaş işsizlikten yakındıkça da kampanyanın en büyük hayali vaadi adayların hemen tümü tarafından tekrarlanıyor. Bütün partilerin adayları sürekli olarak iş imkânı yaratmaktan söz ediyor.Yerel yönetimlerin, bugünkü yapı içerisinde iş alanı yaratmak gibi bir imkânı yoktur. Yapabilecekleri, partinin çevresinden belediyelere daha çok çalışan almaktan öteye geçemez. Bazıları daha gerçekçi davranıyor, çeşitli kurslarla gençlerin becerilerinin artırılacağını söylüyor. Bu iyi bir şey, ancak pratikteki karşılığı o gençlere iş bulmak değil.Belki daha çok kaldırım yaptırıp bozdurarak para dağıtabilirler, ama IMF ile yapılacak anlaşmada yerel yönetimlere aktarılacak kaynaklar konusunda belli sınırlamalar getirilecektir. Bunun anlamı da belediyelerin kemer sıkmak zorunda kalacağı gerçeğidir.***İki lider meydanlarda heyecanla birbirlerine bazen düzeyi iyice aşağı indirerek cevap yetiştirirken, gölgede kalan adaylar birbirinin aynısı üç cümleyle kampanya yürütmeye çalışıyor.Yaşadığımız, her bakımdan en kısır seçim kampanyası manzarasıdır. Meydanları kaplayan bu ikili gösteri içinde kimsenin siyasi üretkenlik göstermesi de mümkün değildir.Ama her durumda Erdoğan-Baykal ikilisinin durumdan çok memnun oldukları hallerinden belli. Bu memnuniyet 29 Mart akşamı neye dönüşür? Bunu bilemeyiz, ama vatandaş açısından görünen sonuç, sıkıntıların büyümesinden başka bir şey değildir.
Ruhumuzun demokrat olmadığının iki kanıtı her gün gözümüzün önünde tekrar ediliyor.Kanıtlardan biri, “gizli dinleme”dir. Bu konuda çifte standart kavramının çok ötesinde bir ikiyüzlülük hâkim. Anlaşıldığı kadarıyla bu ülkede herkes dinlenmiş; gazeteciler de, her türden siyasi de, iş adamları da, askerler de, hatta başbakanlar da dinlenmiş. Herkesi ayrı birileri dinlemiş olabilir, ama sonuçta herkes herkesi dinlemiş.Birileri örneğin Ergenekon sanığı emekli generalin eşini, kendisini değil; ya da hem kendisini hem de eşini dinliyor. Dinlenen konuşmada generalin eşi, bazı mahkemeler için “bizden” sıfatını kullanıyor. Bu konuşma basına sızdırılınca ortaya iki tepki çıkıyor. Bir taraf “ne kadar ayıp, insan gizlice dinlenir mi” diye bağırıyor. Diğer tarafsa “onu boş ver içeriğine bak” diyor.Ergenekon davası sürecinde anlaşıldığına göre, bu soruşturma kapsamındaki bazı kişiler kamu görevlisi oldukları sırada bazı siyasileri dinlemiş.Bu kez, bir önceki olayda “ayıp” diye bağıranlar seslerini çıkartmıyor, “içeriğine bak” diye bağıranlar “olur mu, ne kadar ayıp” diye bağırıyor.Ben dinlenirsem ayıptır, suçtur; sen gizlice dinlenirsen dinleniyor olman önemli değildir, konuşmanda geçen sözlerin daha önemlidir...İki “taraf”da gizli dinleme konusunda olağanüstü bir ikiyüzlülükle davranmaya devam ediyor.***Aynı ikiyüzlülük yargı konusunda ortaya çıkıyor. AKP’ye kapatma davası açılınca AKP’liler “bu dava siyasidir, taraflı hukukçulara güvenemiyoruz” diye ağlıyor. Diğerleri “yargıya güveniyoruz” diye bağırıyor.Sonra Ergenekon davası açılıyor. Bu kez AKP cenahı “yargıya güveniyoruz” diye bağırırken diğerleri “bu dava siyasidir, bu hukukçulara güvenmiyoruz” sözünü devralıp tekrar ediyor.Yasa dışı gizli dinleme, kim yaparsa yapsın yasa dışı mıdır, değil midir? Yasa dışı ise herkes için yasa dışıdır, “sen dinlenebilirsin ama benim dinlenmem yasa dışıdır” demek ikiyüzlülüktür, bırakın hukuku, en basit insani hakkaniyet kavramına bile sığmaz.Türk yargısına güveniyor musunuz, güvenmiyor musunuz? “Ben veya dostum yargılanıyorsak güvenmem, düşmanım yargılanıyorsa güvenirim” diyene kim güvenecektir.İkiyüzlülük çamurunun içinde yaşamaya çalışıyoruz, bu çamur hepimizi boğazımıza kadar içine almış ve bu çamurdan çıkabilmemiz çok zayıf bir ihtimal.Bu ikiyüzlülük çamurunu üretenlerin en çok tekrar ettikleri sözcük ise kendi ruhlarına belki de hiç işlememiş olan o kavramın adı: Demokrasi. Ve demokrasiyi “bana var sana yok” diye anladıkça da daha çok çamura batıyorlar.
