Türk milliyetçiliğinin yüz yıllık geçmişinin mirasına sahip gibi davranan Milliyetçi Hareket Partisi’ni seçmenin de tam olarak konumlayamadığı son seçimde de görüldü.1960 öncesinde, içinde ırkçılık da sert din aleyhtarlığı da bulunan Türk milliyetçiliğinin yükselişi, Türk solunun yükselişiyle birlikte gerçekleşti.Alparslan Türkeş’in MHP’- yi örgütlemesiyle milliyetçi hareketler ilk kez entelektüel düzeyden sokağa indi.60’lı ve 70’li yıllardaki toplumsal ve siyasal çatışmaların önemli bir tarafı hep MHP oldu. Komünizme karşı örgütlenmiş muhafazakâr gençler görevlerini yapmak için çok çalıştı.Bu dönemin özetini Türkeş, 1980 askeri yönetiminin mahkemesinde söylediği “fikirlerimiz iktidarda biz hapisteyiz” sözüyle anlattı.Komünizm tehlikesi kalmayınca varlık nedeni ortadan kalkmış gibi görünen MHP’nin imdadına PKK yetişti. Milliyetçi Kürt hareketi teröre başvurunca MHP de yükseldi, halkın tepkisini kendisi için desteğe dönüştürmeyi başardı.Türk milliyetçi hareketlerinde ırkçılık vurgusu başından beri var olmasına rağmen din hep tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmayı kesmek için ortaya atılan “Türk-İslam sentezi” iki tarafı da tatmin edecek bir formül olarak ortaya çıktı.***12 Eylül öncesindeki kanlı günler MHP’nin “yukarıda” olduğu günlerdi. İkinci “parlak” dönemi de terörün tırmanmasıyla birlikte 1999 seçiminde elde ettiği başarıyla gelmiştir.Bugünkü MHP yönetiminin getirdiği önemli bir değişim, terörle ilgili bütün sert tepkilere rağmen “ülkücüleri” sokaktan çekmek olmuştur.Bu değişim de sokakta var olabilenlerin Büyük Birlik Partisi’nin kurarak hareketten ayrılmalarına yol açmıştır.29 Mart seçim sonuçları, MHP’nin aslında bütün fikrî yapısıyla hem AKP hem CHP tarafından “kuşatılmış” olduğunu gösteriyor.Siyasette “dini” referansların kullanımı ve klasik muhafazakâr temalarla AKP ile aynı hatta bulunan MHP, Batı karşıtlığı ve sert ulusalcı üslupla da CHP ile sık sık buluşmuştur.Bu da son seçimde belli bir oy artışı sağlamış olmasına rağmen, Orta Anadolu’ya hâkim AKP ile Batı kıyılarına hâkim CHP arasında sıkışması sonucuna yol açmıştır.MHP’nin aslında CHP’den farklı olmayan Kürt politikasının bundan böyle büyük kitleleri çekmesi zordur. “Artık bitsin” aşamasına gelmiş olan, Kürtçe TRT’yi kabullenmiş olan toplumun eski sert üsluptan etkilenmesi önceki dönemlere kıyasla daha zordur.***MHP’nin bugünkü “kimlik” sorunlarını çözmesi için öncelikle CHP’nin çağdaş bir sosyal demokrat çizgiye yönelerek klasik “ulusalcı” üslubu terk etmesi gerekiyor.Böyle bir boşluğu doldurabilecek olan MHP yine de terörün sona ermesiyle birlikte kimlik sorunları yaşamaya devam edecektir.
Umuda yolculukCHP, oy oranını birkaç puan artırmış olmasına rağmen seçimin “galibi” olmaktan çok uzak. AKP ile arasında 15 puan fark var ve bu, hâlâ seçmenin CHP’yi iktidar “seçeneği” olarak görmediği anlamına geliyor.Türkiye’nin ortasında ve doğusunda sıfır olan bir siyasi partinin, üç büyük şehri silip süpürse de, bütün kıyıları alsa da iktidar olması mümkün değildir.Yeni kazandığı belediye başkanlıkları da CHP açısından bir “başarı” değildir, çünkü ikisi dışında bunların hepsi 40 yıldır “CHP’nin kalesi” olarak bilinen belediyelerdir ve geçen seçimde AKP’ye gitmişlerdir. Bu seçimde geri alınmaları CHP açısından sadece bir yara tamiratıdır.***Buna karşılık seçmen, CHP’nin “varolması” yönünde irade beyan etmiştir. “Tek parti-tek şef” sistemine doğru gidiş ihtimali karşısında CHP “elde bulunan bir güvenlik supabı” olarak görülmüş ve “korunmuş”tur.29 Mart yerel seçimi, CHP’nin Deniz Baykal’ın genel başkanlığında kaybettiği 8’inci seçimdir. Hiçbir parti yönetimi bu kadar başarısızlığa dayanamaz. Ama Baykal dayanmıştır, daha da dayanacaktır.***Dün seçim sonuçlarıyla ilgili yorumlarını açıklayan Baykal’ın ileriye dönük umutlar yaratma beyanları da aslında birer itiraftır. Yönetim kadroları yaşlıdır, zayıftır, örgütler çalışmamaktadır, temel sorunlarla ilgili politikalar geliştirilmemiştir, halka açıkça herhangi bir şey anlatılmamıştır...Bütün bunlardan Baykal, “bundan sonra yapılacak işler” olarak söz etti, ama uzun genel başkanlığı süresince bunları neden yapmadığına ilişkin herhangi bir şey söylemedi.***CHP seçmeni açısından, dört büyük şehirde sağlanan oy artışları bir “umuda yolculuk” başlatmış olabilir. Ama eldeki veriler, bu umutların pek yakın bir geleceğe yönelik olamayacağını da gösteriyor.Eğer Baykal halkın önüne çıktığında da dün yaptığı gibi CHP’nin başarılarını anlattıktan sonra “bu tırmanışı devam ettirmek için taze kana, yeni fikirlere ihtiyacımız var” deseydi ve CHP’yi kurultaya çağıracağını, ama aday olmayacağını, yeni yönetime de istedikleri sürece “ağabeylik” yapacağını ilan etseydi CHP 29 Mart’takine göre, en az 5 puan daha fazla kazanırdı.Koltuğunu, partisini biraz yukarı çekmiş olarak “başarılı” denilebilecek bir noktada gençlere bırakan bir Baykal, CHP’nin umuda yolculuğuna en büyük katkıyı yapmış olurdu.
Gerçek boyutuna indiAKP, 2002 seçiminde yüzde 34,4 oyla önemli bir başarı kazandı, birinci parti oldu, tek başına hükümeti kurdu.Bu dönemin belirleyici özelliği, AKP’nin bütün topluma güven verme çabasıydı ki onun da önemli bir ayağı Avrupa Birliği oldu. Kimseyle büyük kavga edilmedi, Erdoğan’ın ağzından çıkan her sözün içinde bir “uzlaşma” unsuru vardı.2004 yerel seçimi AKP’nin boyutunu biraz daha büyüttü. Oyunu 7,2 puan artırmış, en yakın rakibinin oyunun iki katından fazlasını almıştı.O noktadan itibaren işler karışmaya başladı. Avrupa Birliği ile ilişkiler duraksadı, “Kürt meselesi” unutuldu, siyasi kavgalar gündeme hâkim oldu: Türban atağı yapıldı, geri döndü; Cumhurbaşkanı seçimi yine kriz yarattı.Ama bu dönemde AKP’nin beceriksizliğini perdeleyen başka şeyler de yaşandı. Açıkça söyleyelim, Silahlı Kuvvetler’de başlayan hareketlenme çeşitli beyanatlarla, e-muhtıralarla bir baskı ortamına taşındı. 