Ergenekon’un ikinci iddianamesi ile Türkiye’de bir ilk yaşanacak. İlk kez askeri darbe girişimi yargı önüne gelecek.Aslında bu durum “darbe mantığı”na uygundur. Darbeye kalkışanlar, başarırlarsa “kahraman” olur, başaramazlarsa “vatana ihanet”ten yargılanırlar.27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül başarılı olmuş darbelerdir, dolayısıyla bunları gerçekleştirenlerin başına bir şey gelmemiştir.Talat Aydemir’in 1962 ve 1963’teki iki darbe girişimi başarısız olmuş, Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilmiş, yüzlerce Harbiyeli hapis yatmıştır.***Şimdi konu, 2000’li yıllarda silahlı Kuvvetler’in tepesinde darbe hazırlığı yapılması, ancak bütün komutanlar katılmadığı için bu çalışmanın “kuvveden fiile dönüşememesi” dir.Ergenekon davasının temel iddiası da, bu girişimin önünde yer alan generallerin emekli olduktan sonra da, Susurluk’tan kalan bir yapı ve Jitem gibi yapılanmaların işbirliğiyle bir darbe ortamı yaratmaya çalışmalarıdır.Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın günlükleri bu girişimin bütün aşamalarını, hangi generallerin darbe istediğini anlatıyor. Bu günlükler aslında “yarım ağızla” inkâr edilmiş, buna karşılık içeriği dava sanıklarından bir emekli orgeneral tarafından doğrulanmıştır.Okuma zahmetine katlananlar, günlüklerin tümüyle “fabrikasyon”, yanıltıcı amaçla hazırlanmış sahte bir belge olamayacağını göreceklerdir. Günlükler, belli amaçlarla eklemeler, çıkartmalar yapılarak, kamuoyuna iletilmiş olabilir. Bu olasılıklar yargı sürecinde açıklığa kavuşacaktır.***2000’li yıllarda Türkiye’de hâlâ askeri darbe peşinde olanların varlığı bile güç inanılır bir durumdur. Böyle bir darbe peşinde koşanların “kamu” görevlileriyle işbirliği yapmaları, bu işbirliği dahilinde bombaların atılması, cinayetlerin işlenmesi de dehşet vericidir. Bombaları atanları, cinayetleri işleyenleri azmettirenler dava sürecinde ortaya çıkacaktır. Ama sonuçta ortada bombalar, silahlar ve kan var. Birileri bunları yaptı. Bunları planlayan, azmettiren, muhafazakâr-milliyetçi ve maceracı gençleri tetikçi olarak kullanan birileri var. Bazılarının inandırmak istediği gibi bütün bu işlerin arkasında bazı yabancı güçler bulunuyorsa ve bunlar kendi adamlarıyla bizim ülkemizde böyle operasyonlar yapabiliyorsa durum daha da vahimdir, ulusal güvenliğimiz yerlerde demektir.Ergenekon davasının temel amacı ülkemizin darbeler, silah ve bombayla siyaset yapılan bir ülke olmaktan artık çıkmasıdır. Amaç bu olmalıdır ve dava bu çerçevede ilerlemelidir.Kuşku yaratacak her durum, davanın bu temel amaç doğrultusunda gelişmesini zayıflatır.