28 Şubat, bir kez daha, farklı olarak denendi. AKP için kapatılma davası açıldı. Ama AKP dik durdu ve “ikinci 28 Şubat” karşısında gerilemedi. Abdullah Gül Cumhurbaşkanı oldu, parti “yarım” beraat etti.Siyasete “dışardan” yapılan müdahalelerin sonucu AKP’nin 2007’de oyunu 5 puan daha artırması oldu.***Sonuçta 19-20 siyasi partinin katıldığı bir seçimde, bir partinin her iki oyun birisini alması çok büyük bir başarıydı ve bu başarı AKP’nin başını döndürmeye başladı. Oy artışının hangi olağanüstü koşullarda geldiğini düşünmediler.2007 seçiminin hemen ardından “uzlaşmacı” politikaların yerini “kavgalar” aldı. Muhalefet partileriyle kavga... Medya ile kavga... Sanayicilerle kavga... Sendikalarla kavga... Kürtlerle kavga...AKP halkın esas olarak kavgadan hoşlanmadığını bilmediği için kavgacı üslubunu artırdıkça “karşı”dakileri kenetledi. “Her şeye rağmen CHP” diyenleri kenetledi, Kürtleri kenetledi.AKP’nin tepesinin en önemli yanlışı da ekonomik krizi hafife alması oldu. Özellikle gelişmiş bölgelerde yüz binler işini kaybetti. Üstüne, işini kaybetmek korkusuyla yaşayan milyonlarca kişi de krizin hafife alındığını görünce daha da fazla korkmaya başladı.Tayyip Erdoğan seçim gecesi “mesajı aldığını” söyledi. Eğer gerçekten mesajı aldıysa yapması gereken dört şey var:* Ekonomik krizi ciddiye aldığını göstermek.* Bütün kavgaları durdurmak ve toplumu rahatlatacak bir uzlaşma ortamı yaratmak.* Avrupa Birliği reformlarına ağırlık vermek ve bunu topluma anlatmak.* Terörün sona ermesi için Kürt meselesinde son yaptığı yanlışları kabul etmek ve hızla bir önceki konumuna geri dönmek.***2007 yılında bütün koşullar, özellikle de AKP karşıtlarının ya da düşmanlarının yanlışları AKP’yi olabilecek en yüksek noktaya çıkarmıştı. Şimdi tekrar 2002-2004 hattına dönen AKP kendi gerçek boyutuna inmiş bulunuyor.Ama sahip olduğu büyük şans hâlâ geçerli: İki muhalefet partisinin toplam oy oranı kendi oy oranı kadar. Bu durum her şeye rağmen seçmenin muhalefetteki her iki partiyi de iktidar seçeneği olarak görmediğini gösteriyor. Tabii 29-30 mart 2009 günlerinde.AKP yönetimi eğer bu gerilemeyi, “şu aday bu aday” ya da “şu örgüt, bu milletvekili” gibi küçük unsurlarla açıklamaya kalkarsa gelecek seçimdeki büyük hüsranı kendi eliyle hazırlamış olur.
Her seçimin ardından önce galipler ve mağluplar aranır. 29 Mart gününün galibi DTP’dir. DTP, Kürt kökenli vatandaşların temsilcisi olduğunu tescil ettirmiştir.* İktidar partisi AKP, “iktidarı bırak” aşamasına gelmemiş bir uyarı aldı.* CHP, “Türkiye partisi” olamadığını bir kez daha gösterdi ve ancak çeşitli nedenlerle AKP karşıtı havanın etkili olduğu şehirlerde oyunu artırdı.* MHP durumunu korudu, Orta Anadolu’yu neredeyse tümüyle AKP’ye terk ederken biraz Batı’ya doğru ilerledi.Manzaranın tümüne bakıldığında, ana hatlarıyla 2004 yerel seçiminden çok farklı bir görüntü yok. Partilerin seçmen desteği de aynı civarda. Adayların kişisel etkisi ana oranları birkaç puan artırmış ya da indirmiş.AKP’ye uyarılarAKP 2007 genel seçiminde 2004 yerel seçimine göre oylarını artırmıştı. İki seçim arasında yaşananları hatırlayalım: Cumhurbaşkanı seçiminde kriz çıktı, e-muhtıra verildi, AKP hakkında kapatma davası açıldı. Bunların etkisi de AKP’nin oyunu biraz daha artırması oldu. Sonuç açık: 2004’ten sonra yaşanan siyasi kriz ve siyasete “dışardan” müdahaleler AKP’nin işine yaramıştı. Şimdi o “tepki” oyları geri çekildi.Bu, AKP için ciddi bir uyarıdır. Halk AKP’yi aşağıya indirme yolunda bir irade beyanında bulunmamıştır, ama “krizler”den hoşlanmadığının açık işaretini de vermiştir.Kriz, sanayileşme ve şehirleşmenin yüksek olduğu bölgelerde daha fazla hissedilmektedir. Ve dünkü sonuçlar AKP’nin bu kesimde sorunu olduğunu ortaya koymuştur.İstanbul’da Kılıçdaroğlu’nun, Ankara’da Karayalçın’ın gösterdiği başarı ise, Türk halkının yolsuzluklar konusuna sanıldığından daha fazla duyarlı olduğunun göstergesidir.Bu etkiler AKP’nin Batı sahillerinden “itilmesine” yol açmıştır. Laiklik konusunun da hâlâ önemli olduğunun kanıtı ve AKP için bu konudaki çok ciddi bir uyarı da İzmir’den gelmiştir.CHP Batı’nın partisiCHP Güneydoğu’da, Doğu’da, Orta Anadolu’da yok ve bu seçimde de “Batı’nın partisi” olarak kaldı.İstanbul, Ankara ve Antalya adayları sayesinde sağladığı ilerlemeye ve Trakya’yı geri almasına rağmen “iktidar seçeneği” görüntüsü vermiyor.Özellikle ekonomik kriz koşullarında CHP’ye yönelmesi gereken oyların bir bölümü de MHP’ye gitmiştir.CHP, lehine bütün koşullara rağmen, tutarlı bir sosyal demokrat politika oluşturamadığı sürece yerinde sayacağını bu seçimde de görmüştür. Herhalde görmüştür. Seçmen bunu söylerken, CHP’ye “hâlâ toparlanma, yenilenme şansın var” da demektedir.DTP’nin sorumluluğuGüneydoğu’nun neredeyse tümünde “egemenliğini” ilan eden DTP’ye seçmen yeni sorumluluk yüklemiştir. Partisine sadakatini göstererek “uyaran” seçmenin beklentisini DTP daha açık görmek durumundadır.“Dini referans” yerine açık olarak “etnik kimlik referansı”nı tercih eden vatandaşların beklentisi, DTP’nin “barış”a katkısının yollarını çok daha duyarlı olarak araştırma sorumluluğunu üstlenmesidir.Eğer seçmenin kendisini “kavga” için desteklediğini düşünürse DTP’nin durumu her açıdan zorlaşacaktır.Tabii DTP’nin “temsil” konumunun tescil edilmesi, diğer bütün siyasi partilere DTP ile ilişkiler konusunda bir “uyarı”dır.MHP Batı’yaAynı toplumsal tabana seslenen AKP ile MHP arasındaki rekabette Orta Anadolu’da kaybeden MHP oldu. Buna karşılık MHP’nin biraz daha Batı’ya ilerlemesi ve bazı önemli şehirlerde “sürpriz” yapması başarıdır.Ankara adayıyla sağladığı gelişme de kuşkusuz seçmenin MHP’ye yeni bir işareti olarak görülmelidir.Adayların önemiSeçim kampanyasının genel seçim havasında geçmesinin, adayların liderler tarafından neredeyse gizlenmesinin büyük bir etkisi olmadı.Antalya, Eskişehir, Şanlıurfa, Adana, İstanbul, Ankara’daki adayların parti ve liderlerin ötesinde bir etkinlik göstermeleri 29 Mart’ta Türk halkının bir “yerel seçim” yapıldığının bilincinde olduğunu gösterdi.Adayları aslında tek başlarına seçen liderler arasında Baykal’ın Erdoğan’a göre daha isabetli tercihler yapmış olduğu da ortaya çıktı.Türk halkı yine yaptığı “mantıklı” seçimlerle, bütün siyasetçileri, partileri uyarmıştır. Siyasetçiler de bu uyarıları algılarsa sandık görevini yapmış demektir.