Önemli reformlara imza atmış olan Özal, haksızlığa uğradığına inanıyor ve bunun sorumlusunun basın olduğunu düşünüyordu.Basına yönelik bir saldırı için elinde iki ekonomik silah vardı.Gazetelerin kâğıdı esas olarak SEKA üretiminden karşılanıyordu, ancak ithalat da başlamıştı. Yerli üretim kâğıdın fiyatını hükümet, yani Özal belirliyor, ithalatta da fon uygulamasıyla ithal kâğıdın maliyetini istediği gibi yükseltebiliyordu.Özal’ın ikinci silahı, resmi ilanlar ve kamu bankalarının ilanlarıydı. Gazetelerin resmi ilan gelirlerini “yandaş” basına doğru çevirerek kendisini eleştiren basını zora sokma politikasını daha önce Demokrat Parti de uygulamıştı. “Besleme basın” deyimi o zamanın “yandaş” medyası için kullanılıyordu.Resmi ilanlar aslında ucuzdu, yine de toplam miktar her gazete için önemliydi. Ama asıl silah kamu bankalarının ilanlarıydı. Bu ilanlar gazetelere kendi özel ilan fiyatlarından veriliyordu.Özal neredeyse haftada bir SEKA’nın kâğıdına zam yaptırıyordu, ithal kâğıda da olağanüstü yüksek bir fon koymuştu. Bütün gazeteler bundan etkileniyordu.Özal’ın somut bir hedefi daha vardı. Günaydın Gazetesi’ni özellikle zor duruma sokmak ve kendisine yakın bulduğu Kıbrıslı iş adamı Asil Nadir’e sattırmak istiyordu.O günlerde Gazete Sahipleri Sendikası’nda durumu görüşmek ve ne şekilde davranılacağına karar vermek için bir toplantı yapıldı. Emine Uşaklıgil ve Hasan Cemal yoktu, Nadir Nadi zaten böyle toplantılara hiç gitmezdi, benim katılmam istendi.Gazete Sahipleri Sendikası’nın Başkanı Aydın Doğan’dı. Sabah’ın sahibi Dinç Bilgin, Tercüman’ın sahibi Kemal Ilıcak, Güneş’in sahibi Mehmet Ali Yılmaz, Türkiye’nin sahibi Enver Ören, Hürriyet adına Çetin Emeç, Günaydın adına Kemal Kınacı ve Cumhuriyet adına ben vardım.Aydın Doğan durumu özetledi. İki ihtimal vardı. Bütün gazetelerin birinci sayfalarından yayınlanacak bir yazıyla tepki göstermek ya da Başbakan Özal ile bir ateşkes yolu aramak.Dinç Bilgin ikisine de karşıydı, toplantıdan ayrıldı. Çetin Emeç çok sert bir metinle tepki göstermeyi savundu. Benim fikrim sorulduğunda “rütbem dolayısıyla” çoğunluğa uyacağımı, ancak kişisel olarak sert bir tepkiyi tercih edeceğimi söyledim.Görüşme eğilimi ağır basınca Aydın Doğan Özal’ı telefonla aradı, basının sıkıntıları olduğunu kısaca söyledi. Özal da bu toplantıdaki “heyet”i ertesi gün öğle yemeğine davet etti.AydIn Bey benİ aradI ve...Ertesi sabah Ankara uçağında “heyet” biraz daralmıştı, ama çoğunluk vardı. Öğle yemeğine kadar bir yerde oturuldu. O sohbette ben fikrimi söyledim: Özal’ın niyeti Günaydın’ı Asil Nadir’e sattırmaktı, o yüzden bu görüşmeden bir sonuç alamayacaktık.Daha sonra Başbakanlık konutuna gittik. Özal geniş salonda oturuyordu. Ben tabii en arkaya oturdum. Aydın Doğan sorunların ayrıntısına girmeyen bir konuşma yaptıktan sonra Kemal Ilıcak söz aldı ve hiç diplomatik olmayan bir üslupla “Siz zaten basına Asil Nadir’i sokmak istiyormuşsunuz, o yüzden bu ekonomik baskıları yapıyormuşsunuz” dedi.Özal bunun üzerine biraz sert bir sesle “Nereden çıkarıyorsunuz bunları” deyince Kemal Bey durdu, arkaya baktı, beni gördü ve “Okay anlattı” dedi. Görüşmenin bu kısmı böylece bitti, Özal yemeğe geçmeye davet etti.Yemekte Aydın Doğan yine genel olarak basının rahatsızlıklarını dile getirdi. Bundan sonra diğer katılımcılar tek tek kendi sorunlarını anlattı, bazıları ise doğrudan bir şey isteyince Özal görüşmeyi kesti. Bana baktı, “Sen bir şey istemiyor musun” dedi, tabii ki “Hayır” dedim.Yemek bitti, kalkıldı ve Özal benim yanıma geldi, koluma girip Başbakanlık konutunun kapısına kadar götürdü.Bir gün sonra Hürriyet’in tepesinde ağır bir yazı yayınlandı. Çetin Emeç, Aydın Doğan’ı ağır şekilde suçluyordu. Bütün görüşmelerde bulunmuştum ve Aydın Bey’in Gazete Sahipleri Sendikası Başkanı olarak “temsil” işlevi dışında bir tavrı olmamıştı.Bu yazıyı okuduktan birkaç dakika sonra telefon çaldı; Aydın Bey arıyordu. “Kardeşim sen bütün toplantılarda vardın ve tek çalışan olarak sen vardın, ben bu suçlamaları hak edecek bir şey söyledim mi?” dedi. Ben de kesinlikle böyle bir şey olmadığını, Çetin Emeç’in bunu nereden çıkardığını anlamadığımı açıkça söyledim.Özal ile ateşkes yapılamadı, çünkü Asil Nadir’i kendi kontrolü altında tutabileceği basın grubu olarak getirmeyi kafasına koymuştu. Nitekim bir süre sonra bu plan gerçekleşti, Haldun Simavi Günaydın grubunu, Ercan Arıklı da Gelişim grubu dergilerini Asil Nadir’e sattı...Bu yazının başındaki genel manzarayı anlatan bölümde isimleri ve tarihleri değiştirin; istediğiniz başbakanın adını koyun, bir şey değişmediğini gözlerinizle görün.