Dünya bugüne kolay gelmedi. Sandığı reddedenlerle, anlamayanlarla, çeşitli bahaneler öne sürüp gömmeye çalışanlarla uğraştı.Sandık her zaman herkese istediğini vermedi. Ama insanların en açık irade beyanının aracı olarak artık yerini sağlama aldı.Bugün yine sandıklar ortada.İçinden çıkacak olanı kimimiz beğeneceğiz, kimimizse beğenmeyecegiz ve kızacağız. Ama sandıktan çıkanı kabul etmemek gibi bir şansımız yok.***Sandıktan çıkanı kabul edeceğiz ki, yarın sandıktan bizim istediğimiz sonuç çıktığında başkaları da o sonucu kabul etsin.Bir zamanlar “Benim istediğim çıkarsa olur, çıkmazsa olmaz” diyenler pek çoktu. Ama artık iyice azaldılar ve bunu da yüksek sesle söyleyemez oldular.Söyleyemeseler de hâlâ öyle düşünüyor, demokrasinin bizim gibi toplumlar için bir “lüks” olduğuna inanıyorlar.Hatta demokrasinin zaman kaybı olduğunu düşünenler bile var.Büyük çoğunluk ise sandığın nimetlerini gördü. Sesini yüksek çıkarmayı da öğrendi. Demokrasiden korkanların aslında kendilerinden korktuklarını da gördü.***Sandığın bir nimeti de kendisini fazla güçlü görenleri ayaklarından tutup yere indirebilmesidir.Sandıkla gelen birçokları kendilerini sandıktan da güçlü gibi gördüler ve sonra yine sandık tarafından kendilerine getirildiler.Önemli olan, sandıkla gelenin sandığa saygı duymaya devam etmesidir.Sandığın çıkardıkları, bir süre sonra nereden geldiklerini unuttuklarında, bunun suçlusu olarak sandığı görenler de olmuştur. Bu yanılgıya düşmemek için sandığı iyi okumak, iyi anlamak şarttır; hem çıkanlar hem çıkamayanlar için...***Bugün yine sandıkla baş başa kalacağız. O mührü o kâğıda vururken bir tek duygu öne çıkacak, herkesin beyninin kıvrımlarından bir tek dalga geçecek ve mühür o dalganın gösterdiği küçük daireye yönelecektir.Neyse ki sandık var. Neyse ki sandıkla gelenleri sandıkla gönderme imkânına sahibiz.Bunu kolay öğrenmedik, hep hatırlamak zorundayız.Sandık varsa biz de varız; sesimiz var, yoksa biz de yokuz, sesimiz de yok.
Ergenekon konusunda fikir beyan ettiğinizde, son derece “katı” bir kesim “AKP uşağı” diyerek saldırıya geçiyor. Böyle saldıranlara göre, Ergenekon davası “baştan aşağı” bir komplo.Bu kesim, iddianameleri okumak ve üzerinde düşünmek zahmetine katlanmadan kararını vermiş ve karar kıldıkları dışındaki her fikri “satılmışlık” olarak görüyor.Bu tür bir inat karşısında yapılabilecek bir şey yok. Ülkesinin son yıllarını serinkanlı olarak düşünemeyenlere, bir değerlendirme yapmaya çalışmak yerine küfrederek kendini tatmin etmeye çalışanlara bir şey anlatma imkânı yok.Ama biz yine de ülkemizin “darbeler” tarihini hatırlamak ve hatırlatmak zorundayız. Hatta biraz daha geriye gidelim, 1950 seçimi sonrası İsmet İnönü’ye kadar gidip “iktidarı bunlara vermeyelim, müdahale edelim” diyenlere İsmet Paşa’nın “olmaz” dediğini hatırlayalım...***O günlerin ardından 27 Mayıs 1960 darbesi yaşandı. Darbe sonrası ortaya çıkan özgürlükçü anayasanın toplumsal gelişmeye önemli katkısı olduğunu tabii ki görmek durumundayız. Ama yapılan yargılamanın ne kadar korkunç olduğunu ve idamların ülkeyi nasıl kötü etkilediğini de biliyoruz.Ardından 1962’de ve 1963’te Talat Aydemir’in darbe girişimleri geldi. İsmet İnönü yine başbakandı. İlk darbe girişiminden sonra af çıkardı, ama taviz vermedi. İkinci darbe girişiminde de bir adım bile geri çekilmedi.Derken 9 Mart 1971’e gelindi. O gece “solcu” darbe yapacak olanların güvendiği iki kuvvet komutanı yan çizince darbe yön değiştirdi ve 12 Mart darbesi oldu. Solun tasfiyesi böylece gerçekleşti.***12 Eylül 1980’e gelinceye kadar açıklanması çok zor olaylar yaşandı. Sünni-Alevi savaşları çıktı, bombalı mektuplar gitti, Abdi İpekçi öldürüldü, katili askerî hapisaneden kaçtı. Ve 12 Eylül 1980 günü her şey bir anda durdu.Bu dönemde yine çok ağır bir şekilde solun tasfiyesi gerçekleşti, askeri yönetim sola karşı “mütedeyyin” bir gençlik yetiştirmek için imam hatipler dahil birçok imkânı kullandı. Bu dönemde solcular bol bol idam edildi.Ve 28 Şubat 1997’de de “post-modern darbe”yle tanıştık. Amaç, Çiller’in yanında iktidar ortağı olmuş siyasi İslamın iktidardan indirilmesiydi. Evet, o iktidar indirildi, arkasından indirilen partinin içinden çıkan parti büyümeye başladı.Cumhurbaşkanı seçiminde “e-muhtıra” verildi, AKP daha da yüksek bir oyla geldi...Yarım yüzyıllık darbeler tarihimizin özeti budur.O zaman hâlâ kafası karışık olanlar bir daha şu soruyu sormalıdır: Hangi darbe ne işe yaramıştır, hangi amacına ulaşmıştır?
Şiddete çözüm var mı?Şiddet, bizim toplumumuzda günlük hayatın bir parçası, hem de fazlasıyla. Okulda şiddet de hâlâ hayatımızda. “Çileden çıkan” bazı öğretmenlerin küçük çocuklara yaptıkları sık sık gazete haberi oluyor. Babasının tabancasını alıp arkadaşlarına ya da öğretmenine ateş eden çocuklar da bizim yabancımız değil. Şiddet, gelişmiş toplumlarda bile tam olarak çözülmüş bir sorun değil. Ama şiddet, sadece kişisel bir durum değil, toplumsal yapıyla da yakından ilgili bir vaka. Fransız eğitim uzmanı Eric Debarbieux, “Okulda Şiddet” kitabında bu vakanın boyutlarını, unsurlarını ve yapısal kaynaklarını inceliyor.Çocuk psikiyatrı Profesör Levent Kayaalp’in önsözünde, “dünya”daki genel durumunun yanı sıra “bizim” durumumuzla ilgili önemli tespitler var. Okulda şiddet deyince sadece öğretmenlerin öğrencilere “iktidar gücü” kullanmaları anlaşılmamalı, çocukların kendi aralarında şiddet uygulamaları da en gelişmiş ve eğitim düzeyi en yüksek toplumların hastalığı olmaya devam ediyor.Kitapta Fransa örneklerinin ağırlıklı olmasının önemi yok, çünkü verilen örnekler diğer toplumlar için de geçerli örneklerdir. “Okulda Şiddet / Küresel Bir Tehdit” öğretmen yetiştiren bütün eğitim kurumlarında okutulması, “yetişmiş” öğretmenlere de tavsiye edilmesi gereken bir kitap.İnsanlık gemisiİnsanlık İkinci Dünya Savaşı’yla en kötü günlerini yaşamaya başladığı sırada bir gemi, aynı insanlık için insanca el uzatıyordu. Geminin adı Dumlupınar’dı, görev yeri Ege Denizi’ydi. Aç kalmış Yunan halkına ekmek götürüyor, çocukları ölümün elinden alıyordu. Hiçbir toplumun tarihi sadece “iyi” ya da sadece “kötü” değildir, olamaz. Koşullar bazı toplumları zaman zaman suçluların ortağı haline getirir, bazen de tam tersi olur. Kendi tarihimizle ilgili tartışmaya başlayalı fazla zaman olmadı. Uzun süre, bize anlatılan her şeyi doğru olarak kabul ettik. Sonra hayatın düz bir çizgi olamayacağını, inişler çıkışlarla varolduğunu öğrendik. Bize sadece “iyi” olanın anlatılmış olması, bazen hepimizi “karşı” alana çekti ve olduğundan fazla siyahlar görmemize yol açtı. Dumlupınar gemisinin hikâyesi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin “iyi”, bütün anlamlarıyla “iyi” yönetildiğini gösteren bir örnektir. Prof. Dr. Nejat Akar’ın “Dumlupınar, Bir İnsanlık Görevi” kitabında insanın içini ferahlatan bir hikâye anlatılıyor, üstelik gerçek bir hikâye.En büyük politikacıMakyavel (Machiavelli), kendi adından türetilmiş sıfat dolayısıyla düşünce tarihinin en fazla haksızlığa uğramış isimlerinden biridir. Makyavel, politikanın ne kadar önemli ve ince bir sanat olduğunu ilk kez anlatmış, yazmış, öğretmiştir. On beşinci yüzyılın sonu ile On altıncı yüzyılın başında yaşadı ve insanlığın yeni bir döneme geçtiğini “hissetti”. “Roma” bitmişti yeni bir Roma ortaya çıkacaktı. Bu geçişte “Hükümdar” ya da “Prens” çok daha akıllı, çok daha “kıvrak” olmak zorundaydı. Koşullar değişmişti, yeni bir “devlet” anlayışı ortaya çıkıyordu. Makyavel’in “Söylevler”inin bütününde “Prens” ve “Hükümdar” adlarıyla yayınlanan başeserindeki mantığı biraz daha açılıyor. “Politikacı” yani “devleti yöneten” yani “halkı yöneten” akıllı ve mantıklı olmak zorundadır. Akıl ve mantık kaybolduğunda toplumda çürüme başlar; düşmanlar kazanılır ya da toplumun dengeleri bozulur. Makyavel kimilerinin sandığı gibi “dönek” değildir, “her şey mübahçı” hiç değildir, “yeni toplumun” mantığını oluşturmaya çalışan büyük bir düşünce adamıdır. Üstelik neredeyse 500 yıldır fikirleri canlılığını korumuş bir düşünce adamı.
Bundan önceki seçimlerde başarılı olan iki araştırma kuruluşunun son çalışmaları “malumu” ilan etti. AKP yine en yakın rakibi olan CHP’nin çok önünde bu seçimi de birinci bitirecek.Ancak iki kuruluşun sayılarında farklar var. A&G’ye göre AKP yüzde 39,8, CHP yüzde 26,4 oranında oy alacak. Bu, son genel seçime göre AKP’nin 6,8 puan gerilemesi, CHP’nin ise 5,5 puan ilerlemesi anlamına geliyor.KONDA’ya göre ise AKP yüzde 47,9, CHP de yüzde 23,5 oranında oy alacak. Bu sayılara göreyse AKP 1,3 puan, CHP de 2,6 puan ilerlemiş görünüyor.***Bu oranlar seçime katılıma göre ve Ankara ile İstanbul’daki oy değişimlerine göre daha farklı olabilir, ama ana eğilim bellidir.Her iki araştırmaya göre AKP açık ara birinci partidir. Birinde 13, diğerinde 24,4 puan olan fark, Türk halkının AKP’yi “gönderme” niyetinde olmadığını gösteriyor.Bu oranlarla yerel seçimin arkasından erken genel seçim tartışmasının çıkması da mümkün değildir. Ancak CHP birkaç puanlık oy artışı dolayısıyla kendi seçmenine geleceğe dönük umut vermeye devam edebilir.***30 Mart sabahında siyasi tabloda bir değişiklik olmayacağı belli. Ama eğer AKP bir seçim öncesine göre oy oranını artırmış olursa Genel Başkan ve Başbakan’ın “tek şeflik” heveslerinin artması ciddi bir tehlike olarak gündemde olacak.Sert üslubuyla oyunu artırdığını düşünecek olan CHP Genel Başkanı’nın aynı üslubu devam ettirmesiyle son döneme damgasını vuran “ikili çekişme”nin devam etmesi de beklenebilir.***29 Mart’ta alacağı oy oranı ne olursa olsun, devam eden ekonomik krizde hükümetin işi kolay değildir. Bu seçimde birkaç puan kaybetse bile AKP’nin açık ara birinci parti olması, Türk halkının şu ana kadar krizin faturasını hükümete çıkarmadığını göstermiş olacak. Ancak bu, faturanın hiçbir zaman çıkmayacağı anlamına gelmez. AKP ve Genel Başkanı’nın seçim sonuçlarını yanlış değerlendirmesinin ve “aynen devam”ın içindeki olumsuzlukları görmemesinin siyasi sonuçları da olacaktır.***İki araştırmanın sonuçlarının CHP ile ilgili bölümü doğru çıkarsa bu partide bir değişiklik beklemek de hayal olur. CHP’nin Genel Başkanı “aslında seçimin galibinin CHP olduğunu” güçlü hatipliğiyle anlatacak ve belki birilerini yine ikna edecektir. Ama İstanbul ve Ankara için yaratılan umutların boşa çıkması durumunda da yine verilmesi gereken bir hesap olacaktır.